Gönderen Konu: KARAÇARŞAFIN TARİHÇESİ  (Okunma sayısı 1208 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
KARAÇARŞAFIN TARİHÇESİ
« : Nisan 13, 2008, 11:36:00 ÖÖ »
Bütün dinler, bütün devlet yönetimlerinden uzaklaştırılmadıkça insanlık savaşlardan ,felaketlerden kurtulamayacaktır.Çünkü dinler açıkça allahın yasalarının dışındaki ifadelerden oluşmaktadır.

Ekteki Çarşaf slaytına bakınız...
Ahmet Dursun
*****************
YAZININ TAMAMNINI VERİYORUM.İLGİLİ LİNKTEN ASIL YAZI SAHİBİNE ULAŞMAK MÜMKÜNDÜR.

Aşağıdaki yazı 2004 yılında kaleme alındı ama, 23.10.2006 günü gözden geçirilip bazı yeni eklemeler yapıldı. Eklerle birlikte metnin tekrar okunmasında yarar olabilir ve aslında kesinlikle yarar vardır.- Y. Küpeli                  

www.sinbad.nu
Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı.

Kadınları kefen gibi örten kara çarşafın, kafayı ve boynu sımsıkı sarıp sadece yüzün bir bölümünü açıkta bırakan sıkmabaş modasının İslamiyet ile doğrudan bağı olmadığı gibi, hele hele özgürlüklerle uzaktan yakından bağı yoktur. Tam tersine -kadının birinin malı olduğunu simgeleyen- bu tip giysiler, kadınlardan başlayarak tüm toplumu köleleştirmenin ilk büyük adımıdır. Günümüz Türkiye'sinde, kara çarşafın ve türbanın "özgürlüklerin" sembolü olduğunu iddia etmeye kalkanlar, öncelikle nüfusun yarısını köleleştirerek ülkeyi binlerce yıl geriye götürüp tamamen teslim almak isteyen emperyalist güçlerin ajanlarıdırlar, hiçbir değer yargısı olmayan din tüccarı satılık kişiliklerdir, karakter bozukluğu olan tipik psikopatlardır.

Bu katagorilerin dışında safca sözkonusu oyuna gelenler varsa eğer, onlarda kör cahillerdir... Türban, kara çarşaf ve benzeri kadın giysileri ile ilgili kurallar, İsa'dan önce yaklaşık 1500'lü yıllarda tarih sahnesinde gözüken ve yine İ. Ö. 1000- 800'lü yıllarda büyük militarist bir güç olan acımasız Asuri İmparatorluğu'nun yasalarında vardı. Bu dehşet verici yasalar, İ. Ö. 1925 yılında tahta oturmuş ünlü Babil kıralı Hammurapi'nin el- kol kesmeyi içeren yasalarından dahi geriydiler. Evli kadınlar için türbanı, benzeri örtünme yöntemlerini veya hatta çarşafı zorunlu kılan Asur yasaları, bölgede kadın- erkek ve diğer toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde bir geriye dönüşü simgelemekteydiler...
Carl Grimberg (1875- 1941), 1906- 09 yıllarında Göteborg Üniversitesi'nde doçentlik yapmış çok değerli bir tarih öğretmeni, yazar ve yayıncıdır. Alabildiğine ağır bir emeği gerektiren araştırma ürünü değişik eserlerinin yanında Grimberg, ilk cildi 1926 yılında tamamlanıp ertesi yıl basılan -kültür ağırlıklı- 14 ciltlik bir dünya tarihinin de büyük bölümünün yazarı ve eserin tümünün redaktörüdür. Kıt zaman içinde değişik kaynaklara giderek bu metni uzatmamak için, sadece Carl Grimberg'nin "Världshistoria- Folkens Liv och Kultur" (Dünya Tarihi- Halkın Yaşamı ve Kültürü) adlı 14 ciltlik yapıtının 1'nci cildindeki Asuri İmparatorluğu'nun yasaları ile ilgili bölümleri burada özetleyerek, türbanın ve kara çarşafın geçmişi hakkında bilgi vermeye çalışacağım. Ve şüphesiz herkesin rahatca anlayabileceği gibi Grimberg, İsa'dan bin yıl önceki sözkonusu toplumsal kültürü anlatırken, ne İslamiyet'i ve ne de günümüzde Türkiye'de yaşanmakta olan çılgınlıkları ve İslam ticareti ile maskelenmeye çalışılan büyük toplumsal ihaneti aklının köşesinden geçirmemiştir. Araştırmasını herhangi bir politik kaygı taşımadan sadece bilim aşkı ile özgürce yapmıştır. Kısacası Grimberg, günümüzde moda olan Washington merkezli İslam karşıtı akımların ve bunun ayrılmaz bir parçası olan İslam ticaretinin tamamen dışında bir bilim adamıdır, sadece ve sadece gerçeğin tarihsel köklerini araştırıp göstermeye çalışmaktadır.

Değişik tarihçilerin verdikleri bilgilere göre, Babilliler gibi semitik bir halk olan Asuriler, batıdan, Suriye çöllerinden at sırtında bölgeye gelip yerleşmişlerdir. Ve onlar, 1'nci Babil (aynızamanda başkentleri'nin adı = Babylon = Tanrının Kapısı) devletinin kültürel mirası üzerine alabildiğine ataerkil, katı acımasız insani ilişkileri içeren bir toplumsal sistem kurmuşlardır. Tüccar ve militarist bir imparatorluk, medeniyet geliştirmişlerdir... Örneğin, farklı tarihçilerin verilerine göre, İsa'dan bin yıl önce Asur ordusunun kullanmış olduğu silahlar Ortaçağ Avrupası ordularının silahlarından geri değildir.
Babil mirası üzerinde yükselen bu yeni medeniyetin adı, Asur adlı en büyük "yaratıcı"larından ve ilk başkentlerinin adından gelmektedir- daha ileri dönemde başkentleri, günümüz Musul'unun 100 km kadar doğusunda, Dicle kıyısında olan tarihi Nineve kenti olmuştur. Güney Kafkasya'ya, Anadolu'ya, İran'a dek tüm bölgeyi kolonileştirmiş olan Asuri İmparatorluğu, nedeni tam anlaşılamamakla birlikte acımasız bir iç çatışmanın ürünü olduğu sanılan bir zaaf sonucu, en güçlü olduğu dönemde, kuzeyden Medler'in ve güneyden de intikamcı Babilliler'in (Kaldeliler) birleşik saldırıları ile İ. Ö. 612 yılında tarih sahnesinden silinmiştir. Medler ve Kaldeliler (eski Babilliler) Nineve'yi üç aylık bir kuşatmanın ardından elegeçirip, az görülür bir intikam duygusuyla baştan aşağı yakmışlar, yakmışlar, taş üstünde taş bırakmamışlardır.

Yaklaşık 2500 yıl sonra Nineve'nin külleri arasından dönemin en büyük devlet kitaplığına ait 20 bin tablet bulunmuştur... Sözkonusu tabletler birçok bilinmeyen tarihi gerçekle birlikte Asurlular'ın çevresindeki toplumların tarihlerinin anlaşılmasına da yardımcı olmuşlardır. Bunlar, bazı ataerkil (pederşahi) baskıcı kültürlerin, kadınları toplumda en arkaya iten ve bir erkeğin kölesi olduğunu göstermek için onları türban ve benzeri cenderelerin içine sokan modaların Arap ve İslam toplumlarına nereden geldiğini de açık etmektedirler... Örneğin, Ermeni toplumunun sahip çıktığı Ararat (Ağrı) adı, Asuri anallerinde (güncelerinde) bulunmuştur ve bu Asurilerin oraya verdikleri kendi dillerinden bir addır. Diğer yandandan İrani toplulukların, Med ve Perslerin tarihleri ile ilgili ilk bilgilere de yine Asuri anallerinde rastlanmaktadır. Ve konumuz açısından en önemlisi, birçoğu ortak olan Babil ve Asuri tanrıları, İslamiyet'in semitik "Alah"ı gibi hem "yaratan" ve hem de "yıkan"dır. Yine onlar, aynen "Allah" gibi "iyiliği" ve "kötülüğü", tüm "gücü" kendi ellerinde toplamışlardır. Halbuki Hint- Avrupai ve bağlantılı Hint- İrani mitolojilerin "yaratıcı" güçleri sadece iyiliği temsilederlerken, karşılarında ise yine sadece "kötülüğü", "yıkıcılığı" temsileden şeytani bir "güç" veya "güçler" vardır.

Özet olarak Carl Grimberg'nin anlattıklarına göre, Hamurrapi'nin yasalarının yazılı olduğu taş, 1901 yılında eski Pers kenti Susa'da bulunmuştur. Bu taş, dünyanın tanınan en eski yasa kitabı olarak kabuledilmektedir. Ve aynızamanda "sıkmabaş" geleneğiyle de bağlantılı sözkonusu Asur yasaları, toplumsal anlamda Hamurrapi'nin yasalarından dahi bir geriye gidiştir...

