Gönderen Konu: Hz.MUHAMMED’İN BİYOGRAFİSİ ÜZERİNE.  (Okunma sayısı 2122 defa)

0 Üye ve 5 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Hz.MUHAMMED’İN BİYOGRAFİSİ ÜZERİNE.
« : Ekim 12, 2008, 03:47:07 ÖS »
Muhammed'in Nöropsikiyatrik Rahatsızlığı.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=11264.0       
-----------------
Hz.MUHAMMED’İN BİYOGRAFİSİ ÜZERİNE.

Doç.Dr.Nahide Bozkurt
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fkültesi

İnsanlık tarihinde bir dönüm noktası oluşturan, tarihe damgasını vuran Hz. Muhammed’in hayatını bilmenin, onu tarihsel bağlamı içerisinde değerlendirmenin, Kur’an vahyini ve İslam kültürünü anlama ve anlamlandırma
açısından önemi yadsınamaz bir gerçeklik olarak görülmektedir.
Hz. Muhammed’in hayatını anlama ve anlamlandırma yönünde çabalar sürekli var ola gelmiş, konuyla ilgili onlarca eser yazılmıştır. Amacımız bu eserlerin analizini veya kritiğini yapmak değildir. Böyle bir uğraşının bu
makalenin sınırlarını aşacağı açıktır. Bu makalenin çerçevesini, Hz.Muhammed’in hayatını kendi tarihsel bağlamı içerisinde değerlendirebilmek,onu gerçek tarihi kimliğine oturtabilmek için tarih metodolojisi açısından birkaç noktayı vurgulamak oluşturacaktır.

Hz. Muhammed’i tanımak, onun hayatını bilmek, vahiy ve olaylar karşısında takındığı tutumu tespit edebilmek; hem Kur’an’ı hem de geleneksel kültürümüzü anlama ve anlamlandırma yolunda bize ışık tutacaktır.
Vahyi ve Hz. Muhammed’i anlayabilmek için; Hz. Muhammed’in Peygamberlik ile başlayan risalet döneminin yanı sıra, onun Peygamberlik öncesi yaşamını da bilmek ve içinde bulunduğu toplumu sosyal, kültürel, siyasi
ve dini kabuller açısından tanımak gerekmektedir.1Bunu yapabildiğimiz ölçüde Hz. Muhammed’i kendi tarihsel bağlamı içinde kavramamız mümkün olabilecektir. Bu da Hz. Muhammed’i anlamada,tanımada, dönemin sosyal, kültürel ve geleneksel yapısını bilmede önemli bir rol oynayacaktır. Kişiler kendi tarihi döneminden soyutlanarak algılanamaz. Bu Hz. Muhammed için de geçerlidir diye düşünüyoruz.

İçinde bulunulan tarihsel koşullar ne kadar iyi tespit edilirse Peygamber’in de etken olduğu tarihi zaman
dilimini en iyi şekilde algılamak o derece mümkün olacaktır.
Tarihsel bir olgu asla momentinin dışında tam anlamıyla açıklanamaz.2 O çağın zihinsel atmosferiyle yoğrulmak Peygamber’i anlamaya ve anlatmaya yönelik bir çabanın önceliklerindendir.

Tarihi Malzemenin Güvenilirliği Sorunsalı
“...Geçmişte olanların ancak bir bölümünün aktarılabilir olduğu ve hiçbir tarihçinin anlatımının geçmişe tam karşılık olarak gelmeyeceği” 3 bunun yanı sıra kaynakların çoğunluğunun şu ya da bu şekilde yanlış, eksik, önyargıların etkisiyle yazılmış olabileceği4 gerçeği Hz. Muhammed’in biyografisi için de doğrudur.5.
Hz. Muhammed’in ilk biyografisi onun vefatından ancak bir yüzyıllık zaman dilimi geçtikten sonra yazılabilmiştir. Bu tarihsel gecikmenin getireceği bazı sorunlar, İslam tarih yazıcılık anlayışı ile birleştiğinde bazı güçlükleri bünyesinde barındırabilecektir.

İlk dönem İslam tarih yazıcılığının “haber” diye isimlendirilen formunun önemli özellikleri:
Her haberin bağımsız olduğu,birden fazla olaylar arasında bir bağın kurulmayışı,olayların başka herhangi bir referansla desteklenmeyişi,olayları aktaran tarihçinin analiz yapmadan rivayetleri olduğu gibi aktarmasıdır.6

Rivayetler kitaplara genelde kritik edilmeden aktarılmışlardır. Bununyanı sıra yazarların sahip oldukları görüş, inanç veya ekolun yanlılığına sahip olarak olayları algılama ve buna bağlı olarak olay ve olguları anlatmaları, bazen de kendisinden rivayet aktarılan kişinin kendi varsayımlarını olmuş gibi göstermesi gibi sorunlar söz konusu kaynaklara eleştirel gözle bakmayı zorunlu kılan durumlardır.

İşte bu noktada Hz.Muhammed’in hayatıyla ilgili ayrıntılı malzemeye sahip olmamıza rağmen bu malzemenin ne kadar güvenilir olduğu sorusunu sormak durumundayız. Bu açıdan Hz. Muhammed’in biyografisini yazacak kişinin, söz konusu malzemeyi modern tarih yazımının metodları ışığında değerlendirmesi kaçınılmazdır. Bu bağlamda Hz. Muhammed’in doğruya yakın bir biyografisini ortaya koymak için akademik bir tarihçinin Kur’an’ı ana kaynak olarak kriter alması gerekmektedir.
Çünkü Kur’an hemen yazıya geçirildiğinden o dönem için çağdaş bir kaynak niteliği taşımaktadır. Ancak
Kur’an bir tarih kitabı olmadığından, orada Hz. Muhammed’in hayatının kronolojik ayrıntılarının yer almayacağı da gözardı edilmemesi gereken bir husustur.
Hz. Muhammed’in hayatı Peygamberlik öncesi ve sonrasıyla uzun bir zaman dilimini içermektedir. Dolayısıyla Kur’an’a aksetmeyen bir çok olay ve olgu bu konuda tarihin malzemesini teşkil etmektedir. Kur’an, ancak Hz.
Muhammed’in kişiliği ve misyonunu gerçekleştirme noktasında takındığı tavrın ve uslubun ne olduğu noktasında belirlenimlerde bulunmaktadır. Bu doğrultuda Kur’an’ın belirlenimleri hareket noktası olmalıdır. İşte Kur’an’ın çizdiği tabloda Hz. Muhammed’i anlar ve tanır isek tarihi rivayetleri çözümlememiz,doğru ve yanlış olanları ayırt edebilmemiz büyük ölçüde kolaylaşacaktır.
Kur’an’ın, Hz. Muhammed’in şahsiyeti ve misyonu ile ilgili belirlenimlerini tespit etmeye çalışırken de Kur’an metnine önyargısız yaklaşmanın, metnin ne demek istediğini anlamaya çaba sarfetmenin ve Kur’an’ı bir bütünlük içerisinde, kendi iç dinamikleriyle anlamaya çalışmanın bizi gerçeğe ulaştıracak bir bilimsel tavır olarak benimsenmesi gerekmektedir.

Özetle Kur’an ve ilk geleneksel anlatımlar birbirini tamamlayan kaynaklar olarak görülmeli7, Kur’an’a aksetmeyen bir çok olay ve olgu da tarih metodolojisi ışığında yeniden kurgulanmalıdır. Kur’an’ın kesin belirlenimlerde bulunduğu konularda da geleneksel anlatımlar kuşkuyla karşılanmalı ve bunlara bilimsel değer yüklenmemeli diye düşünüyoruz.

