Gönderen Konu: Davos'un boynuzları,Cumhalifesi.  (Okunma sayısı 697 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Davos'un boynuzları,Cumhalifesi.
« : Şubat 05, 2009, 01:09:35 ÖS »
Allahın halife var etmesi:

Hani Rabbin, Meleklere: "Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti. Onlar da: "Biz seni şükrünle yüceltir ve /sürekli/ takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?" dediler. /Allah/ "Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim" dedi. (BAKARA SURESİ / 30)

"Sizi uyarmak için aranızdan bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir zikr'in gelmesine mi şaşırdınız? /Allah'ın/ Nuh kavminden sonra sizi halifeler kıldığını ve sizin yaratılışta gelişiminizi arttırdığını/veya üstün kıldığını/ hatırlayın. Öyleyse Allah'ın nimetlerini hatırlayın, ki kurtuluş bulasınız." (A'RAF SURESİ / 69)

Sonra, nasıl yapıp-davranacaksınız diye gözlemek için, onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık. (YUNUS SURESİ / 14)

Fakat onu yalanladılar; biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık ve onları halifeler kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılanların nasıl bir sonuca uğratıldıklarına bir bak. (YUNUS SURESİ / 73)

Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz. (NEML SURESİ / 62)

Yeryüzünde sizi halifeler kılan O'dur. Öyleyse kim inkâr ederse, artık inkârı kendi aleyhinedir. Rableri katında kafir olanlara kendi inkârları gazabtan başkasını arttırmaz ve kafir olanlara kendi inkârları kayıptan başkasını arttırmaz. (FATIR SURESİ / 39)


"Ey Davud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara/hevaya/ uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azab vardır." (SAD SURESİ / 26)

Şimdi bu ayetler önümüzde iken bakalım.
Bazılarının iddiası şöyle olmaktadır.
Allah Teala'nın insanlar arasından seçip halka imam ve önder kıldığı kimseye halife denir demektedirler.

Hatta daha da ileri giderek "Halifetullah fi'l-arz" (Allah'ın yeryüzündeki halifesi)anlamını bir makam olarak da yüklemeye çalışmaktadırlar.

Bunun bir kaç nedeni vardır.
Bunların en önemlisini anlamaya çalışacağız.

HALİFE:
Kökü (hlf) zıtlık anlamı olan iki kelime içeriyor.
Na-bi gibi....

İlk anlamı ile halife halef-selef ilişkisinde selef olanın yerine geçen,iktidar olan anlamı kazandırıyor.
İkincisinde ise muhalefet,ihtilaf anlamı içererek iktidar olmayan muhalefet eden anlamı içeriyor.
 

Halifetullah anlamını yüklemeye çalışmanın ve bunu nasıl yapıldığına dair bir açıklama yapayım.
Bir kesim yukarıdaki gibi halka imam ve önder kıldığı iddiasındadır.

Çünkü,bu iddia hilafet makamının bitip bitmeyeceği,kime ve nasıl devredileceğini gelecekte açık kapı bırakmak maksadı ile yapılmaktadır.

Burada ki kime ifadesi günümüzde hangi siyasi lidere,hangi epileptik hastaya,hangi ağlak salya sümük içindeki psikopata anlamlarını da içerir mi siz karar verin.

Şöyle ki:
"Hani Rabbin, meleklere, 'Mutlaka ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim' demişti."(BAKARA SURESİ / 30),
ayetini tefsir ederlerken,"Allah Teala Hz.Adem'i yeryüzünde halife kılmıştır." ifadesinde bulunmaktadırlar.Buna yani dayanak olarakta (SAD SURESİ / 26)'ni göstermektedirler.

Buradaki anlam kargaşası ise şu olmaktadır.

Eğer ki ayet,yaratılanlar içinden insan sıfatı verileni halife olarak gösteriyor ise,bazılarının dediği,yorumladığı gibi halife sadece Davud olamaz.

Çünkü hükmetme hakkı Davud'a bırakılmıştır.Öyle ise bu hak Allah'ın seçkin kullarından birine devir edilmelidir.

Bu seçkin kulu nasıl bulacağız?

Şeyhler,dervisşer,müritler,Şakirtler vs....arasından seçilebilir mi?
Ya da bunlara hükmetme kudretine sahip birilerine devredilebilir mi vaya nasıl devredilir?

İşte şimdi günümüze yaşadığımız Davos orta oyununun bizde sebep olduğu tartışmalara bakacak olursak demek ki Davos Hilafetin kime bırakılacağı senaryosunun ön hazırlığı imiş.

Öyle ya yüce allah da şöyle demiyor mu?

Hadi halifenizi seçin.
Biz halifelik makamını sizler(akıllı ya da epilektik olanlarınız)için koyunlarınızı güdünüz diye var ettik demiyor mu?
Merak etmeyiniz yakında bu yorumları da göreceksiniz.

Tıpkı takvanın kul ile kul arasında olduğunu anlatan akıl hastalarının bazı isimler altında piyasaya sürdükleri hadis kitaplarında yazdıkları gibi bunları da tartışacaksınız.
Bakınız...
Mehdi inancı Kur'an'a aykırıdır.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=4081.0

Yer yüzünün ilk halifeleri ise aslen meleklerdir.
Halife aynı zamanha hilaf,muhalif anlamlarına da gelir.Melekler nefisleri olmadığı,çok az fikir yürütme yaptıkları için de ilk halife onlardır.

Melekler açısından halife iktidar anlamını taşır.
Cin,Şeytan vs..için ise allahasavaş anlamı taşır.Yani muhalif anlamında ki kullanımında bu ifadeyi de yüklenebilir.


Allah meleklere,"Yeryüzünde bir halifelik oluşturmaktayım"diyor.
Melekler ise şöyle söylüyor.
"Orada karıştırıcılık yapacak ve kan dökecek birilerini mi oluşturuyorsun?"
Allah,bunun olmayacağı ve meleklerin bilmediği şeyler olduğunu belirtmiştir.

İşte hilafet,halife tartışmaları da bunun üzerine ihdas edilmiştir.

Şimdi bunu söylediğim ayete bakalım.
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَۤئِكَةِ اِنِّي جَاعِلٌ فِي اْلأَرْضِِِ خَلِيفَةً قَالُوا اَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاۤءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ اِنِّيۤ اَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

Hani Rabbin, Meleklere: "Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti. Onlar da: "Biz seni şükrünle yüceltir ve takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?" dediler. "Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim" dedi.(BAKARA SURESİ/30)

İşin ilginç olan kısmı ise hilafet adı altında kulun kula takvasını(bir anlamı ile de kulluğunu diyelim)gündeme getirmektedirler.

Bunun yanlışlarını daha evvel ki yazımda açıklamış idim.
Zümer/3'ün ve bir çok ayetin veli,vasi vs..tayin edilmesini yasakladığını çünkü bunun şirke eş değer olduğunu izah etmiş idim.

İşte tüm buradan şunu diyebiliriz.
Halef-Selef sisteminden bahsedebiliriz.
Ancak allahın vekilliğinden söz edilemez.Zaten melekler de allahın yerine geçecek bir yaratılmışın kışkırtıcı ve kan dökücü olacağını söylemektedir.Haliyle bu da allahın(halife hataları nedeniyle)kan dökücü vs..anlamına geleceğinin açık ifadesidir.

Haydi şimdi kararımızı verelim.
Allahın iktidarını mı temsil etmeyi vaad ediyorlar,yoksa şeytan gibi allaha muhalif olmayı mı?

Sizcede DAVOS halifesi neyi istiyor dersiniz?
Allahın halifeliğini mi?Şeytanım muhalefeti ni(allaha muhalafetei) mi?

Ben ise inanç sahiplerine şu ayeti öneriyorum.

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (AL-İ İMRAN SURESİ /103)

Tüm bu olgular kavram kargaşası yaratmaktadır.
Örnek olarak:
Boynuzlu/lar dersem ne anlaşılır?
Argo anlamı ile hepinizin malumudur.
Lakin,ZÜLKARNEYN deseydim ne anlardınız?
Sanırım ki bir çok okuyucu kelimenin kökeni nedeniyle uhrevi bir anlam yüklemeye çalışırlardı.

Kur'an da geçmektedir.
Sana /Ey Muhammed,/ Zu'l-Karneyn hakkında sorarlar. De ki: "Size, ondan 'öğüt ve hatırlatma olarak/bazı bilgiler/ vereceğim. (KEHF SURESİ / 83)

Sonunda güneşin battığı yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta buldu, yanında bir kavim gördü. Dedik ki: "Ey Zu'l-Karneyn, /istiyorsan onları/ ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzelliği /geçerli ilke/ edinirsin." (KEHF SURESİ / 86)

Dediler ki: "Ey Zu'l-Karneyn, gerçekten Ye'cuc ve Me'cuc, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?" (KEHF SURESİ / 94)

Zü ve karneyn olarak birleşik iki kelimeden oluşmuştur.
,sahip ve malik;
Karn ise,boynuz, perçem, tepe, zaman, güneş anlamlarında kullanılır.

Böylece iki boynuz sahibi şeklinde tercüme edilir.(el-Firuzabadî, el-Kamusu'l-Muhît, Kahire 1332, IV, 257)

Uzatmadan,Zülkarneyn hakkında çok rivayet vardır ancak doğrusunu ne yazık ki kesinlikle bilen olduğunu sanmıyorum.

Sadece bu anlamın verildiği kişi için şu açıklamaları bulabilirsiniz.
.....başının iki yanında iki boynuza benzer çıkıntıların bulunması, dünyanın şark ve garbını dolaşması, başının iki yanının bakırdan olması, örülmüş iki deste saçı olması, Allah'ın kendisine nur ve zulmeti musahhar(emrine) kılması,yürürken nurun önünden, zulmetin ise arkasından gelmesi..vs....

Demek ki bir kişiye boynuzlu denmesi öyle argodaki gibi yanlış anlamlara da gelmeye biliyor imiş.
Yeter ki hangi kelimeyi ne için kullandığımızı bilelim.

Bir zamanlar Atatürk'ün gizli vasiyetlerinde"hilafeti getirin"demiş olmasının neden uydurulduğunu,Hilafetin TBMM'ye mi yoksa Cumhuriyete mi ait olacağı tartışmalarının neyin zemini olduğunu şimdi anladınız mı?

Bakınız:
"Atatürk’ün gizli vasiyeti AHİM’e taşındı" konusu.Zihin Kontol yöntemi örneğidir.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=346.0

Davos'un boynuzları yakında milletimizin canını yakacak mı bilinmez.Ancak moderatör boynuzlarını fala saklayamadı.
Hiç değilse Davos'un Cumhalifesini de teşhir etmiş oldu.

Lübnan’da bir gazete,"Osmanlı dirilsin,Erdoğan’ı halife seçelim" diyor.
Bakarsınız Halife olarak Humeyni gibi Fethullah'ta gelebilir neden olmasın?
Saygı ile....
Ahmet Dursun
---------------
DAVOS'ta BALYOZ yokmuydu?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=4524.0

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Ermenilerden Yahudilere çağrı:"Türkiye`ye karşı birleşelim"
« Yanıtla #1 : Şubat 06, 2009, 12:31:22 ÖÖ »
"Türkiye`ye karşı birleşelim"


Davos olayı Erivan ve ermeni lobisini hareketlendirmiş.

Ermeni Milli ve Stateji Araştırmalar Merkezi Başkanı Riçard Giragosyan Erivan`da basın toplantısı düzenleyerek, kesin dille “yahudi lobisi Türkiye`ye desteğini çekecek” dedi. Türkiye-İsrail anlaşmazlığının Ermenistan`ın işine yaradığına işaret eden Giragosyan bunun Amerika`da “ermeni soykırımının” tanınması için iyi bir ortam oluşturduğunu kaydetti.

Ermenistan`dan gelen haberlere göre, Amerika`daki ermeni lobisi temsilçileri yahudi meslektaşlarıyla temaslara gayret gösteriyorlar. Yahudi lobisine sürekli  “Türkiyeye karşı ayni çizgide duralım” çağrısı yapılıyor.