Örneğin, Hammurapi yasalarına göre bir yargıcın rüşvet alarak yanlış bir karar verdiği kanıtlanabilirse, sözkonusu yargıç aldığının 12 mislini ödemek zorundadır. Ve aynı kişi birdaha da yargıçlık yapamamaktadır... Diğer maddeleri de gözönüne alınırsa, günümüzün en gelişmiş ceza yasalarına göre toplumsal anlamda suçla orantılı olmayan çok ağır cezalar içerdiği anlaşılan bu yasalara göre, yalancı tanıklar öldürülebilmekte, bazı durumlarda hırsızların elleri kesilebilmekte; veya diğer durumlarda hırsız çaldığı şeyin değerinin 30 mislini geri ödemek zorunda kalmakta; eve hırsızlığa giren öldürülüp içeriye girdiği yere gömülebilmektedir vs..

Bazı kil tabletlerden elde edilen bilgilerin ışığında, önceki (Babil öncesi) Sümer toplumuna ait yasalar karşısında daha sonraki Hamurrapi yasaları, evlilikle ilgili kurallar konusunda bir ilerlemeyi temsiletmekte imişler.

Hammurapi'den önce kadınlar, -günümüzde de başlık parası ile biraz yumuşatılmış bir örneğini görülmekte olduğumuz gibi- alınıp satılabilirler, anne veya babanın izni ile tecavüze uğrayabilirlermiş. Hammurapi yasalarında ise kadınlar bazı haklara sahibolabilmişler... Sümer yasalarına göre bir kadın eşine, "sen benim erkeğim değilsin", diye bağıracak olursa, bağlanıp nehre atılabiliyor veya kent surunun kulesinden aşağıya itilebiliyormuş. Babil yasaları ise erkeğin çok evliliğine izin vermekte imiş ve şüphesiz bu işte kadının doğurganlığı en önemli rolü oynamaktaymış.

Hammurapi'den önce eşlerin ayrılma olayı, herkese açık biryerde erkeğin kadına, "sen artık benim karım değilsin" demesi ve biraz birşeyler ödemesi ile kolayca gerçekleşiyormuş- İslam toplumlarında da yeri olan ve "boş ol, boş ol, boş ol" tarzında kadının erkek tarafından boşanması gibi. Böylece, -yanılmıyorsam eğer- erkeğin üç kez "boş ol" demesiyle aynı sorunu çözen şeriat yaslarının nerelerden geldiği sanırım şimdi daha iyi anlaşılmaktadır... Yine Hamurrapi öncesi yasalar göre, kaza ile aynı sözü kadın erkeğe söyleyecek olursa, bağlanıp nehre atılıyormuş. Hammurapi yasaları ise bu durumu kadının yararına biraz yumuşatmışlar, kadına süreci tamir fırsatı tanıdıkları gibi, boşanmada ödenenin miktarınıda yükseltmişler vs.. Ve şüphesiz tüm bunların günümüzden yaklaşık dört bin yıl önceki ataerkil (pederşahi), alabildiğine baskıcı katı erkek toplumlarına özgü gerçekler olduğunu tekrar anımsamakta yarar vardır.

Zalim Asuri yasaları ise, yukarıda özetlenen bazı gerçekleri bile aratacak nitelikteler... İ. Ö. 1900'lü yıllara ait Hammurapi yasalarının yanında İ. Ö. 1300'lü yıllara özgü Asuri yasaları, bir ilerlemeyi değil, tam tersine gerilemeyi, kötüleşmeyi temsiletmekte imişler. Korkunç katı Asuri yasalarına göre, kulak, burun, parmaklar kesilmekte, surat bütünüyle bozulmakta, göz çıkartılmakta ve erkekler hadım edilmektedirler...
Asuri evlilik yasası Yahudi toplumunun yasalarına benzemekte imiş. Her iki yasaya göre, ölen erkek kardeşin dul karısı ile evlenme zorunluluğu varmış- aynı gelenek halen Anadolu'nun en geri bölgelerinde, ataerkil kültürün en güçlü biçimde egemen olduğu bölgelerde sürmektedir... Eğer en yakın erkek akraba henüz çocuksa, 10 yaşına dek bekleniyor ve 10 yaşını doldurunca dul kadın ile bu çocuk evlendiriliyormuş. Boşanma ise Babil toplumuna göre çok daha kolaymış ve erkek eşini elleri bomboş rahatca sokağa atabiliyormuş. Ve bu yasaların en korkunçlarından birine göre, eğer evin kadını kocasına ait olanı bir köleye veya hizmetçi kadına verirse, alanın burnu ve kulağı kesiliyor ve mal sahibine iade ediliyormuş. Böyle bir durumda evin erkeği de karısının kulağını kesme hakkına sahipmiş. Eğer adam karısının kulağını kesmezse, hediyeyi almış olanlarında kulak ve burunları kurtuluyormuş.

Eğer evli bir kadın başkasının evinden hırsızlık yaparken yakalanırsa ve kocası çalınanın bedelini ödeyebilirse, hırsız kadın sadece tek kulağını kestirerek kurtulabiliyormuş. Yok eğer koca ödeyemezse, diğeri (evsahibi) hırsızlık yapan kadının burnunu kesiyormuş. Eğer bir kadın erkeğe el kaldırırsa, hem para cezası ödüyor ve hem de yirmi kez kırbaçlanıyormuş. Kadın elkaldırdığı adamın bir hayasını sakatlamışsa, parmaklarından biri; iki hayasını birden sakatlamşsa, iki göğsü kesiliyormuş. "Göze göz, dişe diş" prensibi bu yasaların temelini oluşturmakta imiş. Ve şüphesiz tüm bu yasalara göre asıl "suçlu"nun ve zor durumda bırakılanların hep kadınlar olduğu açıkça gözükmektedir.

Eğer bir adam karısını başka erkekle yakalarsa, her ikisini de öldürme hakkına sahipmiş. Eğer bundan vazgeçerse, burunlarını kesebiliyormuş. Karısını affedecek olursa, suçortağını da affetmek zorunda imiş vs.. Eğer biri kanıt gösteremeden bir kadının kocasını aldattığını veya erkeğin doğal olmayan cinsel ilişkiler kurduğunu (eşeklerle vs. olmalı) söylerse, 50 kırbaç ve bir ay kıralın hesabına kürek cezasına çarptırılıyormuş vs..

Günümüz Türkiyesi'nin asıl yakıcı toplumsal sorunlarını, örneğin yaklaşık 14 milyon insanın günde bir Dolar civarında bir gelirle yaşam savaşı vermekte olduğu gerçeğini, iftar çadırlarını dolduran açları, dağıtılan üç-beş kuruşluk yardımı kapabilmek için birbirlerini çiğneyen insanları görmemezlişe gelerek, Türkiye toplumunu en az dört bin yıl geriye götürecek "türban özgürlüğü" gibi kadını ve dolayısıyla tüm toplumu köleleştirici gerici talepleri ön plana çıkartmak, en hafif tabiriyle halka ihanettir, yaşanan acı gerçekleri hasır altına süpürme ahlaksızlığıdır. Bu tip sahte "özgürlük" talebleri ile Türkiye toplumu dört bin yıl öncesinin Asuri toplumuna benzetilerek tam anlamıyla köleleştirilmek ve daha ağır bir sömürü kısgacına sokulmak istenmektedir...

Asuri toplumunda evli kadınlar dışarıya çıkarken örtünmek, türban veya çarşaf giymek zorunda imişler. Bu giysiler, takılan türban, onların üzerinde bir erkeğin hakkı olduğunun, bir erkeğe ait olduklarının kanıtı oluyormuş- örtünme olayı günümüzde de tamamen aynı anlamı taşımaktadır. Eğer, zamanın Asuri toplumu içinde bir orospu (fahişe), evli kadın gibi örtünürse ve aynı kadının gerçek toplumsal konumu anlaşılırsa, hem 50 kırbaç cezasına çarptırılıyor ve hem de kafası asvaltlanıyormuş- ham petrolün ozamanlarda da kullanım alanı var. Günümüzde "türban özgürlüğü"nü savunanların, ellerinde aynı güç olsa, Asuri yasalarını geri getirebilseler, "orospu" saydıkları başı açık kişilikli dürüst kadınlara aynı işi yaparlar... Eğer bu duruma (bir fahişenin evli bir kadın gibi örtünmesi işine) tanık olupta haber vermeyen biri olduğu anlaşılırsa, ihbarcılıktan kaçınan kişi çırılçıplak soyulup 50 kez kırbaçlanıyor, delinen kulaklarından bir ip geçirilip geri geri sürüklenerek bir aylık kürek cezasını çekeceği yere yollanıyormuş... Asuri toplumunda fahişeler, aşk ve aynızamanda savaş tanrıçası olan, daha başka fonksiyonları da bulunan, çok ağır cezalar veren Tanrıça İştar'ın (İshtar) tapınağında çalışmaktaydılar...

