Destanlarda olaylar, halkla doğrudan ilintili olduğundan abartıyla ele alınır. Çünkü, böylece halkın ruhsal ihtiyaçlarına da yanıt verilmiş olur. Destan kahramanları çoğunlukla idealize edilerek, kimi zaman da doğaüstü varlıklar olarak karşımıza çıkarlar.
Özellikle kadınlar, erdemli ve özverili; erkekler ise güçlü, coşkun, aşkı seven kişilerdir. Bu bağlamda Köroğlu Destanı’ndan yaptığım aşağıdaki alıntı bu sava önemli bir örnek oluşturur.
Köroğlu Destan’ından:
“… Mesela, Köroğlu’nun Oğlu Hasan Bey, resmine bakarak, Karaman Beyi’nin kızı Telli Hanıma vurulmuştur. Bin bir yiğitlik ve kurnazlıkla kızın bahçesine girer. Kız da onan aşık olur. kendini onun kollarına atarken sorar:
Hasan Bey, doğru söyle, beni götürmeye mi yoksa, keyfini erdirmeye mi geldin?
Hasan der ki:
Keyif dediğin bir gün için olur, ben seni mertçesine buradan kaçırmaya gelmişim.”
Bu ve diğer destanlarda da görülür ki, kahramanlar ya içinde yaşadıkları toplumun yiğitleri, ya ilah, yarı ilah ya da erdemli insanlar olmak üzere birkaç türdür.
Uygur Soyunun türeyişinde anlatılan destanda olan kurtla evlenen kızın öyküsü daha bir çok destanda ya aynı ya da benzer biçimde konu edilmiştir.
Divan-ü Lugat-it Türk’de Alp Er Tonga mersiyesine ve Oğuz Destan’ına yer veren Kaşkarlı Mahmut; cinsellikle ilgili öykülere olduğu kadar, sözcüklere de tüm açıklığıyla yer vermiştir bu kitabında.
Sözlü edebiyatın önemli bir türü olan mânilerde; fal, iş, ramazan, İstanbul aşk ve sevda mânileri vb. karşılıklı söylenebildiği gibi, tek kişi ağzından da dile getirilebilmektedir. Halk kültürünün zenginliğini taşıyan mânilerde de cinsel konuların olanca çeşitliliğiyle işlendiğini görmek olasıdır. Örneğin:
“Yanına
Gel geç gönül yanına
Yar bana ettiklerin
Sanma kalır yanına
Gel yosmam sarılalım
Gelsin yanım yanına
* * *
Ay gidiyor batmağa
Bende vardım yatmağa
Elim kötü alışmış
Memelerin oynatmağa
* * *
Karanfil katmer olsa
Sevdiğim esmer olsa
Sevdiğimin dudağı
Akşama iftar olsa
* * *
Bedene
Gelir sular bedene
Su yolcusu değilsin
Ne çıkarsın bedene
Eğil bir şeftali ver
Hayat versin bedene
* * *
Merdivenden insene
Yönün bana dönsene
Koynundaki memenin
Birin bana versene
* * *
Merdivenden inemem
Yönüm sana dönemem
Koynumdaki memeler
Sahiplidir sunamam
* * *
Ben ettim
Gör bir afet ben ettim
Hep kabahat bendedir
Nittim ise ben ettim
Ak gerdanı emerek
Bir küçücük ben ettim
* * *
Gül memesin
Koklayayım gül memesin
Bir dahı koklarım mı
Solmadan gül memesin
Örneklerinde görüldüğü gibi, mâniler halkın içtenliğini ve kendine özgü söylemini hiçbir yalana dolana sapmadan, en özlü biçimde dile getirmektedir. Mânilerin tümünde rastlanan bu özellik cinselliği içeren söylemler için de geçerlidir.
