Gönderen Konu: TÜRKİYE BİR HUKUK DEVLETİYSE, RUHBAN OKULU AÇILAMAZ.Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç  (Okunma sayısı 664 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Sayın Orhan Çekiç hocamın bir yazısını izni ile paylaşıyorum.Kendisine de tekrar geçmiş olsun diyorum.
Ahmet Dursun
************

TÜRKİYE BİR HUKUK DEVLETİYSE, RUHBAN OKULU AÇILAMAZ…

                                                                 Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç

Heybeliada Ruhban Okulunun  yeniden açılması  sorunu, siyasal gündemimizin baş sıralarını işgal etmeye devam ediyor. Yapılan televizyon programlarının haddi hesabı yok. Köşelerinde konuyu tartışan yazarlarımız arasında da bir mutabakat gözlenmiyor. Kimi açılmasından yana, kimileri de açılmamasından. Oysa  mesele son derecede yalın ve açıktır ve de “hukuk tabanlı” bir sorundur. Mevcut  Anayasamıza göre ,  bu Ruhban Okulu’nun  “Fener Rum Patrikhanesi’nin dayattığı şekilde açılmasına” olanak yoktur.
O halde aydınlarımız, gene çoğu kez olduğu gibi iyi analiz edip incelemeden bu konuyu da  içinden çıkılmaz bir hale getirmiş bulunuyorlar. O kadar ki; sokaklarda bir anket uygulasak ve yurttaşlarımıza bu sorunu sorsak, alacağımız yanıtlar şu çerçevede toplanacaktır:

•   “Adamların okulunu kapatmışız, açtırmıyoruz. Ayıp yahu!..”
•   “Papazlarını bile yetiştirmelerini engelliyoruz, bu nasıl iş?...”
•   “Rum Cemaati 2 bin kişi ya var ya yok. Nelerinden korkuyoruz?”.

Böylesi bir yanlış yargının oluşmasında da baş sorumlunun gene “bir kesim basınımız” olduğunu söyleyip, konunun hukuki analizine geçelim.

Konuyu olayın özünden uzaklaştırmamak için, Heybeliada Ruhban Okulu’nun tarihsel gelişimine değinmeyeceğim. Belli ki bu okul Rum cemaatine ruhban yetiştiren, böylece teoloji eğitimi veren kimliğini Osmanlı Devleti bünyesinde, kimi  imtiyazlarla birlikte sürdürmüş bir eğitim kurumu.

Lozan, azınlık okullarına verilmiş tüm imtiyazları kaldırıyor, kendileri de Türk vatandaşı olan bu azınlığın statüsünü Türklerinkine eşit kılıyor. Böylece bir Rum vatandaş da, bir Türk vatandaş da aynı ve “eşit” statüye sahip kılınıyor. Azınlık okullarının statüleri belirleniyor ve hiçbir sorun yaşanmadan günümüze geliniyor.

Bu arada cumhuriyet kuruluyor ve arkasından devrimin en temel yasası “Eğitim Birliği Yasası”  (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) kabul edilerek, Türkiye’deki bütün “orta öğretim kurumları”, (yani ortaokul ve liseler) tek bir çatı altında toplanıp, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanıyor. (3 Mart 1924). Bundan maksat (kız-erkek) tüm gençlerimizin aynı laik eğitimden geçerek, bilimin ışığında ve çağdaş bir eğitim görmelerini sağlamak, aynı zamanda yüzlerce yıl geride kalmış, köhnemiş medrese eğitimine de son vermek.

1971 yılına böylece geliniyor. O günlerde hatırlayacağınız gibi Türkiye’de “Özel Yüksek Okullar” açılmıştır. Ne var ki, buna olanak veren 1965 tarihli ve 625 sayılı “Özel Öğretim Kurumları Kanunu”nun bazı maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğunu saptayan Anayasa Mahkemesi, 12 Ocak 1971 tarih ve 1971-3 sayılı bir kararla “ Özel Yüksek Okulların Devletleştirilmesini”  öngörüyor.  Bunun üzerine Ruhban Okulu dahil, bütün bu özel okullar kapatılıyor. Bu icraatın hemen arkasından devlet,  “ özel statüdeki bu okulların devlet denetimine alınmasına ve yeniden açılmasına” izin veriyor. Fener Rum Patrikliği bu denetimi reddederek, “Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasına” izin vermiyor.

Yani okulu açtırmayan, Fener Rum Patrikliği.
Bu karşı çıkmanın elbette bir temel nedeni var:  Türkiye’deki  lise düzeyine kadar olan tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığına, yüksek okullar ise YÖK’e bağlılar. Yani? Yani bir “devlet denetimine” tabiler.  Fener Rum Patriği Barthalomeos  bunu istemiyor, adeta “devlet içinde bir devlet” edasıyla, Ruhban Okulu’nun hiçbir denetime tabi olmadan Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlanmasını istiyor.

Bu durum Lozan’a aykırı, “Eğitim Birliği Yasası”na aykırı, Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı.
Fener Rum Patrikliği, “Heybeliada Ruhban Okulu”nun, kapatıldığı zamanki gibi “özel” statüde din eğitimi yapan bir yüksek okul olmasını istiyor. Üstelik bu okulun sadece Fener Patrikliği’ne değil, bütün Ortodoks Kiliselerine hitap edeceğini söylüyor. Bu nedenle okula hem yurt içinden, hem yurt dışından öğrenciler alacağını söylüyor. Oysa kiliseler için gereken din adamlarının eğitimi, Selanik ve Girit’teki Patriklik Enstitülerinde, Patmos, Athos, Kuzey Amerika ve Avustralya’daki eğitim kurumlarında yapılıyor. Ayrıca Rus ve Balkan Ortodoks Kiliseleri kendi okullarını açmışlar, kendi ruhbanlarını yetiştiriyorlar. Yani hiç kimsenin Heybeliada’dan veya Bartalomeos’tan bir beklentisi yok.

Patrik, olayı öylesine yokuşa sürüyor ki, eşine sömürge devletlerde rastlamak mümkün değil.
Patrikliğin “tüzel kişiliği” olmadığı için, bir yüksek okul açması şansı hiçbir şekilde yok. Buna rağmen, bu okulun “Özel Teoloji Yüksek Okulu” statüsünde açılmasını istiyor, “Türkiye’deki bütün yüksek okullar  YÖK’e bağlıdır” denilince, Patrikliğe istisna yapılmasını istiyor. “Ben devletin denetimine girmem” diyor. Anlaşılır gibi değil.

Bu durumda İmam-Hatip liselerinin de MEB yerine örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlanmak isteyebileceği, aynı şeyin İlahiyat Fakültesi için de söz konusu olabileceği, onlara bile bir ayrıcalık tanınamayacağı,  zira Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğu ve bir “özel statü” bir kuruma sağlanırsa, eşitlik ilkesi gereği diğerlerine de sağlamak gerekeceği anlatılmasına rağmen Patrik çözümü Avrupa Birliği’nde, Başkan Obama’da , orada burada arıyor. “ Buna göz yumarsak, Türkiye’deki cemaatlar, tarikatlar, mezhepler de kendi “özel” din okullarını açmaya kalkarlarsa ne yaparız ?” sorusu Patriği hiç ilgilendirmiyor.

