Anadolu'dan TÜRK Mührü,Anayasa'dan Atatürk İlkeleri Siliniyor!
Av.Nevzat ERDEMİR
İzmir Barosu Başkanı
"Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, müthiş İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör'ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır."
[Dizi Yazı, 1. Bölüm]
İZMİR, 18 Şubat 2008 Pazartesi
Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Anadolu da yenilgiye uğrayan sömürgeci ve emperyalistlerin, topraklarımızdan bayraklarını ve güvenlik güçlerini çekerken hesabı kapatmadıkları, sadece erteledikleri anlaşılmaktadır.
"Yunanistan'ın bağımsızlığına kavuşmasından bu yana Türkiye'nin Yunanistan üzerinde bir isteği, toprak talebi olmamıştır." Yazar Teoman Ergül'ün deyimiyle "Yunanlıların ise Megali idealarının nelere mal olduğunu çok ağır ve acı biçimde öğrenmiş olmaları gerekir." İzmir Metropoliti Hrisostomos'un "Küçük Asya felaketi megali ideayı yüzyıl geriletti" sözlerine inanıyorlarsa, Yunanlı komşularımızla barış türküleri söylemenin, dostluk edebiyatı yapmanın bir anlamı yoktur. Geçmesini bekledikleri yüzyılın dolmasına çok zaman kalmamıştır." 1
Geçmişte Anadolu'yu tankları ve topları ile ele geçirmeye kalkışanların bu niyetlerinden vazgeçmedikleri sadece yöntem değiştirdikleri görülmekte ve gözlemlenmektedir. Ele geçirme yönteminin yeni adı gibi Yeni Dünya Düzeni veya Avrupa Birliğine uyumdur.
Ülkemizin üzerinde Yeni Dünya Düzeni ve AB'ye uyumun kara bulutları dolaşıyor. Trakya'dan tutun Kars'a, Ardahan'a, Van'a varıncaya dek Anadolu'nun dört bir yanında Hıristiyan kültürünü imar ve yeniden ihya etme çalışmaları ABD ve AB destek ve fonlarıyla büyük bir hızla sürüyor. Taş üstünde taş kalmayan kiliseler yeniden inşa ediliyor ve ibadete hazır hale getiriliyor. Resmi rakamlara göre 2002 yılından 2007 yılına gelinceye dek kilise sayısı 3 kat artmış durumda. Tüm bunların öncülüğünü din adına ya da dinler arası diyalog adına bir tarikat şeyhi yapıyor. Dinler arası diyalog veya Avrupa Birliğine uyum adına Anadolu'da İslam kültürünün, Türk kültürünün altı oyuluyor ve Anadolu'dan Türk mührünü silme çalışmaları yapılıyor. Kültür emperyalizmine hukuksal dayanak oluşturmak için de Anayasadan Atatürk devrim ve ilkeleri ile Türklüğü silme çalışmaları sinsi biçimde yapılıyor. Anadolu'da yürütülen misyonerlik / Hıristiyanlaştırma etkinliklerini ve din ve kültür değişimini (misyonerlik etkinliklerini) özetle kültür emperyalizmini meşru kılacak anayasa taslakları Türkiye'nin gündemine taşınıyor.
Geçtiğimiz yüzyılın başında Anadolu'yu ele geçirmeye kalkışan odaklar bunu işgal yöntemi ile silahla gerçekleştiremediklerini anlamışlardır.
Türkiye yakın tarihte savaş yitirmediği halde ülke içinde ve ülke dışında (Kıbrıs'ta) Avrupa Birliğine uyum ya da Yeni Dünya Düzeni adı altında toprak kaybına uğrayan ve uğrayacak olan bir ülke haline gelmiştir. Yine Türkiye'nin rejimi ve sınırları BOP kapsamında ABD ve AB'nin tehdit ve kıskacı altındadır. Bundan daha acı ve vahim olanı ise ülke içinde siyasal erki elinde tutanların Türkiye'yi tehdit eden odaklarla söylem ve eylem birliği içinde olmalarıdır.
Türkiye'nin esenliğe kavuşması geçmişini/tarihini bilmesine, bugünü doğru kavramasına ve yarını sağlıklı biçimde öngörmesine ve bu doğrultuda eylem planı, ulusal politika oluşturmasına bağlıdır. Bu çalışmanın amacı Türk tarihine kısaca da olsa göz atmak suretiyle ülkenin karşı karşıya bulunduğu tehdit ve tehlikenin boyutuna dikkat çekmek, devleti sorumlu noktalarında bulunanları önlem almaya çağırmaktır. Bu nedenle Türkiye'nin batı ile olan ilişkilerini gözden geçirmekte yarar vardır.
ABD, TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN KURULUŞ TEMELİNİ YOK SAYIYOR…
Kısa Tarihçe:
Amerikalı Senatör Upshow:
"Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, müthiş İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör'ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde Türk zaferi dediler..."