Halkın acıları, sevinçleri, aşkları ve nefretini, mânilerde olduğu gibi yalın bir biçimde anlatan türküler de; bölgelere, ağızlara ve konularına göre oldukça zengin bir çeşitlilik ve farklılık gösterir. Kimi zaman sözcükleri değiştirilerek söylenen türküleri de söyleyeni bilinen ve bilinmeyen olmak üzere bölümlemek olasıdır. Asıl türküler, bu söyleyeni bilinmeyen (anonim) olanlardır. Türküler yalnızca bir eğlenme; acı ve sevinç vb. duygu-düşünce tazeleme aracı olmanın ötesinde, kuşaklar arasında kültürel anlamda bağ kurmanın da aracı olurlar. Konumuz özelinde cinselliği içeren türkülere de çokça rastlanmaktadır. Örneğin:
“Kamayı çektim kınından
Gel yakından yakından
Koynundaki memenin
Ben gelirim hakkından
Hovarda çapkın yarim
Ak göbeğin altında
Kaldı benim nazarım
* * *
Üç karım var üçü de güzel
Evcil oturmuş zülfünü düzer
Annesi Osmanlı duymadan sezer
* * *
Serpil serpil yağan kar m’ola
Salını salını gelen yar m’ola
Açsam yorganını girsem koynuna
Acep yarim safa geldin der m’ola
* * *
Kabak pişti tuz ister
Anne gönlüm kız ister
Kız olmazsa dul olsun
Şeftalisi bol olsun
* * *
BOZOK TÜRKÜSÜ
Sana derim sana oğlan Mustafa
Hani senin ile sürdüğüm sefa
İnanmazsan el basayım Kitaba
Haram el görmedim yar sen gideli
Sana derim sana oğlan Hüseyin
Emir Hak’tan geldi kime küseyim
Gönlüm kapısına kilit asayım
Asayım da yarim gelene kadar
Mustufa’m da bu yerlerin nuruyum
Kız koynunda bir gecelik durayım
Türkmen kızlarının ah-u zarıyım
Durmak olmaz öldürürler Mustafa’m
Mustafa’m da dam başında yatıyor
Keklikleri takır takır ötüyor
Vurmuşlar Mustafa’yı baygın yatıyor
Al kanlar içinde yatan Mustafa’m
Yazının bulunmasından sonra da, sözlü edebiyatın yanı sıra yazılı edebiyat da boy vermeye başlamıştır. Halk edebiyatında ozan adı verilen şairlere “Âşık”da denmekte ve bu âşıklar, hem saz çalıp, hem de şiir söylemektedirler. Halk edebiyatının özelliği; ele aldığı konuların gerçek ve halk arasında yaşanmış olmasıdır. Yukarda, mâni ve türkülerde örneklerini verdiğimiz gibi halk edebiyatı da en güzel örnekleri yazılı bir biçimde ve sözlü edebiyatın özelliklerini taşıyarak çok değişik ozanların diliyle vermiştir. Örneğin:
“… Karc’aoğlan der ki güzelin huyu
Hezaran çubuğa benziyor boyu
Ab-ı Kevser gibi lebinin suyu
Peynirdir dilleri inci dişleri”
Diyen Karacaoğlan, bir sevgilinin portresini çizerken Aşık Hasan:
“Boyu uzun beli ince
Memeler benzer turunca
Yanak lale ağız gonca
Kaşları hilale benzer”
diyerek cinselliğe biraz daha boyut kazandırırken, Kul Mehmet:
“Soyunup giren koynuma
Rahimsiz gelmez aynıma
Siyah zülfünü boynuma
Salan dilberin kuluyum”
diyerek sevgiliyi ve ona ilişkin duygularını açıkça dile getirmektedir. Halk edebiyatında cinselliği dile getiren daha birçok ozan vardır. Bunlardan bazılarını saymak gerekirse, Sümmanî, Ruhsatî, Seyranî, Bayburtlu Zihni, Dadaloğlu, Erzurumlu Emrah, Dertli, Katibî, Gevherî’nin önde gelen isimler olduğunu söyleyebiliriz.