O sadece kendi istemlerini, ültimatom verir gibi yineliyor:
1.   Ruhban Okulu Türkiye’den olduğu gibi, diğer ülkelerden de öğrenci alabilmeli,
2.   Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Heybeliada Ruhban Okulu üzerinde hiçbir denetim hakkı olmamalı,
3.   Fener Patrikhanesi bünyesinde, başta Patrik olmak üzere,Kutsal  Sinod ve Metropolitlerden “Türk Vatandaşı Olmak” şartı kaldırılmalıdır.

Oysa Patrik Hazretleri şu hususların altını çizmeli ve mutlaka bellemeli:
1.   Lozan Antlaşması azınlıklara “imtiyaz”değil, “eşitlik” ilkesine dayalı bir prensip koymuştur.
2.   Eğitim Birliği Yasası’nın 403 no’lu kararına göre, tüm ortaöğretim kurumları MEB’na bağlıdır ve Türkiye’de dinî tedrisat  MEB’nın görevleri arasındadır.
3.   Türkiye Cumhuriyeti  laik bir devlettir. Laik devlette “dinî eğitim yapan özel okul açmak , yönetmek yasaktır.
4.   625 sayılı kanunun 3.cü maddesinin 3.paragrafında belirtildiği gibi, askerî okullar, dinî eğitim ve öğretim yapan özel kurumlar, emniyet teşkilatına bağlı okulların aynısı veya bir benzeri “özel öğretim kurumları” açılamaz. Yani “Özel Askeri Okul”, “Özel İmam-Hatip”, “Özel Emniyet Koleji” açılamaz. O halde “Özel Ruhban Okulu” nasıl açılacak?
5.   Türkiye Cumhuriyeti Anayasası vakıflar tarafından, devletin denetim ve gözetiminde, Yüksek Öğretim Kurumlarının açılabileceğine izin vermiştir. Mevcut Vakıf Üniversiteleri bu hükümden yararlanılarak açılmışlardır.  Patrikhane bir vakıf olmadığı için, kendisine bağlı bir Yüksek Öğretim Kurumu açması  anayasaya aykırıdır.
6.   Anayasanın 24. Maddesine göre din ve ahlâk eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.

Patrik,  bu hukuktan kaynaklanan gerçekleri bilirse, o zaman neyi isteyip ne konuda ısrarcı olmaması gerektiğini daha gerçekçi değerlendirebilir.  Açıkça ifade etmeliyiz ki taleplerinin  bağımsız, egemen, laik bir hukuk devleti ile bağdaşır hiçbir yanı yoktur. Batı Trakya’daki soydaşlarımız, daha kendi müftülerini seçme hakkına dahi müstahak görülmezken, neredeyse cemaati bile kalmamış olan, Türk Vatandaşı bir Patriğin bu tavrı, bu ülkenin en azından haksız yere prestij kaybetmesine yol açmaktadır.
Buna kimsenin hakkı yoktur.  Bir Patrik bile olsa.
*************************
Bir haberden not.....
İstanbul Barosu, “1844’den Günümüze Heybeliada Ruhban Okulu” konulu bir panel düzenleyecek.
Panelde, Heybeliada Ruhban Okulu’nun durumu ele alınacak. Panel 22 Haziran 2009 Pazartesi günü saat 18.00-20.00 arasında İstanbul Barosu Başkanlığı’nın Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde ki merkezinin altında bulunan Orhan Apaydın Konferans Salonunda yapılacak. İstanbul Barosu Başkanı Av. Muammer Aydın’ın açılış konuşmasını yapacağı paneli İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av. Hüseyin Özbek yönetecek. Panelde Eski Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Mümtaz Soysal, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sibel Özel ve Gazeteci-Yazar Yiğit Bulut konuşmacı olarak yer alacaklar.

127 yıl açık kaldı
Heybeliada Ruhban Okulu, çok eski tarihlerden beri faaliyet gösteren Aya Triada Manastırı’nda bünyesinde, Padişah Abdülmecit döneminde, Patrik IV. Germanos’un talebiyle, “Ortodokslar arasında teolojik konular, kurallar ve ibadet şekli açısından birlik sağlamak” amacıyla 1 Ekim 1844’te açıldı. Osmanlı döneminde kurulduktan sonra 127 yıl boyunca Patrikhane’nin kendisine ayırdığı ödenekle yaşayan okul, Anayasa Mahkemesi’nin “özel yüksekokulların devletleştirilmesi” hakkında 1971’de verdiği 1971-3 sayılı kararla kapandı.
Haber: Salim YAVAŞOĞLU

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Yrd.Doç.Dr.Orhan Çekiç'in ameliyatı başarılı geçmiştir.
« Yanıtla #1 : Haziran 24, 2009, 12:16:57 ÖS »
Değerli dostlar,
Sayın Dr.Orhan Çekiç'in ameliyat olacağını daha evvel duyurmuş idim.
Sayın Çekiç'ten aldığım bir mesajı da yine sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ahmet Dursun Dostum,

Başarılı bir "böbrek nakli ameliyatı" geçirdik. "Çapraz Nakil" denen bir yöntem kullanıldı. Buna göre eşim Gülay'ın böbreği Sivaslı bir gence takılırken (Ömer Kurt),, Ömer'in eşinin de böbreği bana takıldı. Böylece
sabah 09.00'dan akşam 17.30'a kadar süren bir dizi ameliyatlarla bu operasyon gerçekleşti.

Şimdi, partnerlerimiz dahil hepimiz çok iyiyiz, nekahet aşamasındayız. Sık yapılan testler sonucu böbreklerin çalıştığı anlaşılıyor. Böylece yaşama yeniden bir ucundan tutunmaya çalışıyorum. Her on günde bir hastaneye
gitme ve gün boyu tahlillere girme zorunluluğu olduğu için, ameliyat sonrasında İstanbul'a dönmek yerine, Antalya'da ev kiralamayı tercih ettik. İlk üç ay kritik. Bu dönemi Antalya'da geçireceğiz.

Gelecek hafta dikişlerim alınınca daha rahat hareket edebileceğim ama zaten boş durmuyorum, makalelerimi burada yazabiliyorum.

Ben de, koşullar ne olursa olsun, "kendi yoluma, yani Atatürk'ün yoluna"devam ediyorum.

"Ruhban Okulu" makalesini, Sabah Pazar'da yayınlanan bir yazı üzerine kızıp yazdım, yazarına da gönderdim.

13 Haziran günü Hürriyet'teki köşesinde yazan Enis Berberoğlu'na da kızıp,yazdığım makaleyi hem kendisine gönderdim, hem de kendi sitemde "Zorunlu Din Dersleri" başlığı altında yayınlıyorum.

Şimdi "Atatürk'ün Bursa Nutkunu" yazıyorum. Görelim bakalım, var mı, yok mu?