Hedef belli.
Ermeni lobisi önümüzdeki günlerde “soykırım” çalışmalarını yeniden Kongreye taşımağı planlıyor. Ortam da uyğun. Başta Başkan Barak Obama olmakla, Cumhurbaşkan Yardımçısı Cozef Bayden ve Dışişleri Bakanı Hillari Klinton “soykırımı” tanıyacaklarını vad etmişler. Ayrıca, Temsilçiler Meclisinin Başkanı Nensi Polesi ve CİA Başkanı Leon Panetta da ermeni lobisinin yanında.

Böylece, ermeniler son kale olan – yahudi lobisini de ele almağın peşindedirler. 

Ermenilerin zamanı az.
Ermeni lobisi Türkiye ile İsrail arasındaki ilşkilerin yeniden rafa oturabileceğini beklemeden yahudi lobisinin Erdoğana karşı sert tutumundan acelece kendi çıkarları için yararlanmak istiyorlar. Odur ki, Türkiye hükümetinin de zamanı az.

Ermeni lobisinin “zafere” ulaşmasını beklemeden türk diplomatların yahudi lobisiyle ilişkileri yumşatmasına ihtiyac var. Aslında İsrail ve yahudi lobisinin de Türkiye ile ilişkilerin gerginleşmesinde çıkarı olmamalı. Her ikisinin Türkiyenin bölgedeki arabulucu faaliyetlerine ihtiyacı var. Ancak “soykırım” konusunda yahudi lobisi ermeni lobisine destek verirse, bu Türkiye`nin yanı sıra Azerbaycan`da da anti-İsrail yaklaşımı körükleye bilir. Çünkü uluslararası alanda “ermeni soykırımının” tanınması Türkiye`ye zarar verdiği kadar, Azerbaycan`ın da Yukarı Karabağı işkalden kurtarmak pozisyonunu zayıflatır.
haberbu.com

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Ermenistan'a askeri arac satacagiz!
« Yanıtla #2 : Şubat 06, 2009, 01:22:48 ÖÖ »
Ermenistan'a askeri arac satacagiz!

Nurol, Ermenistan'a askeri amacli zirhli arac satmaya hazirlaniyor.

Turkiye'de askeri araclar ureten Nurol Makine ve Sanayi sirketi,Ermenistan'a askeri amacli zirhli arac satmaya hazirlaniyor.

Sirketin pazarlama direktoru Tanju Toran, zirhli arac satisi icin Ermenistan'dan kendilerine basvuru oldugunu acikladi.

Sirket bir kac gun once "Ejder" adli yeni askeri zirhli araciyla gundeme gelmisti. Turk uretimi olan arac, mayinlara karsi zirhli olusuyla haberlere konu olmustu.

NATO standartlarindaki aracin, Bati ulkelerinin urettigi benzer araclardan daha ucuz oldugu belirtiliyor. Sirket yetkililerinden alinan bilgilere gore, "Ejder" adiyla bilinen arac icin henuz Turk Silahli Kuvvetleri'nden herhangi bir siparis alinmamis.

Toran, Ermenistan'dan gelen basvurunun ardindan gorusmelerin surdugunu soyledi. Eger anlasma saglanirsa, Turkiye'den Ermenistan'a askeri arac satilmis olunacak.
heber3.com

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
RUMLAR'DAN ÖZÜR DİLEME MANEVRALARI
« Yanıtla #3 : Şubat 06, 2009, 01:44:47 ÖÖ »
Arkadaşımız sayın İlmay Teker'in yorumunu paylaşıyorum.
----------
RUMLAR'DAN ÖZÜR DİLEME MANEVRALARI

GÜZ SANCISI;İKİNCİ BİR" MUSTAFA"FİLMİ Mİ?

Filimdeki talancıların elinde Türk Bayrağı, ağızlarında " Kıbrıs Türk'tür " sloganı.
Flimde verilmek istenen mesaj  " zalim Tükler ve masum Rumlar ".
Filim  " Yılmaz Karakoyunlu'nun " romanından,Senaryo yazarları ; " Nilgün Öneş ve Etyen Mahçupyan "
Yönetmen ; Tomris Giritlioğlu.

Kim dir bu şahıslar;
YILMAZ KARAKOYUNLU;Geçmişte Kastelli danışmanı,ANAP Gn.Bşk.Yardımcısı,TRT 'den ve Özelleştirmeden sorumlu Devlet Bakanı. Yeni bir Can Dündar veya O.Pamuk olma yolunda mı ?

TOMRİS GİRİTLİOĞLU;TRT'nin tecrübeli yönetmeni.Bir çok dizilerle çok para kazandıktan sonra " Tarihimizle yüzleşelim " oyunuyla yeni ödüller peşinde mi ?

ETYEN MAHÇUPYAN;ZAMAN Gazetesi yazarı.Fazla söze hacet yok.

NİLGÜN ÖNEŞ;Dönmüş bir solcu."Hatırla Sevgili" nin senaryo yazarı.6-7 Eylül yağmalarının arasına,Atatürk'ün(söz konusu Milli Menfaatler ise gerisi teferruattır) sözünü karıştırmasının anlamı nedir?

Tomris Giritlioğlu- Yılmaz Karakoyunlu ve Etyen Mahçupyan " SALKIM HANIM'ın TANELERİ " filminden tanınıyor.Gayrimüslimlerin 1940'lı yıllarda yaşadıkları  " DRAMI " konu almıştı.Arkasından Türkiye'ye " azınlıklar " konusu dayatıldı.

Filim gösterime girer girmez,Batıcı Neo-Liberaller,ikinçi Cumhuriyetçiler " Tarihimizle Yüzleşiyoruz " senaryoları arkasında ne yapmak istiyorlar.

Bütün bunların ardında şimdi de RUMLARDAN ÖZÜR DİLEME kampanyası mı geleçek ?
Not ; Sayın CÜNEYT AKALIN 'ın filim hakkındaki yorumunun tamamı,AYDINLIK 1 ŞUBAT 2009,1124 sayısında.
Saygılarımla,
İlmay Teker,Dişhekimi  İZMİR

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
HALİFE ERDOĞAN...Gazze’de Osmanlı Zulümü
« Yanıtla #4 : Şubat 06, 2009, 12:53:42 ÖS »
Osmanlı; Kırım Savaşı sonrası ilk dış borcunu, 1854 yılında İngiltere ve Fransa ile yaptığı Paris Anlaşması sonrasında almıştır. O günden sonra İmparatorluğu; dış borçları yönetti. İlk dış borç alımından 60 yıl sonra; Osmanlı ekonomisi iflasın eşiğindedir. İmparatorluğun; I. Dünya Savaşı nedeniyle artık borcu borçla dahi ödeyebilecek durumu yoktur. Tarih 10 Kasım 1914. Hıristiyan Almanya ile Müslüman Osmanlı bir anlaşma imzalar. Bu anlaşmaya göre; Almanya, Osmanlıya %6 faizle 5 milyon Osmanlı lirası borç verir. Karşılığında; Osmanlı; İtilaf devletlerine karşı, Hıristiyan Almanya'nın komutasında savaşa girecektir. Anlaşma gereği; Müslümanların Halifesi V. Mehmet; %6 faizle aldığı 5 milyon Osmanlı lirası karşılığına "Cihat" ilan eder.
 
Osmanlı Padişahı İslam Halifesi Mehmet Reşad, Cihat fetvasında; askerlerine ve tüm dünya Müslümanlarına şöyle sesleniyordu: "Düşmana aslanlar gibi savlet ediniz. Dünyanın en cesur ve muhteşem iki ordusuyla (Alman ve Avusturya) silah arkadaşlığı ettiğinizi unutmayınız. Zira hem devletimizin hem fetva-i şerife ile cihad-ı ekbere davet ettiğim 300 milyon ehl-i İslam'ın hayat-ı bekası sizlerin muzafferiyetinize bağlıdır." Ardından da; Müslüman Osmanlı Ordusunun Genel Kurmay Başkanlığını Alman General Schellendorf'a verdi.
 
Peki, aslında emperyalist Almanya'nın kendi sömürge çıkarları doğrultusunda, İngiliz ve Fransızlara karşı; Osmanlı Padişahı, İslam Halifesi V. Mehmet'i kullanarak gerçekleştirdiği cihat çağrısına, 300 milyon Müslüman uymuş mudur?
 
Tarihe baktığımız zaman; Osmanlı nasıl ki Alman altınları ile Cihat ilan ettiyse; Arap Yarımadasındaki Vahabilerin de İngiliz altınları karşılığında Cihat ilan ettiğini görüyoruz.


İngilizler; Arapların, Yavuz Sultan Selim'in Halifeliği ellerinden aldığı 1516 yılından itibaren; Osmanlıyı gerçek anlamda kabullenemediklerini, Halifeliğin Araplarda kalması gerektiğini düşündüklerini biliyordu. Tıpkı 1700'lü yılların başında kurulan ve Araplar arasında hızla yayılan Vahabi Mezhebinin; diğer tüm mezhepler gibi; Osmanlı-Türk Müslümanlığını da İslam'dan sapma olarak gördüklerini ve Osmanlının Halifeliğini kabul etmediklerini bildikleri gibi.
İngilizler; Araplarla Türklerin ayrı ırk ve mezhepten gelmelerini kullanarak, tıpkı Almanlar gibi kendi emperyal çıkarları doğrultusunda; Osmanlıda dahil, tüm ittifak devletlerine Cihat ilan edilmesini sağladı.
 
1914 yılından başlayıp 1916 yılına kadar devam eden Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve İngiliz Mısır Yüksek Komutanı Mac Mahon görüşmeleri; nihayet anlaşma ile sonuçlandı. Buna göre; Şerif Hüseyin; Siyonistlerin uzun süredir kurmayı düşündükleri İsrail Devletine ses çıkartmayacak, buna karşılık; İngiliz danışmanlarca yönetilecek yarı sömürge Arap Devletine Kral ve Halife olacaktı. Şerif Hüseyin sanki kendisi Hıristiyan İngilizlerle işbirliği yapmamış gibi; Padişah V. Mehmet'e "Bir Hıristiyan'la birleşip başka Hıristiyanlara savaş açmaya cihat denmez" diyerek Osmanlı'nın; 300 milyon Müslüman'ı davet ettiği cihada katılmayacağını ve hatta Osmanlıya karşı savaşacağını "Türkler dinden çıktılar. İslam kanun ve geleneklerini ihlal ediyorlar. Arapların Türk idaresine karşı cihada girişmeleri farzdır. İslam dünyasındaki bütün kardeşlerimi bu yıkıcı, bozguncu, aptal ve alçak Türklere itaat etmemeye çağırıyorum. Allah'a itaat etmeyenlere itaat edilmez!" diyerek ilan etti. (Murat Bardakçı-30 Nisan 2004 Hürriyet)
 
Kısacası I. Dünya Savaşı döneminde; Almanlar Osmanlıyı, İngilizler de Arapları kullanarak kendi saflarında Cihat ilan ettirmişlerdi. II. Dünya Savaşı sonrasında ise bu işi Amerika ele aldı. Ezanın Türkçe okunması karşısında "Türkler dinden çıktı" yaygarası koparan Araplara, dinden çıkmadığımızı göstermek ve Amerikan gözetiminde Ortadoğu İslam Birliğinin başı olarak Araplarla tekrar iyi ilişkiler kurmak için DP iktidarı döneminde Ezan Arapça okunmaya başlandı.
 
Ardından NATO'lu günlerimiz başladı. Bir zamanlar Atatürk'e; laik Türkiye hedefi yüzünden "Ülkeyi Hıristiyanlaştırıyorsun" diye karşı çıkan emekli general Tayyar Eğilmez'in "İmkanlarımızı Bilebilmek Kıyaseti" isimli makalesinde; NATO'ya girişimizle ilgili olarak "Tüm İslam aleminin iyiliğine oldu. NATO'ya Ortadoğu İslam Birleşik Devletlerini kurma görev ve önkoşuluyla alındık" diye yazdı. Bu düşünceyi sonuna kadar savunan ve tüm İslam aleminin Osmanlıda olduğu gibi, "Türkiye Ortadoğu İslam Birliği" adı altında birleşmesini isteyen Eğilmez; aslında tam da Amerikanın düşüncelerine tercüman oluyordu.
 
