Gönderen Konu: Türk tarihini beyinlerden temizleyin.  (Okunma sayısı 399 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Türk tarihini beyinlerden temizleyin.
« : Kasım 08, 2008, 12:01:01 ÖS »
İşçi Partisi MKK Üyesi ve Sendika Bürosu Başkanı Mehmet AKKAYA;
Mustafa filmi 2. Ergenekon Operasyonudur.

Graham Fuller ve Karen Fogg;"Türk tarihini beyinlerden temizleyin"
 
Can Dündar Atatürk'ü sarhoş, kafayı bulunca ağlayan, hoyrat, çevresine eziyet eden, itiraz edeni asan, milletten bihaber, milleti küçümseyen, Batı hayranı, zevk-sefa düşkünü, kadın düşkünü, Ordu varken çete kurmaya kalkan, devrimleri intikam için yapan, dinsiz, kendi heykellerini diktiren, megaloman, günde 3 paket sigara içen, bunalımda, yalnız, çaresiz ve zavallı bir adam olarak sunmaktadır.

İnsani boyut adı altında cımbızla seçilenler, haçlı irticanın tespihine dizilmiştir.
Atatürk'ün manevi kızı Ülkü Adatepe izleyince 'kahrolduğunu' söylüyor. ''Orada Atatürk'ü yalnız ve son derece tedirgin, tek başına gösteriyorlar. Atatürk hiçbir zaman yalnız değildi. Arkasında sevgi dolu milleti vardı. Hiçbir devlet adamı Atatürk kadar milletini sevmemiştir. Atatürk'ü şimdikiler gibi 500 kişi korumuyordu. Atatürk'ün koruması halkıydı' diyor.
 
Neden Can Dündar?
Bu film neden bir Kemalist’e, vatansevere değil de Can Dündar’a havale edildi?
Sabahattin Önkibar Can Dündar’ı şöyle tarif ediyor; ''Babası MİT görevlisi, kendisinin ne olduğu ise meçhul. Dündar bir gün devrimcidir, öbür gün AB taraftarı. Bir gün İslamcıları ve PKK’yı bile kucaklayan sözde özgürlükçüdür, öbür gün Kemalist. Bir gün masa başı belgesellerini finanse eden şirketlerin sözcüsüdür, ertesi gün özel girişim düşmanı. Bir gün ÖDP’lidir, ertesi gün Ecevitçi, yani kısacası ne olduğu belli olmayan bir meçhul adamdır.''

Bu filmin neden Can Dündar’a havale edildiğinin yanıtı buradadır.
 
Neden Mustafa Kemal’e saldırılıyor.
Mustafa Kemal, vatan yapılan bu coğrafyada başı dik bir ulusun adıdır.
Mustafa Kemal, emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık için sadece Türk milletinin değil, bütün mazlum milletlerin esin kaynağıdır.
Mustafa Kemal, emperyalizmin vahşetinin, işgallerinin, tankının, topunun ve kanlı çizmelerinin tarumar edilebileceğinin kanıtıdır.
Mustafa Kemal, ortaçağa ve tarikatlara karşı laikliğin ve aydınlanmanın yükselişidir.
Mustafa Kemal, birlikte yaşama adına, bölünmezlik adına, ulus devlet adına semboldür.
Mustafa Kemal, kapitalizmin kar vahşetine karşı, insanın, toplumun ve ülkenin yararını esas alan ekonominin adıdır.
Sadece Türkiye'nin tarihine değil, aynı zamanda geleceğine saldırılmaktadır.
Ruhunu emperyalistlere sunanlar, ortaçağın kalıntıları ve tarikatlar,  cüzdanları için vatanı satanlar olanlar, hep Mustafa Kemal’e düşman oldular.  Atatürk’ü beyinlerden temizlemeye çalıştılar hep yıllar yılı.
 
2. Ergenekon Operasyonu
Türkiye Amerika ve Avrupa tarafından parçalanmaya çalışılırken, 'Mustafa adlı filim, bu bilince, umuda, gurura ve inanca saldırmaktadır. Bu filmin startını Graham Fuller ve Karen Fogg verdi. Amerika'nın ve Avrupa Birliği’nin bu yöneticileri ‘Türk tarihini beyinlerden kazıyın’ emrini verdiler. Her raporlarında bu yönde baskılar yaptılar. İşte işbirlikçiler o emirlerin gereğini yerine getiriyorlar.
Ergenekon adı verilen Amerikan saldırısı ile milli direncin önderleri hapse atılmış ve ülkemizi korumakla görevli Ordumuz kuşatılmaya çalışılmıştır. Bu filmin adı, afişi için kullanılan resim ve yukarıda aktardığım içeriği,  Atatürk ve vatan sevgisinin beyinlerden silinmesi için üretilmiştir. Bu film 2. 'Ergenekon operasyonunun bir parçasıdır.

Özetle Mustafa filmi
Laikliğe karşı karşı, ortaçağın ve tarikatların,
Ulusal egemenliğe karşı hilafetin ve saltanatın,
Bağımsızlığa karşı emperyalizmin,
Üniter devlete karşı milleti ve ülkemizi parçalamak isteyenlerin,
Cumhuriyete karşı holdinglerin,
Harf devrimine karşı cehaletin,
Türk milletine karşı Graham Fuller’in ve Karen Fogg'un yanındadır.
 
Bedbahtların ve efendilerinin bilemedikleri gerçek şudur ki, bu milletin beyninden Mustafa Kemal'i silmeye kimsenin gücünüz yetmeyecektir.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Rahmi YILDIRIM'ın yorumu.
« Yanıtla #1 : Kasım 08, 2008, 12:03:12 ÖS »
Ben Rahmi Yıldırım'ı beğenerek okurum. Ama bu yazısını yadırgadım. Dengesiz buldum.
Yazının sonunda kendisinin de belirlediği ölçüsüzlükler, Mustafa filmine yöneltilen eleştirileri haklı kılmıyor mu? Tarihi çarpıtma pahasınayapılan bu ölçüsüzlükler "film, iyi de doğru da değildi" dışında başka nasıl bir ifadeyle açıklanabilir?
Uluç Gürkan
---------------
Can Dündar - "Mustafa"  üzerine ilginç bir yazı
Rahmi Yıldırım ilk defa yazısını okuduğum bir yazar. Politik olarak duruşumuz aynı olmasa bile ilginç bir yazı yazmış, paylaşmak istedim.

ATATÜRK’TEN MUSTAFA’YA
Hoş bir öyküdür ya da yakıştırma.
Kurtuluş Savaşı efelerinden Demirci Mehmet Efe kızanlarını yüreklendirmek için hiç görmediği Mustafa Kemal’i şöyle anlatmış:
- Akıdeşle, Mustafa Kemal Paşa’da bi boy pos vamış, kapıladan sığmıyomuş. Ben diyeyim iki metre, siz deyin daha fazla.
- Akıdeşle, Mustafa Kemal Paşa’da bi ses vamış… Bi nara attı mı, dağla taşla zangır zangır titrerimiş. Düşmanla “Böle bi ses olsa olsa bi ejderhadan çıka. En iyisi gözüne görünmeden gaçalım.” deelemiş...
- Akıdeşle, Mustafa Kemal Paşa gayfeyi de sade içerimiş haaa!
Tabii Ege yöresinde sade kahve biraz da yiğitliğin şanından. Erkekler alay edilmemek için şekerli kahve içmekten kaçınırlarmış.
Savaş zaferle biter, ordu İzmir’e ilerlemektedir. Mustafa Kemal Paşa İzmir yolunda Demirci Efe’ye misafir olur. (Ya da Kemal Paşa Efe’yi ve kızanlarını misafir eder.) Karşılama merasiminde kızanlar bakar ki, Kemal Paşa hiç de boylu poslu değil. Fısıltıyla Efe’ye sorarlar:
- Efem, hani, Kemal Paşa kapıladan sığmıyodu. Boyu iki metreden fazlaydı?
Demirci Efe bozuntuya vermez:
- Len siz onu bi de saveşirken göreydiniz. Şindi böle göründüğüne bakmeyin…
Mustafa Kemal yüksek sesle kızanları selamlar. Kızanlar şaşkın, Efe’ye sorarlar:
-  Efem, hani Kemal Paşa nara atınca dağlar zangır zangır titrerdi?
Efe yine bozuntuya vermez:
- Len oğlum siz onun sesini saveşirken dinecektiniz. Normal zamanlarda öle bağırmaz…
Hoşbeşten sonra kızanlar yorgunluk kahvesi için hamle yaparlar:
- Paşam, gayfeyi nasıl arzu idersiniz?
Mustafa Kemal Paşa “Şekerli olsun!” der.
İşte o an Demirci Mehmet Efe dağılır:
- Paşam, bana bunu yapmeceydin!
Gerçek ya da yakıştırma. Sonuçta hoş bir öykü.