CIA'nın "Yeşil Kuşak" politikasını Türkiye'de yaşama geçiren General Evren rejiminin ihbarcılığı nasıl teşvik etmiş olduğu halen hafızalardadır. Yine aynı rejim, Türkiye toplumunu bundan dört bin yıl önceki Asuri toplumuna benzetmeye çalışan Washington merkezli tarikatlara kapıları sonuna dek açmıştır. Washington merkezli 12 Eylül darbesi, günümüzün sıkmabaş "özgürlükçüsü" halk düşmanlarının iktidara uzanan yolunu temizlemiştir... İş sonuçta parti kongrelerinde harem selamlık oluşturulmasına, bazı bakanların ve vekillerin dahi çok evliliklerine, bazı bakanların karılarından ayrı masalarda oturarak yemek yemelerine,lüks otel balkonlarında namaz gösterilerine, "İslam" ticareti ile halkın milyarlarını dolandırdıkları için arananların bakanların yanında toplantılara katılmalarına, "abdest suyunun al yuvarlarları arttıracağı" yalanlarının okul kitaplarına girmesine, bilimsel evrim teorisine karşı Bush destekçisi faşist Evangelist kilisesinin "yaradılış" yalanının Türkçe okul kitaplarına sokulmasına ve daha sayılması çok uzun bir liste oluşturacak kötülüklere dek gelmiştir...
Sıkmabaş köşke dahi sokulup iyice meşrulaştırılduktan sonra gelecek adımın, sıkmabaşın veya dört bin yıl geriye gidişin yasalarla güvence altına alınacağı olacağı bilinmelidir. Bundan sonra sıkmabaşlı olmayan dürüst kadınlara açıkça orospu gözüyle bakılacağı şüphe götürmez bir gerçektir- aynı çevreler, bir erkeğe mal olmadan özgür iradeleri ile bağlanan ve sıkmabaş gibi semboller kullanma gereği duymayan gerçek anlamıyla dürüst kadınlara günümüzde de orospu gözüyle bakmaktadırlar ama, bu görüşlerini halen açıkça dillendirememektedirler... Toplum sözkonusu karanlık amaçlı işlerle boğuşurken, birileri de malı çok daha rahat biçimde götürcektir. Gerisinde sınırlı sayıda uluslarüstü tekelin, mali-sermaye gücünün durduğu postmodern faşizmin politik merkezi Washington'un sıkmabaş "özgürlükçülerine" verdiği desteğin asıl nedeni de budur.

Evet, İslamiyet'in doğuşundan yaklaşık 1600- 1900 yıl ve günümüzden üç- dört bin yıl önceki katı baskıcı toplumsal kurallar, kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu cendereye sokan yaşam tarzları günümüde yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır.
Dünya egemenliği peşindeki Washington ve Washington bağlantılı işbirlikçi yerel politik iktidarlar tarafından -toplumların daha kolay köleleştirilip soyabilmeleri amaçlarıyla- dört bin yıl öncesinin baskıcı militarist Asuri toplumu örnek alınmaktadır... Diğer yandan, haksızlığa karşı bir halk ayaklanması ile doğmuş olan Abbasi İmparatorluğu'nun ve ayrıca Endülüs Emevi Devleti'nin İslamiyet anlayışlarında böyle katı, hoşgörüsüz kurallar kesinlikle yoktur. Asuri İmparatorluğu'nda olana benzer bir hoşgörüsüzlük, Hariciliği resmi doktrin haline getirmiş olan yedinci Abbasi Halifesi Al- Mamun'un (786- 833) rasyonalismine karşı taşralı bir gericilik, reaksiyon olarak sahneye çıkan Ahmad ibn Hambal (780- 855) öncülüğünde doğmuş olan Hambelilik'te görülebilir.
Hambeli öğretisinin 1200'lü yılların sonu ile 1300'lü yılların başında doğan ve daha da katı bir türevi olan Ibn Taymiya öğretisinde de böyle bir hoşgörüsüzlüğe rastlanabilir. Ve bu sonuncusunun daha da reaksiyoner bir türevi olarak 1800'lü yılların başında Suudi Arabistan'da şekillenen ve adını kurucusu Abdul- Vahab'dan alan Vahabilik'te (kendi adlandırmaları ile Muvahhidun/ Birlikçi/ Tekçi öğreti) bu ölçüde bir hoşgörüsüzlüğe rastlanabilir. Ve malesef Türkiye, CIA beslemesi, en büyük eroin kaçakçısı, köktendinci, "bukalemun" lakaplı Afgan savaş lordu Hekmetyar'ın dizinin dibinde rahatça fotoğraf çektirmiş olan Tayyip Erdoğan'ın eliyle ve asıl olarak bu kişinin gerisindeki güçler tarafından "örtünme özgürlüğü" veya "türban özgürlüğü" yalanları ile 3- 4 bin yıl önceki katı bir hoşgörüsüzlüğe doğru itilmektedir. (Aydınlanmacı Halife Al-Mamun ve reaksiyoner Vahabilik hakkında daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam; 5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar ; 6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar )

Kadınları kapatmakla başlayan böyle çağdışı ataerkil (pederşahi) toplumlara özgü bir hoşgörüsüzlüğün, baskıcılığın, toplumda birseri zincirleme etkileri olacağı ve bu sürecin sonuçta ülkeyi -hiçbir toplumsal hak arama olanağının olmadığı- Suudi Arabistan rejimi gibi kaskatı bir diktatörlüğe sürükleyeceği gün gibi açıktır. Toplumun tüm nefes borularını tıkayan bu tip katı diktatörlüklerin korkunç kanlı çatışmaların, derin politik istikrarsızlıkların kaynakları oldukları ise asırlardır, en azından yakın zamandaki faşist rejimlerin deneylerinden bilinmektedir. Washington'un "Yeşil Kuşak" politikası sonucu şekillenen köktendinci rejimlerin ve akımların etkin oldukları ülkeleri nasıl kanlı bir kaosa sürükledikleri, nasıl bir politik istikrarsızlığın kaynağı oldukları ise gözler önündedir... Sıkmabaş rejimleri sonucu toplumun yarısı, erkek çocukları da doğurup büyüten ve onların karakterlerinin şekillenmesinde en önemli rolü oynayan kadınlar sonuçta ahmaklığa, tutsaklığa ve büyük ölçüde üretim sürecinin dışına itilmiş olacaklardır. Kişilikleri baskı altına alınıp sakatlanmış olan kadınların, boş inançların dışında verebilecek pek birşeyleri olmayan annelerin ellerinde yepyeni hastalıklı nesiller yetişecektir... Böyle bir toplum ileriye sıçrama yapma, kendisini bir üst düzeyde yeniden üretebilme yeteneğini toptan yitirirken, ya dağılıp yokolacak, ya da kanlı çatışmalarla gecikip kan yitirdikten sonra yolunu bulabilecektir... Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahibolmasına karşın Suudi Arabistan'ın sürüklenmekte olduğu kaos ortamı gözler önündedir ve geleceğini de yakında görceğiz... Aynı tuzağa düşürülmüş olan Afgan toplumunun trajedisi gözler önündedir... Kaskatı kurallarla yönetilen ve kadınları cendere içine almış olan hoşgörüsüz militarist Asuri toplumuda, sonuçta, derin bir iççatışmaya sürüklenmekten ve tüm askeri gücüne karşın düşmanları karşısında yenilgiye uğramaktan kurtulamamıştır. Kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu ağır baskılar altına alan hoşgörüsüz toplumsal yapısının beslediği iç çatışmalar sonucu Asuri toplumu düşmanları karşısında yenilgiye uğrayıp yokolmuştur. Tarihte birdaha toparlanamamak, dirilememek üzere yokolmuştur.
Peki, Türkiye'nin böyle "İslami" görünümlü karanlık bir diktatörlüğe sürüklenmesinden kimler kazanç sağlayabilir? Bundan kazanç sağlayacak olan, yeni enerji kaynaklarına dayanan teknolojilere geçilinceye dek birsüre daha Ortadoğu'nun, Kafkaslar'ın ve Orta Asya'nın -başta petrol ve doğal gaz olmak üzere- kaynaklarını sömürmek zorunda olan ABD emperyalizmidir.
ABD için demokratik ülkeleri denetim altına almak zordur ama, İslami kılıklı, veya ünüformalı bir diktatör tarafından sürü gibi güdülen toplumları denetlemek çok daha ucuz ve kolaydır. Sürünün başı konumundaki kişi veya sınırlı sayıda kişiler satınalınınca, sürüyü gütmek sorun olmaktan çıkar. Türkiye'deki son iki askeri darbe (12 Mart ve 12 Eylül) ve özellikle 12 Eylül darbesi bu gerçeğin en somut kanıtlarıdırlar. Aynı işi artık yeni darbelerle tekrarlamak daha zordur ama, kadınlardan başlayarak tüm toplumu iğdiş edip sürüleştirecek bir "İslamcı" şef aracılığıyla ucuza gerçekleştirebilmek olanaklıdır... ABD kadar Ortadoğu'daki en yakın ortağı İsrail'in de bu oyuna, bu tip "İslamcı" kamuflajlı "sivil" darbelere gerekesinimi vardır.
Tayyip Erdoğan'ın İsrail'e yönelik son sözleri ve İsrail'in yanıtları, aklıbaşında kimsenin yutmayacağı bir tiyatrodan başka birşey değildir... Ve sıkmabaşlı başbakanın bir önceki Washington gezisi için vizesini İsrail'den aldığı bilinmektedir... Biryandan yoksul Müslüman Filistin halkı sistematik soykırıma ve zorunlu göçe maruz bırakılırken, Lübnan yerlebir edilirken, "İslamcı" kamuflajlı sıkmabaş Tayyip Erdoğan'ın arada İsrail için ettiği sözler ve O'na verilen yanıtlar sıradan bir kayıkçı döğüşünden, çift taraflı bir takiyeden başka birşey değildir... Kısacası, Türkiye toplumu, I. Dünya Savaşı öncesinden çok daha tehlikeli biçimde karanlık bir serüvene, kanlı karanlık bir kaosa doğru sürüklenmeye çalışılmaktadır...

