Gönderen Konu: BİZ, Mareşal Gazi Mustafa Kemal ile GÜNEŞ’E yıllar önce çıktık.  (Okunma sayısı 94 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Değerli kalem dostum Osman Türkoğuz'un bilge kaleminden bir mektup ...
Naci Kaptan
---------
Yanıt-2
 
Sait Bey,
Akademik unvanları kullanarak yazı yazmama geleneğini de aşarak, DOKTORLUK unvanı gerisine sığınarak yazılan, tam doktorluk yazınızı okudum. Benim için, kim olduğunuz değil de, kimlerle birlikte olduğunuz önemlidir. Dayandığınız yazı bunu ele vermektedir. ŞAFAKÇILAR! Benim için bunun hiçbir anlamı yoktur; çünkü BİZ, Mareşal Gazi Mustafa Kemal ile GÜNEŞ’E yıllar önce çıktık.
Başka fikirlere yanıt vermeyi fuzuli bulmak, kendi marazi inancınızın arkasına saklanmaktan ibarettir.

Çıkış noktası Atatürk -rejim- düşmanlığı ve Arap hayranlığı olan bu yanıtları başka türlü değerlendirmem mümkün değildir. Hem de Arap hayranlığı İslamiyet’le özdeşleştirecek ölçüde abartılmışsa.

Tarih bilmediğiniz gibi, İslam Dinini de bilmediğiniz, ilmi! beyanlarınızdan anlaşılmıştır:
Kuran’ı Kerim ayetleri incelendiğinde;
            a- İbadete ait hükümler;
            b- Muamelata ait hükümler;
            c- Meseller, öyküler olduğu anlaşılır.
200’e yakın ayet birbirini nakzetmiştir. 230 ayet te kullanabileceğimiz hükümleri içermektedir.

İbadet hükümleri değişemez ve değiştirilemez. Muamelat hükümleri değiştirilebilinir. ”ZAMAN DEĞİŞTİKÇE, HÜKÜMLER DE DEĞİŞİR!” kavramı, Müslümanlığımızın özüdür.

Ben ve benim gibiler; Hz. Muhammet’in (s.a.v.) Müslümanlığının takipçileriyiz.
Kendilerini peygamber yerine koyan, dış destekli hainlerle de bir ilgimiz olmadı ve olamaz da.

Siz ve sizin gibi, Şeriatla, dinle ve Allah ile aldatmayı Müslümanlık sayanlar; YÜCE TANRIMIZI (CC), Onun Yüce Peygamberi Hz. Muhammet Mustafa’yı (s.a.v), şekilciliğin kadın düşmanlığının, kadın terziliğinin mimarı yaptınız. Müslümanlığın özünü, şekle kurban ettiniz. Bu inanç sapması ile de; KOMBASANLARA; DENİZ FENERLERİNE; SOYGUN, YAĞMA VE VATANIMIZI PARSELLEYEREK SATMAYA VARDINIZ.

Evlerinde bir çorba tenceresi kaynatamaz hale getirdiğiniz insanlarımızı, birer utanç abidesi olan iftar çadırlarına mahkûm ettiniz.
Anayasamızın vermiş olduğu siyaset yapma hakkınızı kullanarak, iktidar oldunuz.
 TÜRK HALKI; SİZE İKTİDAR OLMA; HÜKÜMET KURMA YETKİSİNİ VERDİĞİ HALDE; DEVLETİMİZİN ONURLU YAPISINI YIKARAK, YENİDEN VE ÇAĞDIŞI BİR DEVLET KURMAYA KALKTINIZ! MASALLARINIZI, AKLI OLANLAR YEMEZLER, SUNDUĞUNUZ YEMLERE DE İTİBAR ETMEZLER.

Kimin adına yazdığınızı anlayamadım ama, bizleri azınlık yerine koyma hakkını nereden aldığınızı da anlayabilmiş değilim.
“Ancak, Türk milletinin sizler gibi düşünen azınlığı dışındaki sağduyu sahibi büyük çoğunluğu "son derece zeki, son derece ferasetli, kimin kim adına çalıştığını sezmekte oldukça mahir, Türk milletine has bir zeka kıvraklığıyla" bu mesnedsiz çıkarımları ve iddiaları çöp kutusuna gönderiveriyor...
Tahmin edebiliyorum: Saf sandığınız insanlar, insanımız kurulan tuzaklara düşmüyor nedense???” diyorsunuz…

Doğru mu acaba?
Keşke dediğiniz gibi olsa…
Dediğiniz gibi olsa; Ülkenin satılmakta olduğunu ve felakete sürüklendiğini de görmesi gerekmez miydi?