Sorunsal Tarihi Malzemeye Örnek Vermek Gerekirse...
Hz. Muhammed’in Peygamberlik öncesi hayatını ortaya koyma noktasında temel kaynaklarımızdaki anlatımlardan birkaç örneği verdikten sonra, bunları yukarıda sözünü ettiğimiz teorik yaklaşımların ışığında analiz etmeye çalışacağız.

“Resulullah’ın annesi Amine bintü Vehb şöyle anlatırdı:
 ‘ Muhammed’e hamileyken, bana gelindi ve şöyle denildi: “Sen bu ümmetin efendisine hamilesin...”8
“Kuşkusuz onun işareti, dünyaya geldiği zaman, onunla beraber, Şam topraklarından Busra saraylarını dolduran bir nurun çıkması ve kendisine Muhammed isminin verilmesidir. Onun Tevrat’daki ismi Ahmed-Yer ve Gök ehli onu över- İncil’deki ismi Ahmed- Yer ve Gök ehli onu över- Furkan’daki ismi de Muhammed’dir. “9

Hz. Muhammed’in süt annesi Halime anlatıyor:
 “... Muhammed ile kardeşi evlerinin arkasında kuzu güdüyorlardı. Kardeşi koşarak gelip bana ve babasına:

Üzerlerine beyaz elbiseler giyinmiş iki adam Kureyşli kardeşimi tutup yere yatırdılar ve karnını yardılar. Şimdi de onun içini karıştırıyorlar!” dedi.
Bunun üzerine ben ve babası evden çıkıp Muhammed’in yanına vardık. Çocuğu yüzü sararmış bir durumda ve ayakta bulduk. Ben ve babası onu kucaklayıp “Ey çocuğum! Sana ne oldu? Deyince o bize “Üzerlerine beyazlar elbiseler giyinmiş iki adam beni yere yatırdılar. Karnımı yardılar ve karnımdan bir şey çıkardılar. Sonra onu yine yerine koydular.” dedi. Bunun üzerine çocuğu alıp birlikte döndük.” 10
************
Burada bir not düşmek istiyorum.
Bu yazıyı okuduğunuzda zihninizde bazı soruların canlanacağını biliyorum.

Özellikle de bizi kandıranların EPİLEPTİK durumu olabilir mi?
Bir epileptik nöbete ilahi anlamlar yükleyebilirmiyiz?

Çünkü tıp dünyası hala bunu açıklayamadığına göre acaba bunun bize yansımaları tarih boyunca nasıl olmuştur?Lütfen inançlarınızla parallelik arz ediyor mu düşününüz?
İşte soru:
Acaba bu güne kadar dünyayı,epileptik nöbete ilahi anlamlar yükleyenler mi yönetti?
İşte ilginizi çekeceğini düşündüğüm yazı başlığından alıntı....

Olasılıksız
Improbable
Yayınevi:April Yayıncılık
Yazarı:Adam FAWER

"Tıbbi Gerçek"
Beyindeki sinir hücreleri fazla hareketlendiğinde,kontrolsüz,gelişigüzel gibi görünen sinyaller verirler.Bu sinyallerin sonucunda garip duygular hissedilebilir,farklı hareketlerde bulunulabilir;hatta psişik anomaliler olabilir.Bu gibi olaylara genelde nöbet denir.

Tamamı için bakınız....
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=821.msg5578#msg5578
********************************************************
“Bir gün arkadaşlarından bir grup Hz. Muhammed’e: Ya Resulullah!
Bize kendinden bahset” dedi. Resulullah da anlatt:
 “Davetim, atam İbrahim’in daveti, İsa’nın müjdesidir. Annem bana hamile iken, kendisinden bir nur çıkmış, o nurla Şam taraflarında bulunan Busra sarayları aydınlanmış. Sa’d b.Bekr oğullarına emzirilmek üzere verilmişim. Erkek süt kardeşimle beraber kuzular arasındayken, beyaz elbiseli iki adam geldi. Ellerinde içi kar dolu altından yapılmış bir tas vardı. Beni yatırdılar, karnımı yardılar, kalbimi çıkarıp
yardılar, ondan siyah pıhtılaşmış bir kan çıkardılar ve attılar. Sonra kalbimi ve karnımı o karla yıkadılar. Temizleyince eski haline getirdiler...”11

Ebu Talib bir kafile ile birlikte ticaret amacı ile Suriye’ye gitmek istedi;yola çıkmak için hazırlanıp yolculuğa karar verdiği zaman Tanrı elçisi üzülüp ona sarılarak kendisinden ayrılmak istememiş. Bu duruma dayanamayan Ebu Talib, “Tanrıya and içerim ki onu yanıma alıp birlikte götüreceğim. O benden
ayrılmayacak ben de ondan ayrılmayacağım” veya buna benzer sözler söyledi.
Böylece onu yanında götürdü. Kafile, Suriye topraklarında bulunan Busraya geldi.Burada Bahira adlı bir rahib, küçük bir tapınakta yaşıyordu.

Bu rahip Hıristiyanlar arasında en bilgili bir kimse idi. Eskiden beri bu küçük tapınakta bulunan bir kitap burada yaşayan rahiplere geçtiği için, eline bu kitap geçmiş olan her rahip Hıristiyanların en çok bilgili kimsesi olurdu.

Söylendiğine göre rahipler bu kitabı, yaşlısı gencine aktarmak suretiyle biribirinden devralırlardı.
Bu ticaret kafilesindeki Mekkeliler o yıl Bahira’nın yanına indiler. Kureyş ticaret kafileleri çoğu zaman rahip Bahira’nın yanına uğrarlardı, fakat Bahira onlarla hiç konuşmaz ve ilgilenmezdi. Söylendiğine göre bu sefer Kureyşliler,yanına uğradığında, tapınağından bakıp gördüğü bir şeyden dolayı onlara yemek vermiş. Gene söylendiğine göre rahip, tapınağından kafilenin gelişini seyrederken bir bulutun Tanrı elçisini gölgelediğini görmüş. Kafile gelip bir ağacın altına konmuş. Bahira; bulutun, ağacın üstüne geldiğini ağacın dallarının
Tanrı elçisinin üstüne eğilip gölge ettiğini de görmüş.

Bahira bunu görünce tapınaktan inmiş, Kureyşli adamları çağırmış ve onlara “Ey Kureyşliler! Size yemek yaptım. Bu yemeğe hepinizin,büyüğünüzün, küçüğünüzün, kölenizin ve hürünüzün gelmenizi arzu ederim”
demiş. Bunun üzerine onlardan biri “Ey Bahira! Tanrıya and içerim ki bugün sende başka bir hal var. Biz sana her zaman uğrarız. O zamanlar bize böyle bir şey yapmazdın. Bugün sendeki bu hal nedir?” diye sordu.
Bahira da “Evet doğru söyledin, fakat ne de olsa siz konuksunuz. Bunun için size konuklamak,yemek vermek istedim. Bu yemekten hepiniz yiyiniz.” dedi.

Bütün Kureyşliler yemek yemeye geldiler. Ancak Tanrı elçisi küçük olduğu için adamların eşyalarının yanında ağacın altında kaldı. Bahira gelenler arasında onu ve tanıdığı alameti göremeyince “Ey Kureyşliler! Aranızdan hiç biriniz eksik olmadan hepiniz soframda bulunmalısınız.” demiş. Kureyşliler “Ey Bahira! Gelmesi gereken herkes geldi. Ancak aramızda en küçük yaşlımız olan bir çocuk eşyaların yanında kaldı.” dediler.