“Beton Mustafa”
Demirci Efe’nin Mustafa Kemal Paşa’yı kendince kültleştirmesi masumcaydı. Ama resmi ideoloji eşkıyalarının ölümünden sonra Atatürk’ü kültleştirmesi hiç masumca değildi.
Atatürk’ü kahrından öldüren resmi ideoloji baronları cenazesinde en ön safta yer aldılar, tabutunu herkesten önce omuzladılar, ölüsünü dirisinden daha çok sevdiler. Atatürk’ü bizden biri olarak algılatıp sevdirmek yerine, peygamberlere özgü erişilmezlik ve dokunulmazlıkla sarmalayıp ululaştırdılar, tabulaştırdılar. Atatürk’ü kendileri için değil, iliklerine kadar sömürdükleri halk için kültleştirdiler. Sonra da Atatürk kültünü, ülkeye reva gördükleri sömürünün, baskının, çürümüşlüğün, yozlaşmanın sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullandılar. Halk bir yandan Allah ve Peygamber ile aldatılırken, öte yandan Atatürk ile aldatıldı.
Kültleştirme özellikle darbe dönemlerinde yoğunlaştı. Gerçek tümüyle karanlığa gömülüp Atatürk algısı iyiden iyiye insanüstüleştirildi.. Darbeciler neo liberal ekonomi politikalarını süngü zoruyla uygular, patronlar “Artık gülme sırası bizde” diye düğün bayram ederken, sofrası küçültülen halka Türk-İslam sentezi ve Atatürk kültü ikram ettiler. Okullarda sabahları okunan Türklük andına Atatürk’e sadakat yemini eklendi. Anayasa’da hâlâ duran ifadesiyle Atatürkçülük yasal, resmi ideoloji ilan edildi. Atatürkçülüğü tanımlamadıkları gibi tartışılmasını da cezai yaptırımla önlemeye çalıştılar. Büyük küçük demeden havaalanlarına, bulvarlara, barajlara, stadyumlara O’nun adını verdiler, kendisine ait olup olmadığı tartışmalı sözleri ayet hükmünde oraya buraya astılar. Nihayet darbeciler, her yere estetik açıdan sorunlu heykellerini dikerek, adını “Beton Mustafa”ya çıkarmayı becerdiler.
Atatürk’ün insanüstü konuma yükseltilip kültleştirilmesi bir de riyakârcaydı. Resmi ideoloji eşkıyalarının açıkça cesaret edemedikleri itiraf, küçük rütbeli bir subaydan gelmişti. 12 Mart döneminde Mamak Askeri Cezaevi’nde görevli Üsteğmen Burhan Poturna, kendisiyle Atatürk’ü tartışan tutsaklara “Atatürk yaşasaydı şimdi o da burada olurdu” diye karşılık vermişti. (Aktaran Ali Tartanoğlu, YALNIZ ADAM MUSTAFA KEMAL, Öncü Kitap, Ankara, Şubat 2002, s: 445)
Üsteğmenin sözleri bir fantezi değil, mensubu olduğu resmi yapılanmanın yüzündeki maskeyi düşüren bir itiraftı. Yani, Atatürkçülük maskesi altında Atatürk’e düşmanlığın ifadesiydi. Atatürk’ün dirisini değil ölüsünü seviyorlardı.
Unutanlar ya da yaş itibariyle bilmeyenler için belirtmekte yarar var. 12 Eylül döneminde cezaevlerinde İstiklal Marşı ve Onuncu Yıl Nutku da işkence ve eziyet uygulamasının parçası haline getirilmişti. Üsteğmenin ağzından kaçırdığı fantezi gerçek olsa, 12 Eylül zebanileri Atatürk’ü yakalayabilseler, hiç kuşkusuz, O’na da her gün sabahtan akşama kadar İstiklal Marşı söyletip Onuncu Yıl Nutku’nu ezberlettirirlerdi.

Kısaca tanımlamak gerekirse, kült olarak adlandırılan sosyal rahatsızlık, kutsallaştırılan kişiye bağlılık, saygı ve sevginin ötesinde tüm mutlak doğruları ve erdemi o kişiye mal edip, onu taparcasına yüceltme ve ululaştırma, onu yüceltirken kendisini acizleştirme pratiği.

Kültleştirme çocuğun babayı her şeye kadir sanması gibi bir şey. Yani gerçeklikten uzak, abartılı betimlemelerle örülü bir baba algısı. Ergenlik döneminde babasının her şeye kadir olmadığını fark eden çocuk, kültleştirdiği babasına karşı asileşir, huysuzluk eder. Sonra olgunlaştığında babasına saygısı ve sevgisi de olgunlaşıp yerli yerine oturur.
Atatürk’ün liderliğindeki cumhuriyet ve laiklik devrimiyle sıçrama kaydeden modernleşme sürecinde onca mesafe kat etmesine karşın, Türkiye henüz çocukluktan tam kurtulamadı. Ergenlik sancılarıyla kıvransa da Atatürk hâlâ “Ulu Önder”. Kültleştirme, efsaneleştirme Atatürk’ün anlaşılmasına değil anlaşılamaz, sorgulanamaz, eleştirilemez olmasına hizmet etti. Teokrasiden laikliğe, saltanattan cumhuriyete, ümmetten millete, kuldan yurttaşa evrilmeyi hedefleyen Atatürk kendisinin böyle kültleştirilmesine razı olur muydu, tartışılır.

Demirci Efe’nin kurduğu hayalin bozulması gibi, zihinleri resmi ideolojinin ve 12 Eylül darbesinin çimentosuyla betonlaşan, Atatürk diye “Beton Mustafa”dan başkasını bilmeyenler, bilinmesini istemeyenler, şimdi “Mustafa” ile yüz yüze gelince ezberleri yara aldı. Ezber bozulunca akıl ve ruh sağlığı bakımından ne denli sorunlu oldukları da ortaya çıktı. “Mustafa”ya gösterilen tepkiler ve eleştiriler biraz da çocuklukta ısrar ya da ergenlik sancıları, öksüz ve yetim kalma kaygısının huysuzluğu olarak görülmeli. 

“Mustafa”
Medya imparatorları arasında reklam kavgasına malzeme yapılmasa, kültür pazarının “romantik işportacısı” Can Dündar’ın çektiği “Mustafa” belgeseli belki de bu kadar gürültü koparmayacaktı .
İyi ki öyle oldu; belgesele gösterilen tepkiler Türkiye’nin nasıl riyakârlık yüklü bir “Atatürk” kültüne tutsak edildiğini ortaya koydu.
İki saatlik belgesel yoğun bir çalışmanın ürünü. Belli ki epey özen gösterilmiş, teknik olanaklar iyi kullanılmış, müzikler ve canlandırmalar başarılı. Yine de belgesel, içerik ve görsellik açısından öyle yılın ödülünü kazanacak kalitede değil.
Seyrettikten sonra, Kurtuluş Savaşı’nın ardından rotayı emeğin sosyalizmi yerine sermayenin liberalizmine çevirmiş olsa da, sosyalistlere, komünistlere gün yüzü göstermese de, modernleşmenin devrimcisi Atatürk’e saygı ve sevgi duydum, anısına bir büyük rakı devirdim. İzlenimim o ki, “Can Dündar’a yöneltilen eleştiriler ve tepkiler abartılı. Belgeseli Atatürk’ü gözden düşürmek için çektiği eleştirisi ise büsbütün haksızlık. Belgesel tam tersine Atatürk’e sempatiyi artırma amaçlı.” 
Şahsen Atatürk’e saygının yanı sıra içten bir şefkat duydum, çocuklarıma rahatlıkla önerebileceğimi düşündüm, önerdim de. Belgeseli izlediklerinde Atatürk’ü kısa boylu, karanlıktan korkan, yalnız ve mutsuz, içki ve sigara düşkünü, kadınlarla başı dertte, mücadele arkadaşlarına karşı acımasız, diktatör birisi diye algılayacaklarmış... Önemsemedim. Modernleşmenin devrimcisi Atatürk’ü salt Can Dündar’ın gözüyle tanımayacaklar ya.