Çünkü Amerika; I. Dünya Savaşındaki Cihat yarışından dersini almıştı. Eski emperyalistlerin çekildiği Ortadoğu'da; tek tek küçük ülkeleri yönetme ve tıpkı Şerif Hüseyin'in yaptığı gibi mevki ve para karşılığında başkalarına hizmet etme ihtimali yerine; Kıblesi Washington olan, her şeyiyle kendine bağımlı; tek bir devleti yönetmeyi tercih etmekteydi. (Eisenhower Doktrini). Bugün "Türkiye Ortadoğu'nun lider ülkesidir" "gazı"nın verilmesinin nedeni de budur.
 
Büyük Ortadoğu Projesi haritaları ile Gölge CIA olarak bilinen Stratfor Düşünce Kuruluşunun başındaki George Friedman "Önümüzdeki 100 yıl" adını verdiği kitabında bahsettiği "2050 yılında bölgenin süper gücü Türkiye olacaktır" haritalarının neredeyse birebir aynı olmasının nedeni de budur. Amerika'nın bu hedefine ulaşması için gereken en önemli şey ise; ırk ve mezhep farklılıklarımız nedeniyle bize sıcak bakmayan Arapların, Türk liderliğini kabul etmesidir.
 
Davos'ta oynanan oyunun ve Başbakan Erdoğan'ın hiçbir ikili anlaşmayı askıya dahi almayı düşünmediği halde; İsrail'e kafa tutmasının ardındaki neden;  eşbaşkanlığını yaptığı, 1950'lerdeki adı Ortadoğu Birleşik Devletleri; günümüzdeki adı Büyük Ortadoğu Projesi olan projenin; ileriye yönelik bir adımı olabilir mi? Baksanıza; Lübnan'da yayınlanan Dar El Hayat gazetesi; Başbakan Erdoğan'a övgüler yağdırıp; Osmanlı İmparatorluğu'nun yeniden kurulmasını hayal ettiklerini, Erdoğan'ın halife ilan edilip tüm Müslüman dünyasının liderliğini almasını istediklerini yazdı bile. Hadi Lübnan'da aklı bir karış havada olan gazeteci Türkiye'nin durumunu bilmiyor. İçimizdekiler de mi durumun farkında değil ki; bu yazıyı sevinç ve gururla karşılıyor.
 
Bugün Türkiye'nin istenildiği gibi Ilımlı İslam'la yönetilmesi ve Erdoğan'ın Halife olması demek; içler acısı ekonomimize baktığınız zaman; asıl yönetenin ve asıl Halifenin kim olacağını da gözler önüne serecektir. V. Mehmet durup dururken ya da Almanları çok sevdiğinden değil; Osmanlının %6 faizle 5 milyon liraya ihtiyacı olduğundan; Almanların yanında Cihat ilan etmiştir. O günün Osmanlısı ile bugünün Türkiye'si arasında ekonomik bağımlılık ve borç batağı yönünden bir fark yoktur.
 
Yeni Osmanlı ve Halifelik hayalleri kuranların; Amerika'nın bir zamanlar parçalanması için çalıştığı Osmanlının; tekrar diriltilmesi için neden bu kadar çaba harcadığını bilmeleri bakımından önemli bir not aktarayım; Amerikan Senatörü Willey; 1950'lerde, Dışişleri Bakanı Dulles'ten Amerikan askerinin maliyetinin 6000, Türk askerinin maliyetinin ise 200 dolar olduğunu öğrendiğinde "Öyleyse ekonomik açıdan yanımızda savaşan bir Türk bulundurmak iyi bir iş olur" demişti. (Oral Sander-Türk Amerikan İlişkileri) Şimdi bir kez daha düşünün. Amerika'nın hedefi; sizin hayalini kurduğunuz yeni Osmanlı mı, yoksa kendilerine kafa tutan İran-Suriye ikilisine karşı; kendisine biat eden, paralı askerlerden oluşmuş bir Osmanlı mı? Kaldı ki Arapların her ne kadar AKP iktidarı ile araları çok iyi de olsa; Türk yönetimi altına girmeyi istemeyecekleri de açıkken; Yeni Osmanlı ve Halifelik hayalleri kuranların, Erdoğan'a; III. Abdülhamit yakıştırması yapanların, aslında istedikleri şeyin; Ortadoğu'da I. Dünya Savaşı sahnelerinin yeniden yaşanmasına neden olacağını görüp; rüyadan uyanmaları gerekmektedir.
 
ŞEBNEM ÖZBEK
05.02.2009
http://www.sebnemozbek.net/
****************
Erdoğan top oynarken kaç monşer şehit vermiştik?
http://turkcutoplumcu.org/index.php?option=com_content&task=view&id=969&Itemid=1
***********
Gazze’de Osmanlı Zulümü

Gazze’yi nasıl ve kimin yüzünden kaybettik?

Cemal Paşa, Kudüs’teki karargâhındadır. Filistin’in Nablus şehrinden gelen 20 kadar insan, kendilerini sürekli paylayan Cemal Paşa’nın neredeyse ayaklarını öpeceklerdir; durmadan yalvarıp yakarmaktadırlar. Kaderleri, karşılarındaki paşanın ağzından çıkacak tek bir kelimeye bağlıydı çünkü. O ‘idam’ dedi miydi, kurtuluş yoktu.
Tamamı için....
http://www.derindusunce.org/2009/01/23/gazze-filistin-siyonizm/

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
George Friedman'nin Davos'tan sonra Türkiye için öngörüleri.
« Yanıtla #5 : Şubat 06, 2009, 07:21:55 ÖS »
George Friedman'nin Davos'tan sonra Türkiye için öngörüleri.

THE NEXT 100 YEARS: A Forecast for the 21st Century raporunun yazari George Friedman'nin Davos'tan sonra Turkiye icin ongoruleri:
Erdogan's Outburst and the Future of the Turkish State By George Friedman February 2, 2009

KAYNAK:
http://www.stratfor.com/weekly/20090202_erdogans_outburst_and_future_turkish_state


Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan exploded during a public discussion with Israeli President Shimon Peres at the annual meeting of the World Economic Forum in Davos, Switzerland, last week. Erdogan
did not blow up at Peres, but rather at the moderator, Washington Post columnist and associate editor David Ignatius, whom Erdogan accused of giving more time to Peres. Afterward, Erdogan said, "I did not target at all in any way the Israeli people, President Peres or the Jewish people. I am a prime minister, a leader who has expressly stated that anti-Semitism is a crime against humanity."

Nevertheless, the international press focused not on the finer points of Erdogan's reasoning, but rather on his attacks on Israeli policy in Gaza and his angry exit, which many thought were directed at Peres and
Israel. The confusion, we suspect, suited Erdogan quite well. Turkey is effectively an ally of Israel. Given this alliance, the recent events in Gaza put Erdogan in a difficult position. The Turkish prime minister needed to show his opposition to Israel's policies to his followers in Turkey's moderate Islamist community without alarming Turkey's military that he was moving to rupture relations with Israel.
Whether calculated or not, Erdogan's explosion in Davos allowed him to appear to demonstrate vocal opposition to Israel — directly to Israel's president, no less — without actually threatening ties with
Israel.

It is important to understand the complexity of Erdogan's political position. Ever since the fall of the Ottoman Empire after World War I,Turkey has had a secular government. The secularism of the government
was guaranteed constitutionally by the military, whose role it was to protect the legacy of Mustafa Kemal Ataturk — the founder of modern,secular Turkey, who used the army as an instrument of nation-building.
The Turkish public, in contrast, runs the gamut from ultrasecularists to radical Islamists.

Erdogan is an elected moderate Islamist. As such, he is held in suspicion by the army and severely circumscribed in how far he can go on religious matters. To his right politically are more hard-line
Islamist parties, which are making inroads into Turkish public opinion. Erdogan must balance between these forces, avoiding the two extreme outcomes of military intervention and Islamist terrorism.

Meanwhile, from a geopolitical perspective, Turkey is always in an uncomfortable place. Asia Minor is the pivot of Eurasia. It is the land bridge between Asia and Europe, the northern frontier of the Arab
world and the southern frontier of the Caucasus. Its influence spreads outward toward the Balkans, Russia, Central Asia, the Arab world and Iran. Alternatively, Turkey is the target of forces emanating from all
of these directions. Add to this its control of the Bosporus, which makes Turkey the interface between the Mediterranean and Black Sea,and the complexity of Turkey's position becomes clear: Turkey is
always either under pressure from its neighbors or pressuring its neighbors. It is perpetually being drawn outward in multiple directions, even into the eastern Mediterranean.

Turkey has two different paths for dealing with its geopolitical challenge.

Secular Isolationism
From the army's point of view, the Ottoman Empire was a disaster that entangled Turkey into the catastrophe of Word War I.One of Ataturk's solutions involved not only contracting Turkey after the war, but containing it in such a way that it could not be drawn into the extreme risk of imperial adventure.

In World War II, both Axis and Allies wooed and subverted Turkey. But the country managed — with difficulty — to maintain neutrality,thereby avoiding another national catastrophe.

During the Cold War, Turkey's position was equally difficult. Facing Soviet pressure from the north, the Turks had to ally themselves with the United States and NATO. Turkey possessed something the Soviets
desperately wanted: the Bosporus, which would have given the Soviet navy unimpeded access to the Mediterranean. Naturally, the Turks could not do anything about their geography, nor could they cede the
Bosporus to the Soviets without sacrificing their independence. But neither could they protect it by themselves. Thus, left with only the choice of NATO membership, the Turks joined the Western alliance.

There was a high degree of national unity on this subject. Whatever the ideologies involved, the Soviets were viewed as a direct threat to Turkey. Therefore, using NATO and the United States to help guarantee
Turkish territorial integrity was ultimately something around which a consensus could form. NATO membership, of course, led to complications, as these things always do.

To counter the American relationship with Turkey (and with Iran, which also blocked Soviet southward movement), the Soviets developed a strategy of alliances — and subversion — of Arab countries. First
Egypt, then Syria, Iraq and other countries came under Soviet influence between the 1950s and 1970s. Turkey found itself in a vise between the Soviets and Iraq and Syria. And with Egypt — with its
Soviet weapons and advisers — also in the Soviet orbit, Turkey's southern frontier was seriously threatened.

Turkey had two possible responses to this situation. One was to build up its military and economy to take advantage of its mountainous geography and deter attack. For this, Turkey needed the United States.
The second option was to create cooperative relations with other countries in the region that were hostile to both the Soviets and the left-wing Arab regimes. The two countries that fit this bill were
Israel and pre-1979 Iran under the shah. Iran tied down Iraq. Israel tied down Syria and Egypt. In effect, these two countries neutralized the threat of Soviet pressure from the south.

Thus was born the Turkish relationship with Israel. Both countries belonged to the American anti-Soviet alliance system and therefore had a general common interest in conditions in the eastern Mediterranean.
Both countries also had a common interest in containing Syria. From the standpoint of the Turkish army, and therefore the Turkish government, a close collaboration with Israel made perfect sense.

Islamist Internationalism
There is a second vision of Turkey, however: that of Turkey as a Muslim power with responsibilities beyond guaranteeing its own national security. This viewpoint would of course break the country's relationship with Israel and the United States. In some sense, this is a minor consideration now. Israel is no longer indispensable for Turkish national security, and Turkey has outgrown outright dependence on the United States. (These days, the United States needs Turkey more than Turkey needs the United States.)

Under this second vision, Turkey would extend its power outward in support of Muslims. This vision, if pursued to the full, would involve Turkey in the Balkans in support of Albanians and Bosnians, for
example. It would also see Turkey extend its influence southward to help shape Arab regimes. And it would cause Turkey to become deeply involved in Central Asia, where it has natural ties and influence.
Ultimately, this vision also would return Turkey to maritime power status, influencing events in North Africa. It is at its heart a very expansionist vision, and one that would require the active support of a military that, at present, is somewhat squeamish about leaving home.

Along with Indonesia, Pakistan, Iran and Egypt, Turkey is one of only five major powers in the Islamic world with enough economic and military potential to affect anything beyond their immediate neighbors. Indonesia and Pakistan are internally fragmented and struggling to hold together; their potential is largely bottled up.
Iran is in a long-term confrontation with the United States and must use all of its strength in dealing with that relationship, limiting its options for expansion. Egypt is internally crippled by its regime and economy, and without significant internal evolutions it cannot project power.