Bahira “Yapmayın, onu da çağırın; sizinler birlikte yemekte bulunsun.” dedi. Bunun üzerine Kureyşlilerden biri “el-Lat ile el-Uzza adına and içerim ki Abdülmuttalib oğlu Abdullah’ın oğlunun bizimle birlikte bu yemeğe gelmeyişi bizim için küçük düşüştür. Onu da birlikte getirmeliydik.” dedikten sonra kalkıp çocuğu kucaklayarak getirip öbürlerinin arasına oturtmuş.

Bahira çocuğu görünce ona çok dikkatle bakmaya, vücudunda daha önce bildiği bazı yerleri kontrol etmeye
başladı. Halk yemektin kalkıp dağıldıktan sonra Bahira, çocuğa doğru gelip şöyle dedi:
“ Bak delikanlı! el-Lat ve el-Uzza hakkı için sana soracağım şeylerin cevabını ver.”

Bahira Kureyşlilerin bu iki put üzerine and içtiklerini duyduğu için çocuğa böyle söyledi. Söylendiğine göre Tanrı elçisi Bahira’ya;“el-Lat ile el-Uzza adına benden bir şey isteme. Tanrıya and içerim ki onlardan nefret ettiğim gibi hiçbir şeyden nefret etmem.”

 Bunun üzerine Bahira “Peki Tanrı hakkı için sana soracağım şeylerin cevabını ver.” dedi. Çocuk: “Öyleyse istediğini sor.” dedi.

Bundan sonra Bahira çocuğa,uykusuna,durumuna ve bunlardan başka hallerine ve işlerine dair sorular sormaya başladı. Tanrı elçisi bu soruların cevabını verdi.
Hepsi de Bahira’nın önceden bildiği sıfatlara uyuyordu. Bahira son olarak çocuğun sırtına da baktı ve iki omuzu arasında tastamam daha önce bildiği bir de Peygamberlik mührünü gördü.
Bahira sorularını bitirdikten sonra çocuğun amcası Ebu Talib’in yanına gelip ona, “Bu çocuk senin neyin olur?” diye sordu. Ebu Talib “Oğlumdur.”cevabını verdi.

Bahira “Hayır! O senin oğlun değil. Bu çocuğun babası sağ olmamalıdır.” dedi.

Ebu Talip “doğru...O benim yeğinimdir” dedi. Bahira “Peki babası ne oldu?” dedi. Ebu Talib “ Annesi bu çocuğa gebe iken o öldü” dedi.
Bunun üzerine Bahira “Doğru söyledin. Bu yeğinini hemen memleketine geri götür; Onu Yahudilerden koru. Tanrıya and içerim ki Yahudiler çocuğu görüp benim anladıklarımı anlarlarsa ona kötülük yaparlar. Çünkü senin bu yeğeninin ileride büyük bir şanı olacaktır, sen onu hemen geri memleketine götür.”dedi.”12

Bu ve benzeri rivayetlerin buluştuğu nokta; Hz. Muhammed’in annesinin ona hamile kalışıyla birlikte olağanüstülüklerin başladığı, peygamberliğinin çok küçük yaşından itibaren öngörüldüğü ve kendisinin bu olağanüstülüklerin bilincinde olduğudur.

Yukarıda verdiğimiz rivayetlerden çıkarılacak sonuç ise Hz.Muhammed’in bir peygamberlik beklentisi içerisinde olduğu, çevresinin de bu durumdan haberdar olduğudur.

Böylesi bir beklentinin varlığını acaba aynı kaynaklar doğrulamakta mıdır? Bunun için de Hz. Muhammed’in ilk vahiy tecrübesi ile ilgili verilen rivayetleri takip etmek gerekmektedir. Hz. Muhammed’in ilk vahiy tecrübesi ile
ilgili rivayetlerde, Hz. Muhammed’in bu durumu hiç de olağan karşılamadığı,hatta “...Allah’ın yaratıklarından en nefret ettiğim şairler ve mecnunlardır.
Acaba ben de mi bunlardan oldum...”13 diyerek endişe ettiği ifade edilmektedir.

Belazuri’deki bir rivayete göre de Cebrail kendisine Ey Muhammed!”diye seslendiğinde koşarak Hz. Hatice’ye gitmiş ve ona “Kahin olmaktan korkuyorum.”14 demiştir.

Bu bağlamda üzerinde durulması gereken bir diğer rivayet de Hz.Hatice’nin Hz. Muhammed’e görünen varlığın, bir melek mi yoksa bir şeytan mı olduğunu sınamasıdır.15 Bir diğer haberler grubu da “Fetret-i Vahiy” diye nitelendirilen ve 3 yıla yakın bir zaman dilimini içerdiği kabul edilen “Vahyin kesilmesi” karşısında Hz. Muhammed’in yaşadığı psikoloji ile ilgilidir.

Kaynaklarımızın verdiği bilgilere göre vahiy belli bir süreyle kesilince Hz. Muhammed çok üzülmüş, bu
üzüntüyle dağın zirvesine aşağıya atlamak için çıkmıştır. Bu arada Cebrail ona görünmüş ve “Sen Allah’ın nebisisin.” demiş, bunun üzerine de Hz. Muhammed sakinleşmiştir.16

Hz. Muhammed’in risalet öncesi yaşamından verilen kesitlerde, onu olağanüstü bir varlık olarak görme eğilimi ve peygamber olacağının öngörülmesi gibi bilgileri içeren rivayetlerle, onun ilk vahiy tecrübesi karşısında hiç de bilen, beklenti içerisinde olan biri olarak görünmemesini içeren rivayetler iç çelişmeler sergilemektedir.

İlk vahiy tecrübesi ile ilgili rivayetlere baktığımızda Hz. Muhammed hiç de beklenti içerisinde olan bir insan tavrı sergilememiş; tam tersine şaşırmış,hatta kendisine vahiy getiren varlığın melek mi, yoksa şeytan mı olduğu ayırımını yapamamıştır.

Rivayetlerdeki bu iki farklı noktaya vurgu, söz konusu rivayetleri eleştiriye tabi tutmanın ve analiz etmenin gereğini göstermektedir.
İç çelişmeler içeren rivayetlerle karşılaşılınca ana kaynak konumunda olan Kur’an’ın bu konuda belirlenimleri varsa bunlar yol gösterici bir nitelik arzetmelidir.
Belirtilen rivayetlerle ilgili Kur’an’ın bize bakış açısı kazandıracak ayetleri:(“De ki: ‘Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size hiç bildirmezdi.Bundan önce aranızda uzun süre yaşamıştım, düşünmüyor musunuz.’ ”17“Sen, Kitab’ın sana bırakılacağını da ummazdın. Ancak Rabbinden bir rahmet
olarak bu kitap sana indirildi
”18)olmalıdır.

Sonuç
Çok öz olarak göstermeye çalıştığımız gibi Hz. Muhammed’in biyografisi ile ilgili tarihi malzemenin çeşitliliğine, zenginliğine, iyi niyetimiz eklense bile doğruyu arama dürtüsü, söz konusu geleneksel anlatımlara kuşkucu
bir gözle bakma gereksinimini güçlü bir şekilde hissettirmektedir. Tarihi malzemeyi güvenilir kılmanın yolu da bilimsel yaklaşımlarla verileri yeniden ele almak, gözden geçirmek ve yöntembilimsel kaygılar içerisinde hareket etmektir.
Öyle görünüyor ki Hz. Muhammed’i kendi tarihsel bağlamı içerisinde değerlendirmek, onu gerçek tarihi kimliğine oturtmak için klasik literatürümüzü modern tarih yöntemleri ışığında yeniden gözden geçirmeliyiz diye düşünüyoruz.