Ama ben yine de o dediğiniz büyük çoğunluğu suçlayamam. İsminin başında anlı şanlı unvanlar taşıyanlar bu felaketin ayırtında olamadıktan sonra..
 
Evet tuzaklara düşmezler tabii, kandırılmış bu insanlar neden 3 kg. nohut, 5 kg. yağa muhtaç edildiğinin ayırdına varamadan sizin yanınızda yer alabilirler.
Allah’la aldatmanın başka bir yolu da budur.
 
Demokrasiye inanıyorsak, bu millet, daha çok siyasi partileri sandığa gömecektir. Sandığa gömülen CHP ne ilk ne de son parti olacaktır.
 
Elbette ülkemin geleceğinden kaygılıyım ama bu kaygımı gidermede; Hiçbir Arap İslam ülkesi de Malezya da örnek olma niteliklerine sahip değildir.
Elbette referanslarımız farklı da hangimizin referansının doğru ve gerçekçi olduğunu herhalde Tanırımız bilir.

Şu “milletin ruh hali” ne imiş anlatsanız da anlatsak…
Kadınların cariye, erkeklerin köle olduğu düzen mi? İnsanlarımızın açlığa mahkûm, bir kuru soğana muhtaç edilmesi mi? İftar çadırı kuyrukları mı? IMF’ mi? Hırsızlıklar mı, yolsuzluklar mı? Gemicikler mi? Deniz Feneri kepazeliği mi? Villalar mı? Deliğe süpürülmek yerine başka devletler tarafından kullanılmak mı? Askerimizin başına çuval geçirilmesi mi?
 
SİZİN, MİLLET VE MİLİYET KAVRAMLARINIZDAN DA HABERSİZ Arap masalları okuduğunuz, çığırdığınız Türkülerden belli.

            MİLLET: Aynı dine ve aynı mezhep’e bağlı olanlar topluluğudur. X1X’uncu asır sonlarında; mademki, hepimiz müslümanız, MİLLET kelimesi= ULUS anlamında kullanılsın demişlerdir.

Sizin Piriniz olan ve de iki trilyon devlet parasını, sahte belgelerle sahiplendiği,  mahkeme kararı ile de kesin olarak belgelenen, Cumhuriyetimize ve çağdaşlığımıza karşı MÜCAHİTLİĞE soyunan, Sayın Erbakan’ın MİLLİ GÖRÜŞ SÖYLEMİNİN DİNİ GÖRÜŞE ÇIKTIĞINI BİLENLERDENİM.

            “Cumhuriyetimizin gerçek sahiplerinin Müslüman Türk Milleti” olduğunu beyan buyurmuşsunuz!
            Müslüman olmayanlar, Hrıstiyan ve Yahudi olanlar Türkiye Cumhuriyetine sahip değiller mi?
            Size bir arşiv belgesi sunmak istiyorum.
            Çanakkale Muharebelerinde ŞEHİT TABİBLERİMİZİN kökenlerine göre sayıları.
            -140 Türk kökenli;
            -32 ermeni kökenli,
            -25 Rum kökenli,
            -18 Yahudi kökenli.
            Bunlar ve bunların yetimleri, Türkiye Cumhuriyetinin sahipleri değiller mi?
            O zaman da, Müslüman olmayanlar ayrı bir millet olmuyorlar mı?
            Millet-Ulus- Kana dayalı değil midir?
            Müslüman milleti, olmaz ve olamaz. Müslümanlık inanca dayalı değil midir?
            Müslümanlık ve dahi Hıristiyanlık inancı; aynı kanı, aynı tarihi ve coğrafyayı yaşayan, aynı dili kullananları bir ulus haline getirmiş midir?
 
Bu Cumhuriyetin sahibi yalnız ve ancak Türk Milletidir. Bu millet tanımının içinde Müslüman olmayan kardeşlerimiz de vardır.

“Milletsiz Cumhuriyet dönemi”, öyle mi?  Neyse ki başka bir bahane ile de olsa, Cumhuriyet’i benimseyen bir ifade görebildim.

Milleti aldatma ile yüceltme arasındaki ayırımı bilmeyen köle zihniyetini savunan birisi ile tartışmanın gereksizliğini bildiğimden bu konuyu geçiyorum.
1950 -60 dönemini de tartışmayı doğru bulmuyorum, aynı nedenle.
 