* * * *
XV. yüzyılda Mercimek Ahmed’in Farsça’dan çevirdiği Kabusname de cinselliği ayrıntılı bir biçimde gündeme getiren yapıtlardan biridir. Bu kitabın “Aşıklar Keyfiyetin Anlatır” ile “Cimada Faydalı ve Ziyanlısının Hangisi Olduğunu Anlatır” adlı bölümlerinde; baba olan anlatıcının ağzıyla oğla öğütler verilir. Anlatıcı: “Çalış ey oğul ki âşık olmayasın ve eğer çaresiz âşık olursan bari sen gönlüne uyma. Gönlün sana söyleyecektir ki beni hayal ile gönder, varayım Maşûku göreyim der. Sen ona uyma ve o yola onu gönderme ki gönlü aşka gönderince kendi de gönüle uymuş olur. Gönül şehvetine uymak akıllılara göre değildir. Şimdi ne kadar çaban varsa göster ve gönülü aşka bağlamaktan çok sakın ki âşıklık bir belâlı iştir ki hiç belâya benzemez,” diyen Mercimek Ahmed, çiftleşme konusunda önerilerde de bulunur. “Her nesnenin orta hallisi hoştur. O da iştahla, yani çok arzuyla hoştur. Çok iştahın olsun ya da olmasın, sıcak hamamda, sıcak günde ve çok soğukta (cima) cinsel birleşme yapma. Çünkü ilkbaharın tabiatı orta halli, yumuşaktır. İlkbaharın havası yumuşak olduğundan çeşmelerde ve pınarlarda çok su olur. Alemde hoşluk ve doğada sular artar, bizim de insan tenimizde kan artar ve kandan şehvet artar. Şehvet arttığı vakit de birleşme safalı olur ve ziyansız olur. damarda kan fazlalaşınca, kan aldırmanın faydalı olduğunu görmez misin. Damar boşken kan aldıran ziyan eder. Şu halde belde meni olmayınca birleşmenin faydası yoktur.
Ondan sonra kan aldırmak dilersen çok sıcakta ve çok soğukta aldırma. Eğer kan üstün gelip artarsa, kanı sakinleştirmeye çalış. Uygun şaraplarla ve yemeklerle; doyunca yeme, yani usanınca cinsel birleşmede bulunma. Yaz olunca kadınlara, kışın oğlanlara meylet ki sıhhatli olsun. Çünkü oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelse teni bozar ve kadın teni soğuktur, kışın iki soğuk bir araya gelse teni kurutur, vesselam” diyerek, hem kadınlarla, hem de erkeklerle çiftleşmenin zamanını ve yollarını gösterir.
Aynı ya da benzer görüşler Divan Şiirinin de ağırlıklı konularını oluşturur.
Divan Şirini takvimsel bir çerçeve içine almak, en azından bu şiirin öncüllerini göz ardı etmek olur. Ancak edebiyat alanına etkin bir biçimde çıkmaları nedeniyle; edebiyat tarihçileri Divan Edebiyatını XIII. Yüzyıldan başlatmışlardır. Ben de konunun dağılmaması için bu geleneği sürdüreceğim.
Bilindiği gibi, Nedim ve ondan sonra gelen birkaç şairin dışında kalanlar, şiirlerini aruz vezniyle yazmış ve dönemin halktan uzak, belli bir kesimine hitap eden Farça’yı kullanmışlardır. Divan şiiri de mecaz sistemi üzerine kurulduğundan, bu sistem bilinmedikçe divan şiirini anlamak da olası değildir.