NOTLAR:
1- Hz. Muhammed (as)’in içine doğduğu sosyal, kültürel ve dini kabullerin ne olduğu noktasında da Kur’an büyük ölçüde ışık tutmaktadır Bu konudaki bir çalışma için bkz. İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, çev.: Mehmet Yolcu, (İstanbul, 1998),I.
2- March Bloch, Tarihin Savunusu, çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, (Ankara, 1994), s. 26.
3- Keith Jenkins, Tarihi Yeniden Düşünmek, çev.: Bahadır Sina Şener, (Ankara, 1997), s. 23.
4- John Tosh, Tarihin Peşinde, çev.: Özden Arıkan, (İstanbul, 1997), s.66.
5- Hz. Muhammed’in biyografisi ile ilgili klasik literatür olarak bilinen bilgi kaynağı siyer adı verilen biyografi tarzındaki eserlerdir. Bunlar içerisinde İbn İshak (ö.151/768) “Sire”si (Bu eser Siretu İbn İshak adı altında Muhammed Hamidullah tarafından tahkikli olarak neşredilmiştir. Siretu İbn İshak, Muhammed b. İshak b. Yesar, tahk.: Muhammed Hamidullah, (Konya, 1981), Vakidi’nin (ö. 207/822) Kitabu’l-Meğazi’si (Vakidi, Kitabu’l-Meğazi, tahk.: Marsden Jones, I-III, (Beyrut, 1966), İbn İshak’ın eserini farklı açılardan ele alarak yeniden gözden geçirerek kısaltmalar yapan kendisi de esere katkılarda bulunan İbn
Hişam (ö.218/833)’ın es-Siretu’n-Nebeviyye (İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, tahk.:Mustafa es-Sakka ve 2 arkadaşı, I-IV, (Mısır, 1936.) adlı eserleri temel kaynaklar niteliği taşımaktadır.
6- Bu konuda bkz. Franz Rosenthal, A History of Muslim Historiography, (Leiden, 1968), s.66-67.
7- Bkz. W. Montgomery Watt, Hz. Muhammed Mekke’de, çev.: Rami Ayaz-Azmi Yüksel,(Ankara 1986), s. 6
8- İbn İshak, s. 22; Ayrıca Bkz. İbn Hişam, Hz. Muhammed’in Hayatı: es-Siretü’n-Nebeviyye,çev.: İzzet Hasan-Neşet Çağatay, I, 100.
9- İbn İshak, s. 22.
10- İbn İshak, s. 27; Ayrıca Bkz. İbn Hişam, Hz. Muhammed’in Hayatı: es-Siretü’n-Nebeviyye,I, 103.
11- İbn İshak, s. 28; Ayrıca Bkz. İbn Hişam, Hz. Muhammed’in Hayatı: es-Siretü’n-Nebeviyye,I, 104.
12- İbn-i Hişam, Hz. Muhammed’in Hayatı: es-Siretü’n-Nebeviyye, I, 111-113.
13- Bkz. İbn İshak, s.101.
14- Bkz. Belazuri, Ensabu’l-eşraf, tahk.: Muhammed Hamidullah, (Kahire, ts.), I, 104.
15- “Hatice Tanrı elçisine (as) “Ey Amcam oğlu! Şu sana gelen melek bir daha gelirse bana haber verebilir misin?” demiş. Tanrı elçisi ona: “Evet haber verebilirim.” demiş. Hatice ona:“Öyle ise bir daha sana geldiği zaman bana haber ver.” demiş. Çok geçmeden Cebrail (A.S.) her defasında yaptğı gibi gene ona gelmiş. Tanrı elçisi (as) Hatice’ye dönüp “Ey Hatice! İşte Cebrail geldi.” demiş. Hatice ona “Ey amcam oğlu, kalk da sol dizimin üstüne O zaman Hatice ona “Onu görüyor musun?” diye sormuş, Tanrı elçisi “Evet görüyorum.”demiş, Hatice ona “Öyle ise kalk sağ dizimin üstüne otur.” demiş. Tanrı elçisi (as) kalkıp Hatice’nin sağ dizinin üstüne oturmuş, o zaman Hatice ona “Şimdi de onu görüyor musun?”diye sormuş. Tanrı elçisi “Evet görüyorum.” demiş. Hatice ona “Peki, öyleyse kalk kucağıma otur.” demiş. Tanrı elçisi (as) kalkıp Hatice’nin kucağına oturmuş. Hatice ona “Hala onu görüyor musun?” diye sormuş, o da “Evet görüyorum.” demiş. O zaman Hatice,kucağında Tanrı elçisi (as) oturmuş bulunduğu halde yüzünü açıp peçesini indirmiş ve Muhammed’e “Nasıl, hala onu görüyor musun?” diye sormuş, o da “Hayır, artık görmüyorum.” demiş. Bunun üzerine Hatice Muhammed’e “Ey amcam oğlu! Müjde olsun.
Bu işte diren, Tanrı’ya and olsun ki bu bir melektir, şeytan olamaz.” demiş. İbn-i Hişam, I,151-152; Ayrıca Bkz. İbn-i İshak, 113; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 89.16 Taberi, Tarihu’ul-umem ve’l-mulük, tahk.: Muhammed Ebu’l Fazl İbrahim, (Beyrut, ts.), II,305; Ayrıca Bkz. Belazuri, I, 108.
17- Yunus, 16
18- Kasas, 86
Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002/I, ss. 160-167.
*******************
BİRLEŞİK İNSANLIK REALİTESİ ve UĞUR MUMCU
Nörolog V.Ramachandran, “NÖRONLARIMIZLA BİRBİRİMİZE BAĞLI MIYIZ?” sorusuna “EVET” cevabı veriyor. “EVET” cevabı veriyor.

“Medeniyetlere şekil veren “AYNA”, diğer adıyla “EMPATİ” NÖRONLARINA sahip olduğumuzu ve bu nedenle de “DİĞER İNSANLARDAN AYRI, TEK BAŞINA DÜNYAYI VE İNSANLARI GÖZLEMLEYEN GERÇEK BAĞIMSIZ BİR BENLİK OLMADIĞINI” kanıtlıyor.
 
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=9152.0

Özkan Özgür

  • Ziyaretçi
Çelişkili” Hükümlerle Verilen Din ve Bundan Doğma Olumsuz Sonuçlar
« Yanıtla #1 : Ekim 13, 2008, 01:32:44 ÖÖ »
Şeriat hükümlerinin çelişkilerle, tutarsızlıklarla dolu oluşunun yarattığı sakıncalar sınırsız denecek kadar çoktur. Bu sakıncalar, hem yaşam sorunlarına çözüm bulamamak ya da bu sorunları olumsuz sonuçlara bağlamak açısından, hem de asıl kişileri akılcı gelişmeden ve düşünme gücünden yoksun bırakmak bakımından söz konusudur. Kısaca özetlemeye çalışalım.