1930’larla ilgili değerlendirmem de sizi şaşırtmış. Doğaldır. Bugünleri savunan ve tüm yanlışlıkları İslami değerler adına hoş gören bir kafadan başka bir şey zaten beklemem.

Elbette bu ülkenin aydınları kafa yoracak, kimisi Çağdaş Uygarlık Düzeyi”ni hedef alacak kimisi de Malezya hayranlığını ortaya koyacak.
 
Geriye doğru Faraziye yürütmeyi bırakın sizin yönetiminizin ortaya koyduğu, bir tek düzgün işi gösterin.
Ülkenin hangi sorununu teslim alındığı noktadan daha iyi duruma getirildi?
Terör mü? Bölücülük Mü? Kıbrıs Mı? Ermeni Sorunu mu? Ege Sorunu mu?
Siz “İslam’a Düşmanlık”tan yakınırsınız… Biz “İrticadan, Gericilikten, Rejim ve Cumhuriyet düşmanlığından” söz ederiz.

Bu rejimin adı: Türkiye Cumhuriyeti’dir. Siz önce bu rejimle barışın. Demokrasinin ve Cumhuriyetin nimetlerinden yararlanarak yönetime geldiniz, Şimdi rejimi yıkmaya çalışıyorsunuz. Üstelik yerine çağ dışı bir rejimi koymak üzere.
Ben “yeni nesil”i gençlik anlamında söylememiştim. Düşünce ve anlayış bakımından söylemiştim.

Sarhoş Baba, benzetmeniz de çok hoş.. Tam yerine oturmuş. Kutlarım sizi.
Lozan’ı ve sonrasını yorumlayabilmeniz için Sevr’i iyi bilmelisiniz.
Ama anlıyorum ki siz de ne Tarih Bilinci ne de Tarih bilgisi var.

Biz Mustafa Kemal’i kullanmıyoruz.
O’nun getirdiği aydınlık düşünce ve çağdaş yaşamı sürdürmeye çalışıyoruz.
Yani sizlerin dini kullanmanız gibi bizim Atatürk’ü kullandığımızı düşünürseniz yanılırsınız. Çünkü Atatürk'te ne çıkar var, ne sömürü var, ne sadaka, fitre var. Ne Deniz Feneri ne de Kombasanlar var.

Yani istesek de çıkar sağlama olanağımız yoktur.
Peki ne var Atatürkçülere?
Elbette bir şey var: Ergenekon suçlaması.
Tam da size göre…
Ergenekon suçlamasını; hukuka aykırı olsa da biliyorduk da; Ergenekon dilini de sayenizde öğrendik.

“Ben BOP’ un eş başkanıyım” diyeni alkışlayın kahraman ilan edin, “BOP eş başkanlığı bu ülkeye ihanettir” diyenleri, ERGENEKONCU suçlaması ile jurnallayın.
Bu İslamiyet’in hangi ilkesine sığarsa…

Ya da Ülkeye ve Millete ihanet hangi dinin ilkelerine uyarsa…
 
Aşağıdaki vurgulamanız da ilginç:
“Ergenekon mu dediniz? Bekleyiniz... Birazcık da,
"neler oluyor" bu ülkede deyiniz...
 Bizler diyoruz...”

Bu bir tehdit mi? Bir sürü yandaştan sonra; yandaş Internet yazıcıları da mı oluştu?
Daha neyi bekleyeceğiz? Tüm olanaklar kullanılarak ve hukuk dışı uygulamalarla gelinen nokta kamuoyunun önünde.
En Üst Yargı Organlarının hatta bizzat Başkanlarının ağzından seslendirilen temel görüş; bu davanın saçmalığı ve gülünçlüğü değil mi? Tüm işlem ve uygulamalar, kişi hak ve özgürlüklerini hiçe sayar nitelikte değil mi?
Evet bu ülkede neler olduğunu gerçekten merak ediyorum. Bu ülke Okyanus ötesi müdahalelerle bu hallere düşecek ülke miydi? diye de düşünüyorum.
           
Siz bizleri sağduyuya daveti bırakın da: Ermeni açılımını, Kürt açılımını, BOP eşbaşkanlığını, hatta Ergenekon soruşturmasını bahane ederek bu ülkeyi bölmeye bu toplumu parçalamaya çalışanları sağduyuya çağırın...
 