Ve eski dünya parlamentolarını bunu kabule ikna ettikten sonra, büyük sermaye grupları, soğukkanlı ticaret erbabı ve giderek güya bazı din temsilcileri bile, Türkiye'yi uygar uluslar masasında uluslar arası bir konuk durumuna yücelterek, Amerika'yı yüksek ülkelerinden uzaklaştırmada birleştiler. 2
Bu sözler Ocak 1927'de, ABD Temsilciler Meclisinde söyleniyordu. Konuşan Temsilci, Upshow idi. Konuşmanın konusu olan kişi, onurlu bir ulusun ülkesini işgal eden emperyalizmi, kutsal topraklardan kovmak için giriştiği bağımsızlık savaşının utkusu üzerine oturttuğu Cumhuriyeti kuran Gazi Mustafa Kemal'di. Sözü edilen anlaşma da, o utkunun onayladığı LOZAN ANLAŞMASI'ydı. Suçumuz ise, Lozan'da Özgür ve bağımsız bir ulus için olmazsa olmaz nitelikteki ekonomik bağımsızlığa engel kapitülasyonları reddetmekti. ABD Lozan'da temsil edilmedi, ancak gözlemci yolladı. Bu yolla kapitüler haklarının korunmasını sağlama çabaları sonuç vermedi. İşte ABD bu nedenle Lozan'ı ABD'nin çıkarlarına engel olan Lozan ve onun mimarına karşı duyulan kin ve nefret sesiydi. 3
Batılı devletlerin Türkiye'ye karşı uyguladıkları politikanın ortak paydası, Lozan'a karşı olmaktır. Lozan, Yeni Dünya düzenine ve bunu temel alan büyük devletlerin çıkarlarına ters düşmekte emperyalizmin ilk yenilgi belgesi olma özelliği taşımaktadır. O nedenle Batı, Lozan'ı bir türlü kabul etmek istemedi. Batı'da okutulan ders kitaplarında Türk'lerle ilgili çok haksız suçlama ve önyargılar var. Avrupa da çocuklara Sevr haritaları okutuluyor. Türkiye'de kendilerine "Sevr'ci işbirlikçiler" yarattılar. 21. Yüzyıla girerken dünyanın her yerinde "Sevr benzeri" projeler yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Sevr'in yeniden geçerli kılınmak istenmesi nedensiz değil... Ulusal Kurtuluş Savaşını utku ile sonuçlandıran Türkler sadece Sevr'i yırtmakla kalmadı, dünyadaki anti emperyalist savaşıma öncü ve örnek oldular. Batı'nın hıncı, kini bu yüzden.
Amerika Birleşik Devletleri Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna kaynaklık eden Lozan antlaşmasını onaylamadı. Bu antlaşmanın delinmesi, kapitülasyonların yeniden kurulması için 1921 yılından buyana kesintisiz uğraş verdi. Bunu gerçekleştirmek için de hiçbir harcamadan kaçınmadı. Kendilerine "Sivil Toplum Örgütü" adı veren kurumları kullandı ve destekledi. Bu konuda yapılan etkinliklerin, yıkıcı faaliyetlerin anlaşılması için ABD kongresinin hazırlattığı din özgürlüğü Türkiye 1990, 1999 ve 2000 tarihli raporlar ile aynı tarihli Türkiye ile ilgili olarak hazırlanan insan hakları raporlarına bakmak, incelemek gerekir. Türkiye'nin gündemde olan Anayasa Taslağının temelleri anılan raporlar, düzenlenen panel, konferans ve seminerlerle atılmıştır. Şöyle ki:
1990 Tarihli Din Özgürlüğü Türkiye Raporu:
"1990 tarihli din özgürlüğü / Türkiye raporunu hazırlayan Rand Corp. adlı şirket ABD Hava Kuvvetleri tarafından 1948" de kurulmuştur. 600 personeli bulunan şirketin araştırma, inceleme, raporlama ve yayın etkinliklerinin üçte ikisi, Amerikan Milli Güvenlik konularıyla ilgilidir. RAND şirketinin etkinlikleri arasında sağlık, eğitim, hukuk, nüfus incelemeleri ve uluslararası ekonomi konuları var.
Eski CIA şefi Graham E. Fuller ile Henry J. Barkey RAND'ın elemanlarıdır. Graham E. Fuller Türkiye ve Ortadoğu'ya yönelik gri propaganda ve yönlendirme kitaplarının yazarıdır. İslam ve Kürt tezlerini Fuller, Henry J. Barkey ikilisi birlikte hazırlamıştır. Türkiye'de RAND şirketi son yıllarda tanındı. G.Fuller, 1995 yılından buyana sosyal demokrat, demokratik solcu, dış parasal destekli vakıflar, dinler arası diyalogcular ve çeşitli toplum kesitleri tarafından konferanslara çağırıldı. Tüm kesimler onun Atatürk'ün ve Ulusalcılık karşıtı ve Ilımlı İslam ( aslında ABD İslam'ı) ve Osmanlı'ya, eyalet sistemine dönüşü öneren tezlerini dinleme yarışı içine girdiler.!
RAND'ın danışman kadrosunda Türk Profesör Sabri Sayarı'da var. Sayarı, ABD- Azerbaycan Ticaret Odası mütevelli kurulunda da üye. Merkezi Washington" da bulunan oda: ABD şirketlerinin Azerbaycan pazarında önünü açmayı, Azerbaycan Pazarını, Amerikan şirketlerine bağlamayı amaçlıyor. Oda yönetim kurulunda Amerikan şirketleri temsil ediliyor. Mütevelli heyetin de ise Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi Başkan Yardımcısı ve Amerikan petrol şirketlerinin başkanları, başkan yardımcıları yer alıyor.