I) Yaşam Sorunlarına Çözüm Bulma Güçlüğü Yaratmak Bakımından, Çelişkiler Sisteminin Ortaya Çıkardığı Sakıncalar

Çelişkiler sisteminin yarattığı olumsuzlukların başında, birbirleriyle çatışan hükümlerden hangisinin uygulanacağının bilinememesi gelir ki, bu da yaşam sorunlarını çözümlenemez durumda kılmaya yeterlidir. İslam tarihi bunun örnekleriyle doludur. Bırakınız sıradan ya da halktan kişileri, ulema sınıfı da bu yüzden, çoğu zaman ne yapılması gerektiğini kestiremez durumlarda kalmışlardır. Daha ilk zamanlarda bile, Ashabı Kiram’in,’ birtakım önemli sorunlar karşısında ne yapacaklarını bilemeyip sorulara hemen yanıt veremediklerini ve işi “talik” ettiklerini, İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz. Örneğin, Hulefayı Raşidin’den sayılan Osman b. Affan bile Kur’an’daki çelişmeler karşısında çoğu kez kararsız kalmış, önüne getirilen sorunları çözümleyememiştir. Nitekim önemli bir konu olarak kendisine, iki kardeşin “mülki yeminde cem’i caiz olup olmadığı” sorulduğunda, “Ne bileyim? Bunu (Kur’an’daki) bir ayet helal, öbür ayet de haram kılmıştır” demiş ve işin içinden çıkamaz durumda kaldığını bildirmiştir.2 Abdullah İbni Amr ise, çelişmeler yüzünden “nezir3 gününün bayrama rastlaması halinde ne yapılması gerektiği” konusunda kararsız kalmıştır. Nitekim, kendisine, “Pazartesi günleri oruç tutmayı nezreden bir kimsenin nezir günü bayram gününe tesadüf ederse, bu adamın vaziyeti ne olur?” diye sorulduğunda, “Ne bileyim? Bir tarafta Allah nezrin yerine getirilmesini emrediyor, öbür tarafta da Resulullah bayram günü oruç tutmayı yasak etmiştir” diyerek kararsızlığını bildirmiş ve fetva vermekten çekinmiştir.4 Bunlara benzer örnekler çok. Görülüyor ki, Kur’an’ın çelişkili hükümleri, yaşam sorunlarına çözüm bulmak bakımından güçlük yaratmakta!

II)  Yaşam Sorunlarını Olumsuz Sonuçlara Bağlamak Bakımından, Çelişkiler Sisteminin Ortaya Çıkardığı Sakıncalar


Çelişkiler sisteminin sakıncalı olan yönü, sadece ayetlerin uygulanmasında rastlanan güçlük ve kararsızlık değildir. Sakıncalı olan diğer bir yönü, yaşam sorunlarını “olumsuz” şekilde çözüme bağlama zorunluluğunu yaratmış olmasıdır:

 Kur’an’daki çoğu sure ve ayetlerin kesin olarak ne zaman ve nerede “indiği” bilinmez. Nice örneklerden biri olarak hicab ayetini ele alalım! Katade’ye göre, bu ayet Hicret’in 5. yılında inmiştir; Ebu Ubeyde Ma’mer’in söylemesine göre, Hicret’in 3. yılında, İbni Sa’d’ın söylemesine göre ise Hicret’in 4. yılının “Zilkadesinde”,””nazil” olmuştur.6 Bununla beraber hangi surelerin ve ayetlerin Mekke döneminde, hangilerinin Medine döneminde indiği konusunda az çok bir görüş birliği vardır. Bu da ortaya, birbiriyle çelişkili hükümlerden “olumsuz” nitelikte olanların, olumlu olanları yok etmesi gibi bir sonuç doğurmakta. Çünkü, akıl ve mantığın emrettiği şudur ki, herhangi bir hüküm, ancak kendisinden

2  Sahihi...,c.11,s,52.

3 ‘”Nezir” sözcüğü “nezr”kökünden gelme olup “adama” anlamındadır.

4  Sahihi...,c. 1,5.52.

5 “Zilkade”, Arabi ayların on birincisidir.

6  Sahihi...,c. l,s.48.

 
önce konmuş olan bir hükmü ortadan kaldırabilir. Geleceğe yönelik olarak hüküm iptali diye bir şey yoktur. Bu itibarla çelişme ve çatışma halinde bulunan iki hükümden önce konmuş olanın, sonradan konan hükümle ortadan kaldırılmış olması doğaldır.

 Bu böyle olduğuna göre, şimdi “Mekke” dönemine ait ayetlerle, “Medine” dönemine ait ayetlerin niteliklerine göz atalım:

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Mekke dönemine ait bilinen ayetler ki “Mekki” diye bilinir, genellikle yumuşak, barışçı, hoşgörülü ve insaflı gibi görünen ayetlerdir. Buna karşılık daha sonraki Medine döneminin ayetleri ki “Medeni” diye bilinir genellikle şiddet, ölüm ve dehşet saçıcı, sert, saldırgan, hoşgörüsüz, insafsız nitelikte ayetlerdir. Bu itibarla “Mekki” ayetlerle “Medeni” ayetler çoğu zaman tam bir çelişme halindedirler.

 Daha önce belirttiğimiz gibi, bunun da nedeni, Mekke dönemindeyken Muhammed’in, henüz güçlenmemiş olmasıdır. Güçlenmediği için kılıç yoluyla, yani zor kullanarak ve şiddete başvurarak iş görme olasılığından yoksundu. Buna karşılık Medine’ye geçince yavaş yavaş güçlenmiş ve bu sayede şiddet siyasetine yönelmiştir. Nitekim, bunun böyle olduğunu anlamak için, daha önceki sayfalarda belirttiğimiz çelişkili hükümleri şöyle bir göz atmak yeterlidir. Örneğin, Mekke döneminde indiği kabul edilen

Gaşiye Suresi’nde hoşgörü niteliğinde görünen şu ayetler var:

“Ey Muhammed, sen öğüt ver; esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onlara zor kullanacak değilsin... Kim inkar ederse Allah onu... azaba uğratır... Hesaplarını görmek bize düşmektedir” (Gaşiye Suresi, ayet 21.ve 26).

Burada Muhammed’in “öğüt verici” olduğu, “kafir”lere karşı zor kullanmaması gerektiği ve “kafır”lerin hesabının Tanrı tarafından görüleceği bildirilmekte.

Ancak, bu aynı Kur’an’ın Medine döneminde indiği kabul edilen Tevbe Suresi’nde,7 İslami kabul etmedikleri için “müşrik”lerin (puta tapanların) öldürülmelerini emreden, yine aynı şekilde ehli kitab’a

7 129 ayetten oluşan Tevbe Suresi’nin son iki ayeti (yani 128. ve 129. ayetler) hariç, diğerleri Medine döneminde inmiş kabul edilir.

(yani Yahudilere ve Hıristiyanlara) karşı savaş açılmasını ve İslami kabul etmelerine ya da “cizye” (kafa parası) vermelerine kadar savaşın sürdürülmesini öngören ayetler var:

“Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekatı da verirlerse anık yollarını serbest bırakın...” (Tevbe Suresi, ayet 5).

Burada, müşriklerin ölüm tehdidiyle İslama sokulmaları emredilmekte. Yine bunun gibi Tevbe Suresi’nin 29. ayeti şöyledir:

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslam dinini) kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın” (Tevbe Suresi, ayet 29).

Burada da, Tanrı’ya ve Muhammed’e boyun eğmeyen, İslami din olarak benimsemeyen Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı savaş açılması, bu savaşın, onlar tarafından küçülerek “cizye” (kafa parası) verilmesine kadar sürdürülmesi emredilmekte.

Şimdi geliniz yukarıda belirttiğimiz Gaşiye Suresi’nin ayetleriyle Tevbe Suresi’nin ayetlerini karşılaştıralım. Kuşkusuz ki,

Gaşiye Suresi’nde yer alan “Ey Muhammed! Öğüt ver, sen sadece öğütçüsün. Sen onlara zor kullanacak değilsin” şeklindeki ayetlerle, Tevbe Suresi’nde yer alan, müşriklerin öldürülmelerini ve Yahudilerle Hıristiyanlara karşı savaşılmasını emreden, yani şiddet ve savaş yolunu öngören yukarıdaki ayetler, birbirleriyle çelişme halindedirler. Zira birinciler höşgörülüğe yer verirmiş gibi görünen, ikinciler ise hoşgörü nedir bilmeyen ayetlerdir.