Deniz Baykal’ı taktir etmeniz de gözlerimi yaşarttı. Elbette Baykal benden daha akıllı da… Siz, hangi yetkinlikle Baykal’ın aklını ölçebildiniz? Yoksa işinize geleni söylemesi yeterli karine mi?
Ben de Deniz Baykal’ın; sizlerin, Gaflet, Dalalet ve İhanetlerinizle ilgili söylemlerini yazayım mı?

Milliyetçilik kavramı, bu ülkenin Laiklik gibi temel taşıdır.
Anlaşılıyor ki, Cumhuriyetin Laiklik ilkesini hallettiniz, sıra Milliyetçilik ilkesine  geldi.
Ümmetçilik.
Evet Ümmetçilik neyimize yetmiyor ki? Özlemini duyduğunuz Ümmetçilik hangi Arap ülkesini barışa, çağdaşlığa, demokrasiye kavuşturmuşsa?
Acaba Malezya mı?

Bilmesel  temelli iddialarınızı ne yazık ki göremedim..
Şu; araştırıcı, önyargısız, sorgulayıcı, doğruyu yanlıştan ayıklayıcı tavrınızı acaba neden; Ülke parçalanırken, soyulurken, yağmalanırken birazcık ortaya koymuyorsunuz?
Deniz fenerinin neresindesiniz? Gemicik alınırken nerede idiniz?..,
Baba dostu bursu ile yurtdışında okuyan bir gencin, milyonlarca dolarlık Gemi almasının sırrı ve hikmeti nedir? Ya da Ülkenin en büyük Kuyumculuk şirketine ortak olmanın…

Yandaş medya, yandaş istihbarat, yandaş güvenlik, hatta yandaş yargı oluşturulurken nerede idiniz?
Yoksa bu iddialar bilimsel değil mi?
Ya da ne bileyim din adına mı yapılmıyor?
 
Siz de örnek vermiştiniz ya alın size örnek:
Ünlü düşünür Konfüçyüs bakın ne demiş:
“BİR YERDE DİNDEN SÖZ EDİLDİ MİYDİ; YA CANINIZI YA DA MALINIZI İSTERLER”
SÖZÜN ÖZÜ: BUGÜN; GAFLET DALALET VE İHANETİN YAŞANMAKTA OLDUĞUDUR.
 
            Atatürk’ün getirdiği düzene sahip çıkmak, kabullenmek; “peşin kabul” öyle mi?
Çağdaş uygarlık size nasıl anlatılır ki: kafası kadını ikinci sınıf yurttaş olarak gören, kadını bir mal olarak algılayan birisi ile tartışmak bile anlamsız.
Tüm kadın haklarını türbanla özdeşleştiren bir anlayış…
Asıl marazlı kafalar;
"Ya siz neredesiniz?
 Damat Feritlerin, Sait Mollaların, Hilafet orduları’nın yanında mısınız?
Lozan Barış Antlaşması yerine Sevr Anlaşmasını mı savunursunuz?
Ülkenin bölünme, Ulunsun parçalanma tehlikesi sizi korkutmuyor mu?"
Cümlelerimi palavra olarak algılayan kafalardır.
 
Anlaşılıyor ki 86 yıl geçmesine karşın, Lozan Barış antlaşmasını anlayamamış ve algılayamamışsınız?
“Burnumuzun hemen önündeki Ege Adalarımızın nasıl olur da "güya denize döktüğümüz Yunan Palikaryalarına" bırakıldığını asla anlayamayan ve asla anlayamayacak kadar garip bulan benim düşüncelerimi çirkin yakıştırmalarınıza nasıl alet edebilirsiniz?”
“Güya denize döktüğümüz” öyle mi?
Evet denize döktük… Hem de Halifeniz ve Padişah Hain Vahdettin’e rağmen. Din adına yürütülen tüm ihanetlere rağmen, Hilafet Ordularına rağmen.
Ege Adaları Yunan Palikaryalarına bırakılmış öyle mi?
Sahip çıkmaya çalıştığınız, bugün Lozan yerine koymaya çalıştığınız Sevr Antlaşmasında; bu adalar Osmanlıya mı verilmişti?
Yukarıda Tarih bilincinizin de Tarih bilginizin de olmadığını söylemiştim. Belkide öyle görünmeniz işinize geliyor. Yoksa Dr. Unvanlı birisinin bunları bilmemesi mümkün değil.