İzlenimim olumlu olmakla birlikte belgesel eleştiriden azade değil. Can Dündar, “Film, Atatürk’ün imza attığı büyük devrimi belgelemekle birlikte özel hayatına da giriyor, sofrasından, yalnızlığından dem vuruyor, dinin toplumsal hayattan tasfiye edilmesi gereğine ilişkin radikal görüşlerine yer veriyor” diye iddia ediyor.
Kabul, Atatürk’ün özel hayatına giriyor, aşklarından, sofrasından, yalnızlığından dem vuruyor, dinin toplumsal hayattan tasfiye edilmesi gereğine ilişkin radikal görüşlerini aktarıyor. Ama bunun dışında hemen hemen hiçbir şey yok. Emin Oktay’ın tarih kitaplarında da rastlanabilecek kronolojinin sınırları içinde özel hayatının öne çıkarılması dışında, yaratılan beklentinin tersine Atatürk’ün özel ve kamusal hayatına ilişkin yeni hiçbir bilgi vermiyor.

Bir kere “Mustafa”, Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimin belgeseli değil. Emperyalistler arası paylaşım savaşında dağılan Osmanlı’nın enkazı üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurulduğu, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devriminin hangi sınıfsal dinamiklerle gerçekleştiği konusunda hiçbir açıklaması yok.

İkincisi belki komplo teorisi olacak; ama, sanki artık cezbedici olmayan “Beton Mustafa”nın yerine bizden biri olan Mustafa’yı ikame etmek için Atatürk bezirgânı resmi ideoloji baronlarının isteği ve desteğiyle üretilmiş bir belgesel gibi duruyor. Nitekim Can Dündar, belgeseli hazırlarken, pek az kişinin girebildiği resmi arşivlerden cömertçe yararlanmış. (Belgeselde Atatürk’ün Kürt sorunuyla ilgili sözlerinin vurgulanması ve Ermeni tehciri sonrasının betimlenmesi, bu iki sorunda devlet eliti içindeki zımni uzlaşmayla girişilen güncel açılımların ürünü olabilir mi?)
Üçüncüsü, Can Dündar bu belgeseli kimseden beş kuruş yardım dilenmeden kendi olanaklarıyla da çekebilirdi. Uçakta tesadüfen karşılaşıp tanıştığı GSM şirketinin yöneticisinden hemen 350 bin dolarlık sponsorluk dilenmesi, etik açıdan hayli sorunlu, sanat eseri üretme aşkıyla açıklanamayacak bir alış veriş cinliği. Artık Can Dündar dendiğinde akıllara sadece “Mustafa” gelmeyecek. “Mustafa” ile birlikte sponsorluk adı altında para dilenciliği de gelecek.
Yeri gelmişken, Can Dündar’ın bu gibi konularda sabıkalı olduğunu, belgesel dizi Aynalar’ın “Türkân Sultan” bölümünde fikir hırsızlığı suçu işlediği için Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 43 yargıcının oybirliğiyle verdiği karar üzerine hüküm giydiğini de anımsatmakla yetinelim. Ayrıntılı bilgiye, bu cümlede geçen sözcükler ya da “romantik intihalci” deyimi bir arama motoruna yazılarak internetten ulaşılabilir.

“Mustafa”nın incir yaprağı ve ışıldağı
Medya incir yaprağı gibidir. Her şeyi, her yeri gösterir, asıl gösterilecek yeri göstermez. Can Dündar da belgesellerinde çoğu kez böyle yapar, asıl gösterilecek olanı göstermez.

CNN Türk kanalında yayımladığı Nazım Hikmet belgeselinde böyle yapmıştı. Nazım Hikmet’i, sanatı ve siyasi kimliğiyle değil, kadınlarıyla ön plana çıkarmıştı. Benzetmek uygun düşerse, Nazım paparazziliği yapmıştı. Üstelik bir de sansürlemişti. Belgeselin 20 Ocak 2002 Pazar akşamı yayımlanan bölümünde seslendirilen ünlü Vatan Haini adlı şiirinden, “Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ” dizeleri makaslanmıştı.

Yine aynı belgeselde Nazım Hikmet’in Bulgaristan’daki bir toplantıda yaptığı konuşmada geçen “Amerikan emperyalizmi” sözleri de Türkçe altyazıda makaslanmıştı. Can Dündar yapımı belgeseldeki bu sansür, sessizce geçiştirilmişti. Ne de olsa belgeseli yayımlayan CNN Türk, Amerikan sermayesiyle kurulmuş bir kanaldı.
Medya yerine göre incir yaprağıdır, yerine göre de ışıldak (projektör) gibidir. Yani sadece görülmesi istenen ayrıntıyı gösterir. Nazım Hikmet belgeselinde incir yaprağıydı, Mustafa’da hem incir yaprağı hem ışıldak.
Mustafa belgeselindeki ışıldak Atatürk’ün her gün içtiği bir büyük rakıyı, üç paket sigarayı, eğlenceye düşkünlüğünü, sofrasını, yalnızlığını, bir bunalım anında Türkiye’den çekip gitme isteğini, dinden-imandan uzaklığını, arkadaşlarına acımasızlığını, kadınlarını, hatta kovaladığı kargaları odaklayıp görselleştirirken, önderlik ettiği devrimi karanlıkta bırakıyor.
Devrim adına resmedilen Mustafa, Padişah Vahdettin’in Anadolu’ya gönderdiği, Meclis’i bir cuma günü dualarla açan, hilafeti ve saltanatı kurtarmak için yola çıktığını söyleyen, çocuklukta hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayağın rövanşını hilafeti kaldırarak alan bir Mustafa. Her türlü melanetin başı olarak dini gören, ders kitapları için notlar alan, iktidarı gökten yere indiren bir ateist... Ve arkasından her gün bir şişe rakı, üç paket sigara, akşam sofrası. Gençliğinde İstanbul’da Pera, yaşlılığında Ankara’da Çankaya sofraları!

Atatürk Mustafalaştırılıp böyle resmedilince, doğallıkla güncel siyasi ve ideolojik kutuplaşma içinde algılandı, anlamlandırıldı . Belgesel Atatürk denilince akan suların durduğu çevrelerde tepkiyle karşılandı. Bugüne kadar tepelerine çıkardıkları Can Dündar’ı neredeyse vatan hainliğiyle suçluyorlar.

Belgesel ciddi eksiklikleri ve yorum yanlışlıklarıyla değil, Atatürk’ün özel ve kamusal hayatına ilişkin bazı ayrıntıların öne çıkarılması nedeniyle eleştiriliyor, tepkiyle karşılanıyor. Tepkiler abartılı olmakla kalmadı, acıklı bir güldürüye de dönüştü.
Oysa belgeselde Atatürk’le ilgili anlatılanlar uydurma değil, ilk kez duyulmuyor. Atatürk hakkında üç beş kitap okuyan herkes, belgeselde anlatılanları bilir, hatırlar. Ne Zübeyde Hanım’ın ikinci evliliği ve Mustafa’nın bu yüzden annesine kırgınlığı sırdır ne de içkiciliği. Kadınları, eğlenceyi sevmesi de sır değildir. (Aklıma gelmişken yazmadan edemem. Hz. Muhammed Mustafa’nın da bu dünyada en çok sevdiği üç şeyden ikisi, helal kadın ve güzel koku imiş. Üçüncüsü de namaz. Sahi Tahrim Suresi niçin nazil olmuş?)

Atatürk’ün özel hayatına ait tek sır, Latife’yle ilgili mektupları olsa gerek. Yalansa, günahı yazan gazetenin boynuna. Devlet sırrı sayılarak açıklanması yasaklanan ve Türk Tarih Kurumu kasasına kilitlenen mektupların şu günlerde mezata düştüğü söyleniyor.