İlgine ve sürekli desteğine teşekkür ederim,

Esen kal.
Orhan Çekiç
------------
Değerli meslektaşlarım,
1. Bugünkü (16 Haziran) Hürriyet Gazetesi'nde, 20.sayfadaki "Enis Berberoğlu" sütununu okumanızı öneririm. Birkaç gündür bu sütunda laikliği tartışan ve vahim sonuçlar doğuracak analizlere girişen  Berberoğlu'na verdiğim yanıtın tamamını ise, "www.orhancekic.com" sitemde "Enis Berberoğlu'na Açık Yanıt" başlığı altında yayınladım, okumanızı hararetle öneririm.

2. İstanbul Barosu'nun düzenlediği bir panelde yaptığım, sonrasında da Baro tarafından basılarak üyelerine gönderilen "Dünyada Laiklik" konulu sunumumu da gene bu sitede bulabilirsiniz.

3. " Bağımsız " dergisinin 3. sayısı (Haziran Sayısı) yayımlandı. Burada "Kar İzleri Örtmesin" başlıklı bir makalem yayımlandı.
Bu makaleyi derginin editörü Tuncay Mollaveisoğlu'na gönderirken, "...eğer ameliyat masasından kalkamazsam, bu başlığı değiştir ve "Kar İzleri Örtemez!..."şeklinde yayımla. Son vasiyetim budur..."demiştim. Ben ayağa kalktım ama Tuncay genede "Editör" köşesinde "Kar İzleri Örtemez. Bin yıl geçse de Atatürk'ün izini kimse örtemeyecek" değerlendirmesini yapmış.

4. Derginin Temmuz sayısı için "Atatürk'ün Bursa Nutku"nu hazırlıyorum.
"Söylendi mi, söylenmedi mi" tartışması günümüze kadar süren bu konuya açıklık getirmeye ve "bal gibi de söylendiğini" kanıtlamaya çalışacağım.

Bir büyüğümüzün söylediği gibi: "Durmak Yok, Yola Devam!"
Biz de nerede ve hangi koşullarda olursak olalım, "O yolda koşmaya devam edeceğiz."
Atatürk'ün Yolu'nda.
Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlarım.

Dr.Orhan Çekiç
-----------
ATATÜRK;NUTUK,YRD.DOÇ.DR.ORHAN ÇEKİÇ'TEN
KAR İZLERİ ÖRTMESİN
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=340.0
-----------
ERMENİ:ULUSLARARASI TERÖRİZM VE ERMENİ TERÖRÜ.Yrd.Doç.Dr.Orhan Çekiç
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3053.0
---------------
İmparatorluktan Cumhuriyete Türk Kurtuluş Savaşı
http://ahmetdursun374.blogcu.com/orhan-cekic-kitap-tavsiyesi_1735777.html

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
ASİMETRİK SAVAŞ,GENELKURMAY BAŞKANI,Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç
« Yanıtla #2 : Temmuz 07, 2009, 06:48:34 ÖS »
ASİMETRİK SAVAŞ,GENELKURMAY BAŞKANI,İNÖNÜ ve ATATÜRK      

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İrfan Başbuğ, 26 Haziran 2009 tarihinde yaptığı basın toplantısında, “Genelkurmay Başkanlığı aleyhine bir süredir “medya üzerinden orduya karşı asimetrik, psikolojik bir savaş” yürütülmekte olduğunu üstüne basa basa vurgulayınca, kıyamet koptu: Gün boyu bütün tv kanalları Orgeneral Başbuğ’un ne demek istediğini çözmenin peşine düştüler. Konuşturdukları kimi yazar ve hatta akademisyenler de, ciddi ciddi asimetrik savaşın ne demek olduğunu anlatıp durdular: “ Efendim, asimetrik savaş, simetrik olmayan savaş, yani eşit güçler arasında olmayan savaş demektir. Örneğin muntazam Amerikan ordularına karşı Irak’taki direnişçilerin, İsrail Ordularına karşı Hamas militanlarının sürdürdükleri mücadele bunlara örnek olarak gösterilebilir. Daha ziyade El Kaide’nin 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleleri vurmasından itibaren dillendirilen gayri nizami bir savaş türüdür” diyerek.

Başbuğ’un kastettiği bu değildi.

Uzun süredir Türk Ordusu açıkça taciz ediliyor, ısrarla bir kaosun içine çekilmeye çalışılıyor, dört koldan meydan okumalar sürüp gidiyordu. Nasıl olsa artık darbe riski de olmadığına göre, cüceler aslan kesilmişti. Bir yandan DTP kentlerde hatta Meclis’te, PKK dağlarda…Öte yandan tarikat-cemaat beslemesi dinci basınla, 2.Cumhuriyetçi işbirlikçiler ve uzantıları olan “baron gazeteciler taifesi”, alayı Anti-Kemalistler, alayı laik Cumhuriyet karşıtları, alayı Atatürk düşmanları…yılların birikmiş kinini her gün kusarak…tam bir koalisyon halinde…güya “demokrasiyi yüceltmek” adına ve kutsal bir görevi yerine getiriyormuş pozuna da bürünerek her gün yüzlerce sayfa gazete sütunlarında, binlerce saat televizyon stüdyolarında vurdular, vurdular, vurdular.

Bu binlerce saatlik saldırı karşısında ise iki-üç ayda bir bir basın toplantısı yaparak, hiç değilse bir-iki saat içinde  yanıt vermeye çalışan Genelkurmay Başkanı’na ise, bu koalisyonun her kesiminden aynı tepki yükselip durdu: “Genel Kurmay Başkanı bu kadar konuşmaz!”, “Söyleyeceğin bir şey varsa, şikâyetini bağlı olduğun Başbakana söylersin, o gerek görürse kamuyla paylaşır, otur oturduğun yerde…”

Başbuğun “orduya karşı asimetrik bir savaş yürütülüyor” derken kastettiği buydu… Yüzlerce noktadan bir noktaya saldırılıyordu ve askerin yapılan bu saldırıya aynen yanıt vermesini bırakın, iki saatlik basın toplantısına bile katlanılamıyor,  ordunun toplum üzerindeki karizmasını sıfırlamak için hiçbir fırsat kaçırılmıyordu.

Peki ama orduya karşı bu asimetrik savaşı sürdüren gruplar kimlerdi? Başbuğ bu soruya yanıt vermedi, “bizim de bildiğimiz bazı gruplar” dedi, konuyu Güvenlik Kuruluna  götüreceğini söyledi.

Başbuğ’un vermediği yanıtı biz verelim:

Orduya karşı asimetrik savaşı bizzat Başbakan yürütüyor.  Bütün kurullarıyla iktidar partisi AKP yürütüyor. İktidar-muhalefet milletvekilleri yürütüyor. Bülent Arınç benzeri Başbakan Yardımcıları, bakanlar yürütüyor…”Nerede o 12 Eylül’ün aslanları, darbeciler…Hodri meydan, hodri meydan, hodri meydan” diyerek…sanki darbelerden bu ordu sorumluymuş gibi bir tavrı sergileyerek…Taciz ederek.

Ortaya en son bir fotokopi kâğıdı atıldı: “Ordu’nun Fethullah Güleni ve AKP’yi bitirme planı” denerek takdim edildi. Doğal olarak  Genelkurmay savcıları derhal  gereken tüm incelemeleri yaptılar ve vardıkları sonucu Başbuğ’un ağzından kamuya ilettiler: “Bu bir kâğıt parçasıdır.”