Turkey, on the other hand, is now the world's 17th-largest economy. It boasts a gross domestic product (GDP) that is larger than that of every other Muslim country, including Saudi Arabia; larger than that
of every EU country other than Germany, the United Kingdom, France,Italy, Spain, and the Netherlands; and nearly five times larger than that of Israel. In per capita GDP, Turkey ranks much lower on the
global scale, but national power — the total weight a country can bring to bear on the international system — frequently depends more on the total size of the economy than on per capita income. (Consider
China, which has a per capita income less than half that of Turkey's.)
Turkey is surrounded by instability in the Arab world, in the Caucasus and in the Balkans. But it is the most stable and dynamic economy in its region and, after Israel, has the most effective armed forces.

On occasion, Turkey goes beyond its borders. It has, for example,moved into Iraq in a combined air-ground operation to attack units of the Kurdistan Workers' Party, a Kurdish separatist group. But it is Turkey's policy to avoid deep entanglements. From the Turkish Islamist point of view, however, a power of this magnitude under the control of an Islamist regime would be in a position to spread its influence dramatically. As mentioned, this is not what the army or the secularists want: They remember how the Ottoman Empire sapped Turkish strength, and they do not want a repeat.
Erdogan's Challenge and Turkey's Future

It is not fair to say that Turkey is a deeply divided society.
Instead, Turkey has learned to blend discord. At the moment, Erdogan probably represents the center of the Turkish political spectrum. But he is stuck trying to balance three competing forces. The first is an
economy that remains robust and is likely to grow further despite suffering setbacks (along with the rest of the world). The second is a capable military that does not want excessive foreign entanglements,and certainly not for religious reasons. And the third is an Islamist movement that wants to see Turkey as part of the Islamic world — and perhaps even the leader of that world.

Erdogan does not want to weaken the Turkish economy, and he sees radical Islamist ideas as endangering Turkey's middle class. He wants to placate the army and keep it from acting politically. He also wants
to placate the radical Islamists, who could draw the army out of the barracks, or worse, weaken the economy. Erdogan thus wants to keep business, the military and the religious sector happy simultaneously.

This is no easy task, and Erdogan was clearly furious at Israel for attacking Gaza and making that task harder. Turkey was crucial in developing the Israeli-Syrian dialogue. This means the wider world now
views Turkey's leadership as regionally engaged, something its risk-averse military is more than a little touchy about. Erdogan therefore saw Israel as endangering Turkey's military-civilian power
balance and squandering its tentative steps into the regional spotlight for what he considered a pointless operation in Gaza.

Still, Erdogan did not want to break with Israel. So he became furious with the moderator. Whether this was calculated or simply reflected his response to the situation he finds himself in is immaterial. The
outburst allowed him to appear to break with Israel decisively without actually creating such a rupture. He thus deftly continued to walk his fine line.

The question is how long Erdogan can maintain the balance. The more chaotic the region around Turkey becomes and the stronger Turkey gets,the more irresistible will be the sheer geopolitical pressure on
Turkey to fill the vacuum. Add to that an expansionist ideology — a Turkish Islamism — and a potent new force in the region could quickly emerge. The one thing that can restrain this process is Russia. If Moscow forces Georgia to submit and brings its forces back to the Turkish border in Armenia, the Turks will have to reorient their policy back to one of blocking the Russians. But regardless of what level Russian power returns to over the next few years, the longer-term growth of Turkish power is inevitable — and something that must be considered carefully.

This report may be forwarded or republished on your website with attribution to www.stratfor.com.

Not:
Türkçe okumak için bakınız....
http://translate.google.com/translate?prev=hp&hl=tr&u=http%3A%2F%2Fwww.stratfor.com%2Fweekly%2F20090202_erdogans_outburst_and_future_turkish_state&sl=en&tl=tr

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
EY OSMANLI GERİ GEL!
« Yanıtla #6 : Şubat 08, 2009, 10:15:25 ÖS »
EY OSMANLI GERİ GEL!

Israel Shamir

 

Kermil Dağı'nda, köyden az büyük Zichron Yaakov adında bir sevimli kasaba vardır. Şimdi şarapları ve Fransız restoranlarıyla tanınan bu yer 1. Dünya Savaşı'nda İngiliz yanlısı bir Siyonist casus şebekesi olan NILI'nin ini idi. Şebeke üyeleri öndegelen Siyonist göçmenler ve Osmanlı vatandaşı olan bu kişiler Mısır'daki İngiliz ordusu ile ilişki kurup onlara Türk kuvvetlerinin konum ve harekat bilgilerini sızdırarak sonuçta imparatorluğun yenilgisini hazırladılar. İlişkili oldukları kişilerden biri Haim Weizman'dı. O, isteksiz İngilizlerden zorla Balfour Deklarasyonu'nu koparacak ve Yahudi Devleti'nin ilk cumhurbaşkanı olacaktı. Bugüne dek NILI İsrail'de saygıyla anıldı. Okul çocukları onun müzesine götürülerek onlara Yahudilerin ancak Yahudilere sadık olacağı öğretildi; eğer bu sadak için gerekiyorsa herhangi bir güce ihanet edilebilirdi. 

Onların ülkeleri Osmanlıya ihanet için iyi bir nedeni vardı; çünkü eğer imparatorluk yaşasaydı, ne Yahudi Devleti denen canavar, ne tecrit duvarı ardına sürülen milyonlarca toprağın yerlisi, ne aynı derecede ezilmiş ve gecekondulara doldurulmuş göçmen işçiler ve karşılarında malikaneler içinde birkaç zengin Yahudi olmayacaktı. aynı şekilde çaresiz bir Irak'a ABD saldırısı ve sonuçta yüzbinlerce ölü ve acı hiç olmayacaktı, çünkü Irak o güçlü imparatorluğun parçası olacaktı. 

İmparatorluğun yıkılışından sade Ortadoğu çekmedi. NATO uçakları asla Belgrad'ı da bombalayamazdı, eğer imparatorluk bizimle olaydı. Hatta ilk ayrılan eyalet Yunanistan'ın şimdi Euro tarafından ekonomisi mahvedilmiş ve zengin Kuzeylilerin otelcisi haline getirilmezdi. Onun da, Rumların, İskenderiye'den İstanbul'a dek imparatorluğun kalburüstü ahalisi olduğu günleri özlemek için iyi bir nedeni var. 

İmparatorluk kurucu unsur olan Türklere Avrupa hayrandı ve onlardan korkuyordu, oysa şimdi onlar da Frankfurt ve Londra'nın çöpçü-bulaşıkçıları için işlerinde istenmeyen rakipler. 

Şimdi kimi Türk liderler AB'ye girmek hülyalarıyla kendilerini avuturken, belki de artık imparatorluğu geri getirmeyi düşünmeye başlamamızın tam sırası. Aslında imparatorluk çok büyük ve etkisiz olduğundan yıkılmadı: En görkemli zamanlarında bile Brezilya ya da Rusya'dan küçüktü. O yıkıldı, çünkü toy yerel elitler zehirli ulusçuluk meyvasından yediler; bunu onlara Batılı lafazanlık üstadları sunmuştu. 

Avrupa'nın icadı olan ulusçuluk, muhtemelen Ortaçağ'ın kara veba salgınından daha çok insan öldürdü. Dahası, o imparatorluğa makul bir seçenek de sunamadı. Oysa orada düzinelerle kavim, kabile barış içinde birlikte yaşıyordu. Kopan ülkelerin hiçbiri başarılı bir devlet kuramadı. Ve Batılı yırtıcılar, giderek daha ve daha da küçük gruplar arasına kavga ekmeye devam ettiler, şimdi Türkiye ve Irak'taki Kürt hadiselerinde görüldüğü gibi. Nasır ve Baas Pan-Arabizmi, Bin Ladin İslamcılığı, Ziya Gökalp ve Halide Edip Pantürkizminin hepsi de Batı'nın ilerleyişini durduracak güvenilir bir ideoloji oluşturmakta aynı başarısızlığa uğradılar. 

Belki Batılı kardeşlerin kitabından kendimize bir yaprak ödünç almalıyız. AB ile Avrupa, bin yıl önce çökmüş Şarlman imparatorluğunu yeniden kurdu; bizim İmparatorluğumuz ise hala insanların zihninde, görkemli saraylarda, kalelerde, camilerde ve kiliselerde dipdiri. Tekrar kurulan imparatorluğumuz tüm Bizans sonrası kazanımları kucaklamalı: Türkiye'nin, Ortadoğu'nun, Balkanların, Rusya, Ukrayna ve Orta Asya Türki cumhuriyetlerinin birlikte parlak bir geleceği var. 

Bizans'ın iki parlak varisi Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları, yüzlerce yıl birbiriyle savaştılar. ama aynı şey, Batı Roma'nın varisleri Fransızlar ve Almanlar için de doğru. Eğer Batının ezeli düşmanları birleşiyorsa bu niye Doğu'da da olmasın?

Bu yaz Rusya ve Ukrayna'yı gezdiğimde, Ruslar ve Türkler (ya da Rus tabiriyle Tatarlar arasında çok benzerlik gördüm. "Bir Rusu hamamda keseleyin, altından Türk çıkar," Churchill'in purosundan derin bir duman çekerken söylediği söz. "Tersi de doğru," der büyük Rus tarihçisi ve Rus Doğuculuğunun babası Leon Gumilev. Gerçekten Rusya Müslüman Türkler ve Ortodoks Slavların ortak ülkesi olarak doğdu. Gumilev Batılı "Tatar (Türk) boyunduruğu" efsanesini yıktı ve Moskova devletini Cengiz evladı Altınordu'nun varisi ilan etti. "Rusya cesur Türklerle birliği sayesinde yenilmezdir," diyen Gumilev, Batı'yı Rus kimliğine en büyük tehdit gördü. 

Milli Bolşevik lider ve ünlü yazar Edward Limonov geçenlerde yazdığı yazıda Rusya için "Alman kaplamalı Türkiye" dedi. Ruslar halen "şarovari"yi (şalvar) çok sever, ki aynısı Anadolu köylüsü ve eski Osmanlının giyimidir. Aynı Türkler gibi çömelir, bağdaş kurarlar der Limonov. Rusların Türklere bu yakınlık hissi Avrupa'nın Türk kuşkusundan çok farklıdır. Sinemada da bunun etkisi görülür: Yeni Rus süper prodüksiyonu "Türk Gambiti" Plevne'deki Rus-Türk savaşını, Hollywood'un (Amerikan düşmanlarına, ç.n.) takındığı ırkçı tavırdan çok farklı sergiler ve Gazi Osman Paşa'yı bir kahraman olarak gösterir. 

Türk-Slav beraberliği çok gerilere gider. Ukrayna'nın kuzeyinde eski Rus prensliklerinin başkentleri Novgorod, Çernigov ve Kiev'i ziyaret ettim. Bu şehirlerin Rus beyleri Türk prensesleriyle, steplerin kızlarıyla evlenmişler ve Türk savaşçıları, onların saray heyetlerinin hep bir parçası olmuş. 12. y.y.dan kalma bir Rus destanında Novgorod Prensi İgor Türk steplerine akın yapar, ama yenilgiye uğrar. Onu esir eden Konçak Han, onu kızıyla evlendirir ve Novgorod'a dönerler. Rus soylularının önemli bölümü hala Türk adları taşır, "Lolita"nın yazarı Nabokov ya da 2. Nikola zamanının en zengin prensi Yussupov gibi.

Son çıkan kitabı "Avrasya Senfonisi"nde St. Petersburg'lu yazar van Zaichik küremizin bu bölümü için farklı bir kurgusal tarih yazar: Eğer Türk Altınordu İmparatorluğu'nun hakanı bilge Sertak Han (Aziz Aleksandr Nevski onun arkadaşıdır) kendisine düzenlenen suikastten kurtulsa ve Ruslarla Türkler müreffeh bir devlette birlikte yaşamaya devam etselerdi ne olurdu? Van Zaichik devam eden imparatorluğa "Ordus" (orj: Hordus) der. "Ordus", "Ordu" ve "Rus" kelimelerinin bir bileşenidir. Avrasya'nın çok daha geniş bölgelerine yayılmıştır. Hordus'ta modernlik gelenek ve dinle buluşur; aile kurumu ayaktadır; tektük zengin kapitalistler varsa da sınırsız servet birikimi hoşgörülmez. 