Amerikan kuruluşlarının Türkiye'yi biçimlendirmeye yönelik panel, konferans, seminer, televizyon programı veya atölye çalışması adı verilen propaganda çalışmalarının ardı arkası hiç kesilmedi.
1990 Tarihli Din Özgürlüğü Türkiye Raporu:
Türkiye'yi parçalamaya yönelik senaryoları eleştirenler "Sevr sendromu" ya da "bölünme paranoyası", "komplo teorisi uydurmakla suçlandı, suçlanıyor." Bunun dışında kendisini sivil örgüt diye niteleyen TÜSES: "Türkiye'nin, İran, Irak, Suriye gibi komşularıyla ilişkilerinde, bir "Kürt Devleti" paranoyası içinde bulunduğu" ileri sürdü. Washington, Londra, Paris, Berlin'de de benzeri yayınlar yapıldı! Bu gelişmenin nedenini bulmak için 1990 tarihli RAND Corp raporuna bakmak gerekiyor.
1990 yılında RAND Corp. hazırladığı raporda, Türkiye'deki İslami hareketlerin tarihsel gelişimi ile bu hareketin devlet, parti örgütleri ile ilişkileri değerlendiriliyor. Dinsel toplulukların kimliği ve Kürt hareketinin ideolojisine dinsel biçim ve yön veriliyor, onlara yol gösteriliyor. Bakınız nasıl?
ABD'nin Türkiye'deki Dinci ve Ayrılıkçılara Çizdiği Yol Haritası:
1. Militan Kürt gruplar Marksizm'den İslam'a yönelirlerse Kürtler devlete karşı harekete geçer ve İslamcı hareket Türkiye'de daha etkin olur...
2. Türkiye ve İran, Kürt sorunu konusunda işbirliği yapıyor ve Türkiye ile İran'ın arası açılırsa İran Türkiye'deki Kürtleri destekler. Kürt aşiretleri aralarındaki rekabete son vermeli, birlik olmalı.
3. 1970'lerdeki çatışma Alevi-Sünni çatışmasının Türkiye'nin iç düzenini nasıl bozduğunun örneğini oluşturmaktadır!
4. Türkiye'deki İslamcı uyanış ABD çıkarlarına ters değil, İslami terör Amerikan tesislerini hedef almaz.
5. Türkiye, ABD'nin bölgesel amaçlarının İslam ülkeleriyle arasını açacağına inanırsa ABD'yi desteklemez. Körfez savaşında Türkiye'deki üslerin kullanımının sınırlandırılması buna örnektir.
6. ABD'nin, Türkiye'de laik rejimi desteklemesi, İslamcıları karşısına almasına yol açar. Bu konuda daha duyarlı bir politika izlemelidir.
7. ABD, Türkiye'yi Batı'nın ayrılmaz bir parçası olduğuna inandırmalı, Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girişi desteklenmelidir. Tersi durumda Amerika'nın Doğu Akdeniz'deki çıkarlarını tehlikeye sokar.
8. Ermeni iddiaları konusunda Türkiye kızdırılmamalıdır.
9. Türkiye" de demokratik rejimin kesintiye uğraması düzeni bozuyor ve Laik güçlerle İslamcı güçler arasındaki uzlaşma engelleniyor.
10. ABD, Türkiye'deki İslami hareketi daha yakından tanımalı, bilgilenmeli ve diplomatlarını eğitmeli.
11. ABD'nin İslamcı akımın ılımlı üyeleriyle resmi olmayan ve temkinli ilişkiler kurması yararlı olur.
12. ABD siyasi ve diplomatik girişimlerinin yanında, eğitime önem vererek Türk demokrasisinin güçlendirilmesine yardım etmelidir!
Rapor Doğrultusunda Türkiye'de Uygulanan Senaryo:
Yazar Mustafa Yıldırım Sivil Örümceğin Ağında adlı yapıtında bu konunun ayrıntılarını açıklıyor. Türkiye'nin önüne konulan tuzaklara rapordan sonra Türkiye'deki gelişmelere dikkat çekiyor. Özetliyoruz:
• PKK'nın Kürt İslam politikasına yönelişi, Abdullah Öcalan'ın Sünni Kürtlerle Alevi Kürtleri birleştirmek üzere Kürdistan Dindarlar Birliği'ni kurması, İstanbul ve Köln'de "Kürt Sorununa İslamcı Çözüm" konferansları,
• "İslamcı" hareket önderlerinin Amerikan karşıtlığından dönerek Amerika'yı ikinci ev edinmeleri,
• Türkiye'ye demokrasi getirme sevdalısı sağcı, solcu, muhafazakar, liberal, sosyal demokrat vakıfların "atölye" çalışmalarının dışardan desteklenmesi ve bu atölyelerin çok sayıda Amerikalı uzmanı konuk etmeleri...