Başbakan anında  Brüksel’den yanıt vermede gecikmedi: “Askerî Savcılar böyle değerlendirmiş olabilirler. Biz olayı sivil savcılarla sürdüreceğiz.”

Bu ne demek? “ Bu sadece bir kâğıt parçası değil, pekâlâ bir belgedir. Ben buna inanıyorum. Emir-komuta hiyerarşisi içindeki askerî savcıya ise güvenim yok” demek.

 İşte bu da “Asimetrik savaş” demek.

Oysa 2004 yılında, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral İlhami Erdil hakkındaki iddianameyi hazırlayanlar da bu askerî  savcılar değil miydi?

Askerî Mahkeme Oramiral Erdil’in rütbesini onbaşılığa indirmekle kalmadı, Erdil hâlâ hapiste.

Ama RTÜK Başkanı Zahid Akman dışarıda. Kendini savunmak için kullandığı belge bile sahte çıkan Akman dışarıda. Cumhuriyet Savcıları nerede? Ergenekon peşinde… İşte asimetrik savaş bu.

Başbakan’ın “sağlam bir arkadaştır” dediği Akman ile ilgili dosyalar “fotokopi” değil, resmî belge. Üzerinde tahrifat yapıldığını belirleyen makam bizim savcılarımız mı? Hayır, Alman makamları.

İşte asimetrik savaş bu.

Bir “fotokopi”nin belge sayılamayacağını, Afrika’nın “pigmeleri” bile bilir. Dünyanın hiçbir ülkesinin hukuk sistemi de onu belge saymaz. Meğer bizim başbakanımız bu kâğıt parçasına ne kadar bel bağlamış olmalı ki, bu beyan karşısında son derecede bozuldu. Oysa bir üniversite hocası olarak ben söyleyeyim: O, “işte belgesi” denerek günlerce yandaş medyasında çarşaf çarşaf yayınlanıp tüm ülkeyi meşgul eden, böylece gündemi saptırtan nesne var ya!. O, değil kâğıt, hukuken “tuvalet kâğıdı” bile olamaz!…

Şimdi, elbette hepsine güvendiğimiz ve cumhuriyetimizi, yani namusumuzu emanet ettiğimiz Cumhuriyet  Savcıları, bu kâğıdın ya aslını bulacaklar, ya da bu fitnenin kaynağını  bulacaklar.

Ve önünde sonunda bu düğüm çözülecek.

Türkiye Cumhuriyetini kuran bu şerefli ordunun başkomutanı, hem de anayasa gereği Cumhurbaşkanı’dır. Atatürk’ten beri bu böyledir. Ve Sayın Gül şimdi O’nun makamında oturuyor.

“Kayıp trilyon”dâvâsından dolayı Erbakan mahkûm oldu. Çünkü dosyadakiler fotokopi değil, gerçek belgelerdi. Bosna’da dövüşen müslüman kardeşlerimize yardım olsun diye namaz çıkışı cami avlularında toplanan paralar değil miydi bu paralar? Evet öyleydi ve buhar olmuştu. Bu nasıl Müslümanlık demeyeceğim. Hırsızlıkla Müslümanlığın ne ilgisi var. Ama tüm  İslâm dünyasına rezil olduk mu? Olduk.

Eğer milletvekili seçilemeyip  “dokunulmazlık zırhına”  bürünemeseydi, Sayın Gül de Sayın Erbakan gibi yargılansaydı, mahkûm olur muydu? Aynı sorumlu yönetim içinde bulunuyor olduğuna göre, dâvâ da mâlûm şekilde sonuçlandığına  göre, elbette. Ama nereden biliyoruz? Belki de beraat ederdi. Bugünkü konumu nedeniyle dönem sonundan önce yargılanması olası değil. Ama kendisi kabul etse de Savcı ifadesine başvursa, Sayın Gül  ifade vermeye ne nam altında çağrılacak: “Şüpheli”. Olayın hukuki ismi bu.  Olaya bakar mısınız? Türkiye Cumhurbaşkanı “şüpheli”.  Neyin şüphelisi? Kayıp trilyon lira dâvâsının. Siz şu zillete Bakar mısınız? Buna yol açan ne? Milletvekilleri Dokunulmazlığı. Kaldırılsa, Sayın Gül belki de bu şaibeden kurtulacak ama karşısına en büyük engel nasıl çıkıyor?  TBMM’de AKP’ye yani iktidar partisi milletvekillerine  ilişkin tam 175 suistimal dosyası var. Boğazlarına kadar batmışlar, dokunulmazlığı kaldırırlar mı? Elbette kaldırmazlar. Üstelik bunlar fotokopi değil, dosya. Muhalefet Lideri Deniz Baykal her gün başbakana meydan okuyor, “Hodri Meydan”cı Bülent Arınç dahil kimseden ses yok. Ve sırf bu açmaz yüzünden Sayın Gül o makamda şaibeli oturuyor. Bunu hak ediyor mu,  bence hayır. Çözüm? Çözüm yok.

Öte yandan, ailesinin yaptığı bir suistimal yüzünden geçtiğimiz günlerde Güney Kore Cumhurbaşkanı intihar etti. Bu makamlar böylesine hassa makamlar. O makamların şaibe götürmesi mümkün mü?  Ve Sayın Gül, partisinin bu zaafı yüzünden, “benim dokunulmazlığımı kaldırın, ben yargılanmak istiyorum” diyemiyor.

Oysa Atatürk o makamda otururken, bakın ne yaptı? TBMM’ne başvurarak, bütün mal varlığını milletine bağışlamak istediğini bildirdi. Meclis karşı çıktı. Çünkü Atatürk,  “Bütün” mal varlığını hazineye bağışlamak istiyordu, oysa kız kardeşi Makbule Hanım sağdı. Medeni Kanunun bugün de yürürlükte olan ve hepimizi bağlayan  452. Maddesi “mahfuz hisse” hükmüne göre, bu malın dörtte biri Makbule Hanım’ındı. Bu hisseye dokunulamazdı. Atatürk buna rağmen direndi: “Hukuğun içinde kalın ama, bir yol bulun!” dedi. Çözümü Saruhan (Manisa) Milletvekili Mustafa Fevzi Efendi buldu: Gazi içinTBMM özel bir kanun çıkaracaktı. Bu özel kanun sayesinde de Medeni Hukuk,  Gazi’nin bu bağışı yapmasına engel olamayacaktı. Bu kanunu çıkardılar. 12 Haziran 1933 tarih ve 2307 sayılı kanun.

Bu kanun bizlere ve tüm gelecek nesillere namus dersi verircesine şunu söylüyordu: “Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Medeni Kanunun 452. Maddesindeki “mahfuz hisse” hükmünden müstesnadır.”

Yani o dilediği gibi yapar. Malının tamamını da milletine verebilir. Sene daha 1933. Cumhuriyetin 10. Yıl dönümü. Henüz 52 yaşında, karizmasının en üstünde. Ortalıkta hastalıktan en ufak bir emare yok.  Ama o, maddi konularda tavrı bu olan bir cumhurbaşkanı. O’na göre  “…söz konusu olan vatansa, gerisi teferruat…”

Kendine özel çıkar sağlamak için özel kanunlar çıkarttıran devlet adamlarına dünyanın her yerinde, en çok da Türkiye’de rastlanıyor, rastlanacak. Ama özel kanun çıkarttırıp, nesi var nesi yok milletine bağışlamış bir devlet adamına bu dünya bir daha tanık olamadı. Atatürk bu anlamda da TEK ADAM.