"İşbirliği (imece) yapıyor, bencilliğimize engel oluyoruz", Ordus'un sloganıdır; bu Doğu'nun modelidir. Camiler ve kiliseler çok sayıdadır; vatandaşlar ise birlik içinde yaşar. Bu farklı dünya seçeneği Ruslar için o kadar çekici olmuştur ki, caddelerde, tamponlarında "Xochu v Hordus" ("Ordus'ta yaşamak istiyorum") yazan kaç araba gördüm. Bu arada Ordus'un bir de Kudüs "vilayet"i (orijinal kelime, ç.n.) vardır. Hitler Almanyası'ndan kaçan birçok Yahudi buraya sığınır (evet bu farklı dünyada da Hitler Almanyası vardır), ama burada yerli halkla eşit vatandaşlar olarak yaşarlar. 

Yeni ve parlak Rus tarihçisi Fomenko "heretik" bir tarih seçeneği sunar : Onun dünyasında bir büyük devlet ya da "İmparatorluk" hep vardır ve Boğaz kıyısındaki şehir onun doğal başkentidir. Geçmişte böyle olsun ya da olmasın, gelecekte böyledir. 

Avrasya'da hakimiyet kavgaları vermek yerine Türkler, Slavlar, Araplar (ve küçük komşuları) güçlerini birleştirebilir, Konstantiniye'yi  (İstanbul bu ismin farklı okunuşudur) ortak başkent ve imparatorluk hükümeti payitahtı yapabilir. Konstantiniye bizim Brüksel, New York ve Pekin'e cevabımız olabilir. Yüzyıllar sürmüş hakimiyet kavgaları Avrasya'da nice savaşlar çıkarmış iken, birlik tüm istekleri tatmin edebilir: Ruslar da Türkleri oradan çıkarmadan İstanbul'u başkent edinebilirler; Türkler ise Kırım ya da Taşkent'le komşu olur, Yakutistan'ın uzak elmas madenleri ve Pravoslav Türklerinin diyarları, tek bir Rusla savaşmadan elde edilir. Ortadoğu birkez daha, hep ait olduğu Avrasya'ya dahil edilir; Washington'dan, Londra'dan, Brüksel'den gelecek emirlere boyun eğmez. Çok uzak bir yer olmaktan çıkan Türkiye Bağdat'la Kiev'den, Belgrat ve Kahire'den, Vladivostok ve Ankara'dan gelenlerin buluşma yeri olur. 

Bir kez daha çift başlı kartalı Doğu uygarlığımızın, Ortodoks ve Müslümanların birliğinin sembolü olarak yükseltelim, hükümdarımıza iki ünvanı, İslam halifesi ve Ortodoksların imparatoru sıfatını verelim, küçük milliyetçilikleri geçmişe gömelim ve tarihte yepyeni bir çağ başlatalım. Bu Doğu Milletler Topluluğu (Commonwealth), Doğu Roma'nın, Bizans'ın Rus ve Osmanlı imparatorluklarının bu varisi devasa maddi ve manevi kaynaklara hakim olacak, bir süpergüç olacak, Birleşik Avrupa, ABD ve Çin'in karşısına çıkacaktır. 

Bu Milletler Topluluğu hem manevi hem maddi amaçlarla birleşecektir. Doğu ve Batı metafizik temellerde bölünmüştür. Batıda Mammon (Para Tanrısı) galip gelmiştir. Batı iştaha korkunç bir imanı, bireyci başarıya dizginlenemez hırsı, alabildiğince tüketme hak hatta görevini kabul etmiştir. Dayanışmaya, "insanın mutlak özgürlüğü" adı altında egoizmi tercih etmiştir. O kadını erkeğe benzetmeye çalışarak yoketmiş, erkeği kadınla rekabete sokup yoketmiştir. Tanrı'yı reddetmiştir, kiliseleri bomboştur, şehirleri iş merkezlerinin etrafına kuruludur; bizimkiler ise bilgi, sanat ve duanın etrafına kurulu. 

Doğu daha Hıristiyan kalmıştır; bence İslam Ortodoks Hıristiyanlıktan, Jean Calvin'in Kalvinist Protestanlığının olduğundan daha uzak değildir. Doğu Mammon'u reddeder, çünki biz Tanrı'ya inanırız; bizce manevi ihtiyaçlar maddeden önce gelir, hiçbirimiz Hz. İsa'yı reddetmeyiz. Kadınlara saygı gösteririz, çünkü Hz. Meryem'i reddetmeyiz. Doğu hala tabiatı sever, ahlaksız zenginliği kötüler, emeğe saygı duyar, uyumu başarının üstünde tutar. Adam gibi erkekleri ve hanım gibi kadınları severiz, çünkü gelenek ve aileye saygılıyız. 

Batı göçebe bir uygarlık düşler; burası aile ve topraktan kopuk atomize bireylerin bir açık toplumudur. Doğu illetler Topluluğu'nda biz başka yönde ilerleyeceğiz. Göçü zorlaştırıp sermaye hareketini teşvik edeceğiz. Özerklik taraftarıyız; çünkü özerk iradeler kendi yerel ihtiyaç ve isteklerini daha iyi bilirler.

Batı özel mülkiyetin kutsallığını savundu. Biz de o küçük iken ona saygılıyız, ama aşırısını reddediyoruz. Biz süper zenginlere ağır vergi koyacağız, gerekirse malını millileştirecek, şirin bir Anadolu ya da Sibirya köyüne yeniden eğitime göndereceğiz. Milli kaynaklar özeleştirilmeyecek, yabancılara toprak satışı yasaklanacak, köylüler toprağından edilmeyecek. Kenti değil köyü teşvik edeceğiz.

Batı özel hayatın her alanına müdahale ederken biz Doğu'nun kadim özgürlüklerini savunacağız. Komşularımıza çok iyi dost olacağız; ama bunu istemezlerse de yaman düşman olacağız. 

Bu hayal, Avrupalı Kuzey Amerikalı ve Çinli süpergüçlerin vatanlarımızı sömürgeleştirmesine karşı tek çıkış yoludur. Yoksa sömürgeleşme devam eder.
Kaynak:
http://www.israelshamir.net/Turkish/turk10.htm
--------------------
SİYON TAHTININ HALİFE-HALEFLERİ VE BAĞLANTILARI...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=443.0
----------
HİLAFET ALAMETLERİ.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2827.0
***************
Turk Dil Kurumu kuruldugunda, Musluman Turk halkinin kafasindan silinmesi gereken ilk kavram olarak bunu (‘Havass’i) secti.- Basari da sagladilar!- Benzer sekilde Turk Tarih Kurumu da bu yonlerde calismistir. Ben de ozel olarak bu kelimeyi sectim. Havass’in bir baska onemli anlami var. Halife secebilmek icin havass’tan olmak gerekiyordu. “Havass”tan olmayanlar Halife secilemezdi.
Isin bu tarafi, hic dusunulmemis.
Oysa, gelmis gecmis butun halifeler “Havass’ul-Ha! vass”a mensupturlar.
En ust Havass’a yani.
Gunumuzde (Hilafet, halife secmek, vs. –eb) tekrar gundemdedir. -(Turk Dil Kurumu’nu rahatsiz eden anlami neydi bu kelimenin?)- “Havass” (sozcugu) devam ettigi muddetce Halife fikri de yasayacakti.

Hilafet kaldirildigi icin Havass’in da (dilden- ) kaldirilmasi lazimdi. Halifelik anlaminin otesinde, bir de insanin ic duyulari ile ilgili yonu vardi.” (Bkz: “Milli Gazete, 18 Mart 1994, Aytunc Altindal ile soylesi, sf: 9)
Tamamı için bakınız...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=346.0

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
DAR UL HAYAT ve Gizli HALİFE planını açıklıyorum
« Yanıtla #7 : Mart 10, 2009, 06:23:03 ÖS »
Gizli HALİFE planını açıklıyorum.

LUBNAN GAZETESI DAR UL HAYAT:ERDOGAN'I HALIFE ILAN EDELIM
LUBNAN'da Ingilizce de yayinlanan Dar ul Hayat gazetesinde cikan bir yazida "Osmanli geri gelsin, Erdogan'i da halife olarak secelim" dileginde bulunuldu. Gazetede Cihad el Hazin tarafindan kaleme alinan yazida Erdogan'in Davos'ta Israil'in "sarlatan" Cumhurbaskani Simon Peres'e gosterdigi tepkinin Muslumanlar icin ovunc kaynagi oldugu belirtilerek su goruslere yer verildi:

"Davos'ta her yil karsilastigim bir Arap isadami, Erdogan'in terk ettigi panelin ardindan bana soyle dedi: Turk Basbakani beni bir Musluman olarak gururlandirdi ama bir Arap olarak da utandirdi. Olayin ardindan gorusumu soran Turk televizyonuna soyledigimi tekrar etmek istiyorum. Bir Arap olarak Erdogan'i selamliyorum. Osmanli devletinin geri gelmesini ve Erdogan'i halife secmeyi cok isterdim.


A.Turan Alkan'in hiciv yazisi.

"Gizli hilafet planini acikliyorum"
Bakanlar Kurulu bundan sonra, Cagaloglu'ndaki eski Babiali binasinda toplanacak; sirf nostalji olsun diye degil, Osmanli'yi diriltmek, Hilafeti hortlatmak icin. Kabine degisiklikleri icin de ya Eyup Sultan Camii'nde veya Sultanahmet'te culus merasimleri tertiplenecek.

Ciddiyet beni bozuyor; halbuki diger yazarlar gibi ciddi olayim, ciddi seyler yazayim, alem de takdir etsin istiyorum; olmuyor. Netekim bakiniz nice zamandir uzerinde calistigim -kimseye caktirmadan bittabii- Istanbul'u baskent yapma planini ortaya cikaran zehir hafiye gazeteciler keyfimi kacirdi.

Hatirlarsiniz, Bush 4 sene once Istanbul'u ziyaret ettiginde bu mesele gizlice konusulmus ve bir baskent olarak Ankara'nin captan dusurulmesine o zaman karar verilmisti; hatta Bush, Basbakan Erdogan'a Dolmabahce Sarayi'ni gostererek, "heey dostum, bu saraydan ne harika ofis olur be" demisti de o gunlerde kimseler fark etmemisti. Farkinda misiniz bilmem; Basbakan bir sureden beri Dolmabahce'yi basbakanlik ofisi gibi kullanmaya baslamis bulunuyor.

Plan artik desife edildigine gore, "yigitlik bende kalsin" fehvasinca kalan kismini da ifsa edeyim bari: Bakanlar Kurulu bundan sonra, simdi Istanbul Valiligi olarak kullanilan Cagaloglu'ndaki eski Babiali binasinda toplanacak; sirf nostalji olsun diye degil, Osmanli'yi diriltmek, Hilafeti hortlatmak icin. Kabine degisiklikleri icin de ya Eyup Sultan Camii'nde veya Sultanahmet'te culus merasimleri tertiplenecek. Siyasi tansiyonun icaplarina gore Bektasi veya Mevlevi mesayihinden nefesi kuvvetli dedeler, yeni basbakana torenle ve dualarla kilic kusandiracaklar; burokratlar da siraya girip basbakanin pardesu etegini veya oturdugu tahtin altin sirmali sacaklarini operek biat edecekler. Basbakanlik konutu olarak onceleri Topkapi Sarayi'ni dusunmustuk ama konfor yetersizligi sebebiyle Ciragan daha isabetli bulundu; bir ara proje tadilati yaptirarak Topkapi'nin Sarayburnu'na bakan bahceli kismina sekiz on katli Basbakanlik rezidansi ve muhtelif ofisler yaptirmak gerekecek.

Ha, az kalsin unutuyordum; bu arada hilafet de ihya edilecek; Cumhuriyet'ten geriye dogru soyle bir "U" donusu yapip devlet baskaninin anayasal gorevleri arasina hilafeti de katmak iyi olacak. Boylece sah iken Sah Abbas olacagiz. Yeni halifenin rezidansi icin cok yer dusunduk ama neticede, "halifedir, diledigi yerde kalir" diyerek o meseleyi yeni halifenin pasa gonlune biraktik. Zor degil biliyorsunuz, anayasada iki satirlik degisiklik yeter bu rejimi degistirmek icin. Halife Cuma selamligi torenlerini sektirmeyecek ama diger gunlerde normal kiyafetleri tercih edecek; bu arada cok eslilik mubah oluyor; iki ile dort es arasinda nikah kiyanlara vergi indirimi dusunuluyor; benden duymus olmayin, dortten sonrasina hos bakilmiyor.

