Gönderen Konu: Kültürel Küreselleşme ve Yeniden Türk Milliyetçiliği  (Okunma sayısı 360 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Kültürel Küreselleşme ve Yeniden  Türk Milliyetçiliği

         1960'lı yıllar Marksist ve Liberal beklentilerin aksine, modernleşme, devletleşme ve milli devlet oluşturma akımlarına sahne oldu. Ernest Gellner 1969'da "etnik kimlik" ile "kültür" arasındaki farkı şöyle tanımlar:  "Milliyetçilik bir ulusun kendi irk bilincine geri dönmesi değil, olmayan bir ulusu yaratabilme kapasitesidir." 

          Hechter'e göre; etnik kimlik sosyal kimliktir ve ortak kültür, ortak tarih veya ortak ırka dayanabilir. Bu bağlamda etnik kimlik sübjektiftir. ( DeVos 1975, Enloe 1973, Patterson 1975)   

Etnik kimlik, ırk temeline ilk kez 1985 yılında Horowitz ile dayandırılmıştır. Wolf (1988)'da, ortak biyolojik miras ile kültürel mirası eş tutmuştur.

1990'lı yıllara geldiğimizde, etnik ideolojilerin tamamen ırk kökenine indirgenmeye başlandığını görüyoruz . (Hollinger 1997).

Etnik kimlik tanımlamalarında, kavramlar üzerinde bir anlaşma yoktur veya tanımlar zamana ve günün belirlediği sosyo-ekonomik, sosyo-politik anlayışa göre değişebilmektedir. 

Kültürel miras kavramı, tarihsel ve genetik miras kavramlarından farklı, tamamı ile öznel bir kavramdır ve bu miraslardan hangisinin benimseneceği ulusal bir tercihtir.  Türk Milleti bu seçimi Atatürk ile birlikte başlayan süreçte yapmıştır. Bu anlayışa göre, kendisini Türk olarak tanımlayan herkes Türktür. Türkiye de 'etnicity' kavramının tamamı ile biyolojik kökene oturtulmaya çalışıldığı son bir kaç yıllık süreçte, farklı ırkların oluşturduğu ortak kültür, tarih ve mirasın kasıtlı olarak reddedildiğini görüyoruz. Bu bağlamda uzlaştırıcı, ortak tarih ve mirasa dayalı bir Türk milliyetçiliğinin karşısında ırk temelini esas alan ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği dayatmalarının mantığı nedir?

Günümüzün karmaşık toplum yapısında kültür, hem ortak hem de ayrışan yanları olan toplulukların oluşturduğu, bir yandan süreklilik gösterirken diğer yandan değişimi de içeren bir olgu değil midir? Böyle bir yapı içerisinde 'etnik' tanımının basitçe genetik kökene indirgenmesi, kültürel küreselleşmenin suni dayatması değil de nedir? 

"Ethnicity" kavramını ırk temeline indirgeyen bu yeni küreselleşme anlayışı, ulus devlet modellerinde, etnik gruplar arasında çıkar çatışmalarına yol açarak düşmanlığı körüklemekte ve böylece politik ve ekonomik istikrarı tehdit etmektedir. Ancak tüm bu olumsuzluklara karşın, "çok etnik yapılı toplum" savı dayatılmaktadır. Bu savın destekçileri, birlikte yaşamanın, çalışmanın, ortak tarihi geçmişe sahip olmanın getirdiği tamamı ile kendiliğinden oluşan doğal asimilasyonu bilinçli olarak göz ardı etmektedirler. Bu kültürel dönüşüm, çoğunluk kültürünün azınlık üzerine dayattığı bir asimilasyon değil, eğitimin, birlikte yaşamanın, kader birliği etmenin getirdiği doğal bir sosyal dönüşümdür.

Kymlicka'nın ünlü "çok kültürlü vatandaşlık" isimli çalışmasında (1995), günümüz ülkelerinin çoğunun, kültürel farklılıklar gösteren 5000 etnik grubun yaşadığı ve 600 dilin konuşulduğu yerler olması nedeni ile en uygun çözümün, çok kültürlülüğü tanımak olduğu iddia edilmektedir. Kymlicka'nın bu popülist çalışması, bugün kültürel emperyalizmin el kitabidir.  Kymlicka'nın bu eserine ırk ile kültürü birbirine karıştırdığı ve öznel bir yoruma vardığı eleştirisi getirilmektedir. Böylece, dayatma tanımlar ile ortak kültüre dayalı ve ortak geçmişi olan, ancak farklı genetik yapılara sahip toplulukların yaşadığı birçok ülke, çok kültürlü bir geleceğe zorlanmaktadır. Tarihçi Hollinger 1995'de yaptığı bir çalışmada çok çarpıcı sonuçlar ortaya koyar. Hollinger e göre çok kültürlü Amerikan toplumu, 20. yüzyılın başlarında, bugüne kıyasla daha çok kültürel farklar göstermektedir. Dr. Francis'e göre ise "çok kültürlülük", üzerinde çalışılması gereken sosyolojik bir olgu değil, politik gücü ele geçirmeye ve mevcut kültürü yok etmeye, gerçeği susturup yalanı korumaya yönelik bir taktiktir, dolayısıyla da teorileştirilemez. 