Diğer yandan "türban özgürlüğü" gürültüsü ve devletin iplerini eline almış olan siyasi iktidarın sözde "bu devleti temsil etmeme" tiyatrosu gerisine gizlenerek kadrolaşma çabaları, asıl toplumsal sorunların kolayca hasır altına süpürülmesine yardımcı olmaktadır. Aç ve işsiz insanların tüm demokratik ve ekonomik talepleri biryana itilmekte, haklı toplumsal istemleri bastırılmaya çalışılmaktadır... Batı'nın asıl emperyalist şefleri herşeyin farkındadırlar aslında. Farkında olmanın ötesinde, Türkiye'yi en az dört bin yıl öncesinin karanlığına sürükleyerek köleleştirmeye çalışan siyasi kadrolara verdikleri destekle bu süreci yönlendirmektedirler.

"Demokratikleşme" taleplerinin gerisine gizlenerek bu sıkmabaş iktidarına destek vermektedirler... Zaten aynı nedenle, Tayyip Erdoğan'a güç aşılayabilmek için, hiçbir normu, özellikle ekonomik kriterleri AB'ye uymayan Türkiye'yi AB'ye alacaklarmış numarası yaparak oyalamakta, zaman kazanmaktadırlar. Kazanılan zaman içinde Tayyip Erdoğan ve çetesinin tüm ipleri ele alabileceğini ummaktadırlar. Bu oyuna gelinmemelidir. Yurdunu -bir parça da olsa- seven tüm politik partiler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, "örtünme özgürlü" veya "türban özgürlüğü" adlı ahlaksızca yalanın gerisinde gerçekleştirilen operasyona dur diyebilmek için bir asgari müşterekte birleşebilmelidirler. Yoksa çok geç olacaktır ve her gecikme ödenecek beleli yükseltecektir.

Malesef 14 milyon insanın aç sayılabileceği, tüm çalışanların gelirlerinden şikayete başladıkları, ve anlaşılan gelişen toplumsal çılgınlıkla birlikte "sevgili" ve "sayın" sözcüklerinin alabildiğine popüler olduğu Türkiye'de, artık manavdan hıyar ve patlıcan alınırken dahi, "lütfen iki sayın sevgili hıyar ile dört kadife donlu çok çok sayın sevgili patlıcan verirmisiniz?," demek adet haline gelmiştir anlaşılan. Aynı nedenle olmalı, konuşma tarzı ve tüm havası Bend Deresi'nin bıçkınlarını çağrıştırıyor olsada, elinde minaresi ile "özgürlükler" adına "türban özgürlüğü"nü savunan kişiye de "sayın başbakan" denilmektedir. Ve bu tip "sayınların" ülkeyi, halkı satmasını durdurmanın zamanı gelmiştir, geçmektedir.

Not:Bu yazının yayınlanabilmesi için sayın Küpeli'den izin alınmıştır.
Kendisine teşekkürlerimi iletiyorum.
Ahmet Dursun  

Haziran 2004 (eklemeler, 23 Ekim 2006)

http://www.sinbad.nu/turbanmoda.htm DEN ALINMIŞTIR.
****************

1900'lü yıllarda Girit'teki Ortodoks kadınlarının giyim şekilleri.

KONUYA YAKIN İLGİLİ LİNKLER...
Not:Alttaki yazıların tamamı zaman içerisinde bu sayfada yayınlanacaktır.

İLGİLİ YAZILAR İÇİN DEĞİŞİK KAYNAKLARA BAKINIZ....

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/975523/

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/782666/

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/875164/

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/991821/

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1132728/

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1208488/

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1098697/

ŞAHSİ YORUMUM İÇİN İSE BAKINIZ...

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1248269/

YARARLANILMASI GEREKEN DİĞER KAYNAKLAR:

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/944504/

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/959802/

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/962345/
******
SAİD-İ NURSİ,KABALA VE NURCULUK  İÇİN BAKINIZ...

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/975877/

AYRICA...
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1074755/

NURCULARIN KARANLIK YÜZÜ  İÇİN BAKINIZ...

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1137402/

ÖRTÜ ŞART MI?İÇİN

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1229560/
***
BEYİN YIKAYAN TARİKATLAR MI? İÇİN

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1244454/

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK'TEN İRTİCA İÇİN

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1197320/
**
TARİKATLAR GERÇEĞİ İÇİN SÖYLENEN SÖZLER İÇİN

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1153196/
**
Konu ile ilişkli bir yazı daha...

http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1163018/

AYRICA BAŞÖRTÜSÜ HAKKINDA BAŞKA BİR YAZI DAHA....

http://ahmetdursun374.blogcu.com/1603677/

NOT:Tüm bu yazılanlara inanmıyorsanız daha başka değer yargıları içinde iseniz size de söylenecek bir söz vardır.Size TATLI SU MÜSLÜMANI DENMEKTEDİR.

İlgili yazı için bakınız...
TATLI SU MÜSLÜMANI
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/963215/

BAŞÖRTÜSÜ İLE BAŞIN ÖRTÜLMESİ AYNI ŞEY DEĞİLDİR....
http://ahmetdursun374.blogcu.com/2063557/
*******
Bizde çarşaf, İslam kadınının dini kıyafeti sanılır. Çarşafla Türk kadınlarının tanışması Birinci Sultan Murat (1360-1389) döneminde başlar. Bu örtünme bir sosyal olay yüzünden gerçekleşmiştir. Olay şöyle gelişmiştir :
http://www.yenidenergenekon.com/14-turk-kadininin-carsafla-tanismasi/
------------------
Abdülhamid kara çarşafı yasaklattı mı?

http://www.ensonhaber.com/Gundem/113318/Abdulhamid-kara-carsafi-yasaklatti-mi.html
----------

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
BAŞÖRTÜSÜ NEDENİYLE CHP'Yİ TARTIŞANLAR BU YAZIYI OKUMALIDIR.
« Yanıtla #1 : Aralık 01, 2008, 08:47:03 ÖS »
BAŞÖRTÜSÜ NEDENİYLE CHP'Yİ TARTIŞANLAR BU YAZIYI OKUMALIDIR
 
Kadının örtünmesi, tarihte Yahudilik, Hristiyanlik ve Islamiyet'den çok önceleri yasalaştırılmıştır. Avcılık ve toplayıcılık devirlerinin ardından tarımsal üretime geçildiğinde, kısacası uygarlığın temel taşları atılırken, kadın ve erkek eşitliği bir daha tartıldı.
 
Toplumsallığın nitelikleri, cinsiyetlerin rolleri ile belirlendi. Kadınların doğurganlık özelliklerinden dolayı kazandıkları ayrıcalık, bu özelliğin tanımlanması -anlaşılması- ile sona erdi.
 
Zaman içinde erkeğin gücü, kadının tüm özelliklerinin üstünde görülerek, bu güç uygarlığın erkek eksenli gelişmesine sebep olmuştur. Kadınlar aidiyetleri ve işlevleri ile savaş ganimeti sayılmışlar, özel mülkiyet kavramı içerisinde metalaştırılmışlardır.
 