Ee, ilimli Islam projesi -ve bu arada BOP- iste boyle gidim gidim gidiyor. Cook mesafe aldik. Amerika ile mutabakat halindeyiz; hatta onlar soyluyor biz yapiyoruz. Merkez Bankasi'ni da bu yuzden Istanbul'a tasiyoruz zati. Proje gucunu coook onemli ve derin tarihi belgelerden almakta: Bu konuda Ataturk'un vasiyeti, Ismet Pasa'nin kapi gibi sehadeti ve Hilafeti kaldiran Meclis'in tutanaklari, okuyanin dudagini ucuklatacak (veya, "oyle diyorlar" dermisim!). Butun mesele yeni halifenin kimliginde dugumleniyor. Bana kalsa tartismaya gerek yok. Her sabah aynaya baktigimda, "Bosver be kocum, seni halife yapmayanlar utansin nihai tahlilde" dedikten sonra bir guzel tras oluyorum; ustelik Kurban Bayrami'nin her sene nicin Hac mevsimine denk geldigini de bilenlerdenimdir az bucuk! E, daha ne istiyorsunuz?

Siz hele simdilik biraz daha basortusu muydu, turban miydi davasiyla ugrasadurun bakalim; sonraki adim, Turkiye'nin kadastrosunu tamamlayip yeni bir imar plani cikartarak taksit taksit satmak olacak; ne para kazanacagiz ama! Acikladigim plani ciddiye alan talihliler arasinda yapilacak cekilisi kazanan ilk arastirmaci gazeteciye bir sikimlik dis macunu ikramiye vermezsem, nah bu halifelik haram olsundur bana!

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Davos Fatihi'ne,'fetih' ortamı nasıl sağlandı?
« Yanıtla #8 : Mart 22, 2009, 11:22:11 ÖÖ »
Davos Fatihi'ne, 'fetih' ortamı nasıl sağlandı?

İsrafil KUMBASAR
Yönetmen, ikide bir karşısına geçip, “Rakiplerimiz atağa geçiyor. Reytingimiz düşüyor. Ölçümler öncesinde acilen bir şeyler yapmamıza izin verin” diye sızlanıp duran başrol oyuncusuna şu karşılığı veriyordu:
- “Hiç endişelenmene gerek yok adamım. Senaryoya öyle bir ilave yapacağım ki, sonuca sen bile şaşıracaksın.”

Hiç kimse kimseyi kandırmasın.
Davos Fatihi’nin, ‘monşerleri’ bir hayli tedirgin eden hareketi, ‘fevri’ bir çıkış değil, ‘planlı’ bir organizasyonun parçasıdır.
ABD Başkanı George Bush’a bile havlu attıran bir ülkenin başına karşı yapılabilecek bir hareketin ileride kendisine ‘neye patlayacağını’ en iyi bilen kişilerden birisi de Tayyip Erdoğan’dır.
Erdoğan, her yıl geleneksel olarak eşiyle, dostuyla devlet kesesinden çıkarma yaptığı Davos’ta ‘kendisine sağlanan ortam’ dahilinde, ‘önüne konan senaryodaki’ rolünü başarı ile oynamıştır.
En karşısındakilere bile “Helal olsun” dedirtmeyi başaran Erdoğan, hem Türk toplumunda biriken gazı alarak, yerel seçimlerde ‘elini’ biraz daha güçlendirmiş, hem de kendisine Ortadoğu’da biçilen rol için ‘iyi bir altyapı’ hazırlamıştır.
Peki, ‘Fatih’e ‘fetih’ zemini kimler tarafından, neden, nasıl sağlandı?

İsrail Başbakanı Ehut Olmert, Gazze saldırısı öncesinde 23 Aralık 2008 tarihinde Tayyip Erdoğan ile süren 5 saatlik görüşmenin ardından Ankara’dan ayrılırken gazetecilere yaptığı açıklamada özetle şöyle diyordu:
- “Ortadoğu barışında Türkiye kilit bir rol oynuyor. Seçimler öncesinde Türk hükümetinin Ortadoğu’da bir barış zeminine ihtiyacı var. Bu barış İsrail-Filistin veya İsrail-Suriye arasında olabilir. Bunun için elimizden geleni yapacağız.”
Ziyaretten iki gün sonra, 25 Aralık 2008 tarihinde İsrail’in en etkin gazetelerinden Jerusalem Post’ta çok ilginç bir analiz yayımlanıyordu.
Üst düzey bir İsrailli yetkili, aynen şöyle diyordu:
- “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, yurtiçinde hükümetine yönelik eleştirileri bertaraf etmek ve yükselen muhalefet karşısında meşruiyetini sağlamlaştırmak amacıyla yüksek profilli bir uluslararası diplomatik başarıya ihtiyacı bulunuyor.”

Türkiye’de ‘inançlı’ kesimleri istismar ederek, iktidara gelen Tayyip Erdoğan, ‘ABD/AB/İsrail’ ekseninde uygulamaya koyduğu ‘teslimiyetçi’ politikalarla, kendisine biçilen rolün ‘birinci safhasını’ kazasız belasız atlatmayı başardı..
Şimdi sıra, ‘ılımlı model ülke’ çerçevesinde, rolünün ‘ikinci safhasını’ yerine getirmekte.
İsrail’in başına ‘fırça’ atmış bir fotoğraf ortaya koyarak, bir anda Ortadoğu’da başlarına musallat olan yönetimler yüzünden büyük acılar çeken kitlelerin gözünde adeta bir ‘icon’ haline gelen Erdoğan, ilk önce Hamas ve diğer grupları öncelikli taleplerinden vazgeçirip, ‘İsrail’in varlığını’ tanımaları şartıyla ‘masaya’ oturmaya zorlayacak.
Ardından, ‘ABD/İsrail karşıtı ’olarak bilinen diğer gruplarla temasa geçip, bir an önce ‘silah bırakmaları’ için zemin yoklayacak.
Bölgede iyice yalnızlaşacak olan İran, ya ‘pes’ edecek, ya da ‘avlanması’ daha kolaylaşacak.
‘Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’ ile ‘Medeniyetler İttifakı Projesi’nin eşbaşkanlığını yürüten Tayyip Erdoğan, 13 Ocak Salı günü AKP’nin haftalık grup toplantısında yaptığı konuşmada ise, aynen şu ifadeleri kullanıyordu:
- “Büyük Ortadoğu Projesi’nin arkasındaki amaç bellidir. BOP, barış, huzur, insan hakları, hukukun üstünlüğü, ileri demokrasi ve ekonomik kalkınma, kadın hakları ve eğitim özgürlüğünü daha yukarılara taşımak amacıyla atılmış bir adımdır. Burada Türkiye’ye de bir görev verildi ve biz bu görevi üstlendik.”
‘Değiştiğini’, ‘dönüştüğünü’, ‘transformasyon’ geçirdiğini söyleyerek iktidara gelen Erdoğan, Türkiye’de kendisine bel bağlayan ‘inançlı’ kesimlerin zihinlerini ‘dumura’ uğrattıktan sonra, şimdi de Ortadoğu’daki ‘zulümlere’, ‘haksızlıklara’, ‘adaletsizliklere’ başkaldıran kitleleri ‘ehlileştirme’ misyonunu devralıyor.

Yönetmen, başrol oyuncusuncusuna, “Hoşgeldin Dünya Lideri”, “Dünya Başbakan Görsün”, “Davos Fatihi” pankartları eşliğinde “Dik dur eğilme, Türkiye seninle” sloganı atan ‘heyecanlı’ figüranları göstererek gülümsedi:
- “Hiç endişelenmene gerek yok adamım. Bu tosuncuklar var olduğu sürece, sen daha çoook ekmek yiyeceksin.”
YENİÇAĞ
*******
Davos fatihi Erdoğan'ın yeni klibi...
Ekten indiriniz...

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
"Hilafet bayrağını yeniden İstanbul'da göndere çekeceğiz"
« Yanıtla #9 : Mart 27, 2009, 11:19:19 ÖS »
"Hilafet bayrağını yeniden İstanbul'da göndere çekeceğiz"

Turkiye'yi kusatmis olan tehlikelerin daha cok farkina varmaniz icin asagidaki yaziyi paylasiyorum.
N.Kpt
***
Radikal örgüt Hizb-ut Tahrir Türkiye Sözcüsü Yılmaz Çelik,Tempo'ya konuştu
''Hilafet bayrağını yeniden İstanbul'da göndere çekeceğiz''
Liderliğini Filistinli Ata Abu Raşta'nın yaptığı radikal İslami örgüt Hizb-ut Tahrir, bir ay önce Türkiye'de resmi bir sözcülük açtığını ilan etti. Türk yargısının ve emniyetinin kendisiyle ilgili kanaatine rağmen, resmi sözcülük açarak çalışmalarına devam etme kararı alan örgütün bu görevi üstlenen üyesini TEMPO buldu. Bastırdığı kartta Hizb-ut Tahrir Resmi Sözcüsü - Türkiye Vilayeti unvanını kullanan Yılmaz Çelik, çarpıcı açıklamalarda bulundu.
 

Yılmaz Çelik

            YILMAZ ÇELİK’TEN ŞOK AÇIKLAMALAR
 
- Hilafetin başkenti İstanbul ve merkezi Topkapı Sarayı olacak
 
- İktidara geldiğimizde heykelleri yıkacağız,Cem Evlerine izin vermeyeceğiz
 
- Allah’ın izniyle orduyu ele geçireceğiz,tek kurşun atmadan İslam devletini kuracağız 
 
- Bizim için cihat, hilafetin kurulması sonrasında başlayacak.Hemen cihat ilan edilecek


El Kaide’nin Londra’da gerçekleştirdiği metro saldırılarının hemen sonrasında, bizzat Başbakan Tony Blair’in ağzından yeni terör yasası açıklandı. Yasanın en önemli maddeleri arasında, ülkede faaliyet gösteren radikal İslami örgütlerin yasaklaması da bulunuyor. Faaliyetlerinin yasaklanması kararı alınan örgütler arasında en dikkat çekici ve önemli olanı ise hiç şüphesiz Hizb-ut Tahrir.
 
İslami Kurtuluş Partisi anlamına gelen ve Şeyh Takiyüddin al- Nemhani tarafından 1953’te kurulan Hizb-ut Tahrir, bugün dünyada şiddete başvurmadan İslami bir rejim kurmayı amaçlayan en önemli radikal örgüt olarak kabul ediliyor. Radikal olarak kabul edilmesinin altında yatan gerekçe ise yöneticilerinin ‘İslam Akidesi’ olarak kabul ettikleri partinin ideolojisinden kaynaklanıyor. Çünkü, Hizb-ut Tahrir’in ideolojisinin en temel argümanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 3 Mart 1924’te kaldırılan hilafetin yeniden inşasıyla kurtulacağına inandıkları ‘İslam Ümmeti’ anlayışı. Bu anlayışla hareket eden ve hilafetin yeniden kurulmasını amaçlayan Hizb-ut Tahrir, cihadın Müslümanlar için kaçınılmazlığını kabul ediyor. Ancak, cihadı Raşid-i Hilafet Devleti’nin kuruluşu sonrasına bırakıyor. Bu durum, gerek istihbarat, gerekse güvenlik güçlerinin Hizb-ut Tahrir’e yönelik tedbirsel konumunu belirleyen en önemli nokta olarak öne çıkıyor. 
 
Partinin, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan hemen hemen tüm ülkelerde faaliyet göstermesi yasak. Faaliyetlerini illegal yollarla sürdürmeye çalışan partinin, özellikle İngiltere ve diğer AB üyesi ülkelerde uygulanacak yasaklamalardan sonra, buralarda da yeraltına ineceğine kesin gözle bakılıyor.
 