Doğal asimilasyon ve bütünleşme sonucu etnik grupların ortak tarihsel ve kültürel miras sahibi olduğu ülkelerde, dayatma ile bu ortak kültürden uzaklaştırma çabaları, kanlı eylemler ve ırklar arası çatışmalara yol açacak şekilde desteklenmektedir. Çok kültürlülük dayatmalarının bir sonraki aşaması ise "politik tanınma"dır. Lopez, 1997'deki çalışmasında, çok kültürlülüğün, etnik grupların genel talebi olmayıp, kültürel farkların azalmasından rahatsız olan etnik elitin ve politikacıların dayatması olduğunu söyler ve böylece ortaya çıkan sonucu, zorlama bir ideoloji olarak adlandırır. Çok kültürlülük ideolojisi, kültürel farkları abartarak, suni bir küresel kültürel asimilasyon yaratmaktadır. Bu oluşumun finansal kaynaklarına gelince;

Tarihi Miras Vakfı Başkanı Charles Griffin, Federal hükümetin kendilerine sağladığı örtülü ödenekler sayesinde çeşitli lobi faaliyetlerini desteklediklerini ve bazı grupların politik aktivitelerini finanse ettiklerini kabul eder.   

Diğer finansman kaynakları ise söyle sıralanabilir: AmeriCorps, Senior Community Service Employment Program, Legal Services Corporation, Title X Family Planning, National Endowment for the Humanities, Market Promotion Program,  Senior Environmental Employment Program, Superfund Worker Training, HHS Discretionary Aging Projects, Telecomm. & Info. Infrastructure Assistance. 

Bu fonların toplam bütçesi 1,8 milyar dolardır   . Eski Japon başbakanı Ryutaro Hashimoto, bu fondan faydalanan isimlerden birisi idi. Kore hükümetine verilen miktarın ise 10 milyar dolar olduğu iddia ediliyor. 

          Bu ödenekler ve fonlar yalnızca devletlere özgü fonlar değil elbette. Çokuluslu şirketler, bankalar, dini organizasyonlar, sivil toplum kuruluşları, siyasi partilerin özel isler için kullandıkları miktarlar (genellikle off-shore hesaplarında) artik günlük is yaşamının doğal bir parçası haline gelmiştir. 

"Rüşvet mekanizmasının hazırlanması" isimli çalışmasında Gherardo Colombo'nun söylediğine göre, sistemin farklı çalışma şekilleri var; rüşvet genelde nakit olarak değil de, çokuluslu ve çok ortaklı şirketlerde hisse senedi şeklinde veriliyor, böylece şirket defterlerinde görünmesi engelleniyor. Onun dışında, değerli taş ve altın şeklinde verilmesi de bir diğer uygulama. 

Ekonomik ve kültürel küreselleşme sürecinde tutkal görevi gördüğünü zanneden "Ilımlı İslam İdeolojisi", Kürt etnik milliyetçiliğine arka çıkarak ve siyasi platforma taşınmasını destekleyerek, Türk kültüründeki hoşgörüyü "teslimiyetçilik" boyutlarına taşımıştır.  Osmanlı toplum yapısının dayattığı çok etnik gruplu, çok-kültürlü, çok-dinli ve doğal asimilasyonu gerçekleştirememiş bir anlayış, bugün bile politik istikrarsızlık nedeni olmaya devam edebiliyor. 