Buradan hareketle denilebilir ki; tarihin ilk köleleri kadınlardır. Babil kralı Hammurabi ( m.ö. 1700 ...) toplumsal davranışları düzenlerken, kadınların sosyal statüleri ve dış görünüşlerinin nasıl olacağını tanımlayan, kanunlar çıkarmıştır. Bu kanunlar kendisinden önceki Sümer, Asur ve Akkad kanunlarının bir sentezi olup, kendisinden sonra gelen kanunlara ve özellikle Tevrat' daki Yahudi şeriatini kapsayan bir çok kanuna örnek olmuştur. Bu kanunlara göre; hür kadınlar örtünmeli ve böylelikle köle ve esir kadınlardan ayırt edilmeli ve ancak bu şekilde saygıyla karşılanmalıydılar.
 
Firat ve Dicle nehirleri arasinda ileri bir uygarlık kurmuş olan Asurlular, tarihte Hammurabi kanunlarından sonra en önemli hukuk belgeleri sayılan kanunları yazmışardır. Bu gün tabletleri Berlin Müzesi'nde olan bu kanunların, orta Asur devrinde (m.ö 1450-1250) yazildiklari tahmin edilmektedir. Bu tabletlere kadınların örtünmesi ve sosyal statülerinin belirlenmesi üzerine iki madde yazilmıştır.
 
Bunlar;
40. Madde: İster evli kadınlar, isterse dul kadınlar veya Asurlu kadınlar olsun, sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. Fahişeler ve köleler örtülü değildir. Ortülü fahişeler tutuklanacaktır.
41. Madde: Eğer bir adam esirtusunu (cariyesini) örtmek isterse, beş veya altı arkadaşını oturtup, onların önünde cariyesinin başını örterek, bu benim karımdır diyecek, ve kadın adamın karısı olacaktır.
 
İbrahimoğulları M.Ö 722 de Asur'a, sonra da M.Ö 686 yılında Babil'e sürüldüler. Uzun süre buralardaki halklarla yaşamış olan bu kavim, bir çok nizam, yasa ve geleneklerini bu kültürlerle şekillendirmişlerdir. M.ö 616 yılında Filistin'e geri döndüklerinde, birlikte yaşamış oldukları kültürlerden öğrendikleri adetler gibi kadınların örtünmesi adetini de taşımış oldular. Musevilerin Tevrat'dan sonra ikinci kutsal kitabı sayılan Talmud'da; kadının açık saçı ve sesi çiplaklıkla eşdeğer kabul edilir. Dinine bağlı yahudi kadınların başarı örtülüdür.
           
Roma, erkek egemen kültürün yaşandığı kadınların ötekileştirilip eve hapsedildikleri bir uygarlıktı.
 
Eski Roma'da kadınlar, çocuk doğurmalı, ev işleri ile uğraşmalı ve kocalarına hizmet etmeliydiler. Kadınlar nadiren evden çıkıyorlardı. Çıktıklarında ise; kukuletalı bir pelerin giymek veya başlarını örtmek zorundaydılar.
 
Roma Cumhuriyet döneminde ise (M.Ö 300-27); dışarıya başı açıik çıkan bir kadını, kocası boşayabilirdi. Bununla birlikte, örtünen bir kadşn saygı değer bir kişi olarak kabul edilir, ona yaklaşanların ciddi cezaları göze almaları gerekirdi. Hristiyanlığın kurucusu sayılan Hristiyanlik'da ise; kadının ahlaki değerlerinin, namusunun, bakireliğinin sembolü başını örtmesidir. Başı örtülü bakire tanrıça Vesta, örtülü bakire Meryem Ana gibi bir çok kutsal figür vardır, hemşehrimiz Tarsus'lu Aziz Pavlos (M.Ö 5-m.s 67) Hristiyanlığın dogmalarını belirleyen şahıstır. Ayrıca Aziz Pavlos yahudi asıllı, hatta Yahudiliğin ileri gelenlerinden biri olup, teoloji tarihi açısından oldukça önemli bir şahsiyettir. Aziz Pavlos'un Incil'de kutsal metin olarak kabul edilen mektuplarının birinde; "Örtüsüz olarak dua eden bir kadın başını küçük düşürür... Kadın örtünmüyorsa saçı da kesilsin (kazitilsin), kadına saç kazıtmak ayıpsa örtünsün." der.
           
İslam coğrafyalarında büyük tartışmalara sebep olan, kadının başını örtmesi meselesi, İslam'ın ilk bildirilişinden (M.S 610) sonra, uzunca bir süre söz konusu dahi olmamıştır. Savaşlardan elde edilen Yahudi, Hristiyan ve Putperest kadinlar topluma katılınca, kadın nüfusu yoğunluğu artmış oldu. Bu kadınlardan Islam'i kabul edenler müminler tarafindan eş olarak alınıyor, kabul etmeyenler ise cariye oluyorlardı. (...)
Ben i Kureyza muharabesinde (M.S 626) elde edilen esirelerden Reyhane, Hz. Muhammed tarafından cariye olarak alindi. Yahudi olan Rayhane'yi, Hz.Muhammed azad edip nikahlamak istedi. Reyhane ise dinini değiştirmek istemeyince, cariye olarak kaldı. (...) Islam'ın doğuşundan 17 yıl sonra (M.S 627) kadınların korunmaları ve örtünmeleri ile ilgili ayetler bildirildi: (Ahzap Suresi (59.), Nur Suresi(31.)
 
Ahzap Suresi(59.): "Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına, müminlerin kadınlarına de ki; dis esvaplarını üzerlerine giysinler, bu onların tanınıp, taaruza uğramamalarına hizmet eder" der.
 
Bu ayetler, Hammurabi kanunlari gibi, kadının tanınmasına ve korunmasına niyetle bildirilmiştir. Bu ayetler, aynen tarihteki diğer kanunlar gibi; köleler ve cariyelere örtünme zorunluluğu getirmemektedir. Ayrıca açık saçın cinselliği cağrıştırması, bu yüzden günaha girilebilecegi gibi bir hüküm de ima edilmemektedir.
 
Toplumsal statünün belirlenip, kölelerden farklı bir imtiyazla karşılanmasını sembollerle ifade etmek, imanın ya da dinin sembolü olamaz. Başsörtüsü ile ilgili herhangi bir problemde din ve inanç özgürlüğünden dem vuran kavramlar kullanılamaz. Sosyal disiplinle ilgili bir ayeti, yaşamın felsefesi haline getirebilmek; sembollere ne kadar boğulabildiğimizin kanıtı olsa gerektir. O sembol dini değil de siyasi bir nitelik arz ediyor diyelim; "kölelerden farklıyım" demek mi isteniyor diye, düşünmeden edemiyor insan.
 
Lena Umay
Odatv.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Başörtüsü Islam'dan önce de vardı.
« Yanıtla #2 : Haziran 06, 2009, 11:32:35 ÖÖ »
Ekteki Çarşaf slaytına bakınız...

Başörtüsü Islam'dan önce de vardı.

Soner YALÇIN
  
Üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını da içeren Anayasa taslağı günlerdir Türkiye gündeminden düşmüyor. Bazı çevreler, türbanlı öğrencilerin üniversitelere girmelerini demokrasi adına savunuyor. ... Kadının örtünmesi ne zaman, nasıl oldu? Gelin, kadının örtünme tarihine kısa bir göz atalım.
...ilk çağda birçok alanda üretimi kadınlar başlatmıştı: İp, sepet dokuma, ağla balık avlama, toprak kap, ateş yakıp yemeği pişirme, tarak, kaşık, madeni eşyalar, boncuk, ilk hekimlik ve şifalı otlar gibi buluşlar kadının eseriydi.
Kadının el üstünde tutulduğu "anaerkil" dönem binlerce yıl sürdü. ama kadının nasıl çocuk sahibi olduğu anlaşıldığında... "büyü" bozuldu.   erkekler, üretim biçimini ve savaş aletlerini geliştirdi; din devleti, tapınak-saray- ordu biçimindeki erkek egemen örgütlenmesine yöneldi; kadının "saltanatına" son verdi!

ÖRTÜNME BAŞLIYOR
Yaklaşık 4 bin yıl önce Babil İmparatoru Hammurabi'nin kanunlarında kadının sosyal statüsü ilk kez yazılı yasa haline getirildi: "Kadınlar sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. "

Bu kanun yeniydi, ama uygulama eskiydi. Sümer, Asur, Hitit, Urartu, Akad gibi site devletlerinde de benzer uygulamalar vardı. Kadını örtüye sokmanın temel nedeni, hür kadın ile köle kadınların birbirinden ayrılmasını sağlamaktı. Yani amaç, hangi kadının bir erkeğin koruması altında, hangisinin ise "kolay av" olduğunu göstermekti!