• Ayrıca, Türk -Yunan dostluğu gösterilerinin neredeyse Kurtuluş Savaşı nedeniyle Yunanlılardan özür dileme programlarına dönüşmesi,
• Etnik grupların Atatürk ve Din konferansları, Atatürk" e söven ve yıllarca önce yayınlanmış yabancı gri propaganda kitaplarını Türkçeye çevirme yarışana girmeleri,
• Bu grupların, anayasayı değiştirme çalışmaları yanında bir yana, etnik ve dinsel öbekler arası "yeni sözleşme" talep edilmesi, etnik grup dergilerinin nüfus anketleri düzenlemesi, yurdun dört bir yanında Nurcu Kürt hareketine ait vakıf şubeleri açılması,
• İslam-Demokrasi yayıcısı Amerikalı Cizvit, İncilci (müjdeci) profesörlerin medeniyetler arası toplantılara çağrılmaları,
• F.Gülen Efendinin manastır açılmasına destek vermesi, türban enternasyonali ve türban zincirleme eylemleri, Merve Kavakçı'nın meclise "Türk demokrasisini sınamak" üzere yürümesi, türban eylemlerinin sağ-sol eylem birlikteliğine dönüşümü, (örneğin Ş.Yurdatapan/ A.Dilipak eylemleri)
• ABD hazinesinden desteklenen sözde enstitülerin, Alman "vakıf" örgütlerinin Türkiye vakıflarıyla anayasa değişikliği için ortak çalışmalar yapmaları...
• Yine aynı örgütlerin yerel yönetim "atölye" çalışmaları ve Öcalan'ın teslim edilişi; petrol boru hatlarıyla döşenen Müslüman, Musevi, Ortodoks, Katolik dinler arası ya da "medeniyetler arası diyalog" toplantıları...
• İstanbul'da ve yurdun değişik yörelerinde çoğunun toplumbilimcilikle ilgisi olmayan İngiliz ve Almanların "Alevi" araştırmalarının yoğunlaşması,
• İstanbul Gaziosmanpaşa'da bir kahvehanenin geceleyin kurşun yağmuruna tutulmasının ardından, olayların genişlemesi, semte gönderilen polislere ateş açılması, polislerin ateşe ateşle karşılık vermesi, bir duvar dibinde siper alan eli tabancalı polis görüntüsünün televizyonlarda sürekli gösterilmesi, çatışmanın devlet -Alevi çatışmasına evrilmesi, güvenlik görevlilerinin yargılanması, sürtüşmenin canlı tutulması ve fakat kahveyi tarayarak olayları başlatanların asla bulunamaması, çatışmaya taraf olanların da bu tür bir araştırmaya girmemiş olmaları.
• Sivas'ta, Pir Sultan Abdal toplantısı, toplantıya yönelik tepki örgütlenmesi, örgütlenenlerin otelde kalmakta olan yazarlara, sanatçılara, folklorcu gençlere saldırmaları, güvenlik güçlerinin topluluğu dağıtmamaları, hükümet yöneticilerinin kayıtsızlığı, askeri birliklerin olayın üstüne sürülmemesi, otelin yakılması, insanların ölmesi, yakma eylemiyle ilgili kişilerin yargılanması,
• Yargılananların RP milletvekillerince savunulması, asıl kışkırtıcıların, örgütleyicilerinin bulunamaması, yıldönümlerinde protesto yürüyüşleri, yürüyüşlerde "Mollalar İran'a" diye bağırılması, yıllar geçtikçe yürüyüşlerde sloganın "Katil Susurluk devletidir" e dönüşmesi,
• Çatışmanın "irticacı-ilerici" ve "Alevi-Sünni" çatışmasından "devlet-Alevi" çatışmasına doğru evirilmesi. Olayların öncesinde örgütlenme ve ilişkiler ağının çözümlenmemiş olması. ABD İnsan Hakları ve Din Özgürlüğü raporlarında, Türkiye'de 12 milyon "Alevi" bulunduğu, bunların "Şii mezhebine" mensup olduğunu belirtip, işin "Türkiye'de önemli, sayıda Şii azınlık" bulunduğuna getirilmesi ve Alevilere sahip çıkılıyor görüntüsü verilmesi, Almanya'da Alevi Din dersi kitapları hazırlanması...
Doğaldır ki tüm bu gelişmeler rastlantı değil. Türkiye'ye karşı uygulanan senaryonun sonucu…
Psikolojik Savaş...
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kaynaklık eden temel ilkeleri tasfiye etme etkinliğine karşı çıkanlara karşı yoğun bir psikolojik savaş, karalama ve yıldırma kampanyası açıldı. Ulusal bağımsızlık ve egemenliği korumakta duyarlı olan kişi ve kurumlar "Sevr" sendromu ya da paranoyası ile ya da komplo teorisi üretmekle suçlandı ve aşağılandı.
Başbakanlık İnsan Hakları Raporunu hazırlayanlar; bu suçlamayı rapora "tarihsel ve Siyasal neden: Sevr Sendromu" başlığıyla geçirdiler. Sivil örümceğin ağına tutulanların istemleri "Yeni Zemin", "Yeni Sözleşme", "Uzlaşma Anayasası" gibi söylemlerle dile getirildi.
Bu talepler rapora "Türkiye Cumhuriyeti anayasası ve ilgili yasalar; özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik bir içerikle ve toplumsal örgütlü kesimlerin katılımıyla yeni baştan yazılmalıdır" biçiminde yansıtıldı.
"Azınlık hakları" konusunda yapılan etkinlikler açısından 2004 yılı başarılı bir yıl oldu!. Prof. Baskın Oran (TESEV'in katkılarıyla) hazırladığı azınlık raporu kitaplaştırıldı. Ayrıca, Azınlıklar Vakfı da kuruldu. Doğu Anadolu'dan çok sayıda belediye başkanı, aralarında ERNK'nın İslamcı kanadı da bulunduğu yüzü aşkın kişi gazetelere (Herald Tribune) verdikleri ilanla Kürdistan'a özerklik istedi.!