Yeni ılımlı İslam anlayışındakilerin veya yeni Osmanlı oluşumunda yer alanların anlaması gereken nokta, kültürel küreselleşmenin dayandığı en büyük desteğin İslam düşmanlığı olduğudur. Bu bağlamda,  küresel emperyalistler açısından etnik ve dini hoşgörü yalnızca toplumsal geçiş süreçlerinde kullanılan bir araçtır. Amaç ise, kültürel küreselleşmeyi sağlamaktır. Bu mantık çerçevesinde bakıldığında,  Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu'da Kürt elitin dayattığı kültürel hakların tanınması talebinin gerçek yüzü daha iyi görülebilir. Güneydoğu ve Doğu Anadolu,  Türk Milleti için Kürt ayrılıkçılarının ve dolayısı ile de küreselcilerin insafına terk edilemeyecek kadar önemlidir. Ortadoğu'da su, petrolden daha önemlidir ve suyu kontrol edenin "veto hakki" vardır. 

Yine bu bağlamda, Türk kültürüne "Anadolu kültürü" gibi miyop bir anlayışla yaklaşanların da, kültürel küreselleşmeye hayır demenin tek yolunun, kendi küresel kutbunu yaratmaktan geçtiğini algılaması gerekir. Nasıl ki Atatürk Milliyetçiliği, Türkiye'nin çağdaşlaşma projesinde en önemli faktör olmuş ise, Türk kültür milliyetçiliği ve bunun uzantısı olarak Türk Birleşik devletleri anlayışı da küreselleşen dünyada "Türk modeli" olmalıdır. 
Kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1635900/

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
ANADOLU TARİHİ VE SİYASAL- İDEOLOJİK TAHRİF.
« Yanıtla #1 : Eylül 17, 2008, 01:06:30 ÖS »
                            ANADOLU TARİHİ VE SİYASAL-İDEOLOJİK TAHRİF

1) Anadolu'da Türklüğü Yoksaymanın  Siyasal- İdeolojik Amacı: Türk tarihi ve kültürü son yıllarda bir bakıma bombardıman edilmiştir. Bu durum, özellikle son yılların ideolojik ve siyasal amaçlarının sonucudur. Türk tarihi, dili ve kültürü tarihinin hiçbir döneminde bu ölçüde kıyıma uğramamış, sonuçta deforme edilmemiştir. Ülkemizdeki kürtçü ve gerici akımlar siyasetleri ve ideolojileri uğruna Türk tarihini çıkarları doğrultusunda yorumlayarak bozmaktan kaçınmamış, kendi ideolojileri çerçevesinde bir yapı kazandırmaya çalışmışlardır. Siyasetleri ve ideolojileri doğrultusunda bir Türk tarihi ve kültürü imajı yaratmışlardır. İşin en acıklı yanı; sol(!) çevreler de insan hakları ve özgürlükler gibi kavramların güzelliğine kapılarak bu yozlaşmaya çanak tutmuşlardır. Bu nedenle, Kürtçü- etnikçi ile şeriatçı-İslamcı çevrelerin Türk kültürünü deforme etme çalışmaları koşar adımlarla gelişme olanağı bulmuştur.

   Sol çevrelerin Türk tarihini ve kültürünü sahiplenmemelerinin, yeterince benimsememelerinin arkasında bu alanın "milliyetçilik" olarak görülmesi, bu tür "milliyetçiliğin" ırkçılıkla bir tutularak şovenizm olarak nitelenmesinden ve yaşamı sadece eleştiriye dayayarak tarih karşısında "marjinal" kalınmasından, var olan tüm bilgi ve görüşlerin "resmi", "devlet düzmesi" olarak nitelendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Kültürün bu dalının, özellikle Türk tarih ve kültürü alanının MHP- Ülkücüler gibi siyasal çevrelerce kucaklanması, ideolojilerinin odağına yerleştirmeleri, bu çevrelere siyasal olarak karşı olan sol çevrelerin bu alana soğuk bakmalarına ve uzak durmalarına neden olmuştur. Doğallıkla bunun sonucu da kimi ayrılıkçı, etnikçi eğilimlerin işine yaramıştır. Türk kültürüne karşı komplekse itilmiş sol kesimlerin milliyetçi akımlara karşıtlıklarından yararlanan Kürtçü- etnikçi akımlar; Türk solunun kimi kesimlerinin de desteğiyle Türk tarihini ve kültürünü "ilkel", "gelişmemiş", "barbar", "göçer", "yıkıcı" olarak göstermiş, Ortaasya'yı uygarlık merkezlerinin dışına itmiş, buna karşılık Mezopotamya'yı dünya uygarlığının "ilki" ve "merkezi" olarak benimsetmeye çalışmış, Kürtlerin ırkları olarak sahiplendiği Ari ırkı "en üstün ırk" olarak sunmaktan kaçınmamış, Türklerin eski ve ulusal dini Şamanlığın yerine ölü bir din olan ve katılığıyla bilinen Zerdüştlüğü geçirmiş, dahası Türklük öğelerini en açık biçimiyle günümüze taşıyan Aleviliğin Zerdüştlüğün -şöyle böyle- İslamlaşmış biçimi olduğu savlarını yaymış, Anadolu'da konuşulan yerel dilleri ve ağızları  abartarak öne çıkarmış, dili etnik ve toplumsal oluşumda esas alan görüşler üretmiş, Kırmançço ve Zazaca gibi dilleri konuşan toplulukları etnik varlık olarak ortaya koymaya çalışmış ve bunu siyasal olarak ideolojileştirmişlerdir. İşin kötüsü; sol, aydın(!) ve Kürt etnikçi çevrelerinden yeterince yandaş da edinmişleridir. Türk tarihi ve kültürü bu çevrelerce yokumsanmış, yadsınmış, küçümsenmiş ve karalanmıştır. Asya'dan gelen Türk boyları Anadolu'nun yerleşik (otantik) halkı olarak sunulmuş, Anadolu halkının antik Anadolulular olduğu savunulmuştur. Asya, Ortaasya, Türklük ve Türk kültürü… Türkiye toplumunun bilincinde silinmeye çalışılmıştır. Bu durum Atatürk'e, Türk bayrağına saygısızlığa ve yurt/ülke bütünlüğüne zarar vermeye dek götürülmüştür. İşin en üzücü yanı da budur.