Divan şiiri, ağırlıklı olarak aşk, içki, eğlence, ölüm ve dini inanç temelleri üzerinde yükselse de, kendi yapısı içinde yaygın bir konu ve içsel zenginliği içermektedir. Örneğin; Allaha, peygambere, devlet büyüklerine övgü düzülü şiirlerin yanı sıra, aşkın ve kadının halleri simgelerle ve soyut olarak işlenir. Genelleme içinde düşünülmese de cinsel aşkın, tanrı aşkına evrildiğini de ayrıca belirtmek gerekir. Fuzuli’nin: (1459-1556)
“Ben sevgilinin can veren dudağını severim
Hızır ölümsüzlük suyunu sever”
dizeleri bu konudaki belirgin örneklerden biridir.
XIII. yüzyıl şairlerinin çoğu tasavvufî şiirler yazarken; Dehhanî (?-?) bir gazelinde:
“Güzelliğine mağrur oluyorsun
Eksiksiz güzelliğinin eksileceği yok mu?”
diyerek, güzelliği sevdiği kadınla buluşturur. Din dışı şiirlerini sürdüren Ahmedî (1334-1412) ise:
“Sevgiliyi arzu eden eziyete katlanmalı,
Kendine gül bahçesi gerek olan dikene sabretmelidir”
demiş ve:
“Gonca dudağından söz açmak isterdim ama,
O nazik sır bilirim gizli gerektir.
Ahmedi gönül hastası olduğu için dudağına heves eder,
Çünkü ona nar şekeri (kırmızı dudak) gerekir,”
diyerek sevgilisine olan cinsel duygusunu açığa çıkartır.
Kadı Burhaneddin (1345-1398) işlediği tasavvuf temasının yanı sıra aşk temasını da çokça kullanmış şairlerden biridir. Şair:
“Gönlüm onun yoluna onun aşkıyla hazırlandı
Aşk ile çalınan kapı açılmaz mı?
Kirpiğinin yaptığını sen bilmece sanma.
Gönlümde onun yarası açılmamış mı?
diye sormuştur. XV. Yüzyılın ilk yarısında yaşayan ve:
Sen bana canımdan azizsin, sana canlar feda olsun.
Yaşamımın varlık nedeni sensin, sensiz bana can olmasın.
İnci dişin, lal dudağın mutluluk hazinesi (olarak) bana yeter.
dizeleriyle sevdiğine seslenen Ahmad Dâî (?-?) Anadolu Divan Edebiyatının kurucularındandır.
Ali Şir Nevaî (1441-1501) kendine özgü değişiyle:
“Senin ayağına bir kez kapanıp secde etmek bir yıllık ibadete bedelmiş.
Oysa Nevai yıl olmadan (bu secdeden) başını kaldırmayacaktır.”
dizelerinde görüldüğü gibi aşk şiirinde dinsel öğeler kullanan bir şairdir.
Divan şiirinde mahallileşme anlayışının öncülerinden olan Nedim (1681-1730) eğlence, zevk ve safa şairi olarak tanınır. Bir gazelinde:
“Senin nazik tenin, en güzel korkularından daha hoş kokulu, bütün renklerden daha temizdir.
Sanki gül-i ranâ (dışı sarı, iç yaprakları kırmızı gül) seni koynunda beslemiş, sana rengini ve kokusunu vermiş.”
diyen şair:
“Düğmeni çöz, gömleğini aç, göğsünü yokla
Bakışının kılıcı bana neler etmiş gör”
diyerek seslenir.