Atatürk’ün özel hayatına ilişkin bilgiler sır değil; ama bunlar bir belgeselde derli toplu anlatılıyor diye ortalık ayağa kaldırılıyor. Sorun biraz da burada. Yani sorun, zaten bilinenler ve özel sohbetlerde konuşulanlar kamusal alanda konuşulunca kavga çıkmasında. Sorun, bugüne değin süregelen resmi Atatürk kültünün zedelenmesinde.
Evet, günde bir büyük rakı, üç paket sigara içerdi. O devirde sigara ve rakı pek de kabahat olarak görülmüyordu.. Türkiye’de sigara içilmeyen mekân yok gibiydi. Yeşilçam filmlerinde oyuncular sık sık fosur fosur sigara içerlerdi. ABD’de de bir halkla ilişkiler pratiği olarak Edward Bernays’ın harekete geçirdiği kadın dernekleri, açıkta sigara içme özgürlüğü elde edebilmek için New York caddelerinde yürüyüş yapıyorlardı.

Evet, yalnızdı. Özel hayatındaki yalnızlığının vurgulanmasına tepki gösterilmesi, “Madem yalnızdı, onca devrimi kimlerle yaptı?” diye akıl yürütmek, çocukça bir itiraz. Bilinmez mi ki, kamusal hayatta kudret sahipleri, özel hayatlarında genellikle yalnızdırlar, mutsuzdurlar. Büyük eserler üreten sanatçıların çoğu, özel hayatlarında acıyla ve mutsuzlukla kavruldular.
Atatürk de özel hayatında yalnızdı, mutsuzdu. Etrafta bir kalabalığın varlığı mutlu olmasına yetmiyordu. Sonraları kamusal hayatında da yalnızlaştı. İsmet İnönü ve ekibince kuşatılıp kamusal hayatında yalnızlaştırılmıştı. Yalnızlaşmanın sonucu olarak 1930’lu yıllarda coşkusunu yitirmiş, reformların barutu tükenince, kültürel çalışmalarla yetinmek zorunda kalmıştı..
Atatürk’ün de herkes gibi bir şeylerden korkmaya hakkı vardı. O kadar cephede savaşmış, ölümle iç içe yaşamış Atatürk de korkardı, alınırdı, üzülürdü, sevinirdi, eğlenirdi, arkadaşlarıyla şakalaşırdı, hastalanır ve ağlardı. Çünkü o da insandı. Kamusal hayatta pasifleştirildiği yaşlılığında kim bilir ne korkular yaşadı ki, ölüm döşeğinde bir ara kendine geldiğinde Afet İnan’a “İyileşeyim, gidelim buradan” diye içini döktü. Kim bilir yaşlılığında nasıl bir “sıla özlemi” içinde kıvrandı ki, Rumeli’den bir şarkıcı ve dansçı grubu gelmiş, hasta ve yorgun Mustafa dayanamayıp aralarına katılıyor, oynuyor, oynuyor, oynuyor... Ya da bir eğlence seansında gözlerinden yaşlar süzülüyor...
Belgesel neden Mustafa Kemal aleyhine bir film olarak algılanıyor, anlamak kolay değil.  Hele Atatürk’ün içki ve sigarayla dostluğunun döne döne vurgulanmasına konjonktür Atatürkçülerinin tepkisi hem samimi değil hem de tutarsız. Çok değil, 10 yıl önce ordu komutanlarına rakı ikram etmeyen Başbakan’ı elbirliğiyle devirmişlerdi. Bugün de laiklik davası adına kurdukları sofralarda, varsa yoksa elde içki kadehi. Sonra Atatürk’ün her akşam sofrasını kurup günde bir büyük rakı, üç paket sigara ve 15 fincan kahve içtiğinin anlatılmasına öfkeleniyorlar. Her şey bitmiş de sıra bunların anlatılmasına mı gelmiş? Bu gülünç paradoksta belgeselci de kabahatli elbette. Seyircinin gözünü çıkarırcasına Atatürk’ün sofrasını anlatırken, o sofrada sadece rakı içilmediğini, kitaplar, kara tahtalar eşliğinde tartışmalar yapıldığını da anlatabilirdi.
Atatürk’ün Dumlupınar Savaşı’nı Roma-Kartaca savaşlarından mülhem bir taktikle kazandığının anlatılmasına gösterilen tepkiler de abartılı ve ölçüsüz. Her savaş için ayrı bir taktik ve strateji gerekmiyor. Mustafa Kemal’in tarihten yararlanarak zafer kazanması niye zaaf olsun ki?
İtalya’dan yontucu getirtip heykellerini yaptırmasının anlatılmasına tepkiler büsbütün çelişkili ve komik. Çirkin heykellerini oraya buraya dikerek Atatürk’ün adını “Beton Mustafa”ya çıkaranlara suskun kalıp, belgeselciye kızmak, akıl ve ruh sağlığı bakımından iyi işaret değil. Fatih Sultan Mehmet de İtalya’dan ressam getirtip portrelerini çizdirmedi mi?
Atatürk, devrimin bir anda, darbeyle yapılabileceği düşüncesindeymiş. Demiş ki, “Ben, bu kadar yıl eğitim gördükten, uygar yaşamı ve toplumu inceledikten ve özgürlüğümü elde etmek için hayatımı, yıllarımı harcadıktan sonra neden cahiller derecesine ineyim? Onları kendi düzeyime çıkarırım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar.” Bunlardan söz etmek Atatürk’ü elitist diye yaftalakmış, sırası mıymış? Oysa devrimcilik tam da böyle bir şey değil mi? O da halkçılığın, daha doğrusu popülizmin icabı, ortalamanın ufku ve standartlarıyla yetinseydi reformları kim yapacaktı?
Eleştiriler ve tepkiler abartılı. Umulur ki akıl ve basiret büsbütün tutulmaz, birileri kalkıp, “Atatürk’ün aziz hatırasına saygısızlık” iddiasıyla suç duyurusunda bulunmaz. İşte o zaman acıklı güldürü sınırı da aşılır, tüy dikilmiş olur.

“Can Dündar’ın gözüyle Mustafa”
Elbette Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı, önderlik ettiği cumhuriyet ve laiklik devrimi iki saatlik belgesele sığmaz. Ne ki belgesel, Atatürk’ün özel hayatının öne çıkarıldığı iki saatlik içeriğiyle de hayli sorunlu. Atatürk’ün bütün hayatını anlatma derdine düşünce ortaokul tarih kitaplarındaki kronolojinin sınırları dışına çıkamamış. Arada bir sürü kopukluk var. Yanı sıra, Mustafa Kemal’in hayatındaki önemli dönemeçleri bir iki cümleyle geçiştirmiş, epey de yorum yanlışına düşmüş.
Mustafa çocukken Kaymaklı Hafız’dan yediği dayağın rövanşını hilafeti kaldırarak almış. Öyle bir ifade ki, anlatımı renklendirme çabası gibi durmuyor. Anlatımı renklendirme niyetiyle söylenmiş olsa bile belgeselin akışı içinde Atatürk’ün çocukken hafızdan dayak yediği için dinden imandan uzaklaştığı ve hilafeti kaldırdığı şeklinde algılanıyor. Laiklik devriminin bir çocukluk travmasıyla açıklanması gibi bir hataya, devrimi magazinleştirmeye en yatkın belgeselci şöyle dursun, ortaokul talebesi bile düşmez. Yani iyi ki Kaymaklı Hafız, çocukluğunda Mustafa’ya sopayı indirmiş! Yoksa Allah muhafaza, laiklik reformu için hâlâ debelenir dururduk! (Gerçi Kaymaklı Hafız’ın sopasıyla gelen reform Türkiye’yi laikleştirmeye yetmedi. Ayrı bir tartışma konusu olarak kenarda dursun.)

Yapımcının çok hatası, eksiği var. Atatürk’ü dinden imandan uzak biri diye tanıtırken, İslamiyet’i ve peygamberini yücelten sözlerini, din bilgini Elmalılı Hamdi Yazır’a yazdırdığı Kur’an tefsirinin hâlâ aşılamadığını bir iki cümleyle olsun anımsatabilirdi.
Mustafa Kemal’i Padişah Vahdettin’in “Paşa, devleti kurtarabilirsin” diyerek Anadolu’ya gönderdiğini anlatıyor; ama, peşinden idam fermanı yolladığını anlatmıyor. (Anlatmışsa benim dikkatimden kaçmıştır. Vahdettin belgeselinde herhalde bir yanlışlık yapmaz, en doğrusunu anlatır.)