   Bu saçmalıklara yeterli bir tepki var mıdır? Açıkça bunu göremiyoruz. Bu kötüye gidiş,  inkârcılık, Türklüğü toplumun bilincinde silme ve Türklüğe düşman bir Türkiye toplumu yaratma çabası karşısında Türk toplumu, aydını sağır ve dilsizdir. Saçmalığı açık olduğu kadar, ideolojik ve siyasal amaçlı olduğu da bir o kadar gerçek olan bu tür çabalar, savlar ve çalışmalar karşısında ne yurtsever çevrelerde, ne aydınlarda, ne üniversite çevrelerinde, ne yönetimde(onlar zaten AB ve ABD kuklasıdır) ve ne de Türkiye toplumunda hiçbir tepki gelmemekte, bu saçmalıkların önüne geçilmemektedir. Batı'nın parmak sallamasıyla korkutulan tüm bu çevreler aymazlık uykusunda uyurken Kürtçü-etnikçi çevrelerle siyasal İslamcı ve gerici çevreler Türklük olayına kendi açılarından kıymakta, her türlü tahrifatı yapmaktan kaçınmamaktadırlar. Bu yıkıntı üzerinde biri Kürtlüğü/ Kürtçülüğü, öteki ise siyasal- şeriatçı İslamcılığı yapılandırmaya ve öne çıkarmaya  çalışmaktadır. Açıkça görüldüğü gibi; birinin hedefi ulusal sınırları parçalamakken, ötekininse hedefi doğrudan Cumhuriyet rejimidir. İkisi de Atatürk'ün vurguladığı gibi; ülkenin kalbine yönelmiş "zehirli kara saplı hançer"lerdir. Bu durum karşısında kabullenilemeyecek olan Türk aydınının ve Türk solunun aymazlığıdır. "Özgürlük" , "Demokrasi" ve "insan hakları" gibi sloganların tuzağına düşen Türk solu ve Türk aydını bu tür çevrelerin niyetini yeterince kavrayamamakta ve bu çevrelerin tuzağına düşmektedir. Tepkisizliği, uyuşukluğu ve kabullenişliği bundandır. Yoksa ayrılıkçı, etnikçi, Kürtçü ve şeriatçı çevrelerin yaptıkları somut olarak ortadadır. Ülkeye verdikleri zararın acısını toplum olarak hep birlikte yaşamaktayız. Bunu görmemek, dahası kabullenmek akıl kârı değildir. Öyle sanıyorum ki, artık Türk aydını ve bu ülkede yaşayanlar bu aymazlıktan kurtulmanın zamanının gelmiş ve geçmiş olduğunu görmek zorundadırlar. İlk tepki de; Türk tarihi ve kültürünü bu tür çevrelerin ideolojik tahriflerinden kurtarmak, doğruları ortaya koymakla başlatılmalıdır. Bu durumda; tarihçileri, toplum bilimcileri, siyasetçileri, aydınları ve yurtseverleri yeni görevler bekliyor. İnsanın ülkesini, toplumunu, kültürünü, tarihini, kimliğini, benliğini savunması/ koruması; bozulmaktan, yıkılmaktan kurtarması utanılacak bir durum değildir. Hele hele, şovenizm hiç değildir. Dahası, insansal görevdir. Bir aydın ve yurtsever sorumluluğudur. Kürtçü- etnikçi ve şeriatçı-İslamcı çevrelerin karalamalarına, yozlaştırmalarına karşı savaşım her Türk aydınının, ilericisinin, demokratının, laiğinin, çağdaşının, Atatürkçüsünün boynunun borcu olduğunu düşünüyorum. Kürtçü- etnikçi ve şeriatçı- İslamcı çevrelerin yıllardan beri zaman zaman da silahla yürüttükleri kampanyaya karşı Türk aydını, Türk solu, siyasetçisi, yurtseveri, sağduyulu vatandaşı ve Türk toplumunun ülkesini seven her bireyinin bu karşı kampanyada yer alması, kültürel, düşünsel ve bilinçsel mücadele vermesi kaçınılmaz bir insanlık, vatandaşlık, yurtseverlik görevidir ve ayrıca bir ulusal zorunluluktur. Ülke bu ayrılıkçı ve bozucu çevrelere karşı bilinç ve bilinçlendirme düzeyinde bir kültürel ulusal bağımsızlık savaşımı vermelidir.