Şimdi ne olacak? Birbiriyle çelişkili ve birbirine ters düşen bu ayetleri, birlikte uygulamak olanağı bulunmadığına göre, bunlardan hangisini geçerli, hangisini geçersiz sayacağız? Eğer, “Birbiriyle çelişen ayetler içerisinde, önce indiği kabul edilen ayetler, daha sonra indiği söylenen ayetler tarafından ortadan kaldırılmıştır” denecek olunursa, bu takdirde Gaşiye Suresi’nin hoşgörü niteliğinde sayılabilecek yukarıdaki ayetlerinin yok sayılıp, Tevbe Suresi’nin, “müşrik”lerin öldürülmelerini ya da ehli kitab’a karşı savaş açılmasını öngören ayetlerinin uygulanması gerekir. Çünkü, Gaşiye Suresi’nin bu ayetleri Mekke dönemine (yani daha önceki döneme), fakat Tevbe Suresi’nin ayetleri ise, daha sonraki Medine dönemine aittir. Böyle olunca, Mekke döneminin hoşgörülü hükümleri (yani Gaşiye Suresi’nin 21., 22., 24. ve 26. ayetleri), Medine döneminin ölüm saçan ayetleriyle (yani Tevbe Suresi’nin 5. ve 29. ayetleriyle) geçersiz kılınmış olacaktır. Nitekim, Muhammed, Mekke dönemindeyken Gaşiye Suresi’nin yukarıdaki hükmü (ya da Kur’an’ın benzeri ayetleri) doğrultusunda olmak üzere iş görürken, yani kendisini “tebliğ edici”, “öğüt verici” gibi gösterirken ve çete göndermek ya da savaş yapmak gibi yollara hiç yönelmemişken, Medine’ye geçtiği tarihten ölümü tarihine gelinceye kadar, hep Tevbe Suresi’nin yukarıdaki ayetleri (ya da Kur’an’daki benzeri hükümler) doğrultusunda olmak üzere kılıç yoluyla iş görmüş, zor kullanmış, yirmi dokuz savaş yapmış, kırk kadar seriye (çete) göndermiş, müşrikleri yok etmiş, kitaplıları (Yahudileri ve Hıristiyanları) kılıçtan geçirmiş ya da yerlerinden sürmüş, esirler, ganimetler almıştır.

Kur’an ın nispeten yumuşak, barışçı ve hoşgörülü gibi görünen ayetleri genellikle Mekke döneminde, buna karşılık sert, dehşet saçan, savaşçı ve hoşgörüsüz ayetleri daha sonraki Medine döneminde kabul edildiğine göre, ikincilerin birincileri yürürlükten kaldırması halinde nasıl korkulu bir sonucun ortaya çıkacağı aşikardır. Nitekim, daha ilk anlardan itibaren Kur’an’ın “olumlu”ymuş gibi görünen ayetleri, “olumsuz” nitelikteki ayetler arasında kaybolup gitmiş ve bu yüzden İslam şeriatı “korkuyla verilen ve kılıç yoluyla yerleştirilen” bir “din”’niteliğine bürünmüştür.

İslam şeriatı tarihi, bir yandan Orta Asya’lara, diğer yandan Afrika’nın kuzeyinden İspanya’lara kadar uzanan saldırı ve savaşlarla, kılıçla dehşet saçarak, kan akıtarak dini yaymak, insanları zor kullanarak ve özgürlükten yoksun tutarak yönetmek gibi örneklerle dolu bir tarih olmuştur. Sadece Orta Asya’daki Türklerin, Arap orduları tarafından kılıçtan geçirilerek Müslüman kılınmalarının örneğine göz atmak, bu konuda fikir edinmek için yeterlidir.

Denebilir ki, Kur’an ayetlerinin çelişkili oluşu, yaşam sorunlarına pek olumsuz, pek yıkıcı ve pek kötü bir çözüm bulma sonucunu yaratmıştır.

III)  “Düşünme Gücü”nü Yıpratmak ve “Yaratıcı Zeka”yı Yok Kılmak Bakımından Çelişkiler Sisteminin Ortaya Çıkardığı Sakıncalar

Şeriat hükümleri (ve özellikle Kur’an ayetleri) arasındaki çelişkilerin yarattığı en sakıncalı sonuç, insan beyninin körlenmesi, düşünme gücünün yitirilmesi ve bu nedenle kişinin fikren gelişemez, akılcı yönde iş göremez durumlara sürüklenmesi şeklinde kendisini belli eder. Müslüman halkların l400 yıllık bitmeyen gerilikleri, yaratıcı zeka ve düşünme gücünden yoksunlukları, bunun en belirli kanıtıdır. Her vesileyle tekrarladığımız gibi, vaktiyle var olduğu kabul edilen ve iki yüz yıl gibi kısa denilebilecek bir süreyi kapsayan İslam uygarlığını yaratan şey, Kur’an eğitimi ya da İslamın kendisi değildir; Eski Yunan ve Roma kaynaklarıdır. İki yüz yıllık kısa bir süreyi aşmayan bu İslam uygarlığının yapıcıları, Kur’an ile ilim yapılamayacağını bildikleri için, çoğu zaman şeriata bağlıymış gibi görünerek şeriat çemberini aşabilmişler ve Eski Yunan, Roma uygarlıklarının kurucularından yararlanarak ilim yapabilmişlerdir. Bu konu, İslam uygarlığını yaratan bilim adamlarının kendi ağızlarıyla ortaya koydukları bir gerçektir.

 Ve bu bilim adamları, Kur’an kaynağı yerine Eski Yunan ve Roma’nın akılcı bilim kaynaklarını benimsediler diye, kısa zamanda “zındık”Ia ve “dinsizlik” damgalanmalardır; bu yüzden, bu kaynaklar terk edilmiş ve terk edildiği andan itibaren de İslam uygarlığı sona ermiştir.

Yine tekrar edelim ki, çelişkili şeriat verileriyle eğitilen kişinin düşünme yeteneği öylesine körletilmiştir ki, birbirine ters düşen şeyleri, aynı zamanda “geçerli”ymış gibi kabul edebilir hale gelmiştir. Bu nedenle, çelişmenin “çelişme” olduğunu fark edemez, fark etse de bunda bir“hikmet” yattığını sanır olmuştur. Verilecek örnekler pek çok; bunlardan birkaçını belirtmekle yetinelim:

Daha önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, şeriat eğitiminden geçmiş olan kişi, bir yandan “İslamda zorlama yoktur” (Bakara Suresi, ayet 256) şeklindeki hükümlere dayanarak “İslam hoşgörü dinidir” diye konuşurken, diğer yandan, zorlamayı öngören ve hoşgörüyü kökünden yok eden hükümlere dayalı olarak, farklı din ve inançta olanlara karşı düşmanlık
beslemekten geri kalmaz ve örneğin Kur’an’daki

“İslamdan başka bir dine yönelenler sapıktır!” (Ali İmran Suresi, ayet 85; Tevbe Suresi, ayet 33 vd...) ya da “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün!” (Tevbe Suresi, ayet 5)

 ya da “İslama aykırı bir inanışta ise analarınız, babalarınız, yakınlarınız için mağfiret dilemeyin, onların namazını kılmayın vd...” (örneğin, Tevbe Suresi, ayet 23, 84, 113; Ahzab Suresi, ayet 6061) gibi birçok buyruğa uymayı doğal sayar.