Osmanlı İmparatorluğunda, başlama tarihi bilinmeyen haremin Divan Edebiyatında da etkin bir konu oluşturduğu görülür. Ancak bu dönemde kadın bir kapatma ya da odalık durumuna gelmiştir. Divan Edebiyatı da, bir ölçüde bu dönemin kadınlara ilişkin anlayışını yansıtır. Kaldı ki, Divan Şirinin kadını küçük gören, aşağılayan anlayışının kuran surelerinden beslenen bir damarı da vardır. Gerek Lamiî’nin:
“Merd isen evde kahpeyi tutma
Ger boyunca batırsa altına
Lânet olsun ana ve mâline de
Mâli mel’un kendi mel’une”
dizelerinde görülen anlayış; Fuzuli, Enderunlu Fazıl, sümbül Zade Vehpi’de açıkça; diğer birçok divan şairinde ise daha dolaylı bir biçimde dizeleştiği görülür. Bu olgu karşılıklı cinslerin birbirlerine karşı uzak durmalarına ve eşcinselliğin öne çıkmasına neden olur. Necati’nin şiirlerinde yer alan bu durum Fuzuli’nin:
“Subh çekmiş çarha tiğin taşa çalmış âftâb
Zahir etmiş ol meh-i dellâke ayn-ı intisab
Dembedem tahrik-i tiginden bulur başlar safa
Eyla kim sû mevc urup peyda kılar her dem habab
Her ser-i muyumda bir baş olsa muy-i ser gibi
Kesse vârın tîg-i hun-rîzinden etmem ictinab”
(Sabah usturasını biley taşına tutmuş, güneş, taşa kılıç çalıp o ay gibi tellağa
Mensup olduğunu göstermiş. Su nasıl dalgalanır da kabarcık oluşturup durursa,
Başlar da usturasının hareketinden öyle safa bulmakta. Başımdaki saçlar gibi her kılımın ucunda bir baş olsaydı da hepsini kesseydi, yine onun kanlar döken
Usturasından kaçınmazdım.)
dizelerindeki ifadesiyle, bir berber kalfasına olan aşkını somutlaştırır.
Divan Edebiyatı cinsel baskılar kadar, padişah baskılarının da yaşandığı bir dönemi oluşturur. Ancak bu baskılara karşı duran kadın yazarların da var olduğu gözlenmektedir. Bu bağlamda Abdülmecid döneminde yaşayan Leyla Hanım: (?-1847/1848)
“Toplantıyı düzenle ne derlerse desinler
Güzelle şarap iç ne derlerse desinler
Anber kokuşlu saçlarını bir gece aşık
Düşte kokladı ne derlerse desinler
Sevgili,gönülü saçının zincirine bağladı
Ben gene o sevgi yolundayım ne derlerse desinler”
dediği seslenişine:
“bülbül gibi her gece gündüz iniltilerim var
Boşuna değil senin gibi bir yeni açmış goncam var.
Kavuşma bahçesine yabancı neden gelsin
Korkmaz mısın benim sabahlara çıkan ahım var”
dizelerinde dile getirdiği cesur bir söylemle sürdürür. Aynı dönemin şairlerinden olan Şeref Hanım ise:
“Öz canı bile gün olur yabancı sanırdım
Gözden sakınırdım dikensiz gül sanırdım
Yoksul gönüle acıman var sanırdım
Bağışın yardımın her zaman var sanırdım”
dizeleriyle duygularını böylesine içten dile getirirken Abdülhamit döneminin ağır baskıları altında yaşayan Fıtnat Hanım: (1842-1909)
“O büyüleyen gözlerle bana ne biçim bir büyü yaptın
O gecesafasına benzeyen saçınla aklımı dağıttın
Saçının düşüncesiyle gönül tarak gibi yüz parca
Bir de kirpiklerinle kaşlarınla parça parça eyleme
Bu olunmaz damarda yeni bir yara açma tanrı aşkına” dizeleriyle duygularını dile getirerek, cinsel baskılara bir karşı duruş sergilemiştir.
Divan Edebiyatının bir devamı olan Serveti Fünun Edebiyatı ve adından başka yeni bir içeriği olmayan Edebiyat-ı Cedide de Divan Edebiyatı anlayışının sürdüğünü görüyoruz. Hikmet Kıvılcımlı bu akımlar için görüşünü:
“Gerçekten, Edebiyat-ı Cedide çağının egemen psikolojisi keskin bir “libido” yani koyu bir “aşk” buğusu ile yüklüdür. Onun için, o çağda edebiyatın ruhu sırf ve sadece, mutlaka ve ebediyen sevişmektir. Şair, her şeyden önce bir “profesyonel âşık”, yani âşıklığı zanaat haline getirmiş kimse rolünü oynar.” diyerek dile getirir.