   Bu siyasal- ideolojik çevreler Türk tarihini tümüyle yok saymakta, amaçlı olarak Türk kültürünü küçümsemektedirler. Bunu yaparken korkunç bir inkârcılık yapılmaktadır. Bütün bunların, belli bir siyasal amacın ürünü olduğu açıktır. Oysa; bu toplumlar uzun bir tarih sürecinde birlikte yaşamış, geleceklerini birlikte belirlemişlerdir. Bu toplumların böyle birbirine  düşürülmesi, bu toplumlara düşmanlıktan başka bir şey değildir. Bu nedenle, Türkiye krıtik bir dönemden geçmektedir. Kendine bilinçli bir siyaset seçmeli, ulusal birlikteliğin yollarını aramalı ve bunu ülke düzeyinde sağlamalıdır.


2) Anadolu Halkı Tümüyle Kürt müdür? Anadolu'da Tüklük Tümüyle Yok mudur?:
Ayrılıkçı- etnikçi Kürtçülere göre Anadolu halkı tümüne yakın Kürt'tür. Hele Aleviler tümüyle Kürt sayılmaktadır. Bu doğrultuda, Anadolu'nun hiç umulmadık yerlerinin Kürt olduğu savunulur, Türklere hiç yer  verilmez. Bu kafalara göre, Türkler Anadolu'dan silinmek istenir. Ülkenin batı kesimlerinde Türklerin varlığı az çok kabul edilse de, Doğu, Güneydoğu ve İç Anadolu silme Kürt olarak sunulmaya çalışılır. Tümüyle ideolojik ve kasıtlı olan bu görüşler, tarihin ve sosyolojinin tümüyle kasıtlı olarak inkârıdır. Bu durum, insanların açıkça kandırılması esasına dayanır. Tarih boyu kardeşçe yaşayan Türkiye toplumuna düşmanlık tohumları serpmekten başka bir şey değildir, bunlar. Oysa, basit bir tarih bilgisi dahi bu savların uydurmadan ve insan kandırmadan başka birşey olmadığını ortaya koyacak durumdadır. Kısaca, tarih bu etnikçi çevrelerin tersini söylemektedir. Anadolu'ya Türklerin gelişlerine kısaca bakılırsa, bu sav sayılamayacak ve bilimsel hiçbir değeri olmayan kara çalmaların ve yoksaymaların ne ölçüde yalan oldukları görülecektir. Tarihsel verilere başvurulması durumunda görülecektir ki;

Sümerler, Asya toplumudur. Asya'dan Kuzey Mezopotamya'ya gelmişlerdir. M. Ö. 3 binli yıllardan beri bölgede siyasal kuruluş ve devlet olarak varlık göstermiş ve dünya uygarlığının başlatıcısı olarak önemli katkılar sunmuşlardır. Bu dönemler Anadolu'nun önemli bir bölümü Sümerlerin egemenliğindedir. Yine M. Ö. 2 binli yıllarda bir Asya toplumu olan Kassitler Orta Anadolu'ya yerleşmişlerdir. Asya'daki İsa'dan önceki göçlerin Anadolu, Balkanlar, Ortadoğu ve Mısır'a doğru olduğu ve buralara önemli ölçüde Asya toplumlarının yerleşerek ilk uygarlıkları yeşerttikleri artık tarih bilimince kabul edilmektedir.