Bu aynı kişi, bir yandan, “Kur’an’ın 14 asır önce ilan ettiği kadın hakları hala ulaşılamamış bir yüceliktedir” şeklinde konuşurken, diğer yandan, şeriatın kadını aşağılatan hükümlerine sarılmakta sakınca bulmaz; bunları rahatlıkla savunabilir ki, bunlar arasında, “Kadınlar aklen ve dinen dun yaratılmışlardır; iki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına denktir; cehennemin çoğunluğu kadınlardandır; Sütresiz (perdesiz) olarak namaz kılanın önünden eşek, köpek, kadın geçerse namaz bozulur vd...” şeklinde, insan şahsiyetinin haysiyetiyle bağdaşmayan hükümler vardır. Birbiriyle çelişen ve çatışan bu iki düşünce tarzına saplanmışlık ona ters gelmez. Daha doğrusu çelişme ve çatışmanın varlığından muhtemelen habersizdir.

Yine bunun gibi, bir yandan Kur’an’ın,

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir” (Şura Suresi, ayet 30; Nisa Suresi, ayet 79 vd...);

“Yaptıklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz” (Nahl Suresi, ayet 93)
şeklinde olan ve “irade özgürlüğüne”ne ve “kişinin sorumluluğu”na. yer verir gibi görünen ayetlerine sarılarak, “İslam akıl dinidir, özgürlük dinidir” diye konuşurken, diğer yandan Kur’an’ın bu hükümleriyle çatışan, örneğin,

“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir” (Nahl Suresi, ayet 36, 93; Fatır Suresi, ayet 8; Müddessir Suresi, ayet 31, 42 vd...); “Tanrı dilediğinin gönlünü açar onu Müslüman yapar... dilediğinin kalbini dar kılar (kafir yapar)” (Enam Suresi, ayet 125);

“Allah isteseydi puta tapmazlardı...” (Enam Suresi, ayet 107) şeklinde olan hükümlerini benimseyerek, gerçeklere “irade serbestisiyle”, yani “akılcı düşünce” yoluyla değil, gökten indiği söylenen Kur’an hükümleriyle gidilebileceğini savunur.

Bundan dolayıdır ki, İslam dünyasının “büyük bilgin ve düşünür” diye bildiği nice kişiler, “Ben aklımı kullanmam, kullanmamakla iftihar ederim” diyebilecek kadar kendilerini “vahiy”lerin egemenliğine terk etmişlerdir.

Yine bunun gibi şeriatçı kişi, bir yandan, “İslam eşitlik dinidir; ırk, renk, cins farkı gözetmez; ne Arap, ne Acem, ne Türk vd... (gözetmeyip) insanlığın güzel usaresinin bir belirisi(dir)” derken, diğer yandan köleliğin doğal olduğunu vurgulayan şeriat hükümlerini (örneğin, Nahl Suresi, ayet 75), siyah derili insanların tiksinti yaratıcı bir cilde sahip olduklarına dair hükümleri ya da Arapların “kavmi necib” olarak diğer Müslümanlara üstünlüğünü tanımlayan yönlerini benimseyebilir. Yani bir yandan İslamın eşitlik dini olduğunu söylerken, diğer yandan şeriatın insanlar arası eşitliği yok bilen hükümlerini benimseyebilir; bunda bir çelişme görmez.

Yine aynı şekilde, şeriatçı kişi, “kısırlık” denen şeyin Tanrı’dan geldiğini öngören hükümlerle, kısırlığın Tanrı tarafında kötülendiğini bildiren hükümleri aynı zamanda benimseyebilir; bu hükümler arasındaki çelişkiyi fark etmez, fark etse de önemsemez: “Çelişki bize göredir, Tanrı’ya göre değildir” deyip geçer! Gerçekten de, Kur’an’ın Şura Suresi’nde şöyle yazılıdır:

“(Allah)... dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder... Dilediğini de kısır kılar. O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir” (Şura Suresi, ayet 4950; ayrıca bkz. Fatır Suresi, ayet 11).

Ancak, dilediğini “kısır” kıldığını söyleyen bu aynı Tanrı, kısırlığı bir kadın için “eksiklik”, “kusur” sayar ve hakaret vesilesi yapar. Nitekim, Muhammed şöyle demiştir:

“Evin köşesindeki bir hasır, döl getirmeyen kısır kadından daha hayırlıdır.”

Görülüyor ki, Muhammed, hem bir yandan Tanrı’nın dilediği kadınları kısır kıldığını bildirmekte hem de diğer yandan, Tanrı’nın kısır kıldığı kadınları hakaret edilmeye layık kıldığını anlatmakta! Öte yandan, yine Muhammed’in Kur’an olmayarak koyduğu hükümlere göre, döl getirmeyen kadınlarla asla evlenmemek gerekir; döl getiren siyah kadın, döl getirmeyen güzel kadından daha hayırlıdır. Buyruk aynen şöyle: .   “Sevimli ve döl getiren kadınlarla evlenin... Döl getiren siyah kadın, doğurmayan (kısır beyaz) güzel kadından hayırlıdır.” Görülüyor ki, Tanrı, hem dilediği kadınları kısır kılmakta hem de kısır kıldığı bu kadıncağızları evlenme olasılığından yoksun tutmaktadır. Kuşkusuz ki, bütün bunlar çelişme halinde bulunan hükümlerin ortaya koyduğu olumsuz sonuçlardır.

Bu örnekleri çoğaltmak kolay, fakat şeriat eğitimiyle yetiştirilmiş kişinin kafa yapısı, çelişkili hükümlerle yoğrulmuştur. Sadece çelişkili hükümlerle değil, bir de Muhammed’in yaşam ve davranışlarına egemen olan çelişki örnekleriyle şekillenmiştir. Muhammed, bir yandan “barışçı” ve “hoşgörülü”ymüş gibi görünürken, diğer yandan farklı inançtakilere karşı korku ve dehşet saçmıştır. Bir yandan “tebliğ edici” ve “öğüt verici” olarak görünürken, diğer yandan kılıç yoluyla iş görmüştür. Bir yandan Arap kavmine, Arapça Kur’an ile gönderildiğini söylerken, diğer yandan tüm insanlara yollandığını savunmuştur. Bir yandan, “alçak gönüllü”ymüş (“mütevazı”) gibi görünürken, diğer yandan Tanrı’yı kendisine “salavat getirir” durumlarda kılarcasına ya da kendisine baş eğenlerin Tanrı’ya baş eğmiş sayılacaklarını açıklarcasına övünmüş, kendi yüceliğini dile getirmiştir. (Böylece Müslüman kişi, hem bir yandan Tanrı’nın tekliğine ve yüceliğine inanırken, hem de diğer yandan bu “yüce” Tanrı’nın Muhammed’e salavat getirir olmasına inanmakta herhangi bir çelişki olduğunu düşünemez olmuştur!)

Muhammed’le ilgili yukarıdaki örnekleri çoğaltmak kolay. Bu örneklerin ortaya koyduğu gerçek o ki, Muhammed, kendi yaşamını oluşturan tutum ve davranışlarındaki çelişkileri şaşkınlık yaratacak boyutlara ulaştırmakla, Müslüman kişinin düşünce tarzı üzerinde sınırsız bir etki yaratmıştır.

11 İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın, yeniden düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş on beşinci basım, Kaynak Yayınları, istanbul, Ekim 1997.

Yine tekrar edelim ki, böyle bir ortam içerisinde yetişen insanların, çelişkili hükümler karşısında tepkisiz kalmaları kadar doğal bir şey olamaz. Tanrı’dan ve “peygamberden” geldiğini sandıkları verilerde çelişme ve tutarsızlık olamayacağına öylesine inanmış, kendi tutum ve davranışının çelişmelerle dolu olduğunu öylesine düşünemez hale gelmişlerdir ki, “Kur’an’da (ya da Kur’an olmayarak konmuş hükümlerde) çelişme vardır” diyenleri “bilgisizlikle” ve “dinsizlikle” suçlamayı olağan saymışlardır.