Eski silah arkadaşlarına acımasızlığını anlatırken, arkadaşlarının Sakarya Savaşı sırasında bile Enver Paşa ile yazıştıklarını, cumhuriyet ilan edildikten sonra da reformlara, örneğin hilafet ve saltanatın kaldırılmasına karşı çıktıklarını, İttihat ve Terakki devrinden kalma hesaplaşmanın suikast tertibine dönüştüğünü de bir iki cümleyle olsun anlatabilirdi.
“Can Dündar’ın gözüyle Sait”?
Belgeselin içeriğinde eleştirilecek başka noktalar da var. Tanıtım afişinde “Can Dündar’ın gözüyle Mustafa” diye bir ifade yok. Ama öyle bir kurgu yapmış ki, ortaya çıkan “Mustafa”, aslında “Can Dündar’ın gözüyle Mustafa” olmuş. Belgeselci, filmde Mustafa’nın  “karanlık korkusuna” varıncaya kadar çok sayıda “insani özelliğini” bulmayı başarmış, Atatürk’ü Mustafalaştırmış..

Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildiğinde vizyona soktuğu belgeselde ise filmin kahramanının hiçbir insani zaafını bulamamıştı. Kim bilir belki de ışıldağı körelmişti. Abdullah Gül belgeselinin fragmanında açıkça  “Can Dündar’ın gözüyle Abdullah Gül” yazılıydı

Bir söyleşide belirttiği doğruysa, şu anda Said-i Nursi belgeseli üzerinde çalışıyor olmalı. Hıristiyan dünyasında İsa ile dalga geçen filmler bile yapılıyorken, Can Dündar’dan bir “Muhammed” belgeseli beklemek, hele Tahrim Suresi’nin niçin nazil olduğunu anlatmasını beklemek gerçekçi değil.  Said-i Nursi belgeseli de yeter.
Bekleyelim, görelim. Can Dündar nasıl bir Said-i Nursi filmiyle karşımıza çıkacak?
Mizah şöyle dursun, Atatürk’ü Mustafalaştırdığı gibi Bediiüzzaman’ı da “Sait”leştirebilecek mi? 
İşte o zaman anlaşılır, Atatürk’ün Mustafalaştırılmasına bıyık altından gülen İslamcılar ve biriktirme arkadaşları İkinci Cumhuriyetçi liberaller, Atatürkçüler kadar sabırlı ve hoşgörülüler mi?
Rahmi Yıldırım
6 Kasım 2008

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Utanç Verici Fen Fakültesi Günü Kutlaması.Prof.Dr.Övgün Ahmet Ercan
« Yanıtla #2 : Kasım 08, 2008, 12:12:02 ÖS »
Utanç Verici Fen Fakültesi Günü Kutlaması.
Prof.Dr.Övgün Ahmet Ercan

1970'de İstanbul Bilimteyi Jeofizik Bölümünü bitirdiğim Doğa Bilimleri Yetilteyi  (Fen Fakültesinin 75. Yılı kutlamaları için 18 Ekim'de çağrılmıştım. Büyük bir sevinçle, kıvançla gittim. 1933'de bugünkü
yetilteyin bulunduğu yerdeki görkemli Zeynep Hanım Konağı'nda öğretime başlayan yetilteyde (fakültede) Jeofizik Bölümü, 1952'de Türkiye'de ilk olarak başlamıştı. Toplantıya katılmak üzere, yazılmak için geldiğimde "Jeofizik" bölümünün unutulduğunu üzülerek gördüm.
Toplantı Bilimbey (rektör) önderliğinde "Bağımsızlık Çığırısı" (İstiklal Marşı ) ile başladı.

Sonra, Yetilteyi (fakülteyi) tanıtmak üzere boş sıraları, boş öğretilikleri (sınıfları), boş deneylikleri (laboratuvarları), boş dalanları (koridorları), boş sunuştayının (konferans salonunun), öğrenciden, öğretim üyesinde arınmış olarak gösterilmesi, bilimtey (üniversite) anlayışının bir "yapı" olduğu anlayışında olmaları çok ayıptı.  Kaldı ki, bütün bölümler tanıtılırken "Jeofizik Bölümü'nün" unutulmuş olması anlaşılabilir gibi değil.

Toplantıda, her bölümden başarılı olan eski bitirmiş öğretim üyelerine, Astronomi'den Prof. Dr. Gülçin Kandemir'e, Biyoloji'den Bedia Yalçıner'e, Fizik'ten Yard. Doç. Dr. Ayhan Çilesiz, Jeoloji'den Prof. Dr. Şakir Abdüsselamoğlu'na, Kimya'dan Prof. Dr. Süheyla Özeriş'e, Matematik'ten Prof. Dr. Asuman Özeriş'e, son olarak Yardımcı Görevlilerden Müh. F. Nedim Tokat'a onur ödülleri verilirken, unutulan biricik bölüm yine " Jeofizik" ti. Binlerce bitirmişi olan jeofizik'ten bir tane bile başarılısı yok muydu?.

Tam bir yüze göze bulaştırma. Fen Fakültesinin seçkin yetilhanımı (dekanı) Prof. Dr. Seyhan Altun'du.

"Benim Bilimteyim Nasıl Çağdışı Kalabilir?" diye düşünürken, izlence gereği İ.Ü. Devlet Konservatuvarı'nın bu özel gün için düzenlediği çığga (müzik) dinletisine sıra geldi. Birkaç gün önce yılgıcılarca (teröristlerce) öldürülen 23 tane yiğidimiz için ulusça karalar bağlarken, anaların bağırlarına kızgın ateş düşmüşken, çığrından çıkmış bir Amerikan "Broadway'e Yolculuk" gösterisi ile karşımıza çıkmaları, ulusal bilinçten yoksunlukları bakımından tam bir utanç örneğiydi. Üstüne üstlük, çoğu İslam olan bu ülkede dinleti, kilise ezgileri ile başladı, açık saçık giyinmiş kızların erdemsiz kabare kokan devinimleri ile sürdü. Bu önör müydü?(sanat mıydı?).

Sözde aydınların toplandığı, koskoca Atatürk bezeğinin (resminin) önünde bu ölçüsüz gösteri nasıl yapılabilirdi? Bu özel günde niye Türk ezgileri kullanılmamıştı? Bir Yunus Emre orotoryosu bu üzüntülü günlerde gösterilemez miydi? Hadi onu bırak yeni oluşturulmuş Nazım Hikmet orotoryosu sakıncalı mıydı? Bunlar neden unutuldu? Bunlar yerine, neden, komşu Irak'ta 1 milyon 200 bin kişinin kıyıcısı (katili), Irak'ı ele geçiren, oraya yerleşen, yeryüzünün en önce gelen yılgıcısı (teröristi) Amerika Birleşik Devletlerinin gösterileri ile Türk aydınları coşturulmaya çalışılıyordu.

Biz de hiç onur kalmadı mı? Biz de bağımsızlık ülküsüne,Atatürk'çülüğe ne oldu?

Bırakın bunları ey Türk aydını senin yalnıklık (insanlık) duyguna ne oldu? Ey düzenleme kurulu, yurdumuz için ölen süyeklere (şehitlere) saygınız hiç yok muydu? Yoksa bu durum artık olağanlaştı mı sizin için?, Doğu'da, Güney-Doğu Anadolu'da olup bitenler sizi hiç ilgilendirmiyor mu? Yazıklar olsun.

İzlence bittikten sonra tepkimi sevgili Dekan Prof. Dr. Seyhan Altun'a bildirdiğimde, çok ince olarak "Benim haberim yoktu" demesini gerçekten hiç anlamadım. Hele hele boşgurdaki (salondaki) seçkin aydınların bu rezaleti alkışlamaları anlaşılır gibiydi.
Yazıklar olsun.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Can Dündar- Said-i Nursi belgeseli ne oldu?
« Yanıtla #3 : Kasım 08, 2008, 10:06:15 ÖS »
Can Dündar- Said-i Nursi belgeseli ne oldu?
Atatürk' ü karalamak daha mı cazip geldi?


Oray Eğin – Akşam Gazetesi - 2005

"Said-i Nursi belgeseli çekiyormuş. Ama 'para almıyormuş.' Yine aynı soru: Kimi kandırıyor Can Dündar? Bir insan neden para almadan, durup dururken Said-i Nursi belgeseli çeker. Hadi çekecekse, o zaman insan geçmişinde, mesela 32.Gün'de yaptığı onca eleştirel İslamcılar, Refah Partisi vs. haberlerini nasıl yutar?"