Ege’deki On iki adalar ve Tüm Trablusgarp  18 Ekim 1912 tarihinde imzalanan Uşi Antlaşması ile İtalyanlara, Osmanlı bırakmıştır.
Baklan Savaşları sonrasında da; Yunanistan’la 14 Kasım 1913 de imzalanan ATİNA antlaşması ile; Girit Yunanistan’a kalmış, Bozca ada ve Gökçe ada ve On İki adalar dışındaki adalar da Yunanistan’a bırakılmıştır.

Bu açık gerçekleri bilmemeniz nasıl düşünülebilir!
Bunların sorumluluğunu da mı kanı ve canı pahasına ve tüm ihanetler karşın bu ülkeyi kurtaran ve bu devleti kuranlara atacaksınız?
Asıl ben sizi bu cahilce ve haksız davranışınızdan ötürü kınıyorum.
Ben Falih Rıfkı ATAY’ın saptamalarında hiçbir yanlışlık görmüyorum.
Asıl yanlış düşünce; Arap’la İslam dinini eşit görmektir.

Burada İslam’a değil Arap’a saldırı var diyebilirsiniz. Tabii Müslümanlıkla Arap öykü ve uydurmalarını ayırt edebiliyorsanız…
 Sizi bilmem ama, Anıtkabir, Çanakkale, Kocatepe, Sakarya, Dumlupınar; benim için Türklüğün kutsal yerleridir. Dahası ülkemin her karış toprağı benim için kutsaldır. Ülkemin bir karış toprağını Arabistan’ın tümüne değişmem.
Ben Müslüman oluşumla ne kadar övünürsem Türklüğümle de o ölçüde övünürüm.
Ama Arap’ın ve Arapçılığın benim için hiçbir önem ve değeri yoktur.
Evet, Bu denizlere bizim diyebiliyorduk. Kıbrıs’a öyle diyorduk.  Ermeni Soykırımı yapmadık diyorduk. Ege denizinde vazgeçilmez hak ve çıkarlarımız var diyorduk. Kürtler bizim kardeşlerimiz ve birinci sınıf vatandaşlarımız diyorduk.
Bakalım siz ne yapacaksınız?

Bu ülkenin kazandıkları ve kaybettikleri tabii ki beni ilgilendiriyor.. zaten kavgamız da burada çıkıyor.
Siz hayalci olarak ve haksız biçimde, Ege adalarını sayıklarken, Kıbrıs’ta ki, Ermenistan’da ki, Kuzey Irak’ta ki, Ege kıyılarımızda ki hak kayıplarını göz ardı ediyorsunuz.
Ben Vicdanımda; Müslümanlığım konusunda müsterihim; ama ülkem. Devletimin rejimi konusunda kaygılıyım.
 
            Siz; beraber olduğunuz yazarın! Kendinden menkul yazısını mesnet olarak, yazınıza eklediniz. Bir Atatürk erinin yazmış olduğu “İhanetin Belgeleri” yazısını ve Taliban’a göre Müslüman adaleti adlı, Taliban filmini ekliyorum.
Bunları da yayımlayacağınızdan emin olmak isterim.
Saygılarımla.
Osman Türkoğuz

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
İlk Millet Meclisi, Dersim milletvekili Diyap Ağa’yla röportaj
« Yanıtla #1 : Ekim 09, 2009, 01:18:12 ÖS »
Enver Behnan’ın İlk Millet Meclisi Dersim milletvekili Diyap Ağa’yla röportajı
(Yeni Gün, 27 Temmuz 1931)

  
“Bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım”.
  
“Biz Kürt değiliz, biz Türk’üz.”
  
“Türklük tehlikeye düştü. Kurtuluş Savaşı’na katıldım.”
  
“Allah Büyük Gazi’ye çok ömür versin, kıymetini bilelim.”
  
  
Millet Meclisi’nin ilk azalarından Diyap Ağa’ya Karaoğlan’da rast geldim. Felaket ve zafer günlerinin bu bir hatırası olan bu aksakallı ihtiyara yaklaştım. Selam verdim ve kendimi tanıttım. Ertesi günü Natbantoğlu Hıfzı Bey’le beraber misafir kaldığı Kayseri Oteli’ne gittik.
Otelin avlusunda bu tarihi şahsiyetle karşı karşıya idik. İri ak kaşlarını kaldırdı, mavi gözlerini gözlerime dikti:
  
— Oğul sen beni nereden tanıyorsun? dedi.
  