İşte bu Atatürk, dört sene sonra bir şey daha yaptı: 19 Eylül 1937 günü Başbakanı İsmet İnönü’yü görevden aldı. Ayrıntısı bu makalenin konusu değil, girmeyeceğim. Ama hemen arkasından öyle bir şey daha yaptı ki, işte o tam da bu makalenin konusu. Hemen ertesi gün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı çağırdı ve İşbankası’ na şu talimat mektubunu yazdırdı: “ Nezdinizdeki 4 numaralı hesabımdan her ay İsmet Paşa’ya iki bin lira ödeyiniz. “. Hasan Rıza şaşkın şaşkın bakınca, “…öyle bakma çocuk!” dedi, “İsmet Paşa’nın parası yoktur. Geçim sıkıntısına düşsün, istemem…”

Bir zamanlar cumhurbaşkanları, başbakanlarının cebinde kaç para  var, bilirlerdi.

Başbakanımız siyasete atılmadan önce Cola’nın başbayii ve dağıtıcısı. Yanı sıra benzer işleri de olabilir. Ardından Beyoğlu, daha sonra  İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı. Sonra da başbakan…Oğluna aldığı gemicik “kâğıt gemi” değil. Deryalarda yüzüyor…Tabii dikkati de çekiyor. Nasıl çekmesin, bir tarafta Türk Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer komutanlarından, yılların orgenerali, 14 senelik başbakan İsmet Paşa. Atatürk’ün göndereceği iki bin liraya muhtaç. Üstelik bu da yetmeyecek, kısa bir süre sonra masraflarına katlanamadığı için Pembe Köşkü kiraya verecek. Ama o, Atatürk’ün Başbakanı. Şerefli, onurlu, namuslu.

Beri tarafta da şimdiki başbakanımız. Elbette o da şerefli, namuslu, onurlu. Ama gelin ekiplere bir bakalım:

Bir tarafta Atatürk ve İsmet Paşa; diğer tarafta Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan.

Bir tarafta “şaibeden” eser yok, diğer tarafta şaibeden geçilmiyor. Sayın Gül hariç, bu “şaibe tayfasının” Atatürk’ü sevmesi mümkün mü? Değil. Aksine nefret ediyorlar ve bunu katiyen gizlemiyorlar. O kadar ki, Başbakan her konuşması, her hareketi, her jestiyle, “kendisine bağlı olduğunu sık sık yinelediği” Genelkurmay’dan da başkanından da hoşlanmadığını adeta haykırıyor.  Genelkumay Başkanı’nın da Başbakana tavrı aynı.

Bu rezalet durum daha ne kadar sürecek bilinmez.

Ama bilinen bir şey var:  Tarih bu orduyu  hep “Mustafa Kemal’in Askerleri” olarak tanıdı, hep öyle tanıyacak.  Fakat değil ya Ergenekon, daha neler icat edilirse edilsin, bu orduya kimse “Tayyib’in Askerleri” diyemeyecek. Zıtlık biraz da buradan kaynaklanıyor.

Yrd.Doç.Dr.ORHAN ÇEKİÇ
Cumhuriyet

NOT:Sayın Çekiç hocamın söylediğini aynen naklediyorum.
İlker yerine İrfan Paşa yazılması sekreter hatası. Düzeltilmeli. Benim sitemde bile hâlâ İrfan. Düzeltecek zaman yok.
****************
VAHDETTİN İNGİLİZLERE NASIL CASUSLUK YAPTI?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1741.0

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
RUHBAN OKULU MESELESİNDEKİ ARKA PENCERE/Yrd.Doç.Dr.Orhan Çekiç
« Yanıtla #3 : Temmuz 10, 2009, 11:42:23 ÖÖ »
RUHBAN OKULU MESELESİNDEKİ ARKA PENCERE

                                 Yrd.Doç.Dr.Orhan Çekiç,Maltepe Üniversitesi

Dünya Ortodokslarının çok büyük bir bölümünü temsil eden Rus Ortodoks Kilisesi Patriği Kiril, geçtiğimiz günlerde ülkemizi ziyaret ederek Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanlarla, hükümet yetkilileriyle görüştü. Bu görüşmelerde odak noktası elbette “Ruhban Okulu’nun açılması” meselesiydi. Ayrıca Fener Rum Patriği Bartholomeos ile ortak ayin yönetti, kardeşlik mesajları verdi ve ülkemizden ayrıldı. Kendisine sorulan bir soru üzerine de, hükümet yetkilileriyle yaptığı görüşmelerden, Ruhban Okulu’nun açılabileceği izleminini edindiğini ifade etti.

Patrik Kiril’in bu ziyareti ne anlama geliyor?

Fener Patriği Bartholomeos’a göre, Patrik Kiril, “eşitler arasında birinci olan” Fener Rum Patrikhanesini ziyaret ederek , ekümeniklik konusunda dünyaya bir mesaj vermek istedi, bu yüzden İstanbul’u ziyaret etti. Acaba öyle mi? Yerimizin kısıtlı oluşu nedeniyle “ekümeniklik” konusunu bir şimdilik bir tarafa koyalım. O ayrı bir makale konusu olsun.

Fener Rum Patrikhanesi, Ruhban Okulu meselesini dünyaya nasıl sunuyor? Yani sokaktaki adam, hatta kimi köşe yazarlarımız,  aydınlarımız bu konuda ne biliyorlar?

Şunu Biliyorlar: “Türk Hükümeti Heybeliada Ruhban Okulu’nu kapattı, açtırmıyor. Bu yüzden sayıları zaten 1500 dolayında kalmış Rum cemaati için papaz bile yetiştirilemiyor. Bu ihtiyaç Atina’dan karşılanıyor. Bu yapılan insanlığa sığar mı? Bunu dünyaya nasıl açıklarız?  Şu okulu hemen açın.”

Aşağı yukarı tablo budur ve bu kanı baştan aşağı yalan ve yanlıştır.

Tıpkı 24 Nisan 1915 Ermeni Olaylarının  ilk kez dünyaya duyurulurken İstanbul’daki Ermeni Patriği’nin ve onun vasıtasıyla da Erivan’daki Eçmiyazin Katalikosu’nun tüm dünyayı kandıran, korkunç bir “dezenformasyon” sonucu yaydığı yalan ve yanlış bilgide olduğu gibi, Ruhban Okulu meselesinde de  Fener Rum Patrikhanesi gerçeği söylemiyor, dürüst davranmıyor, mevcut konjonktürden yararlanarak, laik ve onurlu bir devletin kabul edemeyeceği dayatmada bulunuyor.