Bugün bir tabuyu daha yıkmanın zamanı geldi. Sırada Can Dündar var. Pazar günü Milliyet'in sürmanşetindeydi. Milliyet, portmantoyu bile değiştirmeden iyi gazete olunacağını kanıtlıyor ya, genç ve başarılı bir hazine bulmuş gibi Can Dündar'a sarıldılar yeniden. O da kendince 'lifestyle' yazıları falan attırıyor, ama tabii Ankara'da yaşamanın verdiği kısırlıkla en fazla... Kasabada Şebnem Ferah konseri oluyor mesela, 'genç yazar' soluğu hemen orada alıyor. Ardından da iki Pazar eki satırı...

Dün de, Yıldız Tilbe'nin İbrahim Tatlıses'i bir hafta rating'lerde geçmiş olmasını 'Bir dönemin kapanışı, bir devrin başlangıcı' heyecanıyla anlatıyordu. Nasıl büyük bir heyecanla hem de. (Not: Yıldız Tilbe, Doğan grubunun yeni kanalı Star'da program yapıyor)

Ancak popüler kültürle ilgili bu büyük iddia kendi kendini aynı akşam daha geçersiz kıldı. Pazar geceki İbo-Yıldız Tilbe rekabetinin rating raporlarına yansıyan sonuçlarına göre yine İbo birinciydi. Reha Muhtar, İbo'ya çıktı, İbo ardından Reha Muhtar'a çıktı ve iki rating canavarı bir gecede Can Dündar'ın sosyolojik kuramını yerle bir etti. Bu kadar kolay mı olacaktı? İnsan bir analiz yapar, bir iddia ortaya atar da aynı gece realite çürütür mü?

Neyse, aslında yazının zaten elle tutulur bir tarafı bile yoktu. Bir arkadaşım hemen fark etmiş: 'En basit kompozisyon ödevini bile başaramamış' diyordu, 'Yazının içinde mantık tutarlığı bile yok.'

Metin üzerinden çalışalım.
Diyor ki Can Dündar: 'Ve insan en çok, aynayla yarışırken yeniliyor.' İbo'yla Yıldız'ın şöhrete ulaşma macerasının benzeştiğini anlatıyor, ama şöhreti taşıma macerasının ayrıştığından yakınıyor. Zorlama bir benzetme sorunu işte. Tabii bir de şiirli satırlar başlamış: 'İbo muktedirdi. Yıldız mazlum... / İbo saldırgandı. Yıldız kırılgan... / İbo ezerken, Yıldız'da hep bir ezilmişlik vardı.' Neresi benzeşiyor derken... Meğerse bunlar ayrışma satırlarıymış.

Bunlar da benzeşen yönler:
'İbo mağarada doğdu,Yıldız evde. Yıldız 12 yaşında şarkı söylemeye başladı, İbo 18'de. İbo'nun kaderini TRT değiştirdi, Yıldız'ınki Sezen Aksu.' Bu minvalde devam ediyor 'benzeşmeler'; nasıl denir 'uysa da uymasa da.' Olmuyor işte, Ankara'dan popüler kültüre bakılmıyor.

Ben en çok şu 'eleştirel' satırları sevdim: 'Yönetmenlik mi? Kolay. O da yapıyordu. / Köşe mi? Basit. O da yazıyordu. / Klip mi? İş değil. O da çekiyordu.' Aman yanlış anlamayın, bunlar özeleştiri satırları, romantik isyankarın itirafları değil. İbo'ya yönelik satırlar.

Tabii insan karıştırabiliyor; zira en güzel şarkı sözünü de Can Dündar yazmamış mıydı, en cazip köşe yazarı o değil miydi, Türkan Şoray'a film yazan kimdi (sahi mahkeme ne oldu?), işadamlarına belgesel yapan şirket sahibi gazeteci de - evet yine o değil miydi?

Bu sene AKP iktidarının Oya Aydoğan'ı gibi Başbakan ve çevresinin peşinde dolaşan, Ali Babacan için sayfalar dolusu aşk-hayranlık yazıları kaleme alan da - yine Can Dündar'dı.

İnsan Zelig'dir, her kaba girebilir ama bunu yaparken de iki dakika hiç değilse dürüst olur değil mi? Şimdi şunu sormanın cevabı gelmedi mi: Romantik İsyankar kimi kandırıyor? Belki tutmayan sosyolojik tahlilleri ve romantik diliyle birkaç üniversite öğrencisini tavlıyordur, ama bu maya artık tutmuyor.

Siz kanıyor musunuz? Açıkçası ben artık kanmıyorum. Bütün işadamlarını sıradan geçiren, onlara efkarlı sesiyle romantik belgeseller yapan Can Dündar'ın hangi isyanından söz edilebilir? Hadi işadamlarını geçelim, Türkiye'nin starlarıyla yaptığı söyleşilerde nasıl bir hayranlık, hepsine aşk, büyüye kapılma vardı. Her görüştüğüne övgüler düzen bir röportajcılık, sosyologluk nasıl mümkün olur?

Ve son numarası:
Said-i Nursi belgeseli çekiyormuş.
Ama 'para almıyormuş.' Yine aynı soru: Kimi kandırıyor Can Dündar? Bir insan neden para almadan, durup dururken Said-i Nursi belgeseli çeker. Hadi çekecekse, o zaman insan geçmişinde, mesela 32.Gün'de yaptığı onca eleştirel İslamcılar, Refah Partisi vs. haberlerini nasıl yutar?

İşte bu belgesel, hırsına yenilen emekli bir isyankarı anlatır.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
TURGUT ÖZAKMAN'IN MUSTAFA KEMAL'İ
« Yanıtla #4 : Kasım 20, 2008, 12:46:30 ÖS »
TURGUT ÖZAKMAN'IN MUSTAFA KEMAL'İ

Uğur Dündar'ın Arena'daki bu haftaki konuğu "Şu Çılgın Türkler" kitabının yazarı Turgut Özakman oldu. "Mustafa Kemal Atatürk alkolik miydi, yalnız mı öldü, devrimleri intikam için mi yaptı, diktatör müydü, acımasız mıydı, din düşmanı mıydı, milli mücadele emrini Mustafa Kemal'e Vahdettin mi verdi?" sorularının yanıtını verdi.
"Atatürk'ün içkisini miçkisini anlatmaya kalkan insanlara ben dedikoducu kadın gözüyle bakıyorum. Ivır zıvır bunlar, Atatürk'ün insan yanı falan değil." diyerek 'Mustafa' filmini çeken Can Dündar'ı kızdıracak açıklamalar yaptı:

Turgut Özakman Büyük Önder Atatürk hakkındaki tüm gerçekleri belgeleriyle açıkladı. Atatürk'ü en iyi bilen İsim Turgut Özakman'a göre asılsız iddiaların asıl nedeni cehalet…

Özakman'ın konuşmalarından satır başları;
"Şimdi bakınız Atatürk annesiyle, babasıyla, çocukluğuyla, diniyle ilgili, sonra işte Çanakkale ile ilgili, Suriye cephesiyle ilgili, Cumhurbaşkanlığıyla ilgili, komutanlığıyla ilgili pek çok yalan var. Fakat bu yalanın binlerce sahibi yok. Bu yalanın 5 – 10 sahibi var. Bunlar 5-10 kişiler. Bunların hangi yanda oldukları belli. Sağda da var solda da var. Ama sağdakiler daha çoğunlukta. Bunların bazıları azimli, sonsuza kadar bu duyguyu götürüyorlar. Mesela solda biri vardı, isim söylemek istemiyorum. Arada bir Atatürk'ün lehine laf ediyor. Heralde diyorum ıslah oluyor. Çünkü sanıyorum ki tarih okumaya başladı."

Ben üç yıldır Anadolu'yu dolaşıyorum, herkese yalvarıyorum, ne olur tarihinize çalışın. O zaman hem milletimizin büyüklüğünü görürüz. Hem zaaflarımızı da öğreniriz tarihten. Ve Atatürk'ün etrafında birleşiriz. Çünkü onun çizdiği kurtuluş yolundan başka kurtuluş yolu yok.