— Birinci Millet Meclisi’nde Dersim Mebusu idiniz, sizi o zaman tanımıştım.
  
— Aha!.. Unutmamışsın.
  
— Memleketin kurtuluşuna koşanlar hiç unutulur mu? dedim sonra ilave etti:
  
— Benden ne soracaksın?
  
— Nasıl mebus olduğunuzu Birinci Millet Meclisi’nde neler gördüğünüzü ve hayatınızı soracağım!
  
— Sor ki, söyleyem.
  
Sordum, şunları anlattı:
  
Diyap Ağa bugün bir asrı idrak etmiştir, yani tam yüz yaşındadır. İkinci Mahmut zamanında doğmuş ve Türkiye’de ilk gazete ile hemtevellüttür.
1831 tarihinde dünyaya gelmiştir. Doğduğu yer Çemişkezek kazasının Eğerek karyesidir. Babasının adı Seyyit Han, dedesi Kahraman Ağa’dır. Mensup olduğu aşiret Ferhat uşağıdır. Hayatını Dersim’in Balıkkayalı Dağlarında atlı olarak geçirmiş. Ferhat Uşağa reis olmuştur. Üç yüz adamı ile dağdan dağa koşmuş, tam bir Türkmen hayatı yaşamıştır. Birçok mücadelelerle girmiş olan bu efsanevi dağ adamı, bin bir ölüm tehlikesi geçirdikten sonra, Sultan Abdülhamit’in fermanı ile de Dergâhı âli Kapıcıbaşılığı rütbesini almıştır. Dersim havalisinde teşkilat yapmağa gelen altı Ermeni komitacısını yakalamış ve bunların ellerini ayaklarını bağlayarak Yıldız Sarayı’na yollamıştır.
Bundan sonra bir müddet Nahiye Müdürlüğü ve Mahkeme azalığında bulunmuştur. Sekiz defa evlenmiş, on beşe yakın çocuğu olmuştur. Hiçbiri sağ değildir. Bunlar arasında eceli ile ölen yoktur.
  
— Ağam okumak yazmak bilir misin?
  
— Mebus olanda bilmezdim. Allah, Büyük Gazi’ye ömür versin. Yeni harfleri öğrendim.
  
— Nasıl Mebus çıktınız?
  
— Gâvur Anadolu’yu sardı: Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet ırz ve namus. Türklük tehlikeye düştü. İşittik ki Erzurum taraflarında can kurtaran bir Paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu Paşa’nın adı Mustafa Kemal imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas’a oradan da Ankara’ya gelmiş.
  
Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım.
Bana “gitme ölürsün” dediler. “Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek” dedim.
  
Benimle mebus seçilen Ayas Uşağı aşiretinden Zeynozade Mustafa Ağa korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elâziz’e geldim. Elâziz’de bana harcırah verdiler. Oradan bir yaylı araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara’ya vardım.
  
— Nerede kaldınız?
  
— Taşhan’da bir müddet kaldım, sonra Hacı Bayram’da bir ev tuttum.
— Kaç senesinde geldin?
  
— 1336 senesinde geldim.
  
— İlk defa Meclis’e nasıl girdin?
  
— Dersim’den tanıdığım Hasan Hayri Bey vardı. Beni Meclise o götürdü. Kapıdan içeri girince yüreğime bir şevk geldi. Gözüm yaşardı. Burasını mektebe benzettim, kara kara sıralar vardı. Bir sıranın bir köşesine ben de çöktüm. Biraz sonra Hasan Hayri Bey, beni dışarı çıkardı. Bir odaya götürdü.
  
— Odada kimler vardı?
  
— Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, Kâzım Paşa vardı. Gazi Paşa ile birbirimizin elini tuttuk. “Safa geldin Ağa” dedi. Beni Paşalarla tanıştırdı. Yanında oturdum. O dakikada Paşa’ya gönlüm ısınıverdı. Gözümü, gözlerinden ayırmadım. Bu büyük adamla cenge değil, bastonuma dayana dayana ölüme bile giderdim.
  
— Hiç Millet Meclisi kürsüsüne çıktın mı?
  
— İki kere çıktım. Bir sene geçmişti. Daha Mustafa Ağa gelmemişti. Meclis’te onun lafını ediyorlardı. Anladım ki Mebusluktan çıkaracaklar. Kürsüye geldim. Konuşanlar bile sustu. Herkes bana şaştı. Diyeceğimi bekliyorlardı. Dedim ki: “Mustafa Ağa’ya telgraf vurdum, yan gelir, yan gelmez, ola ki gele.” Hep bir ağızdan bağrıştılar, el çırptılar.
  