Anadolu'ya İsa'dan sonraki dönemlerde de yoğun ölçüde Asyalı Türk göçü vardır. 450'li yıllarda Karadeniz ve Hazar Denizi'nin kuzeyindeki topraklarda egemen olan Hazarların Anadolu'ya kuzeyden girerek Ankara ve Antalya'ya kadar bölgeye ilerledikleri ve önemli bir bölümünün Anadolu'ya yerleştikleri bilinmektedir.

Anadolu, Bizans İmparatorluğu'nun egemenliğindeyken ağır ağır bir Türk yurdu olmaya başlamıştır. Bizans, Anadolu'ya yoğun Türk göçlerine engel olamamıştır. IX. yüzyılda Azerbaycan'da Babek olaylarına katılan Türk boyları daha bu tarihlerde Anadolu'ya göçerek yerleşmişlerdir. Buna benzer Türk göçlerinin ardı arkası kesilmemiştir. X. yüzyılda Doğu ve Güneydoğu illerinin bir bölümü Abbasi İmparatorluğu'nun Avasım bölgesidir. Buraya Abbasi hizmetini kabul etmiş Türk aileleri ve Türk boyları yerleştirilmiştir.

1071 Malazgirt Savaşı'ndan önce Anadolu'nun Ege gibi en batı ucuna dek Çağrı, Tuğrul, Afşin  gibi daha birçok  Türk akıncılarınca keşif gezileri ve akınlar düzenlenmiş, buralar Türklere uygun yurt olarak görülmüş ve buralara önemli ölçüde Türk boyları yerleştirilmiştir. Zaten 1071 olayı bir dönüm noktası olur ve Anadolu kapıları tümüyle Türklere açılır. Asya'da siyasal, toplumsal ve ekonomik bakımdan sıkışık olan Türk boyları gelip Anadolu'nun ve Suriye, İran, Irak gibi bugünkü Ortadoğu devletlerinin topraklarının çeşitli kesimlerinde beylik, atabeylik gibi siyasal organizasyonlar kurar ve yerleşirler. Bunların onlarcası bilinmektedir.

Anadolu'ya, Karadeniz'in kuzeyinden Avrupa'ya geçen Türk toplulukları da gelip yerleşmişlerdir. XI. yüzyılda İzmir'de Çaka Bey'in kurduğu beylik böyle oluşmuştur. XIV. yüzyılda Çanakkale- Balıkesir yöresinde kurulan Karesi Beyliği halkının çoğu da yine Doğu Avrupa ve Balkanlara önceden yerleşmiş olan Türk boylarının gelip yerleşmesiyle oluşmuştur.

Bugün Kürt bölgesi olarak görülen Doğu ve Güneydoğu Anadolu Malazgirt Savaşı'ndan önce ve sonra Türk boylarının yurt yeridir. Türk akıncılarının önderliğindeki Türk boyları 1048'lerde Erzurum- Pasinler'de Bizans güçlerine karşı savaşmışlardır.  1071 tarihinden itibaren burada Anadolu'nun ilk Türk devletleri kurulmuştur. Bilindiği gibi Erzurum- Tercan- Bayburt topraklarında Saltukoğulları, Erzincan- Kemah- Divriği üzerinde Mengücekoğulları, Ankara- Sivas- Kayseri üzerinde Danişmendoğulları, Mardin, Elzığ, Diyarbakır gibi Güneydoğu Anadolu toprakları üzerinde ise Oğuz boylarından gelen Türklerden Dilmaçoğulları ile Artukoğulları gibi devletler kurulmuş, XV. yüzyıla kadar ufak- tefek kesintilerle bölgeyi yönetmişlerdir.

Türkiye'yi, özellikle Doğu ve Güneydoğu'yu tümüyle Kürt görenlere sormak gerekir, ne oldu bu Artuk, Dilmaç, Mengücek, Saltukluların halkına, tümüyle yok mu oldular? Bunlardan önce bölgeye gelen akıncı birliklerinin getirip yöreye yerleştirdikleri topluluklar hani? Bunların yaşattıkları kültür tümüyle silindi mi? Herşey bir yana, Ahlat mezarlıklarına bir bakılsın. Türk kültürünün izleri tüm açıklığıyla görülecektir. Bu Türk halkı nerede? Bu kadar Türk varlığına karşın buralar daha nasıl tümüyle konuşulan dile, ağıza v. s. bakılarak Kürt görülür? Tarihsel doğrular bu kadar tersyüz edilemez. Edilmesi için neden de yoktur. Anadolu'nun bu yaşayan halklarının bu ölçüde inkâra ve asimilasyona tutularak yok sayılması kimseye yarar getirmez.