(Bu konuda ayrıntı için bakınız: Orhan Çekiç, Cumhuriyet, 7 Temmuz 2009, "Türkiye Hukuk Devletiyse Ruhban Okulu Açılamaz.")
Not:Yazı hemen üsttedir..A.Dursun

Okulu açmayan Türk Hükümeti değil, açtırmayan Fener Patrikhanesi. Patrikhane bu okulun bir “özel” statüde açılmasını ve doğrudan Patrikhaneye bağlanmasını istiyor, “…aksi halde açmayın, bırakın öyle kalsın …“ diyor ama Başkan Obama dahil her yere şikâyete de devam ediyor.  Oysa meselenin gelişimine yakın plandan bakalım:

Lozan’dan itibaren hiçbir sorun olmaksızın 1971 yılına kadar geliniyor. Okul açık ve Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı, çünkü 3.3.1924 tarihli “Eğitim Birliği Yasası gereği tüm orta dereceli okullar MEB’na bağlılar.” Kaldı ki Atatürk’e dönüp,  “… Ruhban Okulu’nu  Milli Eğitimine değil, Patrikhane’ye bağlamak istiyorum…”  diye kapris yapmak ve dayatmak mümkün mü?

1971 yılından itibaren Türkiye’de “Özel Yüksek Okullar” furyası başlıyor.  İşte bu aşamada Ruhban Okulu da bu “özel” statüyü alıyor ve kendini “ Özel Yüksek Okul” statüsüne sokuyor.

Bu “özel statüye olanak veren yasa”,  1965 tarihli ve 625 sayılı “Özel Öğretim Kurumları Kanunu”.

Anayasa Mahkemesi, 12 Ocak 1971 tarih ve 1971-3 sayılı bir kararla, yukarıdaki kanunu anayasaya aykırı buluyor ve bu okulların devletleştirilmesi kararını veriyor.
Böylece bu okulların tamamı, Ruhban Okulu dahil, kapatılıyor ve arkasından bu “özel” statüleri kaldırılarak yeniden açılıyor. Yani Yüksek Okulların tamamı YÖK’e , orta dereceliler ise MEB’e bağlanıyor. (Eskiden olduğu gibi ).

Ruhban Okulu, bunu kabul etmiyor ve doğrudan Patrikhaneye bağlanmak istiyor. Oysa bu durum Lozan’a da, Eğitim Birliği Yasasına’da,  Anayasaya da aykırı ama Patrik diretiyor ve O direttikçe de okul kapalı kalıyor.

Patrik bunlarla da yetinmiyor, çok büyük bir planın paftalarını birer birer açıyor ve
“İstanbul’u Ortodoks dünyasının merkezi yapacağım. O nedenle bu okula Türkiye’den ve diğer ülkelerden öğrenci alacağım. Buna izin vereceksiniz ve karışmayacaksınız.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bu okul üzerinde hiçbir denetimini kabul etmem.
Başta Patrik olmak üzere, Patrikhane bünyesindeki Metropolitlerin ve Kutsal Sinod Meclisi üyelerinin Türk Vatandaşı olma zorunluluğunu kaldırın.”
Diyor.

Türkçesi, Barthalomeos İstanbul’da bir “VATİKAN” kurmak istiyor. Ya da bir TRUVA ATI.
 
Eğer hükümet bu baskılara boyun eğer de başta Anayasa olmak üzere diğer yasaları değiştirerek Ruhban Okulu’na bir “Özel Teoloji Yüksek Okulu” statüsü tanırsa kıyamet mi kopar? Hiç şüpheniz olmasın, aradan gün geçmez, Türkiye’nin dört bir yanında “Özel İmam-Hatip Liseleri”, “Özel İlahiyat Fakülteleri” açılır ve “Anayasa’nın eşitlik ilkesi” gereği  siz de hiçbir şey yapamadan sadece seyredersiniz. Devletin İlahiyat Fakültesi’ni de YÖK’ten alıp Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlamak isteyenlere engel olamazsınız.  Tüm cemaatlar, pıtırak gibi “F tipi” okulları köylere kadar taşırlar. Bir de bakmışınız, İsmail Ağa Cemaatinin “Cübbeli Ahmet Hocası”, “Çarşamba Özel İlahiyat Fakültesi”nin dekanı oluvermiş. Hani şu, “ İslam’da kadın erkeğe namahremdir, aynı mekânda çalışamaz…Ben dokuz yaşındaki kızımı öpmem, çünkü haramdır…”diyen din alimi.

“ Acaba hükümet, zaten bu sonucun doğmasını istiyor da, bu konuda  Patrikhaneyi’mi kullanıyor? “ diye düşünmekten insan kendini alamıyor.  

Ruhban Okulu’nun “ arka penceresinden “ görülen bu manzara hiç de iç açıcı  değil.

Sizce de öyle değil mi?
-----------
Not:Renklendirmeler tarafımdan yapılmıştır.
Ahmet Dursun

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
ASİMETRİK PSİKOLOJİK SAVAŞ YÜRÜTÜLÜRKEN!/Prof.Dr.Nurullah Aydın
« Yanıtla #4 : Ekim 28, 2009, 02:40:04 ÖÖ »
ASİMETRİK PSİKOLOJİK SAVAŞ YÜRÜTÜLÜRKEN!

Nurullah AYDIN
26 Ekim 2009

Türkiye’de içte ve dışta tüm alanlarda asimetrik psikolojik savaş
yöntemleri uygulanıyor.

Açılım gerginliği, irtica belgesi gündeme bir anda getirilmesi neyin
ürünü?

Peki ne oluyor?
Hatırlanacağı üzere muvazzaf subaylarla ilgili medyanın yoğun suçlamaları
karşısında TSK kendine yönelik asimetrik psikolojik savaş açıldığından
bahsetmişti.

Bünyesinde psikolojik harp dairesi bulunan tek kurumun asimetrik bir
psikolojik savaşın sonuçlarından şikâyetçi olması gerçekten çok garip bir
durumdu. Garipliğin nedeni ise bir değil, iki değil daha çok...

Bir defa, genellikle savaşın asimetrik niteliğinden şikâyet etmek için bir
savaşın varlığını ve o savaşın bir tarafı olduğunu, ardından da o
savaştaki adil olmayan bir güç dağılımının mağduru olduğunu kabul etmek
gerekiyor. Psikolojik savaş, neresinden bakarsanız hile ve entrika
boyutunun karakteristik olarak belirleyici olduğu bir savaş biçimidir.

ABD istihbarat örgütlerinin, film endüstrisinin, insani yardım
kuruluşlarının örtülü etki altına almalara zemin hazırlamak üzere
psikolojik savaşın hiçbir sınır tanımayan uygulamaları biliniyor. Bu
uygulamalar; gözümüzün önünden tek tek geçtiğinde söz konusu garabet bir
an önce uyanmak istediğimiz bir kâbusa dönüşüyor.

İktidar ve güç için kamuoyu nezdinde bir meşruiyet veya haklılık
kazandırılabilmesi için girişim öncesi ve sonrası başvurulan akıl almaz,
ahlak kaldırmaz yöntemler her geçen gün daha iyi görülüyor.

Türkiye’yi kontrol altında tutma uğruna; devleti, orduyu ve ülkenin birlik
ve beraberliğini savunan aydınları yıpratmak için sivil toplum örgütlerine
ve medyaya milyonlarca dolar akıtılıyor.