ABD Çıkarını Savunan Forum Ve Yayın Organı
1990 yılında Ortadoğu'daki Amerikan çıkarlarını belirlemek ve savunmak için kısa adı MEF olan Forum (Düşünce Kuruluşu) 1990'da oluşturulmuş ve bu kuruluş 1994'de bağımsız bir örgüt haline gelmiştir. (Middle East Forum), bir düşünce kuruluşu olarak çalışır. "(..) Forum, Birleşik Devletler'in Orta Doğu bölgesinde yaşamsal çıkarları olduğuna ve özellikle İsrail, Türkiye ve öteki demokrasilerle güçlü bağlar kurulmasının gerekliliğine inanır."
Forum Ortadoğu bölgesinde insan haklarını geliştirmeyi ve "radikal dinsel güçleri zayıflatmayı çabaladığını" söyleyerek hedef ülkelere müdahalenin yolunu açmakta, "düzenli ve ucuz petrol sağlanmasının yollarını araştırmayı" amaçları arasında saymaktadır. Böylece gerçek niyetinin ne olduğunu (petrol/sömürü politikası) ortaya koymaktadır.
Formun (MEF)'in kısa adı (MEQ) olan dergisi var. Dergiyi, Ortadoğu uzmanı Daniel Pipes'ın yönetiyor, derginin yayın kurulunda Sabri Sayarı da yer alıyor. MEF'e ait MEQ dergisinin yayın kurulunda, Prof.Dr. Sabri Sayarı'ile başka saygın kişilerde var. Örneğin; RAND elemanı ve ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) üyelerinden Fuad Acemi, Anthony Cordesman, David Fromkin, Robert B. Satloff, M. Zalmay Khalilzad ve Amerikan İstihbaratının seçkinlerinden James Phillips, Vietnam, Nepal, Haiti ve Pakistan (1986 -1987)'da görev yapmış olan M. Michael Curtis, Sabri Sayarı'nın mesai arkadaşlarından birkaçı. Sabri Sayarı ile birlikte RAND ve Middle East Quarterly'nin yayın kurulunda bulunanlar arasında en ünlü ve en bildik kişi, Paul Bernard Henze'dir.. Paul B. Henze, Almanya'da, Ethopya'da ve uzun dönem Türkiye'de İstihbarat şefliği yapmıştı.
Çamur At İzi Kalsın Yöntemi!
Türkiye, P.Henze'yi; Abdi İpekçi ve Papa suikastından sonra yanlış bilgilendirmeye yönelik olarak başlattığı (bilgi kirletme) kampanyası ile tanıyor. Paul B. Henze, Papa suikastının arkasında, Bulgaristan istihbaratı ve KGB'nin bulunduğunu kanıtlamak istemişti.Henze'nin çarpıtma girişimi, Uğur Mumcu tarafından boşa çıkarılmıştı. Henze'nin bu etkinliği, daha sonra "Bulgaristan Bağlantısının Yükselişi ve Çöküşü" adlı araştırma yapıtına konu olmuştu.
Bilgi kirletme operasyonları kısa ömürlü olsa bile, yalan propagandanın gerçek yüzü gösterilmeyince, yalanın etkisi de kalıcı olabiliyor. "Çamur at izi kalsın" diyen Atasözünde vurgulandığı gibi. Psikolojik savaşta "yalan propaganda yöntemine" çoğu kez sonuçları öngörülerek başvurulduğu bilinmektedir.
MEF'in New York yönetim Kurulunda Murat Köprülü adlı bir Türk yurttaşı da yer almaktadır. Murat Köprülü, ARI Derneği başkanı Kemal Köprülü" nün kardeşidir. Murat Köprülü" nün 2,5 milyar dolar cirolu MFI (Multilateral Funding International) adlı yatırım şirketinin Doğu Avrupa ve Doğu Akdeniz" de "broaker" olarak çalıştığı biliniyor.
"Sevr sendromu" adı altında sürdürülen, psikolojik savaşın ( propagandanın) yeni "Sevr" projesini perdelemeye yönelik olduğu açıktır.
ABD Kongresi'nin hazırlattığı raporun açıklanmasının hemen ardından Türk medyasında (müzakere veya mütareke medyası demek daha doğru olur) yer alan "Lozan'ı tartışalım" manşetleri ile yoğunlaşan köşe yazıları Ulus devleti yıkım operasyonun ulaştığı boyutun önemli bir göstergesidir. 4
TÜRKİYE'DE ALMAN VAKIFLARININ MARİFETLERİ!
ABD'nin yürüttüğü Lozan karşıtı etkinliklere koşut olarak Avrupa'da (batıda) Cumhuriyet devrimi kazanımlarını yıkmaya dönük yoğun etkinlikler yürütüldü ve halen yürütülüyor. Tamer BACINOĞLU (Doğubilimci = Şarkiyatçı) Şu saptamayı yapıyor:
Federal Almanya'da Türkiye'ye yönelik "kültür hizmetleri" büyük ölçüde vakıflar aracılığı ile gerçekleştirilir. Söz konusu hizmetler, "Türk halkına ve politikacılarına demokratik tartışma kültürünü öğretmek" ten "Elmalı kereste sanayisini teşvik", "özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisi dersleri"nden "gazeteci eğitimi"ne kadar çok renkli bir programı içerir. Türkiye'de "araştırma kurumu" kisvesi altında çalışmalarını sürdüren Alman vakıflarının hemen hemen tamamı parti vakfıdır.