Eski Anadolu kültüründe olan bu örtünme anlayışı, dünyanın çeşitli topluluklarında da vardı. Onlar genellikle meseleyi mitolojik öykülere dayandırıyorlardı . Örneğin, Japon mitolojisinin kutsal kahraman Okikurumi, Aynular'a kültür ve uygarlığı öğretmek üzere tanrıların cennetinden yeryüzüne inmişti. Cennete dönmeden önce Aynular'dan bir kadınla evlendi. Karısına, yiyecekleri kabile halkına dağıtma görevi verdi. Ancak bunun için de bir koşulu vardı; hiç kimse karısının yüzüne bakmayacaktı. Yani örtünecekti!

ÇARŞAF, SAHNEYE ÇIKIYOR
Bu konuda, Ankara/Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde pişmiş toprak bir kabın üzerindeki resim bize önemli bilgi veriyor. Kutsal evlilik töreninde, tanrıçayla, tanrı adına kralın evlenmesi için yapılan ayini anlatan resimde tören sırasında gelin tanrıça, günümüzdeki çarşafın birebir aynısını giyiyordu. Ve ne yazık ki, kendine güvenli, rahat, buyurgan tavırlı kralın karşısında, edilgen, teslimiyetçi duran bu kara çarşaflı tanrıça gelin, Sümer'deki kendine güvenli tanrıça karakterinden hayli uzaktı. Kadınlar artık örtüye sokulmuştu.

  
Heraklit, Antik Yunan ve Mısır'da yaşayan kadınların baş giyimini şöyle tarif etmişti: "Giysilerin başa gelen kısmı öyle sarılır ki, yüzün tümü peçeyle örtülmüş gibi görünür. Zira sadece gözler ortada kalır, yüzün diğer bölümleri ise giysinin bir parçası ile tamamen örtülür. Bütün kadınlar bu şekilde beyaz renkli giysiler giyerler."
Antik Yunan'da başörtüsü, bereket tanrıçası Demeter ve Zeus'un karısı Hera'nın da özel simgesiydi!  Zamanla kadınlar bu durumu bile arayacak hale gelecekti.
Antik Yunan'da kadın, "erkeğin başının belası" olarak görülmeye başlanacaktı. Pis kadınların domuzdan, zeki kadınların tilkiden, meraklı kadınların köpekten meydana geldiğine inananlar bile vardı!  Kadınların tek başına sokağa çıkmaları ise artık hayaldi...

  
TEK TANRILI DİNLER
Kadının en büyük onuru bakire olmaktı. Bir de doğurgan olmak.
Hiçbir sosyal hakkı yoktu. Tek tanrılı dinler de, kadının sosyal hayatını pek değiştirmedi:Talmud' a göre, Yahudi kadınların başı açık halde toplum içinde gezmeleri günahtır.. Eski Ahit'te üç farklı yerde kadının başını örtmesiyle ilgili pasaj bulunmaktadır. ..
Hıristiyanlığın temel ilkelerini belirleyen Tarsuslu Aziz Pavlos, "Kadının örtüsüz Tanrı'ya dua etmesi doğru değildir. Kadın örtünmüyorsa saçı kesilmelidir" demiştir.

Erkek eli değmemişliğin, erdemliğin sembolü Meryem Ana, hep başı bağlı tasvir edilmiştir. Bilindiği gibi, Hıristiyan rahibelerin başları örtülüdür.

  
İlk İslami buyruklardan 17 yıl sonra kadının örtünmesiyle ilgili ayet gelmiştir. Ahzab Suresi 59. Ayet, "Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına, müminlerin kadınlarına de ki, dış esvaplarını üzerine giysinler. Bu onların tanınıp tecavüze uğramamalarına hizmet eder"
Görüldüğü gibi, köle ve cariye kadınlara, müslüman da olsalar, örtünme zorunluluğu getirilmemişti. Örtünme statü göstergesiydi ve bunun cinsellikle filan hiç ilgisi yoktu.
...
TÜRK KADINI NE ZAMAN BAŞINI ÖRTTÜ
Orta Asya'daki  Türkmen kadınların sosyal hayat içersindeki statüleri Hıristiyan ve Yahudi kadınlardan çok farklıydı.

Osmanlı döneminde, Bizans alınana kadar örtünme kurumsal olarak yerleşmedi... örtünmeye inançtan çok, toplumsal bir uyum göstergesi olarak başvurulmaktaydı ...Orta asya kültür etkilerinin hala sürdüğü ilk Osmanlı dönemlerinde kadın, erkekle birlikte hareket etmekte, törenlere katılmaktaydı. Örtünme yıllar sonra, Osmanlı Devleti'nin "halifelik" makamına sahip olmasıyla yaygınlaştı.

Anadolu'da Asur'dan Antik Yunan'a, Roma'dan Bizans'a uzanan kadının eve kapatılma süreci  sonunda"Türk" kadınını da etkiledi.Osmanlı 'da kadının kapatılması 16. yüzyılda [ çöküş dönemine giriş] başladı ve Cumhuriyet Türkiye'sine kadar sürdü.

OSMANLI GERİLEDİKÇE KIYAFETLE UĞRAŞTI
Osmanlı'da kadınlar üzerine çıkarılan bütün yasalar, kadının kapanması ya da kıyafetlerinin denetlenmesi yönünde oldu.
Çıkarılan bu ferman ve yasalarda kadının giyimi ayrıntılı olarak tanımlanmıştı. Feracelerin yaka boyları, üzerlerindeki nakışlar, yaşmakların biçimleri, kumaşların kalınlığı ve inceliği gibi ayrıntılar bu fermanlara konu olmuştu. Bu fermanlarla gelen yasaklar, kadına üç alanda müdahale etti.
1. Giyimleri, 2. Sokaktaki davranışları, 3. Erkeklerle olan ilişkileri.

  
ilk yasak 1725'te çıkarıldı.
Bu yasakla  Müslüman Osmanlı kadınlarının, Hıristiyan kadınlara benzememeleri için  Müslüman kadına yakışan tek giysi olduğu iddiasıyla renkli giysiler yasaklanıp çarşaf giymeleri istenmekteydi!

II. ABDÜLHAMİD'İN ÇARŞAF YASAĞI
19. yüzyılın ortalarında kadınlar İstanbul'da çarşaf giymeye başladı. 1850'lerde Suriye valiliğinden dönen Suphi Paşa'nın karısı, İstanbul'da ilk çarşaf giyen kadın oldu.  1880'li yıllar, çarşafın hızla yayıldığı yıllar oldu.
Ancak, Sultan 2. Abdülhamid öldürülme korkusuyla çarşafı yasakladı.
27 Ekim 1883'te Paris'te yayımlanan Le Courier d'Orient isimli gazetede, çarşaf yasağından etkilenen kumaş tüccarlarının yakınmalarına yer verildi.
İstanbul'da bu tür yasaklar söz konusu iken Anadolu kadınları için ferace ya da çarşaf güncel bir tartışma olmadı.  Hatta 1882'de çıkarılan bir fermanla ferace giymeleri istenen kadınlar bu buyruğa isyan ettiler.

Konu ile ilgili olarak 27 Temmuz 1882'de Levant Herald Gazetesi'nde şu haber yer aldı.
"Yeni İzmit valisi civar köylerden pazarda satmak için pazara mal getiren ferace giymemiş ve ayağında pabuç olmayan Türk kadınlarının 5 gün hapis ve bir mecidiye para cezasına çarptırılacağı konusunda bir yasak çıkardı. Bu yasağa karşılık köylü kadınlar, atalarından kalmış gelenek ve göreneklerini hiçe sayıp baskı altına alan bu yeni kanuna uymaktansa, köylerinde kalmayı yeğlediler."

Ziya Gökalp gibi aydınlar, İslamiyet öncesi Türk kadını konusunda araştırmalar yaparak o modelin yeniden benimsenmesi gerektiğini savunmuşlardı. ....
*************
Başörtüsünün bu günki haline bir örnek.

Sayın Yalçın'ın ifadesine bakalım ne diyordu?
 Yani amaç, hangi kadının bir erkeğin koruması altında, hangisinin ise "kolay av" olduğunu göstermekti!
Demek ki burada kolay av olma durumunu anlamakta zorlanacağız.
Öyle ya hem sahipli olacaksın hem kolay av.
Bu da ne demek olabailir acaba?
A.Dursun
-----------
Pezevenkler TBMM'ye neden gider?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3216.0

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Ynt: Başörtüsü Islam'dan önce de vardı.
« Yanıtla #3 : Haziran 10, 2009, 04:45:31 ÖS »
Bir yorumu paylaşıyorum.