İyice yerleştirilen ve stabilize edilen ABD vesayet rejiminin Türk
devletini kilitlemesi daha ne kadar devam edecek?

ABD-İngiltere’nin bölge egemenliği için Türkiye’den çatlak ses çıkmamasını
istemesi ve gereğini yapması kaçınılmazdı! Ahlaksız ekonomik ve siyasi
iktidarın sürdürülebilmesi için her şeyden önce çok etraflı bir psikolojik
savaşın verilmesi gerekiyordu ve bu savaş uğruna birçok kişi itibardan
düşürüldü, ötekileştirildi. Türk halkından, gelinen noktada birbirinden
nefret eden zümreler, taraflar, kesimler yaratıldı.

Türk halkında derin sancılara yol açan bütün kitlesel olayların bugün bu
psikolojik savaş çerçevesinde tezgâhlandığını öğrenmek büyük bir
psikolojik travmaya yol açıyor. Bu travma aynı zamanda toplumun bazı
düzeylerde bir miktar rehabilite olmasını da sağlıyor. Özel bir müdahale
olmadan halkın birbirine bu kadar kem gözlerle girişmediğini öğrenmek
eminim Türk halkının birçoğuna acaba dedirtiyor, büyük ihtimalle halkın
kendi bütünlük algısını psikolojik olarak yeniden tesis ediyordur.

Türkiye’de ortaya serilen sayısız örneklerle bir yönetim biçimi olarak
benimsenmiş olan psikolojik savaş alanında bugün bir mağduriyet söyleminin
ifade ediliyor olması gerçekten garip değil mi? Bu mağduriyetin
giderilebilmesi için psikolojik savaşın hangi simetrik koşullarda cereyan
etmesi gerekiyor acaba?

Psikolojik savaşın tarafları açıkça güçlerini kullanmıyor mu? Yapılan
açıklamalara ve kullanılan dile bakıldığında dönemsel öncelikler değişse
de bir düşman tanımlaması var. Peki, girişilen psikolojik savaşta halkın
simetri duygusunu karşılayabilecek nasıl bir güç dengesi olabilir?

İktidar artık kendi savaşını, öteki tarafı olarak gördüğü kesimlere
yönelik devlet gücünü yandaş medyayla tümüyle kullanırken, vazgeçmeye
başlamasını beklemek olanaklı mı?

Yabancı istihbarat örgüt mensuplarının değişik kimlikle ülkede cirit
attığı bir dönemde yaşananlar normal mi diyeceğiz!

Asimetrik psikolojik savaş; ABD ve AB’ın tüm gücüyle destek verdiği
işbirlikçilerle, devletin ve milletin bekasını düşünenler arasında
sürerken tarafsızlık ve suskunluk olur mu?

Dikkat edin; ne zaman ki AKP’nin gerçek kimliği niyeti, defosu, ihaneti
ortaya çıkıyor ve halk gerçek yüzlerini görmeye başlıyor hemen gündemi
değiştirecek bir konu, ortaya yandaş medyaca salınıveriyor.

Günün Sözü:  Ne yapıldığını iyi anlarsan, ne yapacağına doğru karar
verebilirsin.
**************
VAHDETTİN İNGİLİZLERE NASIL CASUSLUK YAPTI?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1741.0
***************
ATATÜRK;NUTUK,YRD.DOÇ.DR.ORHAN ÇEKİÇ'TEN
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=340.0
---------
Atatürk'ün babası kimdir?
http://ahmetdursun374.blogcu.com/ataturk-ataturk-un-babasi-kimdi_53668901.html

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
HEYBELİADA RUHBAN OKULU
« Yanıtla #5 : Aralık 30, 2009, 03:30:38 ÖS »
HEYBELİADA RUHBAN OKULU

İstanbul Barosu Başkanı Av. Muammer Aydın’ın 22 Haziran 2009 Pazartesi günü düzenlenen “Heybeliada Ruhban Okulu” konulu panelde yaptığı açılış konuşması.

Değerli konuklar, sevgili meslektaşlarım,

Sözlerime başlarken İstanbul Barosu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bu gün güncel,güncel olduğu kadar da ilginç bir konuyu tartışıyoruz: Heybeliada Ruhban Okulu.

Konu her nedense kamuoyuna hukuksal zeminde değil, siyasal zeminde sunulmaktadır.
Konuya ilişkin açıklamalar tarihsel ve hukuksal temelde değil, kişilerin siyasal konumlarına ve siyasal eğilimlerine göre, çoğu kez de sübjektif bir yaklaşımla değerlendirilmektedir.

İstanbul Barosu konuyu siz değerli konuklara hukuksal bir temelde, hukuksal bir yaklaşımla sunmayı amaçlamaktadır. Değerli katılımcılar konuyu değişik boyutlarıyla inceleyeceklerdir.

En sizlere Okulun kısa tarihçesine ve geçmişten günümüze taşman bazı ilginç noktalarını aktarmakla yetineceğim.

Osmanlı devleti döneminde Patrikhaneye bağlı olarak teoloji eğitimi vermek üzere
Heybeliada Ruhban Okulu 1 Ekim 1844 tarihinde açılır. Okul doğrudan Patrikhaneye bağlıdır ve müdürü metropolitler arasından atanmaktadır.


Kapatıldığı 1971 yılma kadar 930 mezun verir. Bunlardan 343'ü piskopos olur. Piskoposlardan 12'si patriklik makamına kadar yükselir. Bu 930 kişinin 225'i 1950–1969 arası mezun olmuştur. Bunlardan da sadece 38'i Rum asıllı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Geriye kalanların 162'si Yunan uyruklu olmak üzere toplam 187si yabancıdır.

Okulun öğretim süresi değişik uygulamalardan geçmiştir:
1) 1844 -1919 Dört yıl ortaokul ve üç yıl teoloji eğitimi
2) 1919 -1923 Orta öğretimsiz beş yıllık teoloji eğitimi
3) 1923–1951 Birinci dönemdeki uygulamaya dönüldü.
4) 1951 -1971 Dört yıl lise ve üç yıl teoloji eğitimi

Okulun statüsü ABD başkanı Truman 'in desteği ile Patrik olarak atanan ABD vatandaşı Athenagoras döneminde bazı değişikliklere uğrar. Kuzey ve Güney Amerika Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu olan Athenogoras ABD'nin önerisi ve desteği ile Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı yapılmış, 1 Kasım 1948'de Patrik seçilmiş ve gelebilmesi için görevde bulunan Patrik Maksimos V. istifa ettirilmiştir.

ABD başkanı Truman' m özel uçağı ve yaveriyle gelen, 26 Ocak 1949'da Fenerde düzenlenen törenle patriklik tacı başına konan Athenogoras " Ben Truman doktrininin dini bölümünü teşkil etmekte idim "diyecektir.

Atatürk döneminde 7 olan metropolit sayısı Athenogoras'la birlikte 20'ye çıkar. Milli Eğitim Bakanlığının 8.12.1950 / 927601 sayılı emri ile Heybeliada Ruhban Okulu "yüksek okul" haline getirilir ve yabancı öğrenci alabileceği " karara bağlanır. 1939"da casusluk faaliyetleri gerekçesiyle yasaklanmış olan yabancı öğrenci alımı böylece serbest bırakılır.