Peki, günümüzdeki liderliğini 2003’ten bu yana 63 yaşındaki Filistinli Ata Abu Raşta’nın yaptığı Hizb-ut Tahrir’i, radikal İslamcı örgütler arasına sokan ideolojisinin temel unsurları nelerden oluşuyor? Parti, ilk olarak ‘Kültürlendirme’ olarak tanımladığı yöntemle, Müslümanların İslami kültüre ulaştırılmasını amaç ediniyor. Kültürlendirme faaliyetiyle birlikte, ümmet olarak kabul ettikleri kitleyle kaynaşmanın sağlanacağına inanan parti, son olarak hilafetin ilanını amaçlıyor. Parti, hilafetin ilanına kadar geçen süredeyse, şiddete başvurmanın doğru olmadığını savunuyor. Parti, Müslümanlar için farz olduğuna inandığı cihadın da İslam’a göre ancak hilafetin ilanı sonrasında başlayabileceğine inanıyor. Cihadın muhatabı olarak ise İsrail ile tüm Hıristiyan ülkeleri gösteriliyor.
 
Türkiye ve Hizb-ut Tahrir
Türkiye’nin Hizb-ut Tahrir’e yönelik bakışında da partinin ‘hilafetin ilanı sonrasına bırakılmış cihat anlayışı’ önem kazanıyor. Parti üyeleriyle ilgili davalarda emniyet teşkilatının, “Hizb-ut Tahrir örgütünün, Terörle Mücadele Kanunu’nun 4928 sayılı Kanunla değiştirilen 1. maddesi kapsamında tarifi yapılan ‘terör örgütü’ tanımına ideolojik ve örgüt boyutları itibarıyla tipik olarak uyduğu ancak cebir ve şiddet boyutu itibarıyla uymadığı kanaati hasıl olmuştur” değerlendirmesi dikkat çekiyor. Türkiye’de, Ürdünlü Osman Muhammed Mahmud tarafından Ercüment Özkan aracılığıyla örgütlenmeye başladığı 1962’den bu yana, Hizb-ut Tahrir’e yönelik operasyonlar aralıksız devam ediyor.
 
Ancak, radikal İslami örgüt olarak kabul edilen Hizb-ut Tahrir, bir ay önce Türkiye’de resmi bir sözcülük açtığını ilan ederek herkesi şaşırttı. Türk yargısının ve emniyetinin kendisiyle ilgili kanaatine rağmen, resmi sözcülük açarak çalışmalarına devam etme kararı alan örgütün bu görevi üstlenen üyesini Tempo buldu. Emniyet kayıtlarında, Hizb-ut Tahrir’in Türkiye lideri olarak adı geçen, bastırdığı kartta Hizb-ut Tahrir Resmi Sözcüsü - Türkiye Vilayeti unvanını kullanan Yılmaz Çelik, çarpıcı açıklamalarda bulundu.
- Örgütle ne zaman tanıştınız?
 
Ben 1995 senesinde tanıştım Hizb-ut Tahrir’le. Lise mezunuyum, ancak 10 yıldır parti tarafından ciddi bir eğitimden geçirildim. Parti eğitimi aldım yani.
 
- Sizin için polis raporlarında, partinin sözde Türkiye lideri tanımlaması yapılıyor. Siz partinin Türkiye lideri misiniz? 
 
Onlar öyle tanımlıyorlar. Ancak ben resmi sözcüyüm. Ben Hizb-ut Tahrir’in Türkiye’deki resmi sözcüsüyüm.
 
- Resmiyetin parti disiplinindeki anlamı nedir?
 
Parti adına tüm açıklamaları yapan kişidir. Türkiye’yle ilgili tüm siyasi, resmi, idari açıklamaları ben yapıyorum.
 
- Peki Türkiye’de sizin üstünüzde biri var mı?
 
Bizim üstümüzde Allah var.
 
- Bu Allah dışında başka birinin olmadığı anlamına mı geliyor?
 
Bu soruya verilecek cevap bizi zorlar...   
 
Silahlı mücadele
- Sizler siyasi ve adli literatürde, amaçlarına ulaşmak adına silahlı mücadeleyi doğru bulmayan, radikal bir İslami örgüt olarak kabul ediliyorsunuz. Silahı ne zaman elinize alacaksınız? 
 
Parti hiçbir zaman silahlı mücadele yapmaz ve yapan gruplara da destek vermez. Destek vermeyişinin sebebi, silahlı mücadelenin İslam’a ters olmasından kaynaklanmaktadır. İslam, şiddeti hiçbir zaman benimsemez. Ancak, silahlı mücadeleyi ya da cihat kavramını ne zaman benimsiyor parti; İslam devleti kurulduktan sonraki mücadelede.
 
- Siz cihada, İslam devletini kurduktan sonra mı başlayacaksınız?
 
Evet! İslam devleti kurulmadan önce, parti hiçbir zaman kendisi silahlı bir mücadeleyi benimsemeyeceği gibi, silahlı mücadele yapan gruplara da destekte bulunmayacak.
 
- Peki şiddete bulaşmadığını söylediğiniz bu partinin yapısı nedir? Çalışmalarını nasıl bir örgüt yapısıyla yürütüyor?
 
Yapı konusunun içine pek giremem Ancak şunu söylemek istiyorum ki, biz amaçlarımızı insanlara açık bir şekilde beyan ediyoruz. Diyoruz ki, üç tane merhale vardır. Bu merhale ile insanlarda bir kitleleşme meydana getiririz. Yani bunlardan bir tanesi kültürlendirme. Sahip olduğumuz İslami kültürleri biz insanlara götürür veririz. İkinci merhale dediğimiz olay, toplumla kaynaşmadır. Üçüncü merhale, yönetimi ele geçirme merhalesi ki; bu, İslam’ın tatbik edilmesi merhalesidir. Biz iki türlü bir değişimden söz ediyoruz. Biz diyoruz ki: “İslam evrensel bir ideolojidir.” Dolayısıyla, toplumun, örneğin aksayan yönlerinin değişimine yönelik, bir nevi yama olarak tanımlanabilecek çalışmalara karşıyız. Örneğin, bugün bu topluma baktığımız zaman, tamamıyla İslami bir toplum olmadığını görüyoruz. Ve biz İslami olmayan bu toplumu kökten, tamamen değiştirmeyi amaçlıyoruz.
 
- Yani, şiddete bulaşmadan devleti ele geçirmeye çalışıyorsunuz? 
 
Bu üç merhale dışında, daha fazla ayrıntıya girmemizi istiyorsanız, buna giremeyiz. Ama şunu açık bir şekilde söyleyelim, bugün emniyetin elinde, bizim hakkımızda birçok rapor var. Oradan ulaşabilirsiniz mesela.
 
- Ulaşabileceğimiz için size soruyorum zaten. Nasıl ele geçireceksiniz?
 
Peki bir soruyla cevap vereyim. Siz böyle bir çalışma yapsaydınız, nasıl ele geçirmek isterdiniz? Hiçbir silah kullanmıyorsunuz, hiçbir baskı-şiddet yolunu kullanmıyorsunuz. Siz nasıl ele geçireceksiniz? Bugün ülkede büyük bir güç vardır değil mi? Bu gücü kimse inkâr edemez ve o güç ordudur. Yani otoritedir.
Orduyu ele geçirmek
 
- Orduyu ele geçireceksiniz yani?
 
Allah’ın izniyle. Sadece bunu söyleyebilirim. Çünkü, benim ağzımdan çıkan her şey partiyi bağlar. Bu konular partiyi ilgilendiren meseleler. Parti, sahip olduğu fikirleri insanlara götürüyor ve kitleselleşiyor. Karşısında da takdir edersiniz ki bir güç, bir kuvvet vardır. Bunun yolu o gücün bu kişileri kabul etmesinden geçer. Tıpkı, Cumhuriyetin ilanı gibi olacak. Cumhuriyeti kuran bir otoriteydi. Yani bir güçtü. Ve biz de inanıyoruz ki, o güç isterse bu olur.
 
- Ordunun bunu isteyeceğini söylemek oldukça hayalci bir beklenti...
 
Sizin söylemek istediğinizi anlıyorum. Bir devrim nasıl gerçekleşir, aslında bunu siz de biliyorsunuz. Hangi güç söz sahibi ise orayı elde etmeden, asla ve hiçbir zaman için bir devrim gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Yani bugün Türkiye’deki güç sahibi bellidir. Burayı elde eden bir kitle, bir cemaat, gerçekten çok rahat bir şekilde Türkiye’de darbe yapabilir. Ancak bu kadar konuşabilirim...
 
- Ve tüm bunları yaparken hiç silah kullanmayacaksınız...
 
Kesinlikle evet! Ben size şunu söyleyeyim, bugün Türkiye’de belirli çevreler vardır. Bu çevreler bu fikirleri kabul ettiği takdirde, gerçekten bu iş olacaktır. Hz. Muhammed’in uygulamaları gibi. Mesela, peygamberimiz, Medine’ye elçilerini gönderdi. Onlar iki kişiyle konuştular ve onların İslam’ı kabul etmesiyle devlet kuruldu. Devrimlerin geneline baktığımızda, her zaman belirli odaklar, güçler vardır. Mutlaka bu büyük güçlerin, bu işi kabul etmeleri gerekmektedir.
 
- Yani orduyu da ele geçireceğinizi söylüyorsunuz. Fakat, son kertede size yönelik tedbirlere ne tür karşılıklarda bulunacağınız muğlak. 
 
Bir kitle düşünün, bir yerde bir devrim yapmak istiyor; bir inkılap gerçekleştirmek için o ülkenin belirli şartlarının olması gerekir. O ülkenin stratejik, coğrafi, jeo-stratejik konumunu güçlüyse ve orada devrim gerçekleşirse, -ki ileride inşallah kurulacak biz buna inanıyoruz- devleti kurar. O zaman kafirler bir bütün olarak buraya saldıracaklardır. O yüzden eğer siz bir yerde devlet kurmak istiyorsanız, akli olarak değerlendirdiğinizde orada mutlaka birtakım şartların oluşmasını istersiniz. Nükleer gücü var mıdır? Ordusunun güçü nedir? Diğer devletlerle ilişkisi nasıldır? Parti bunu değerlendirir, uygun bir yer bulduğu zamanda da örneğin Türkiye’de uygunsa devleti kurar. Yani Pakistan’ı beklemez, Ürdün’ü beklemez, kesinlikle kurar.
 
- Yani siz bu çalışmalarınızı yürütürken, size yönelik, örneğin silahlı bir baskı olması halinde dahi silaha başvurmayacağınızı mı söylüyorsunuz?
 
Evet! Bunun örnekleri vardır. Örneğin Özbekistan’da on binlerce  partilimiz  katledildi. Biz bu saldırıların ardından tek bir şey söyledik. Yakında Blair’den, Bush’tan intikamımızı alacağız. Çünkü, İslam devleti kurulacak. Kimsenin burnu kanamadan, tek bir kurşun dahi atılmadan İslam devletini kuracağız.
 
Önce hilafet,sonra cihat
 
- Diyelim hilafeti kurdunuz, peki ya sonra? 
 
Bizim için cihat, hilafetin kurulması sonrasında başlayacak. Hemen cihat ilan edilecek.
 
- Kimlere?
 
İslam devletleri ikiye ayırıyor. Fiili harbi olan devletler ve harbi olmayan devletler. Harbi devletler, İngiltere, Amerika, Rusya, İsrail, İtalya... Bugün Müslümanlarla fiili olarak kim harp ediyorsa, İslam bunlarla en ufak ilişkileri dahi yasaklar ve onlara karşı cihat ilan eder. Örneğin İslam devleti kurulduğu zaman, ilk iş İsrail’i bulunduğu bölgeden çıkarmak olacaktır. Öte yandan, andığım ülkelerle tüm ilişkiler, ekonomik ve siyasi ilişkiler sona erdirilecektir. Bir de harbi hükmünde olmayan, yani fiili savaş durumunda olmayan birtakım devletler olacaktır.
 
- Onlarla ilişkileriz nasıl gelişecek?
 
İslam devleti bunlarla birtakım ilişkilerini sürdürecektir. Örneğin, Suriye İslam devletine katılmaması halinde cizye ödeyecektir ya da onu da yapmaz ise savaş ilan edilecektir. Diyelim ki Türkiye’de hilafet devletini kurduk. Partinin dünyanın diğer bölgelerindeki mensupları, yönetimlerine hilafet devletine katılma konusunda baskı uygulayacaklardır.
 
- Peki devletinizin başkenti neresi olacak?
 