28 Şubat da Fadime Şahin gibi barlarda konsumatristlik yapanlara oynatılan roller gibi bazı medyada emperyalist ve anti İslam kafir propagandacısı çetelerin üç beş kuruş verip fahişeler ya da sıradan para düşkünü kadınları konu mankeni yaparak çektikleri resimleri buralara taşımak. Taşıyanın milli ve manevi değerinin ne olduğunu göstermesi açısından yararlı olmaktadır. Bu ülkede bazı milliyetçi geçinenlerin kökenleri hakkındaki şüpheleri de ciddi şekilde artırmaktadır diye düşünüyorum.
Avrupa parlamentosuna seçilen bir Türk milletvekili ile aynı kareye çıkıştırılan ve o milletvekilinin kendi dini ve milli değerleri ile birlikte seçilmiş olmak başarısının gölgelemeye çalıştığı da açıktır. O milletvekilinin değerleri dini ve milli kültür düzeyi ile alakası olmayan, provokasyon amaçlı çekilmiş bu resmi birlikte bu şekilde kendi öz değerlerimize ve milletimize bir saldırı olacak şekilde kullananında, bu tavrının iyi niyet ve siyasi etikle izah edilemeyecek milli değerlerimize düşman unsurların tekçiliği olduğunu düşünmekten başka bir gerekçe bulmakta zorlanıyorum.
Çünkü bir kimsenin kendi milletinin değerlerine sadece o değerler karşısında kendisi uyum sağlayamadığı için kapılabileceği aşağılık duygusu ile de izahının mümkün olamayacağı gerçeğinden hareket edersek, nasıl olup da bu derece düşman olabileceğini anlamak mümkün değildir sanırım.
A.D.Şimşek
--------------
Sayın Şimşek,
Size yanıt vermeye dahi lüzüm görmüyorum.
Ancak şunu biliniz ki benim milletimin değerleri sizin uydurmalarınız değildir.
Sizin ön görüleriniz ise hiç değildir.
 
Konu mankeni dediğinizin aslında çocuklarımızın beyinlerini yıkama,zorla bir şeylerin taraftarı haline getirme operasyonlarından başka bir şey değildir.
 
Haliyle de konu mankeni yetiştirmedeki uzmanlıklarınıza bir yenisini eklemeye uğraşmayınız derim.
 
Bildiğiniz üzere bu tür görüntüler salt beni değil sizleri de yaralıyor.
Öyle ise zoraki konu mankenlerini yetiştirip mecilse dahi zora ki sokmaya çalışanlar da sizler oluyorsunuz.
 
Milletinin geleneğini bilmeden zorla gelenek çıkartanlar de yine taifenizdir.
 
Acı da olsa bu gerçekler sizleri her daim yaralamaya devam edecektir.
Ne yazık ki sizlerin yüzünden milletimin gelenekleri ile de oynama lüksünüzü elinizden alınca,ortada çıs çıplak kalacaksınız.
 
Asıl üzücü olan ise yetiştirdiğinizi sandığınız gençlerimiz ne yazık ki henüz kişiliklerini kazanamadan,neyin doğru olduğunu anlayamadan,uydurulmuş bir ilahla karşı karşıya bırakılmakta ve bunun sebebi de sizler olmaktasınız.
 
Bildiğiniz gibi benzer resimler sayılamayacak kadar çoktur.
O halde bir düşünün bakalım.
Bunlara sebep olan kimdir?
Hangi uçkur tanrısının hangi hizmetkarlarıdır.
Zorla hiç bir şeyin olmayacağını ne zaman anlayacaksınız?
 
Diğerleri de,zorla cumhuriyetçi,Atatürkçü yapıyorlar diye kızan siz değilmiydiniz?
Ne oldu anti-faşizm düşüncenize?
Faşizm daha çekici değil mi?
A.Dursun

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Mısır'daki El Ezher Üniversitesi rektörü: Kara çarşafın İslamla ilgisi yok

Sünni İslam'ın en önemli enstitüsü olan Mısır'daki El Ezher Üniversitesi'nin rektörü Şeyh Muhammed Said Tantavi, kadının yüzünü ve vücudunun tamamını baştan aşağı örten kara çarşafın İslami inançla bir ilgisi olmadığından yasaklanması için fetva çıkaracaklarını belirtti..

Tantavi, Mısır'ın başkenti Kahire'de bir kız okulunu ziyareti sırasında çarşafla ilgili bir soruyla karşılaşınca, bir kız öğrenciden giydiği çarşafı çıkarmasını istedi. Ancak genç kız da çarşafının dini bir zorunluluk ve inancı olduğunu, çıkaramayacağını söyledi. Bunun üzerine şeyh Tantavi de, çarşafın sadece bir gelenek olduğunu ve Kuran'ı Kerim'le bir alakası olmadığını ifade etti. El Ezher, daha önce de kadınların vücut çizgilerinin belli olmayacağı şartıyla bol pantolon giyebilecekleri fetvasını vermişti.

AP ajansına konuşan el ezher üniversitesi güvenlik görevlileri de kendilerine sözlü olarak bir emir geldiğini, bundan sonra üniversitenin herhangi bir binasına veya üniversitenin alanına, baştan kara çarşaflı genç kızların bundan böyle alınmayacağının söylendiğini belirtti.

Sadece Mısır'da değil, dünyanın dört bir yanındaki Müslüman topluluklarında da olay yaratacak olan olay, Şeyh Tantavi'nin El Ezher Enstitüsü'nün ilk ve orta okullarına domuz gribi ile ilgili yaptığı bir okul gezisi sırasında yaşandı. Tantavi, bir sınıfta bir genç kıza, yüzünü açmasını söyledi. Kız da " Bu benim inancım gereğidir. Açmam" deyince, sinirlendiği her halinden belli olan Şeyh Tantavi, bağırarak kıza " Bu tarz örtünmenin yani Nikabın İslam'da yeri yok. Ben İslam dinini senden ve senin ailenden daha iyi biliyorum" dedi.

EL EZHER HOCALARINDAN TANTAVİ'YE DESTEK..

Olayın arından AP ve REuters, Şeyh Tantavi'ye ulaşmak için birbirleriyle yarıştı. Ancak Tantavi'ye ulaşılamadı. Ama El Ezher Üniverstiesi Araştırma kurumlarından Şeyh Abdel Maotai Bayumi, AP'ye yaptığı açıklamada " Biz heop birlikte Nikabın, İslami olmadığını biliyoruz. Taliban kadınları çarşaf giymeye zorluyor. Ve bu iş giderek yayılıyor. Bunu yasaklamanın zamanı geldi" diye konuştu.
*************
Laiklik,obur peygamber,Türban
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=322.0

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
1979’daki kanlı İran İslam Devrimi’ni yaşamış olan İranlı Mohsen Yazd, şimdi Kanada’da Felsefe öğretmenliği yapıyor.

Kendisi kurtulmuş ancak kız kardeşi Mehtab, İran Devrim Muhafızları tarafından önce ırzına geçilmiş, ardından da idam edilmiş.

İletisine “Sevgili Türkiye’deki dostlarım ve kardeşlerim” diye başlıyor ve ekliyor: “Bu mektubu sizlere yazmamdaki neden 30 sene kadar önce yaşadığımız o talihsiz ve karanlık günün Türkiye için de  yaklaşıyor olduğunu görmem ve bundan daha derin olarak hissetmem oldu.”

Mohsen,Türban yasasının kabulünün TBMM’de İran devrimi ile aynı güne denk gelmesini “İlahi bir güçten gelen uyarı”olarak değerlendiriyor. Ayrıca, “Karanlık otorite gelmeden hissettirdi yaklaştığını”diye de ekliyor. Asıl can alıcı uyarısını ise şöyle yapıyor: "O gün" gelmeden önceki olayların sanki bir tekrarını sinemada izliyor gibi Türkiye'de görüyorum. Sizlere yalvarıyorum ki, sakın olmaz demeyin! ...Tüm orduların eli kolu bağlanabilir. İran ordusu da gafil avlandı. Ellerde Kur’an kışlalar basıldı. Komutanlar, subaylar katledildi…”

İşte Mohsen Yazd’ın aylar önce yazdığı, ancak önemi her geçen gün artan uyarı mektubu:   

Sevgili Türkiye’deki dostlarım ve kardeşlerim,

Devrim sırasında devrim muhafızları tarafından önce tecavüz edilip, daha sonra da ipe gönderilen çok sevgili kız kardeşim Mehtab'ın anısına...