Aşırı sağcı CSU ve sözde solcu PDS dışında Alman Parlamentosu'nda grubu bulunan dört partinin tamamının Türkiye'de vakıfları vardır.
Ülkemiz ile ilk ilgilenen, Almanya'nın en büyük partisi CDU'nun Konrad Adenauer Vakfı olmuştur. 1984'te şubesini açmıştır. SPD'nin Friedrich Ebert Vakfı'nın İstanbul'a gelişi 1988'de olmuştur. Bunu, 1991'de FDP'nin Friedrich Naumann Vakfı izlemiştir. Birlik 90/Yeşiller'in Heinrich Böll Vakfı da doksanlı yılların ortasında İstanbul'da faaliyete geçer.
Alman Parlamentosu'nda grubu bulunan partilerin vakıflarının tümü, federal hükümetin "Politik Eğitim Fonu"ndan finanse edilmektedir.
Yurtdışı etkinlikleri de yine yüzde yüz federal hükümetçe karşılanır. Konunun uzmanlarından sosyolog Ute Paschner'e göre Alman parti vakıfları, devlet finansmanlı çok özel NGO'lardır ve Alman dış politikasının önemli bir aracı durumuna gelmişlerdir.
Alman Dışişleri Bakanlığı'nın elimize geçen bir yayınında, ülkelerin içişlerine sorun yaratmadan karışabilmek için ne tür "kamuflaj projeleri" kullanabileceği üzerine bir dizi "pratik örnek" verilmektedir. "Politik vakıflar"ın bu bağlamda "diyalog programları ile yapıcı bir rol oynayacakları" en yetkili ağızlardan itiraf edilmektedir.
Ankara ve İstanbul'da şubeleri bulunan tüm Alman parti vakıflarının programları kabaca şu üç maddeden oluşur:
Birinci maddedeki etkinlikler, Kemalizm'in iflas ettiğini ve sorunun geçici bir hükümet sorunu değil, "yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk devleti" olduğunu kanıtlamayı amaçlar.
Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir:
"Toplumun değişik katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak" ve buna paralel olarak "Kürtçü gruplar" ile Almanya arasında köprü kurmak.
B- "Toplumun değişik katmanları ile siyasal İslamcıları bir araya getirmek" ve buna paralel olarak "İslamcılar" ile Alman devleti arasında köprü kurmak.
C- "Alevilerin aşırı İslam'a karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek ve konuyu gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak."
İkinci maddedeki etkinlikler, "Türkiye'de yerel yönetimlere işlerlik kazandırmak" amacıyla, Almanya'da adı var, kendi yok "federal sistem" i Türkiye'ye tanıtmayı hedefler.
FDP'nin Friedrich Naumann Vakfı "federalizmi tanıtma" çabalarını genelde Batı Anadolu'da yürütürken, Yeşiller'in Heinrich Böll Vakfı "federal yönetimin nimetleri" ni Doğu Anadolu konusunda gündeme getirmektedir.
Yeşiller'in bu vakfı şu sıralar, Türkiye'nin etnik çetelesini tutmakla meşgul ve hem Alman Dışişleri Bakanı ile hem de aynı bakanlığa bağlı Alman resmi "araştırma" enstitüleri ile ortak çalışmakta. SPD'nin Friedrich Ebert Vakfı da, daha "global" bir yaklaşımla "Türkiye'de sivil toplumun kurulabilmesi" için çaba gösterirken, daha çok "ekonomi ağırlıklı diyalog arayışı"nda olduğu izlenimini vermek istiyor. Türkiye'de "İslam'ı demokrasiyle barıştırmak" yolunda en kapsamlı projeler ise CDU'nun Konrad Adenauer Vakfı'nca yaşama geçiriliyor.
Vakıf ajandasının üçüncü maddesi "yerli köprübaşları oluşturmayı" öngörür : Almanya'ya davet edilen Türk akademisyenleri, aydınlar, burs verilen doktora öğrencileri, vakıf şubelerine alınan Türk elemanlar için ödenen Alman "kalkındırma yardımı" , bazı duyumlara göre yıldan yıla katlanarak arttırılmaktadır. Etkinlik alanlarının farklılığı, parti programlarının farklılığından değil, aralarındaki görev dağılımından kaynaklanır.
Vakıfların tek merkezden yönetildiğine, birbirleriyle oldukça karışık ilişkiler içinde oldukları üzerine bir örnek verelim. Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye şefi, Alman ordusu kökenli Dr. Wulf Schönbohm, vakfın aylık dergisinin Ağustos 1997 sayısında, sekiz yıllık eğitim reformuna "Türk ordusunun İslam düşmanlığı" derken Türkiye Cumhuriyeti'ni de, "kuruluşundan günümüze İslam'ın inanç esaslarını ve dini duyguların belirtilmesini ezmek" ile suçlamıştır.
Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye danışmanı, Alman Dışişleri Bakanlığı'nın finanse ettiği Alman Doğu Enstitüsü'nün Müdürü Udo Steinbach'tır.