Athenogoras' in göreve başladığı 1949 yılına kadar okulda 16 Türk vatandaşı öğrenci vardır.

Aynı dönemde İstanbul'da Erkek Rum liselerinde 2500 öğrenci vardır. Rum ailelerin
çocuklarını bu okula göndermedikleri görülmektedir. Athenogoras hükümete başvurarak Yunan uyruklu öğrencilere oturma izni alır. İzin "öğrencilik bitene kadar " olduğu için Patrik okuldan mezun olanları patrikhanede “stajyer” olarak görevlendirir.

1957 yılında Kıbrıs olayları nedeniyle bu uygulamadan vazgeçilir, Londra ve Zürih anlaşmaları sonucu uygulama yumuşatılırsa da Kıbrıs' ta yeniden başlayan EOKA saldırıları nedeniyle tamamen yasaklanır. Kıbrıs Eski Rum Lideri Makarios da Heybeliada Ruhban Okulu mezunlarındandır.

1950- 1960 arası Patrikhane İmroz ve Bozcaada Rum okullarım Milli Eğitim Bakanlığı
mevzuatı dışına çıkarttırarak doğrudan kendi yönetimine almıştı. 13 Nisan 1964'te dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. İbrahim Öktem Rum Azınlık ilkokullarına tanınan mevzuat hükümlerini aşan özel hakların kaldırılacağını, Ruhban Okulundaki yabancı, öğrenci sayısının sınırlanacağını, Yunan hükümetinin Türkiye’de eğitim görmüş 35 öğretmene Batı Trakya’da görev vermediğini, buna karşılık Yunanistan’da Türk azınlık okullarına tanınmayan bu tür haklar konusunda da bundan böyle mütekabiliyet esasına göre davranılacağını açıklar. Türk hükümeti tekrar eski uygulamaya dönerek, 16 Temmuz 1964'te İmroz ve Bozcada'daki Rum okullarının Milli Eğitim Bakanlığının denetiminde, Türkçe ve dini eğitim yapmalarını öngören
ilgili yasa maddesini tekrar yürürlüğe koyar.


127 yıl Patrikhanenin idari ve mali denetiminde yaşamını sürdüren Heybeliada Ruhban Okulu Özel Yüksek Okulların Devletleştirilmesi şeklinde görülen uygulama hakkındaki Anayasa Mahkemesinin 12 Ocak 1971 tarih ve 1971/3 sayılı kararından sonra kapanmıştır.

Anayasa Mahkemesinin Özel Öğretim Kurumları Kanununun ilgili maddelerini iptal ederek yüksek öğretim kurumlarının sadece devlet tarafından açılıp işletilebileceğine ilişkin kesin kararından sonra mevcut özel yüksek öğretim kurumları ya kapanmış, ya da bir devlet üniversitesine bağlanmışlardır.

Özel yüksek okul statüsünde olan Heybeliada Ruhban Okulu ve Patrikhane ile Türk hükümeti arasında görüşmeler yapıldı. Ancak Türk üniversitelerine bağlanmak istemediklerinden ve başkaca da bir çözüm mümkün olmadığından okul kendilerince kapatıldı.
Oysaki aynı kararın muhatabı olan Amerikan Robert Koleji binalarının 1971 yılında Boğaziçi Üniversitesine devrinden sonra kolej Arnavutköy Kız Lisesi ile birleşmiş ve Özel İstanbul Amerikan Robert Lisesi adını almıştır. Kolejin yüksek kısmı da Boğaziçi Üniversitesine dönüşmüştür.

Patrikhane ve Yunanistan okulun - eski statüsüyle- yeniden açılması için girişimlerini günümüze kadar ısrarla sürdürdüler. Yunan Başbakanı Miçotakis Aralık 1991 ABD ziyaretinde okulun açılması için Türkiye'ye baskı yapılmasını istedi. 1 Şubat 1992 de Türk başbakanından aynı konuda istemde bulundu. Patrik Bartholomeos 16 Ocak 1992’de Milli Eğitim Bakanından okulun yeniden açılması için resmen istemde bulundu. Bakan Köksal Toptan istemi reddetmesine karşılık, iktidar partisinin önceki dönem Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in “Bana kalsa Ruhban Okulunu 24 saatte açarım” şeklinde demeç verdiği kamuoyunun hatırındadır.

Kapanış tarihinden günümüze değin AB ve ABD yetkilileri okulun açılması ve patriğin
Ekümenikliğinin tanınması istemlerini her düzeyde dile getirdiler. 1997 yılında Başbakan Mesut Yılmaz'ın ABD ziyaretinde okulun açılmasına ilişkin beklenti dönemin Başkan yardımcısı Al Gore tarafından dile getirildi.

Fener Patrikhanesinin ve dış destekçilerinin arzusu YÖK ve Milli Eğitim Bakanlığının
denetimi dışında, patrikhanenin yönlendiriciliğinde dini özerkliğe sahip bir okuldur. Böyle bir okulun kurulması Anayasamızın 130 ve 132.maddeleri değiştirilmeden yasal olarak mümkün değildir.

130. madde bilimsel özerkliğe sahip üniversitelerin kanunla ve devlet tarafından kurulacağına ilişkindir. 132. madde ise Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Emniyet Teşkilatının özel yüksek öğretim kurumu açabileceğine ilişkindir.

AB ve ABD tarafından dayatılan istemlerin Türkiye tarafından kabulü durumunda:
Heybeliada Ruhban okulunun dış dayatmalar doğrultusunda, iç hukuk dikkate alınmadan açılması ve buna paralel olarak dillendirilen Patriğin Ekümenik olarak kabulü isteminin Türkiye Cumhuriyetinin de resmen tanımasıyla Patrikhane bir cemaatin azınlık kilisesi olmaktan çıkarak Vatikan benzeri özel ve özerk siyasi-dini makam oluşacak, patrik seçiminde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma zorunluluğu kalkacak.

Patrikhanenin Lozan'la düzenlenen statüsü değişecek ve Lozan'ın getirdiği hukuksal yapının diğer alanları da tartışmaya açılmış olacaktır.

Son dönemlerde AB ilerleme raporlarında Heybeliada Ruhban okulunun bir an önce açılması istemlerinin vurgulanması, ABD'nin başkan düzeyinde birçok defa aynı istemlerde bulunması istem sahiplerince yürürlükteki hukukumuzun dikkate alınmadığı, tabir caizse hukukun zorlandığına örnek verilebilecek Bütün sorun Türk hukuk sistemi içinde kalmayı, ulusal hukuka tabi olmayı kabul etmeyip,uluslararası dinamiklerin desteğiyle fiili bir durum yaratılması ısrarından kaynaklanmaktadır.

Değerli katılımcıların bu duyarlı ve önemli konuda hukuk çerçevesi içinde aydınlatıcı bilgiler vereceğine inanıyorum.

Bu düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

22.06.2009

Av. Muammer Aydın

İstanbul Barosu Başkanı
------------
Patrikhane`nin `çarmıh` savunması, gerçeği yansıtmıyormuş
http://www.tumgazeteler.com/?a=5813843