Bu mektubu sizlere yazmamdaki neden bizim 30 sene kadar önce yaşadığımız o talihsiz ve karanlık günün Turkiye için de yaklaşıyor olduğunu görmem ve bundan daha derin olarak kalbimde hissetmem oldu. Türban yasasının mecliste onaylandığı tarihin İran islam devriminin olduğu güne denk gelmesi kalbimde bunun ilahi bir güçten gelen uyarı fişeği olduğu hislerini uyandırdı ve bu mektubu kaleme almaya karar verdim. Biliyorum hepiniz kalbinizde karanlığın otoritesini hissettiniz. Karanlık otorite gelmeden hissettirdi yaklaştığını.

İran islam devriminden 1 hafta kadar önce Türkiye'ye geçen, uzun bir süre burada yaşayan ve daha sonra Kanada'ya iltica eden ve halihazırda bu ülkede felsefe öğretmenliği yapan bir İranlı’yım. Atatürk'ün aydınlık Türkiye’sini çok seviyorum ve yüreğim kan ağlayarak İran'da "O gün" gelmeden önceki olayların sanki bir tekrarını sinemada izliyor gibi Türkiye'de görüyorum. Yobaz karanlığında hunharca katledilen kız kardeşim anısına sizlere yalvarıyorum ki, sakın olmaz demeyin! Sakın Türk Ordusu olduğu sürece olamaz demeyin çünkü aşağıda anlatacağım gibi o gün geldiğinde tüm orduların eli kolu bağlanabilir. Bizim ailemiz İran'da laik, sol görüşlü ve aydın bir aile idi. Devrimden 1 ay önce bize bile söyleseler idi 1 ay sonra durum bu olacak diye biz bile güler geçerdik, "deli misin?" diye sorardık belki de. Belki de derdik ki "Şah'ın bu güçlü ordusunu nasıl yenecekler de şeriat karanlığını getirecekler?".

Sizlere önce İran İslam devriminin nasıl geliştiğini kısaca anlatmak istiyorum çünkü Türkiye'deki gelişmelerle çok büyük benzerlikler mevcut.

İRAN İSLAM DEVRİMİNİ BAŞARIYA GÖTÜREN AYAKLAR:

1-Büyük kesimi fakirleşen halk dincilerin pençesine düştü. Bu halk yiyecek, giyecek gibi ufak yardımlarla onların safına çekildi. Beyinleri yıkandı ve fakirliklerinin temelinde kirli ve dinsiz rejim olduğu benliklerine yazıldı. Açlıkla boğusan halk bu cehaletin pençesine kolaylıkla düştü ve rejime düşmanlaştı. (ÇOK FAKİRLEŞEN TÜRK HALKINA DA AYNI ŞEYLER YAPILIYOR)

2-Hep demokrasi ve özgürlük dendi. Humeyni devrimi yapana kadar hep demokrasi ve özgürlük vaad etti. Bu şekilde bir çok sol görüşlü insanları da kendi saflarına çekti. Bu insanlar devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu (TÜRKİYE'DE DE HEP DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK DİYORLAR)

3-Emir komuta zincirinde yapılanmış olan din adamları halkı kontrol altına aldı. (BAŞI ABD'DE YAŞAYAN MALUM TARİKAT'IN YAPILANMA BİÇİMİ OLAN "ABİ" YAPILANMASI BU EMİR KOMUTA ŞEKLİDİR VE DEVRİMİN EN ÖNEMLI AYAKLARINDAN BİRİSİ BU EMİR KOMUTA YAPILANMASIDIR. BU EMİR KOMUTA YAPILANMASI DEVRİMİN HALK ORDUSUDUR VE DEVRİM SIRASINDA BU EMİR KOMUTA ÇOK KISA ZAMANDA ÇOK BÜYÜK KİTLELERE EGEMEN OLUR.)
4-Kargaşa ve kaos ortamında askeri Kışlalar basıldı. Ellerinde Kur'an ile kışlalar ele geçirildi (BU AYAĞA ÇOK DİKKAT EDELİM ÇÜNKÜ DEVRİM SIRASINDA TÜRK SILAHLI KUVVETLERİNİ ELE GEÇİRMENIN EN ANAHTAR AYAĞIDIR BU)

Türk Silahlı Kuvvetleri bildiğim kadarı ile 600-800,000 kişiden oluşan bir kuvvettir. Yanlız unutulmaması gereken gerçek, bu ordunun ancak %0.1 (binde bir) lik bir bölümü rejimin muhafızıdır. Yani harb okullarında eğitim görmüş subaylar ancak bu kadardır. Geri kalan %99.99 er rejim muhafızı değildir. Onlar emirlere göre hareket eden vücut parçalarıdır. Beyin olan ise az sayıdaki subaylardır. İran devriminde kargaşa ve kaos ortamında kışlaları basan yobazların ellerinde Kur'an ile erleri geçerek direnen subay ve komutanları katlettiler. Burada kilit nokta ellerinde Kur'an ile harekete geçen büyük halk kitlelerine karşı erlerin silah kullanmakta zorlanacağı gerçeğidir. Zaten kullansalar bile cahil ve beyni yıkanmış halk öyle bir kudretle kışlalara saldırmıştır ki sonunda kışlalar teslim alınmıştır. O askerin açtığı ateş sonucu halktan çok ölen olmuştur ama sonuçta bir noktada erler silah bırakmak durumunda kalmışlardır. Erin kendi başına alacağı savaş insiyatifi düşmana karşıdır. Ama büyük kitleler halinde ve ellerinde Kur'anlarla üzerine gelen kendi halkına karşı bu kararlılığı göstermesi mümkün olamaz. Yani er buna bir noktadan sonra direnmez ya da direnemez. Çünkü o er karşısındakinin karanlık bir devrim yapacak olan insanlar olduğunu bilecek bilinçte de değildir, kaybedeceği aydınlığın ne olduğunu da. Bunu bilecek olan sadece subaylardır. Ve kanlarının son damlasına kadar savaşacak olanlar da bu konuda aydınlanmış Türk subaylarıdır. Ama yukarıda bahsettiğim üzere onlar ordunun sadece ve sadece en fazla binde birini teşkil ederler. Yani devrimin asıl savunucusu Türk ordusunun tümü değildir, sadece subay kademesidir ve erlerin durduğu ve etkisizleştirildiği noktada o subay kademesinin yok edilmesi kolay olacaktır. İran'da ordu bu şekilde etkisiz hale getirilmiştir. "Er düşman işgali durumunda durmaz ve etkisizleştirilemez, sonuna kadar da savaşır, ama büyük bir kudretle gelen kendi halkı karşısında durabilir."

Şu aşamada aldıkları bu büyük ivme ve arkalarındaki çok büyük güçler ile onları normal yollardan durdurmak çok zor olacaktır. Ve bunların durdurulmadan hareket edeceği her gün ivme ve güçlerini artıracak ve işi zorlaştıracaktır. …Silahlı Kuvvetler etkisiz hale getirelemediği müddetçe devrim başarıya ulaşamaz. … İran ordusunun böyle bir hazırlığı olmadığı için gafil avlandı.

…Sevgili dostlar ve kardeşler, elimden geldiğince sizleri bilgilendirmeye çalıştım çünkü aydınlığı savunmak durumunda olan sizler İran'ın geçtigi bu karanlık tüneli anlamak durumundasınız. İran'ın bu acı tecrübesi sizlerin uyanık olması  için bir şans olur umarım.

İşte İran'ın devrimin hemen öncesi görüntüleri ile hemen sonrası görüntüleri. Orada göreceğiniz üzere İran devrim öncesi belki şu anki Türkiye'den bile daha modern. Yani olmaz, olmaz demeyin:

İran'ın dünü ve bugünü


Devrim lideri Humeyni'ye kadınların şiir okuması. Türkiye’deki koltukta ise bir gün, bugün ABD'de ikamet eden malum cemaatin başı olan şahsın oturabileceği ihtimalidir. Acı ama sanki tarih tekerrür ediyor:

imam humeyni


Benim çok sevgili kız kardeşim Mehtab anısına yapabileceğim bu kadar. Elimden geldiğince sizleri bilgilendirmeye çalıştım. Ancak sizin geride kalan, aydınlık yarınlar bekleyen kızlarınız, kardeşleriniz, çocuklarınız ve Mehtab'larınız için yapabileceğiniz çok seyler var karanlık "O Gün" çökmeden önce Atatürk Türkiyesi’ne. …O acı, çok büyük acı sevgili kardeşler, anlatmak istemiyorum içinizi karartmamak için ama sevgili kardeşim Mehtab keşke bu dünyaya gelmemiş olsa idi de "O gün" o acı sonu yaşamamış olsa idi o karanlık ve pis yobaz şehvetinin pençesinde. Allah sizleri ve Atatürk Türkiye’sini korusun o yobaz karanlığının sevgili kardeşim Mehtab'a gösterdiği acı sondan. Anlatamıyorum onu yobazların nasıl katlettiğini, elim varmıyor yazmaya, dilim gitmiyor anlatmaya....

Mohsen Yazd