Daha önce Almanya'nın Paris'teki büyükelçiliğinde askeri ataşe olarak görev yapmıştır. 1971-1975 yıllarında "Ortadoğu masası" şefi olduğu Ebenhausen Vakfı'nın Alman dış istihbarat örgütü BND'ye yakınlığı bilinir.
Ülkemizdeki Alman vakıflarının programını en özlü ifade eden kişi sanırım Steinbach'tır. 15 Eylül 1998 günü Katolik kilisesine bağlı Lingen Akademisi'nin çağrısı üzerine verdiği "İslam'ın Avrupa için önemi" konferansında şöyle demiştir:
Türk Ulusu Yapay(mış)!
"Sorun, Atatürk'ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün Türk devleti ve Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizm'in ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını, Türkiye'de yaşanan Kürt/Türk, Müslüman/laik, Alevi/devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları. Kürtleri şu güne kadar neden yok etmediler, bilinemez..."
Alman devletinin finanse ettiği Steinbach'ın enstitüsünün Türkiye'de bağlantısı olmadığı Alman vakfı ya da "araştırma kurumu" yoktur.
Örneğin Steinbach'ın elemanlarından "Alevilik ve Kürtlük uzmanı" Heidi Wedel, hem SPD'nin Friedrich Ebert Vakfı ile yakın ilişkidedir, hem de Amnesty International adına Türkiye raporları hazırlar. Alman Doğu Enstitüsü'nün İstanbul şubesi bünyesinde "Gazi Mahallesi araştırması" nı da yapmıştır. Bu enstitü, Türkiye'de çalışan tüm Alman vakıflarına "bilimsel" yol göstericilik görevini üstlenmiştir.
CDU'nun Konrad Adenauer Vakfı, "Türk gençlerinde dini yaşantı yoğunluğunu" ele alan son "bilimsel" araştırmasında, Türk gençlerinin "ezici çoğunluğunun, devletin Müslüman kadınların giyimine karışmasına karşı olduğu" nu kanıtlamış. Araştırmada, "gerçek laikliğin türbana devlet dairelerinde, parlamentoda da izin vermesi gerektiği" savunuluyor. Frankfurter Allgemeine gazetesinin Ankara muhabiri Horst Bacia da bu araştırmaya gönderme yaparak Merve'yi savunurken, "Kemalist fosiller" e de veryansın ediyor. Aynı gazetenin İstanbul muhabiri Rainer Hermann da, Alman Doğu Enstitüsü'nün dergisi "Orient"te, kimi hoca efendileri "artık eskimiş Kemalizm'in yerini alması gereken umut işaretleri" olarak övmektedir.
Merkezi Bonn'da olan ve kurucuları arasında Alman Federal Parlamento üyelerinin de bulunduğu Şeyh Said Vakfı'nın da (1996) çalışmaları doğrudan ülkemiz ile ilgilidir. Şu anda Türkiye'de şubesi olmayan vakıf, amaçlarını şöyle açıklamaktadır: "Almanya'da yaşayan tüm Müslümanlara dini, sosyal ve kültürel hizmetler sağlamak... Kürt halkı ile Alman ve Avrupalı halklar arasında diyalogu geliştirmek.... Kürdistan'daki savaş kurbanlarına destek sağlamak... Almanya'da yaşayan Kürtlerin yaşam standardının yükselmesi için çaba harcamak... Kürt çocukları ve gençleri için gençlik örgütleri kurmak..." Vakfın Başkanı Ali Homam Ghazi , "Apo'nun Bonn temsilcisi" olarak tanınır. Daha önce sözü geçen Udo Steinbach'la da çok yakın ilişki içinde olduğu bilinir. Kurucu üyelerden Heinrich Lummer ise Alman Parlamentosu'nda CDU milletvekilliği ve Berlin İçişleri senatörlüğü görevlerinde bulunmuştur. Şeyh Said Vakfı kurulmadan önce, 1995 yılında, Abdullah Öcalan ile ikili görüşmeler yapmıştır.
Almanya kökenli vakıflar, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni dıştan ve içeriden kuşatmaya alma çabasında.
Tümü de, "biz NGO'yuz" diyor. Ancak "sivil toplum", "küresel ekonomi" ve "insan hakları" için uğraşı verdiklerini iddia ederken, "Türk devletinin varlığı sorundur, Türk ulusu uyduruk bir yapıdır" da diyebiliyorlar. Hepsi de "dost ve müttefik Almanya" hesabına çalışıyor. Söylev'deki "Her tarafta ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette..." sözlerini hep anımsamalıyız. Son olarak birkaç ay önce yine İstanbul'da Robert Bosch Vakfı'nın şubesi kuruldu. Bu son gelişmeden daha hiç kimsenin haberi yok.5
ALMAN TARİH TEZİ
Almanya, gerek Avrupa'daki ve gerekse Türkiye'deki Türkler üzerinde gerçekleştirdiği etnik ve dinsel mezhepsel bölücülüğe ilişkin yürüttüğü "toprak üstü" faaliyetlerinin yanı sıra, Türkiye'nin "toprakaltı" konuları ile de yakından ilgilenmektedir. Toprakaltı faaliyetlerinin en bilinenleri, arkeoloji ile ilişkili olanlarıdır.