Biz Ankara’yı başkent olarak kabul etmiyoruz. Biz hilafet devletini inşallah burada kuracak olursak, İstanbul’u başkent yapacağız. İnşallah müstakbel Halife Ata Abu Raşta, Topkapı Sarayı’ndaki makama oturacaktır. Hilafetin başkenti İstanbul ve merkezi Topkapı Sarayı olacaktır. Tabii bu bizim özlemimizle ilgili. Eğer hilafet Türkiye’de kurulursa, başkent İstanbul, merkez Topkapı Sarayı olacak.
 
- Eğer Türkiye’de kurulursa... 
 
Evet, kurulursa başkent İstanbul olacak. Çünkü Osmanlı halifeleri oradan dünyayı yönetti ve kafirlere oradan hükmetti. Bu nedenle biz Topkapı Sarayı’nı istiyoruz. Dediğim gibi, hilafetin başkenti İstanbul, merkez ya da hilafet makamı da Topkapı Sarayı olacaktır. Eğer hilafet, Türkiye’den önce başka bir yerde kurulursa, oranın kentlerinden biri olur başkent. Mısır’da olursa Kahire, Irak’ta olursa Bağdat örneğin. Türkiye’de olursa İstanbul’da olur.
 
-Topyekûn bir İslam devleti kurulduğunda başkentiniz neresi olacak?
 
O, halifenin yani Ata Abu Raşta’nın görüşüne bağlıdır. Ancak, parti içindeki genel eğilim başkentin İstanbul olması yönündedir. Çünkü, hilafet bayrağı burada indi ve biz bu bayrağı yeniden İstanbul’da, Türkiye’de kaldırmak istiyoruz. Bayrağı indiği yerden kaldırmak istiyoruz, kaldırıldıktan sonra nereye giderse gider. Bayrak, 1924’te hilafetin kaldırılmasıyla birlikte İstanbul’da aşağı indirildi ve biz yeniden İstanbul’dan göndere çekmek istiyoruz. Bayrağımız ise Peygamberimizin kullandığı bayraktır. Siyah zemin üzerine beyaz renkle Arapça Kelime-i Şahadet yazılıdır. Bu bayrağın yanı sıra halifenin bulunduğu yerde, beyaz zemin üzerine siyah renkle Kelime-i Şahadet yazan bir başka bayrak daha çekili olacaktır.
---
Okan KONURALP
Fotoğraf: Bülent ERCAN
http://www.tempodergisi.com.tr/toplum_politika/08851/

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
ECEVİT'E ZİHİN KONTROLÜ YAPILDI MI?
« Yanıtla #10 : Temmuz 29, 2009, 03:29:50 ÖS »
Ecevit'e Zihin Kontrolü Mü Yapıldı?

Savcı Öz, Haberal'ın Ecevit'e zihin kontrolü yaptığı iddialarını soruşturuyor. Öz'ün Ergenekon'un Zihin kontrol uzmanı Sayın'ı sorguladığı ortaya çıktı...

Ergenekon savcısı Zekeriya Öz'ün, Başkent Üniversitesi sahibi ve Rektörü Bülent Haberal'ın eski başbakanlardan merhum Bülent Ecevit'e zihin kontrolü yaptığı iddialarını soruşturduğu öğrenildi. Edinilen bilgilere göre Zekeriya Öz'ün bu iddiaları araştırmak için yine Ergenekon tutuklusu Ümit Sayın'ı sorguladığı öğrenildi. Zihin kontrolünün mümkün olup olmadığı yolundaki soruya Ümit Sayın'ın "Şu anda böyle bir şey mümkün olsaydı sizce ben Silivri Cezaevi'nde yatıyor olur muydum?" şeklinde yanıt verdiği de öğrenildi.

Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Doç. Dr. Ümit Sayın geçtiğimiz günlerde Zekeriya Öz tarafından yapılan sorgusunda "zihin kontrolü" konusunda sorgulandığı, sorguya da avukatının alınmadığı belirtildi.

Türkiye'nin sayılı farmakologları arasında yer alan ve Zihin Kontrolü üzerinde yaptığı çalışmalarla Türkiye'deki tek isim olduğu akademik çevreler tarafından kabul gören Ümit Sayın'a yapılan sorgunun konusunun Mehmet Haberal ve bir süre Başkent Üniversitesi Hastanesinde tedavi edilen dönemin Başbakanlarından Bülent Ecevit ile ilgili olduğu öğrenildi.


SAYIN'A KRİTİK SORU "ECEVİT'E ZİHİN KONTROLÜ YAPILDI MI?"
Bir yılı aşkın süredir Ergenekon davasında örgüt yöneticisi olduğu iddasıyla tutuklu olarak yargılanan Doç. Dr. Ümit Sayın'a Zekeriya Öz tarafından yapılan 3. sorgusunda, Ergenekon'un son dalgasında tutuklanan Başkent Üniversitesi Rektörü Mehmet Haberal tarafından Bülent Ecevit'e zihin kontrolü yoluyla operasyon yapılıp yapılmadığı yolunda sorular sorulduğu ileri sürüldü. Zihin Kontrolü üzerinde Türkiye'de en yetkin kişi olduğu akademik çevrelerce de kabul edilen Ümit Sayın'ın, zihin kontrolünün mümkün olup olmadığı sorusuna yanıtının "Eğer zihin kontrolü şu anda mümkün olsaydı sizce ben Silivri cezaevinde yatıyor olur muydum. Mahkeme heyetini etkilemez miydim?" olduğu iddia edildi.


DOĞU PERİNÇEK SORGU ZAPTINI MAHKEMEYE İSTEDİ
Ergenekon savcısı Zekeriya Öz'ün, Ümit Sayın'a "Ecevit'e Zihin Kontrolü" üzerine sorgu yapması Ergenekon sanıkları arasında da yankı buldu. Ergenekon davasının 95. duruşmasında Doğu Perinçek'in "Sayın'a, 'uzaktan kumanda yöntemiyle cinayet işletilir mi? İP'li sanıklar cezaevinde ne yapıyor?' gibi sorular sorulmuş. Bu sorgu sırasında avukatı da içeri alınmamış. Sayın'ın ifade tutanağının mahkemeye getirilmesini istiyorum" demesi üzerine gözler Zekeriya Öz'ün 26 Mayıs tarihinde yaptığı sorguya çevrildi.


OPERASYON ÜNİVERSİTE HASTANESİNDE Mİ YAPILDI?
Polis tutanaklarına yansıyan ve Ecevit'in koruma amiri Recai Birgün tarafından açıklanan iddialara göre, 4 Mayıs 2002' de Prof Dr Mehmet Haberal'ın rektörü olduğu Başkent Üniversitesi' ne kaldırılan eski Başbakan Bülent Ecevit'e bağırsak iltihabı teşhisi konulduğu, yani bir gün sonra hastaneden çıkan Bülent Ecevit'in Oran' daki konutunda dinlenmeye çekildiği, iki gün sonra ise evde sırtını çarpması sonucu kaburgasının kırıldığı açıklamasının yapıldığı, 17 Mayıs 2002' de Başbakan' ın doktoru Prof. Turgut Zileli ve Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Mehmet Haberal'ın Başbakanlık konutunda rahmetli Bülent Ecevit'i muayene ettiği, kapsamlı bir çheck up yapılması için ikna ettikleri, yeniden aynı hastaneye kaldırıldığı ve burada kaldığı 11 gün sonunda durumunun daha da kötüleştiği belirtiliyor.


TEDAVİYE GİTSEYDİ İŞ GÖREMEZ RAPORU VERİLECEKTİ
Tutanaklarda 27 Mayıs 2002' de 11 gün kaldığı Başkent hastanesinden çıkarak evine gittiği ve Başkent Üniversitesinden gelen doktorları kabul etmeyerek Demiryolları Hastanesi'nden Ortopedist Dr. Mücahit Pehlivan tarafından tedavisine devam edilen Ecevit'in 11 Temmuz 2002'deki son randevuya gitmemesinin nedenini dönemin DSP Grup Başkanvekili olan Emrehan Halıcı, "Gitseydi, kendisine çürük ve ya "iş göremez" raporu verilecek ve bu rapora dayanılarak Başbakanlıktan düşürülecekti." Dediği de belirtiliyor.


TEDAVİYİ KESİP AYAĞA KALKAN TEK İNSAN
Ecevit'in koruma amiri Recai Birgün'ün savcılıkta verdiği ifadede ayrıca, "O dönemde, rahmetli Bülent Ecevit'in koruma amirliğini yapan sizin tarafınızdan o gün açıklamalarında " dünyada tedaviyi kesip de ayağa kalkan tek insan Sayın Bülent Ecevit'ti. Ne zaman tedavi kesildi, ayağa kalktı. O gün yaşananlara da 57. Hükümet' e yapılan operasyonun bir parçası olarak baktık. 57. Hükümet ' in iktidarının düşürülmesi için yapılan bir operasyondu." Şeklinde beyanlarda bulunduğunuz ve Gözaltına alınan şüpheli Mehmet Haberal'ın daha önce iddialarından ötürü size yönelik dava açtığı ve davayı kaybettiği anlaşılmıştır." İbaresi de yer aldı.


ECEVİT'İN KORUMASINA SORULAN SORULAR
Recai Birgün'e emniyette "Mehmet Haberal'ın bu iddialarla ilgili size dava açıp kaybettiği doğru mu?, O dönemlerde rahmetli Bülent Ecevit'in en yakını olarak her türlü ilişki ve sağlık durumunu en iyi bilen biri olarak Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına karşı böyle bir girişim ne amaçla yapılmış olabilir? Eğer amacına ulaşılıp başbakanlıktan düşürülseydi sonraki süreç ne şekilde gelişecekti? Bu girişimde kimlerin rolü vardı ve talimatı kimden almışlardı? Bu olayın dışında başkaca bildiğiniz girişimler de oldu mu?" şeklinde sorular sorulduğu da öğrenildi.


SAYIN'DAN ÇAĞDAŞ BÜYÜ: BİLİMLE YÖNLENDİRME
Sayın'ın 9 Ocak 1993 yılında Büyük Loca'ya yaptığı "Büyü, Bilim ve Masonluk" başlıklı konuşmada "büyünün yerini alan bilim aracılığıyla zihinlerin kontrol edilebileceği" ve "beyinlerin nöro-kimyasal maddelerle yönlendirilebileceği" işleniyordu. Sayın konuşmasının sonunda, "Aslında gerçek büyü bilimdir ve bilimin belirlediği gerçeklerle çelişen gerçek, gerçek değildir. Bizler bilimin sunduğu imkânları kullanarak büyü felsefesinin ulaşamadığı amaçları da gerçekleştirebiliriz. Büyücülük araç ve yöntemlerinin çağdaş versiyonlarını üretebilir; geliştireceğimiz formülleri ve yöntemleri kullanarak bireyleri ve toplumu yönlendirebiliriz" diyordu.

ÜMİT SAYIN'IN CV'SİNDEN İLGİNÇ NOTLAR
1992-1994: DETAM'da (Deneysel Tıp Araştırma Merkezi) farmakolog olarak farmakoloji ve nörobilim üzerine çalıştı. Davranış farmakolojisi, psikiyatrik modeller, deneysel epilepsi, morfin fizyolojik bağımlılığı, psiko-nöro farmakoloji üzerine çalışmak üzere İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü tarafından görevlendirildi. 1992-1994: DETAM'da (İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Merkezi) deneysel epilepsi, hayvanlarda davranış modelleri, Psiko-nöro farmakoloji, morfin bağımlılığı konularında çalıştı.


TÜM EĞİTİM DÖNEMİNDE ÜZERİNDE ÇALIŞTIĞI SPESİFİK KONULAR

* Psikoaktif, narkotik ve psikedelik, halüsinojen maddelerin hayvanlar üzerine etkisi, klinik etkileri. Bilinç yapısının değiştiren psikoaktif maddelerin psikofarmakolojisi.

* LSD-25, Metamfetamin, MDMA (Ekstazi), Psilosibin, Meskalin, İbogain, Skopolamin, Salvia Divinorum, gibi halüsinojen ve nörokimyasal zihin kontrolünde kullanılan maddelerin psikolojik, fizyolojik ve elektrofizyolojik etkilerinin incelenmesi.

* Zihin kontrolünün nörokimyasal yöntemleri.

Kaynak: İhsan Demir/Gazeteport
23.Haziran.2009