Cinselliğin tüm edebiyat dönemlerini kapsayan ve mizah damarı içinde akan bir yönü daha vardır. Bu dönemlerde yaşayan şairlerin büyük bir çoğunluğu mizah şiirleri de yazmışlardır:
“Bugünden ahım olsun kimseyi hicvetmeyeyim amma
Vereydin ger icâzet hicvederdim baht-ı nâ sâzı”
dizelerini yazdıktan sonra IV Murad’a verdiği sözü tutamadığı için öldürülerek Sarayburnu’ndan denize atılan Nef-i; (1582-1636)
“Eylemem ölsem de kizbi ihtiyar
Doğruyu söyler gezer bir şairim
Bir güzel mazmun (söz) bulunca, Eşrefâ
Kendimi hicveylemezsem kâfirim”
diyen Şair Eşref (1847-1911),
Ünlü “Sorma Hocam” şiirindeki:
“Bana sual sorma cevap müşküldür
Her sırrı ben sana açamam hocam!
Hakkın hazinesi darı değildir,
Cami avlusunda saçamam, hocam
(…)
Nar-ı cehennemi önüme serme
Günahımı döküp kaygılar verme
Kitapta yerini bana gösterme
Ben pek o yazıyı seçemem hocam”
(…)
dediği dizelerle kendine özgü bir taşlama uygulayan Rıza Teyfik Bölükbaşı, (1869-1949) ve:
“Gece bastı kara kaplı kitap oldu hâkim,
Anırırken tepişen bunca eşek hep âlim!
Hepsi de kendisinin gittiği yol doğru sanır,
Râzidir yaptığına az buçuk elden utanır!
Utanırken garazım menfaatinden korkar,
Yoksa her şeye müsait o sarık, o kanlı yular!”
dizeleriyle hicivde yeni bir tarz yaratan Filazof Neyzen Tevfik; (1879-1953) son dönem hiciv edebiyatının en sivri dilli ve cinsel konuları işlerken sınır tanımayan şairleri olarak anılırlar.
Kaynakça:
Türk Edebiyatında Hiciv ve Mizah, Ömer Özcan/ İnkılap Kitapevi /İstanbul/ 2002
Hiciv ve Mizah Edebiyatı Antolojisi/ Hilmi Yücebaş/ İstanbul 1976
Türk Edebiyatında Seks/ Konur Ertop/ Seçme Kitaplar/ İstanbul 1997
Neyzen Tevfik/ Mehmet Ergün/İstanbul 2001
Divan şiiri, İsmet Zeki Eyupoğlu 1-2 cilt, Say Yayınları. İstanbul, 1994
Dünden Bugüne Türk Şiiri Antolojisi, hazırlayan Asım Bezirci, May Yayınları İstanbul 1968
Türk Edebiyatı, Ahmet Kabaklı, 1-2-3 cilt Türk Edebiyat Vakfı İstanbul 1965
“Maniler” (Kilisli Rıfat Bilge) Hazırlayan: Yar. Doç. Dr. Ata çatıkkaş, MEB, Ankara 1996
Anadolu Türküleri, Ahmet Şükrü Esen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Ankara, 1986
Halk şiiri (seçmeler) Haz: Suat Batur, Altın Kitaplar, İstanbul 2005
Divan Şiiri (seçmeler) Haz: Suat Batur, Altın Kitaplar, İstanbul 2005,
Keykâvus Kabusname, Çev: Serpil Çalışlar Ekinci, Pencere Yayınları. İstanbul 2003
Edebiyat-ı Cediide’nin Felsefesi, Hikmet Kıvılcımlı, Gerçek Sanat Yayınları. İstanbul 1989
Harem, Çağatay Uluçay, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1985
Fatma Bilkay
http://www.anafilya.org/