1860'lardan bu yana Osmanlı ve müteakiben Türkiye topraklarında sürdürülen arkeoloji çalışmaları, Alman ırkçılığı lehine yorumlanan bazı iddialara dayanak teşkil etmiştir (56). Tıpkı, Truva'da, Bergama'da, Hattuşaş'ta ve Zeugma'da olduğu gibi.
Dünyanın en sapkın faşist söylemcileri arasında yer alan Alman ırk bilimcileri-arkeologları, üstün ve saf Alman ırkının, tarihi Aryenlere dayandığını iddia etmektedirler.
Onlara göre, dolikisefal kafatasına sahip Aryenlerin, yani Almanların büyük büyük atalarının (!) varlığı, Anadolu'nun bir Alman vatanı olduğunu ispatlamaktadır. Bu sapkın söyleme (ki teori bile denemez) göre, Hititler de Aryenlerden gelmektedir. "Aryen Nesiller" Ankara'nın, "Aryen Pala"lar Çorum-Afyon arasının, "Aryen Selukid"ler de Zeugma'nın asıl sahipleridir. İşin ilginç tarafı, Kürtler ve Urartuların devamı (!) Ermenilerin de Aryenlere dayandığını iddia eden Prof.Dr. Jörg Wagner, F. Hans Günther gibi Alman arkeologlar (!), kendilerinin daha farklı olarak Aryen'lerin en saf ve asil boyundan geldiklerine inanmaktadırlar.
Böylece, Türkiye'deki "47 ayrı etnik halkın" varlığını kanıtlama gayreti içine giren Almanya, PKK'ya verdiği desteğin meşruluğunu ırk akrabalığı ile sağlama almaktadır. Ne var ki, küçük mü küçük bir ayrıntı, dikkatlerden kaçmaktadır:
Teoriye göre, Aryen ırkı, uzun kafalı, uzun boylu, mavi gözlü ve sarışın bir tipolojiye sahiptir. Simsiyah saçlı, kara gözlü Ermenilerle, benzer tipolojiye sahip Kürtler arasındaki birliktelik, ideal Aryen tipolojisine hiç mi hiç uymamaktadır. Bu tuhaf Alman söylemcilerine göre, Osmanlı Devleti'nin kurucularından Orhan Gazi de Aryen ırkına sahiptir (mavi gözlü, sarışın, uzun kafalı ve uzun boylu) ama ne hikmetse dedesi, babası, kardeşleri ve de çocukları brakisefal kafatasına sahip Türklerdir. Bu söylemciler arasında yer alan Manfred Korfmann, bizzat geliştirdiği tezi (!) ile Yunan faşisti arkelogları bile çileden çıkaracak varsayımlarda bulunmaktadır. Ona göre, Truva uygarlığının Helen uygarlığı ile bir ilgisi bulunmamaktadır: çünkü Troya uygarlığı, özgün bir Aryen uygarlığıdır ve buna göre Anadolu, Avrupa'nın ayrırık kabul etmez bir etnik uzantısıdır (tabii ki işgalci (!) Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir parçasıdır). Bu tezin (!) bir adım sonrası, "Almanların büyük büyük dedelerinin esas vatanı Anadolu'dur" söylemidir. Bu iddialar sonucu, Alman ırkçılarının gözünde, Türkiye "arka bahçe" olmaktan çıkmış, büyük Alman evinin bir "zimmer"i olmuştur. Ve tabii bu bölümün altındaki tüm tarihsel kalıntılar ve doğal zenginlikler de... Bu megalomani, kabul edilemez bir çifte standarda, Almanya'nın Türkiye'ye yönelik konu ile ilgili tüm politikalarına da yansımıştır.
Doğubilimci Tamer Bacınoğlu'nun deyimiyle: "Anadolu'nun "Aryen" yurdu olduğunu belgeleyecek kazılara devam. Döviz sağlayacak madenciliğe, toprağın "Aryen" katmanlarını ıslatacak barajlara hayır!.." İşte Ilısu Barajı, Birecik Barajı ve GAP kapsamındaki diğer barajlara karşı artık kanıksadığımız Alman tepkisi ve engelleme girişimlerinin altında yatan salt PKK desteği dışındaki nedenler!.. 6
KAYNAKÇA
1- Teoman Ergül / Kurtuluş Savaşında Manisa- Kebikeç yayınları –Sanat Kitapevi genişletilmiş 2. Basım 2007 sf:IX
2- "Cömert Yardımlar Geldi" Cumhuriyet, 28.12.2000
3- Emin Değer Oltadaki Balık Türkiye sayfa 321 7. basım Nisan 2004
4- Mustafa Yıldırım / Sivil Örümceğin Ağında sf :559-570 4.Basım Ocak 2005 / Toplumsal Dönüşüm yayınları
5- Tamer BACINOĞLU Cumhuriyet gazetesi 1999
6- Necip Haplemitoğlu/ Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası 1.basım Ağustos 2001 Otopsi Yayınları sf:57-58-59
7- Cengiz Özakıncı Türkiye'nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı/ Otopsi Yayınları 9.Basım Ocak 2007 sf:175
8- Aydınlık 11.02.2001 "Naziler Soykırımı Türklerden Öğrendi"
9- İnönü'nün Hatıraları sf:212 / Ak. Hamza Eroğlu/ Türk İnkılap Tarihi sf: 77/78
Diğer bölümler için ekteki dosyaya bakınız...