Anadolu'da XI. yüzyıldan itibaren kurulan Selçuklu Devleti tümüyle Türk'tür ve Oğuzların kurduğunu dünya- âlem biliyor. Bu devletin XIV. yüzyılın başlarında yıkılmasıyla yıkıntıları üzerinde Anadolu'nun çeşitli yörelerinde kurulan; Karamanoğuklları, Candaroğulları, Germiyanoğulları, Menteşoğulları, Aydınoğulları, Eratnaoğuları, Dulkadıroğulları ve diğerleri tümüyle Oğuz boylarının kurdukları beylik ve devletlerdir. Anadolu'yu kültürüyle, inancıyla, diliyle, ekonomisiyle ve yaşantısıyla bir Türk yurdu haline getirmişlerdir. Bunlar arasında egemen duruma geçen Osmanoğulları yine bilindiği gibi bir Oğuz boyu ve boylarının devletidir. Bütün bunlar nasıl görmezlikten gelinerek, Anadolu'da "Türk yoktur, tümüyle Kürt vardır" denilebilir? Doğallıkla Kürtler de var. Bunu yadsımıyoruz. Ama bu kadar somut biçimiyle Türk varlığını yok saymak hangi mantığın ürünüdür, akıl almaz buluyoruz. Bütün bunlar sadece cahilene bir inkârcılık ve emperyalizmin isteğinin yerine getirilmesidir. Bunun başka bir anlamı da yoktur.

İran, Irak, İçAnadolu'ya kadar Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerini kapsayan Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleri halkıyla ve yönetimleriyle tümüyle Türk'türler  ve Türk boylarının kurdukları devletlerdir. Bu devletler, XV. yüzyılda bölgede en güçlü dönemlerini yaşamışlardır. Bölgenin her dağında-taşında, mezarındaki koç-koyun heykellerine kadar bu devletlerin kültürel izleri görülür. Bunlar nasıl görülmezlikten gelinecektir? İran ve Doğu Anadolu'da kurulan Safevi Devleti, Osmanlı'dan daha çok bir Türk devletidir ve halkı tümüyle çeşitli Türk boyları ve topluluklarından oluşmuştur. Dahası bu devleti, Anadolu'dan giden Türk boyları İran coğrafyasında kurmuşlardır. Bütün bu veriler karşısında Türklük nasıl bölgede yoksayılabilir? Bu yaklaşım, halkın kimliksel ve varoluş hakkının gasbı değil midir? Bu; aynı  topraklarda birlikte uzun bir tarih içerisinde kardeşçe, komşuca yaşanılan halka saygısızlık ve haksızlık sayılmaz mı? İnsan hakları ve demokrasi gibi çağdaş ilkelere başvuran bu tür savların sahiplerinin Türklere de aynı hakları tanımaları gerekmez mi? Aksi durumda bu tür çağdaş insanlık ilkelerini kendi özel çıkarları için istismar ettikleri ortaya çıkmış olmaz mı?

Moğol baskısı üzerine Asya'dan Anadolu'ya özellikle "Horasan Erenleri" denilen mutasavvıf dervişlerin önderliğinde önemli ölçüde Türk boyları ve toplulukları getirilerek yerleştirilmiş, yer-yurt sahibi edilmiştir. Anadolu'da günümüz inançlarını ve kültürlerini özellikle bunlar yoğurmuşlardır. Hacı Bektaş da bunlardan biridir. Bütün bunları inkâr olası mı?

Cengiz Han'ın önünden kaçan Celâlettin Harzemşah tüm Harzem Türk halkını ve askerini Anadolu'ya getirmiştir. Harzem halkı Erzurum, Erzincan, Sivas ve Dersim'e yerleşmiştir. Bunların bir bölümüne daha sonraları Niğde ve Amasya ikta olarak verilmiş ve oralara yerleştrilenler de olmuştur. Anadolu'ya gelen ve özellikle 1230'larda Harzem sultanının Selçuklu sultanı karşısında yenilmesi üzerine Doğu Anadolu'ya yerleşen, Anadolu'da günümüzde Hormek aşireti olarak adlandırılan bu Harzem Türk halkını yok saymak ne ölçüde akılcı olur ve tarihsel doğrularla uyuşur? Koskoca Harzem halkı ne oldu? Böyle bir yoksayma insanlıkla bağdaşır mı? Bu olsa olsa ideolojik köleliktir. Emperyalizmin arzularını körü körüne yerine getirmektir. Siyasi çıkarcılık uğruna her şeyi görmezlikten gelmek ve inkâr etmektir.