— Başka yok mu?
  
— Bir kere de Lozan Konferansı sırasında kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım kürsüye çıkıverdim. Gene sustular: “Lâilaheillâh Muhammedürresullâllah” dedim. “Gerek Şafiî, gerek Hambelî, gerek Hanefî hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. Biz Kürt değil, biz Türk’üz. Hepiniz Lâilaheillâh demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız.” dedim. Gene el çırptılar, İsmet Paşa ayakta kürsünün yanına gelmiş, sakalımın dibine yaklaşmıştı. O da coştu, o da el vurdu.
  
— Ağam o zamanlar, sizin bir ecnebi kadına aşık olduğunuzu söylemişlerdi?
  
— Aha canım! Ben Meclis’te büzülmüş otururdum. Yukarıya bir gâvur karısı gelmiş, beni görmüş sormuş: Meclis dağıldı, dışarı çıkıyordum. Kara Bekir kolumdan tuttu beni riyaset odasına götürdü. Hep Paşalar ayakta idiler, aralarında güzel bir kadın gördüm. Paşa Hazretleri dedi ki:
  
— Ağa bu kadın seni sevmiş! dedi.
  
— Kadın elimi tuttu. Ben de yüzüne bakarak şu beyti söyledim:
  
Sev seni seveni hâk ile yeksan etse de
Sevme seni sevmeyeni Mısır’a sultan etse de.

  
Hep gülüştüler. Kadın resmimi istedi: “yarın gel yan yana bir resim çıkarak” dedim. Bir daha görünmedi.
  
— Ağa kanunları nasıl yapıyordunuz?
  
— Kanun yapmak, tıpkı yayıkta yağ yapmağa benziyor. Çalkalıyorduk, çalkalıyorduk. Yayıktan yağ çıkar gibi kanun da çalkalana çalkalana çıkıyordu.
  
— Bir zaman seyahate çıkmıştınız?
  
— Evet. Bir gün Meclisin kapısı önünde idik. Gazi Paşa Hazretlerine dedim ki: “Allah düzenimizi bozmasın, şanımızı arttırsın, kılıcımızı keskin, talihimizi açık etsin” dedim. Bunu dediğim zaman gözümden yaş aktı. Paşa Hazretleri, beni kolumdan tutarak otomobiline aldı. Beraberce Eskişehir’e seyahat ettik. Allah Büyük Gazi’ye çok ömür versin, çok büyük bir adamdır. Kıymetini bilelim, ne diyem, bana çok şefkat ve muhabbet gösterdi. Allah da onun sevenini çok etsin. Bizim Meclisimizde bir duamız bir de arkadaşlara iman vermemizden başka bir gayretimiz olmadı.
  
— Ankara’yı nasıl buldunuz?
  
— Cennet olmuş, şaştım kaldım. Tanınmaz bir hale gelmiş. Çalışanların gayreti var olsun.
  
— 12 sene sonra bu seyahatiniz ne içindir?
  
— Gazi Hazretlerini ziyarete geldim.
  
— Arzunuz nedir?
  
— Hey oğul, ihtiyarlıktan çalışamıyorum. Memlekete çok hizmet ettim. Son ömrümde devletimden ve milletimden bir tekaütlük maaşım almağa geldim. Bu işim de olursa mesut olarak memleketime döneceğim!
*************
Demirel açılım hakkında ne dedi?

Demirel bu.
Ne dediği önemli mi?
Dün dündür, bugün bu gün dür....
Daha ne desin?
Demirel açılım hakkında ne dedi?

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
En büyük sorun,temiz süt emmiş evlatların BEKLENMESİDİR.
« Yanıtla #2 : Ekim 13, 2009, 04:21:48 ÖS »
KARARI DOĞRU OKUMAK GEREKİYOR…

İnsan, düşünmeden edemiyor…
Sürekli olarak aklın penceresi önünden gelip geçen düşünce “atıkları” ile devinip duruyor zihin denen nesne…

Şu son Anayasa Mahkemesi kararı üzerine çok şeyler söylendi; yazıldı ve çizildi… Ama, şu andan düşüncemin ön camına gelip, aklımı karıştıran öyle bir “şey” var ki… Konu gündemden [şimdilik] düşse de, ısrarla yeniden su üzerine çıkıyor ve bana ısrarla, “üzerinde tekrar düşünülmesi gerektiği” sinyalini veriyor.