ATATÜRK YALNIZ MI ÖLDÜ?
Akman böyle bir konunun söz konusu bile olamayacağını dile getirerek sözlerini şöyle sürdürdü; "Tabii o yalnızlık kendi dehasından ötürü, bazı düşüncelerin üstünlüğünü ifade ediyorsa ona bir şey diyemem ama yalnız olması söz konu değil, milletiyle beraberdi."

Akman Mustafa Kemal'in yalnız olmadığını şu örnekle anlattı; "Ben Atatürk'ün öldüğü zaman ilkokul üçüncü sınıftaydım. Bizim müdürümüz vardı Şükrü Bey. Yani ağlamak ne! Adamın, gözünün dolduğu hayal bile edilemezdi. O kadar sert, barut gibi biriydi. Bir 10 Kasım sabahı bizim sınafa bir bomba gibi düştü, hüngür hüngür ağlayarak 'Atatürk'ü kaybettik.' diye. Bizim sınıftaki öğretmenle bayılacak gibi oldu. Okul birbirine girdi. Benim bile bildiğim Bütün bir Bakırköy Atatürk'ün sağlık durumuyla candan ilgileniyordu. Ölümünden sonraki filmler, fotoğraflar, Atatürk'ün ne kadar sevildiğini ortaya koyuyor."

ATATÜRK DİKTATÖR MÜYDÜ?
Dündar: Atatürk diktatör müydü? Yani o dönemin Hitler'i Musonlini'siyle benzer bir yanı var mıydı?

Özakman: Hiç alakası yok. Özellikle o ikisi Atatürk'ün özel hayatında alay mevzu. Muhtemelen Hitler'den ürküyor, korkuyor da yani bulaşmaktan çok uzak duruyor. Hem yurt içinde hem yurt dışında barışta olan insanın onlarla aynı paralelde olması söz konusu olamaz! Bizim en büyük eksikliğimiz, yakın tarihimizi bilmemek. Tarihimizi bilseydik Atatürk'ü de bilirdik. Keşke diktatör olsaydı da toprak reformunu geçirseydi. Toprak reformu yapılmadan köylü çiftçi yapılmaz. Köylü çiftçi olmadığı sürece de sandıktan ortaçağ çıkar.

Dündar: Belki o zaman bu Güneydoğu'da yaşadığımız sıkıntılar. Terör örgütü belası ortaya çıkmazdı değil mi?

Özakman: Tabiî ki olmazdı. Evi, barkı geçinebileceği kadar arazisi olan insanın devletiyle bir sorunu olamaz.

ATATÜRK DİN DÜŞMANI MIYDI?
Dündar: Bazı çevrelerin Mustafa Kemal'e yakıştırmak istediği din düşmanlığı kavramı tamamen maksatlı değil mi?

Özakman: Şimdi padişahlık gidiyor, hilafet gidiyor. Bundan nemalanan insanlar var tabii ki. Rejime karşı, Atatürk'e karşı tavır alabilirler. Ama bunların büyük bir çoğunluğu, bunlardan biri de Bakırköy'de yaşıyordu. Giderek baktılar ki Cumhuriyet çok önemli bir şey… O zaman o Atatürk karşıtları, kuşkularını bir kenara bırakarak. Atatürk'ün yanında yer aldılar.

ATATÜRK ALKOLİK MİYDİ?
Biz şimdi dahisi çok olan bir millet değiliz. O yüzden bir dahiyi yorumlamayı da bilmiyoruz. Yani Batılı bir dahinin içkisi miçkisi konuşulur mu? Gülerler adama, ayıplarlar! Yani Wagner'in özel hayatı anlatılamayacak kadar çirkinliklerle doluydu, ama wagner'in besteciliği konuşulur başka şeyler konuşulmaz.

CAN DÜNDAR'A DEDİKODUCU GÖNDERMESİ
"Atatürk'ün insan olarak birkaç zaafı olabilir. Mesela Latife Hanım'la evlenmesi bence bir zaaftı. Ama insanlar zaaflarıyla da büyür. Ama ne bileyim böyle içkisini miçkisini anlatmaya kalkan insanlara ben dedikoducu kadın gözüyle bakıyorum. Ivır zıvır bunlar, Atatürk'ün insan yanı falan değil."

MİLLİ MÜCADELE GÖREVİNİ VAHDETTİN Mİ VERDİ?
Dündar: Sultan Vahdettin, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendirmiş. 40 bin altın vermiş. Ve Anadolu'yu diyar diyar dolaşmış milli mücadele böyle gerçekleştirilmiş? Bu doğru mu Sayın Özakman?

Özakman: Şimdi, Vahdettin padişah… Vahdettin böyle zor bir dönemi, göğüsleyecek şekilde yetişmiş biri değil. Onun bu büyük talihsizliği, Osmanlı devletinin de talihsizliği… Böyle bir kültürü yok. Ama bütün kurtuluşu önce Allah'a sonra İngilizlere mediun olacağınızı bütün politikanızı böyle götürürseniz sonunda siz emparyalistlerin kuklası olursunuz ve milli mücadele karşısında yer alırsınız. Tabi Atatürk ve arkadaşlarının idam edilmesini onaylarsınanız millet ayağa kalkar! Yani çok ciddi bir din savaşı yaşanıyor bir taraftan da.

Bunun özeti şudur; Mustafa Kemal ve arkadaşları padişahın emrine aykırı olarak silahlandılar. Asileri tabii ki yok etmemiz gerekirdi. Bunu biz yapamıyoruz.

ATATÜRK ARKADAŞLARINI SATTI MI?
Dündar: Atatürk bir devrimci, devrimler kolay olmuyor. Son zamnalarda yüksek sesle dile getirilen iddialaradan biri de Atatürk'ün dostlarını satan bir kişiliğe sahip olduğu şeklinde. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özakman: Bunlar da yeni yalanlar… Atatürk hiçbir arkadaşını satmamıştır! Atatürk'ün bazı arkadaşları Atatürk'ü satmıştır. Daha doğrusu Türkiye'nin kurtuluiunu satmışlardır. Kötü niyetle mi? Hayır… Ufukları çok dardı. Yani Latin alfabesine geçileceği söylendiği zaman Kazım Karabekir olmaz diyordu. Alt üst oluruz diyordu ama hiçbir şey de olmadı.

Karabekir, Fevzi Çakmak'a diyor ki; 'Biz Anadolu'ya ilk geçmiş olanlar sen ve İsmet de dahil, biz bir konsey olalım, her şeyi bize danışın' Cumhuriyet böyle olur mu? Tabi söz konusu olmuyor. Yaklaşımları bu, çok hizmetleri geçmiş namuslu dürüst askerler ama Atatürk'ün sade asker dediği insanlar. Çok az kitap okumuşlar. Bir yerde Atatürk'ün devrimlerinin arkasında yer almışlar.

ÖZAKMAN'IN GÖZÜYLE 'İNSAN' ATATÜRK
Uğur Dündar, Turgut Özakman'ın bakış açısıyla asıl insan olan Atatürk'ün nasıl olduğunu sorunca, Özakman, kendi gözünden gördüğü Atatürk'ü anlattı.

İşte Turgut Azakman'ın gözüyle Atatürk,
"Çok vefalı, çok terbiyeli, kadınlara karşı son derece saygılı, Çapkınsa da istese bile o dönemde çapkınlık yapabilir mi? Ama cumhurbaşkanı olduktan sonra bir takım hanımefendiler Atatürk'e aygın baygın baktılarsa o da bunu reddetmemiş olabilir. Bana sorarsa bu da helaldir."
Dündar: Askeri yönüyle, devlet adamı yönüyle nasıldı Atatürk?

Özakman: Çok ciddi bir askerdi, vazifede kimseyi affetmiyor. Özel hayatında biraz muzip, biraz şakacı. Bunu da bilin. Yani çok gülen, rahat keyifli bir adamdı. Hoyrat sözcüğü Atatürk için söz konusu bile olamaz. Tavla oynar, iskambil oynar, bilardoya merakı var. Her medeni insan gibi doğayı insanları seviyor. Köpeği var… Küçük çocuklara çok büyük sevgisi var. Atı bir hastalığa yakalanıyor. Atını öldürecekler. 'Durun öldürmeyin, ben bir vedalaşayım' diyor. Gözleri dolarak atıyla vedalaşıyor.