Bugün Doğu Anadolu'nun önemli aşiretleri Güney Hun (Eftalit)ların Anadou'ya gelen kesimleri olan Abdalan aşireti ile Doğu Türkistan halkı olan ve burada kent yaşamına ulaşmış tarihi Lolan halkıdır ki, Lolan aşireti ile Abdalan aşireti Doğu Anadolu Bölgesi'nde önemli bir nüfusa sahiptirler. Ortaasya'da kent kalıntıları halen duran bu halkı inkâr etmek akıl işi midir? Anadolu'da günümüzde de yaşayan bir Hun kolu ile Doğu Türkistan'da kent kalıntıları halen duran bir Türk halkını  Kürt saymak akıl ve mantıkla bağdaşır mı? Bütün bunlar neden yapılmaktadır? Düşündürücüdür.

Bütün bu inkârcılık emperyalizmin ürünüdür. Bu yollu davranmak emperyalizmin ülkemizi "böl-yönet" siyasasına uşaklıktan başka bir şey değildir. Emperyalizm, uzun bir tarih  sürecinde etle tırnak gibi kenetlenmiş Türkiye insanını bölmenin, birbirine düşürmenin yolunu böyle bulmuştur. Bu oyun, tarih boyu da oynanmaktadır. Türkiye toplumunun birbirini inkâr etmesinin bir anlamı yoktur. Birlikte yaşamış, ortak bir kültür üretmişlerdir. Bu kültür, Anadolu merkezli Türkiye insanının kültürüdür. Ayrıntıların abartılarak siyaset ve ideoloji gereci edilmesi toplumumuzu yıkıma götürür. Emperyalizmde bunu istemektedir.

Bağımsız devlet olmak istiyorsak bunu bilmek zorundayız. Türk kültürünü ve tarihini tahrif ederek, bölgedeki varlığını yok sayarak siyaset üretmenin bölge insanına yararı olmayacaktır. Bütün bunlar bilimsel de değildir. Toplumda zıtlaşmayı yaratmaktan başka bir sonuç da doğurmaz. Dünyanın en stratejik noktalarından birinin üzerinde olan Türkiye insanı herkesten çok akıllı ve akılcı olmak zorundadır. Sağduyulu olmak bu ülkede yaşayan bütün insanların boynunun borcudur. 
Baki ÖZ (Tarihçi)
*********
Ayrıca bakınız...
MASON,DERİN DEVLET.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/mason-derin-devlet_1635870.html

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
İDEOLOJİK TAHRİF-Yorum.
« Yanıtla #2 : Eylül 17, 2008, 01:48:12 ÖS »
ANADOLU TARİHİ VE SİYASAL-İDEOLOJİK TAHRİF başlıklı yazıya bir arkadaşımız yorum getirmiş.
Bakınız nasıl bir yorum.
----------
Anadolu Türklerindir,
 
Okulda ögretmenlik yaparken ,Katil cete taraftarı bir ögrenci,biz istersek her yeri yakıp yıkarız demisti.
 
Bende  sakin  olarak ,keske öyle bir sey yapsanız dedim.
Ögrenci saskın bir sekilde,ne demek bu dedi.
 
Oglum dedim,Türk milletine afyon yutturmuslar,hüdeyda ,beş bin altın yedim bir ayda diyor.

Tehlkeyi görür,elinin altından malının ,namusunun serefinin  gittigini görür ve Yurduna sahip cıkar ,gerekirse,1 milyon sehid verir ama Anadoluya gerekirse Kuzey Irak a sahip cıkar dedim.
 
Ne demek, biz piyonmuyuz  dedi.
 
Evet dedim.
Piyonlar olacak ki vatan düzlüge cıksın. Dedim.
 
Evet arkadaslar.
katiller saldırıyor.
 
Bu millet,tehlikenin nerde oldugunu bir gün görecek.
 
Yolunu  cizecek.Bodrumda  teshircilikten para kazanan lar mı ünlü,yoksa bu topraklar icin ölen ,gazi olan ,gayret sarfeden gercek Türk ve Müslümanlarmı    Ünlü onu görecek.
 
Almanya da  mahkeme toplanıyor.Bir haftada karar veriyor.Iste adalet bu.
Uzat sakız olsun,Lüks hapishane yap,ceteleri besle,bu bir yere gitmez.
G.Güvendağ