Evet… Anayasa Mahkemesi, Adalet ve Kalkınma Partisi”nin, “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı” durumunda olduğunu tespit etti… Ancak, bu durumda söz konusu partiyi kapatmadı… Ya yaptı?.. Para cezası vermekle yetindi.
Tamam, buraya kadar olup biteni her birimiz biliyoruz.
Ama, bizce, bu noktada, üzerinde düşünülmesi gereken çok daha ciddi bir konu var…

Yani, Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet rejimimizin en temel öğesi olan “laiklik ilkesi”nin, Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından kemirilmesi ve hatta tümü ile yıkılması yönündeki faaliyetlerini sürdürme imkânını açık bıraktı… Bir diğer anlatımla ortaya çıkan bu sonuç, Cumhuriyet rejiminin temelini sarsmaya yönelik faaliyetlerin devamı imkânını içeriğinde barındırmaktadır…

Sanıyoruz, Anayasa Mahkemesi kararında üzerinde en çok durulması gereken, ancak [nedense] tartışma gündemine getirilmeyen en önemli husus budur.
Ve işin en önemli diğer bir yanı, bu partinin tek başına iktidarda olmasıdır…
Yani, laiklik karşıtı eylemlerin odağında yer alan siyasi parti, yüzde üç-buçuk oy alan marjinal bir parti değildir…

Tam aksine, tek başına iktidardadır.
Devletin tüm imkân ve gücünü kullanabilme yeteneğine sahip özerk bir “odak”tır…
Demek ki, amaçlarını ve hedeflerin, iktidar olmanın, yani devlet gücünü elinde bulunduranın avantajları ile birlikte kullanabilme imkânına sahiptir.
İşte günümüzün yakıcı gündemi bu imkânın doğurabileceği sorunlar ve sonuçlardır.
Nedir bu sorunlar ya da sonuçlar?..

Bizce ana başlıkları ile şunlar:
1.- Dışarıdan kontrol edilebilen siyasetleri Türkiye’nin gündemine yerleştirmek;
2.- Devlet’in temel esaslarını değiştirecek biçimde bir Anayasa değişikliğine girişmek,
3.- Ve “laiklik karşıtı eylemlerin odağı”nda yer alan amaçları birer birer yürürlüğe sokmak;
4.- Türkiye’yi “Tam Bağımlı” bir konuma sokarak, köşeye sıkıştırmak…
5.- Ve bütün bunları sessizce uygulayabilmek için ise, sesini yükseltebilecek çevre ve kurumların sesini kesmek, sindirmek…

İşte Türkiye bu kıskacın içine alınmış, hapsedilmeye çalışılmaktadır.
Cumhuriyetin temel ilkeleri, yürütülen psikolojik savaşın hedefleri arasındadır.
Türk aydını, hiçbir dönemde olmadığı kadar baskı altındadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, kendi ifadeleri ile, “a-simetrik saldırı”nın etkisi altına alınmaya çalışılmaktadır.

Türk adalet sistemi, ağır bir töhmet altına sokulmakta ve yargı bağımsızlığı, hiçbir dönemde olmadığı kadar dumura uğratılmış bir haldedir.
Yazılı ve görüntülü medya, ekonomik abluka altına alınmış, çok sermayeli ama tek sesli bir şak-şakçı kadro haline getirilmiştir.

Demokratik bir ülkede özgür olması gereken kurum ve kuruluşları “memurlaştırma” operasyonları her geçen gün yeni bir mevzii ele geçirmektedir.
Evet… Memleketin “ahval ve şeraiti” böyledir… Bu durumdadır.

Ve ülke, bu “ahval ve şerait”e rağmen kendisini yeniden ayağa kaldıracak temiz süt emmiş evlatlarını beklemektedir

Evet… Türkiye demokrasisinin bugünkü en büyük sorunu, böyle bir “evlat”ın yokluğudur. Ama, tarihe baktığımız zaman gördüğümüz bir diğer gerçek de, büyük liderlerin, zor koşulların ürünü olduğudur…

Türkiye”nin içinde yaşadığı koşullar zordur… Ve bu ülkenin aydın birikimi, demokrasinin kuralları içinde, böyle bir lideri yaratacak kadar zengindir…
soruyusormak.com
Paylaşım:F.Haksal