TARİHİNİZE İYİ ÇALIŞIN ÇAĞRISI
Özakman son sözlerinde Türk halkına seslendi; "Ne olur tarihinize iyi çalışın, kulaktan dolma sözlere inanmayın. O zaman devletimizin milletimizin büyüklüğünü anlayacaksınız."

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
"Leninizm ve Kemalizm birlikte gelişecektir" Falih Rıfkı, 1934
« Yanıtla #5 : Kasım 20, 2008, 12:51:59 ÖS »
"Leninizm ve Kemalizm birlikte gelişecektir" Falih Rıfkı, 1934


SSCB Ağır Sanayi Halk Komiserliği (Bakanlığı) yayın organı Stroim (Kuruyoruz) dergisinin Mayıs 1934 tarihli sayısı "SSCB ve Türkiye halklarının dostluğuna" adanmış.
 
Derginin kapağının bir köşesinde ay-yıldız, diğer köşesinde ise orak-çekiç var.
 
İçinde, başta Atatürk olmak üzere dönemin Türk ve Sovyet yöneticilerinin makale ve demeçleri fotoğraf ve imzaları ile yer alıyor.

İşte bazı çarpıcı örnekler:

Mustafa Kemal'in demeci:
"Birçok sınavlardan geçmiş olan ve her seferinde daha da güçlenen, herhangi bir üçüncü devlete karşı yönelmiş olmayan, iki ülkeye tam güvenlik sağlayan yeni Türkiye ve Sovyet Rusya arasındaki dostluk, halklar arasındaki ilişkilere nezaketin, güvenin ve mantığa uygunluğun mükemmel bir örneği olmaktadır."
-------------
İsmet Paşa'nın demeci:
"Devrimci ülkelerin 10. yıldönümlerinin ilham veren değerini iyi biliriz. Sovyetler'in 10. yıldönümünü Ankara'da değerli dostumuz Büyükelçi Surits'in ailesiyle birlikte kutlarkeno büyük mutluluğu hissettik. Türkiye Cumhuriyeti'nin 10. yılı kutlamalarında ise Sovyet heyeti bulunmuş ve bayramın değerine değer katmıştır. İki devrimin ortak temel özelliği, zaferi ve mutluluğu teknşkte, toplumsal ve endüstriyel kalkınmada, insan emeğinde görmesidir.
 
Sovyetler'in en önemli dostluk hamlesi, sanayinin kurulması konusunda Türkiye'yi teşvik etmesidir. Kalkınmanın ana kaynağı olan sanayileşme, Türkiye'de SSCB ile işbirliği içerisinde başlamıştır."
 ----------------
Falih Rıfkı (Atay) Bey'in demeci:

(Hakimiyet-i Milliye Gazetesi Yayın Yönetmeni ve Milletvekilidir)
"Türk-Sovyet dostluğu asla coğrafi ve siyasal düzenin çıkarlarının dikte ettiği resmi bir dostluk değildir. Bu dostluk, her şeyden önce, iki devrimin önünde duran temel görevlerin aynı olmasından, kaderlerinin ortaklığından kaynaklanmaktadır.
 
Birbirini tanımaya başladığı, birbirine elini uzattığı dönemde her iki devrim de yalnızdı. İki devrimin emperyalist çıkarlara ters düşen karakteri, izole edilmelerine yol açmıştı. Mustafa Kemal, Anadolu'ya geçme kararı aldığında daha Moskova ile ilişki kurmamıştı. Ancak yüce Lenin'in bu davada doğal müttefiki olduğunu çok iyi biliyordu.
 
Kemalizm, bir kurtuluş hareketidir. Siyasi, toplumsal, ekonomik, manevi birçok açıdan Kemalizm, terinin son damlasına kadar emperyalizm ve içerde ise emperyalizmin silahları olan küçük bir azınlık ve feodal beyler tarafından sömürülen ve canı çıkarılan halkın hareketidir. Kızıl devrimin önderleri ve kitleleri, bu kadar köklü bir devrimi onaylamaktan, onunla övünmekten geri duramazlardı.
 
Aynı duyguları Sovyetler'e karşı Türk devriminin önderleri ve kitleleri de beslemektedir. Leninizm ve Kemalizm, bütün halk kitlelerinin özgürleştiği, yeryüzünde yeni bir düzen kurulduğu güne kadar birlikte gelişecektir. Dünya, eksenini Bering ile Çanakkale Boğazlarını ve Beyaz Deniz ile Akdeniz'i kesen iki çizgi temelinde değiştirmektedir. Köleleştirilen halk kitlelerinin özgürlük davasını görev edinmiş devrimlere şan olsun"
 -----------------
Kazım Paşa'nın (Karabekir) demeci:

(TBMM Başkanı)
"Devrim ve savaşın zor şartlarında başlayan Sovyet-Türk dostluğu, kurucuları yüce Lenin ve kurtarıcı Gazi Mustafa Kemal'in yüksek önderliğinde bütün halkların can attığı dünya barışının binasına ilk taşı koymuştur. Sadece iki ülkenin hükümetlerinin çabalarına dayanmayan, ayrıca iki barışçıl halkın karşılıklı anlayışında temellerini bulan bu dostluğun anlam ve önemi büyüktür."
 ---------------
B. Tal'ın demeci:
(Stroim Dergisi Yayın Yönetmeni)
(5 Yıllık Kalkınma Planı çerçevesinde Türk tekstil fabrikalarının kuruluşunda ve kadrolarının yetiştirilmesinde Sovyetler'in oynadığı rolü vurguladıktan sonra şöyle devam ediyor:)
"Çarlık Rusyası, Sultan Türkiyesi'ne metali ölüm getiren bomba ve kurşun olarak 'gönderiyordu'. Sovyet ülkesi ise, Türkiye Cumhuriyeti'ne en dostane duygularla metali Türk sanayisinin gelişmesine ve teknik-ekonomik bağımsızlığının güçlenmesine yardımcı olan makinalar olarak gönderiyor.
 
İki ülkenin barış ve üreten emek  için verdiği yiğit ve direngen mücadelesinin parlak örneklerinin yer aldığı çağdaş tarihimizin sembolü budur. Bu sembol, büyük devrimin parlatyan ateşinin aydınlattığı yoldur."
 ------------
Karahan'ın demeci:
(SSCB Dişişleri Halk Komiser Yardımcısı)
"Türk halk kitleleri, yüksek manevi gücüyle, öğretmenlerimiz Marx ve Engels'te hayranlık ve saygı uyandırmıştır. Engels, W. Braecke'ye yazdığı 25 haziran 1877 tarihli mektupta şunları belirtir: 'Türk halk kitleleri, yani Türk köylüleri, ve hatta orta ölçekli toprak sahipleri sağlam durduğu sürece, Doğu'nun toplumsal organizması, sert darbelere dayanabilir. Bizanslılardan miras kalan 400 yıllık başkent yolsuzlukları, başka herhangi bir halkı mahvederdi. Ancak Türklere sadece üst tabakayı alaşağı etmek kalıyor, ve onlar, kesinlikle Rusya'nın gücüyle boy ölçüşebilir.'
 
Türkler, 'üst tabakayı' alt ettiler. Sultanın ve halifenin tahakkümüne son verdiler. Ancak devamlı olarak Türkiye'yi tehdit eden eski emperyalist Çarlık Rusyası ile 'boy ölçüşmesi'ne artık gerek kalmadı, çünkü bu eski Rusya'nın işçi sınıfı, Rus Çarlığını ve emperyalizmini tamamen alt etme görevini yerine getirdi ve Türkiye'nin komşusu, güçlü ve dost Sovyet cumhuriyetlerine dönüştü. Ama Türklerin, Türkiye'yi yağma ve talan etmeye ve Türk halkını Avrupa emperyalizminin kölesi yapmaya hazırlanan emperyalist devletlerin birleşik cephesi ile 'boy ölçüşmesi' gerekti. Türk halkı, bu savaşta zafer kazandı ve her yeni savaşta da kazanacaktır".
-----------
Bugün de, Avrupa Birliği emperyalizmine karşı, AB aday üyeliği ve gümrük birliği ihanetlerine karşı mücadelemizde Karahan'ın bu sözleri geçerliğini koruyacaktır.
---------------
Teori Dergisi Eylül 2008 sayısındaki Mehmet Perinçek'in yazısından alınmıştır.
İleti:A.Serdar Bolat