IV)  İslam Dünyasının “Aydın” Bilinen Sınıfları Dahi Çelişmeli Zihin Yapısında

İslam dünyasının büyük çapta bilgin ve düşünür yetiştirdiği doğrudur. Fakat, her zaman tekrarladığımız gibi (özellikle Aydın ve “Aydın” adlı kitabımızda açıkladığımız gibi) bu düşünür ve bilginler İslamın yetiştirmesi değil, esas itibariyle Eski Yunan kaynaklarının yetiştirmesi olan kimselerdir. Bilim alanında İslama borçlu oldukları bir şey yoktur. Hepsi de Eski Yunan bilim kaynaklarından feyz alarak iş görmüşler, bunun böyle olduğunu söylemişlerdir. Örneğin, Farabi ya da İbni Sina gibi iki bilim ve fikir hazinesi sayılan ünlüler, Aristo’yu yüzlerce kez okuduklarını söylemeyi iftihar vesilesi edinmişlerdir. Bu konuyu diğer yayımlarımızla işlediğimiz için burada durmayacağız. Fakat, bilimsel bakımdan bütün olumlu yönlerine rağmen, bu ünlüler dahi, içinde yoğruldukları ortamın etkisiyle (ya da İslami eleştirme cesaretsizliği nedeniyle) çelişmeli düşünce tarzına saplanmaktan kurtulamamışlardır. Savunur oldukları bilimsel fikirlere ve görüşlere ters düşen şeyleri, benimsemekten geri kalmamışlardır. Örneğin, İbni Sina, o ünlü Kanun fi’ltibb adlı yapıtında, bir yandan “duygu” ve “bilim” alanına, “akıl” ve “düşün” yoluyla girme olasılığı bulunduğunun akılcı açıklamasını yaparken (ve yapmak için Eski Yunan otoritelerini kendisine destek kılarken), diğer yandan “vahiy” yoluyla indiği kabul edilen ve akılcılıkla ilgisi bulunmayan şeriat hükümlerine inanmak gerektiğini savunur görünmüştür.

“Akılcı”lıkla “vahiy”ciliğin bağdaşmadığını, yani “din ve iman” yoluyla “müspet ilim” yapılamayacağını söyleyememiştir. Öte yandan Mevlana gibi ‘Yetmiş milletten de olsan gel” şeklinde konuşarak, hoşgörü temsilciliği yapan bir başka ünlü, bu yönünü sıfıra indirgercesine din adına “cihan” ya da İslamda farklı inançtakilerin kafalarının koparılmasını savunur olmuştur. Bu iki davranışın birbiriyle çelişir oluşuna aldırmamış, muhtemelen bunu “çelişki” saymamıştır. Nitekim, Fih Mafih13 adlı yapıtında, kişinin insanlık değerini ölçüye vururken, bu değerlemeyi onun kılmış olduğu namazlara, din adına katıldığı savaşlara ve savaşlarda öldürdüğü kafir sayısına göre hesaplamıştır. Bununla da kalmamış, bir de, Ömer b. Hattab gibi Tanrı adını ağzından düşürmeyen bir halifenin, farklı inançtadır diye kendi öz babasının kafasını kılıçla doğramasını, yüceltilmesi gereken bir davranış saymıştır.  “Hoşgörü” ile “hoşgörüsüzlüğü”, aynı zamanda benimseyebilir olduğunu  fark etmemiş,  fark etse de   “fark etmez” görünmüştür.

İslam bilgini olarak bilinen nice ünlüler, saplı bulundukları çelişkili kafa yapısı nedeniyle, Tanrı fikrini bile küçültücü görüşleri dile getirmekte olduklarının farkına varmazlar. Örneğin, bir yandan Tanrı’nın “alim” olduğunu, yani ana rahmine düşmüş çocuğun kaderinin (tüm yaşamının) ne olacağından tutunuz da, kıyametin ne zaman kopacağına varıncaya kadar, hiç kimselerin bilemeyeceği her şeyi bilir olduğunu söylerlerken ve bu konunun Kur’an ayetleriyle 171 kez açıklandığını belirtirlerken, diğer yandan bu aynı Tanrı’yı, sanki kendi kullarından akıl almaya muhtaçmış gibi durumda kılıcı ayetleri benimsemekte kusur etmemişlerdir. Bunu yaparken çelişkiye saplandıklarını ve aynı zamanda Tanrı fikrini yıprattıklarını düşünmemişlerdir. Verilebilecek örnekler sayısız denecek kadar çok. Kısaca fikri edinmek üzere önce İsra Suresi’nin iki ayetine, sonra Kehf Suresi’nin 74. ve 80. ayetleriyle, Nuh Suresi’nin 26. ve 27. ayetlerine şöyle bir göz atalım.
Başka bir vesileyle daha önce değindiğimiz gibi, Kur’an’da, Kehf Suresi’nde, Musa ile genç bir adamın hikayesinden söz edilmekte. Hikaye, “Bir vakit Musa genç adamına demişti ki, ‘Durup dinlenmeyeceğim, ta iki denizin birleştiği yere kadar varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim’...” şeklindeki ayet ile başlar (Kehf Suresi, ayet 60). Burada geçen “genç adam”ın kim olduğu ya da “iki deniz” deyiminden hangi denizlerin kastedildiği belli değil. Bir rivayete göre “genç adam”, Musa’ya hizmet eden ve ondan ilim öğrenen Yuşa b. Nün adında bir kişidir. “İki deniz” deyimine gelince, bunların Hazar Denizi ile Karadeniz ya da Nil Nehri’nin Sudan’daki iki kolu olduğunu söyleyenler yanında, “zahir”i temsil eden Musa ile  “batın aleminin” temsilcisi sayılan   “Hızır” olduğunu öne sürenler vardır. Diğer yayımlarımızda konuyu ele almış olduğumuz için, burada sadece yukarıda belirttiğimiz konuyla ilgili olan kısmını ele alacağız. Kur’an’da, anlatılanlara göre, Musa, Tanrı tarafından kendisinden daha bilgili olduğunu haber verilen Hızır ile buluşmak üzere, genç adamla birlikte yola çıkar (Kehf Suresi, ayet 61 vd...). Az giderler, uz giderler nihayet karşılarına biri çıkar ki, bu, Tanrı’nın “rahmet” (vahiy ve peygamberlik) verdiği “Hızır”dır (Kehf Suresi, ayet 65). Musa, “ilim” öğrenmek  için  Hızır’la  birlikte  olmak  ister,  fakat Hızır,  Musa’ya, “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin” der; Musa da ona, “Sen beni sabreder bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem” diye yanıt verir (Kehf Suresi, ayet 6670). Sonra birlikte yola koyulurlar. Bir süre gittikten sonra bir erkek çocuğuna rastlarlar. Hızır, hemen çocuğu öldürür. Bunu gören Musa şaşırır ve Hızır’a, “Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (yani o kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! (Gerçekten çok fena bir şey yaptın!)” (Kehf Suresi, ayet 7174) diyerek çatar. Musa’nın tutumunu olumsuz bulan Hızır, neden dolayı çocuğu öldürmüş olduğunu açıklar:

“(Bu çocuğun) ana babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk” (Kehf Suresi, ayet 80).


Yorumcuların açıklamalarına göre, Hızır, bu sözleriyle anlatmak ister ki, bu çocuk, eğer sağ kalacak olursa, ileride dinsiz, imansız bir kimse olacak ve ana babasına karşı azgınlık ve nankörlük yapacak, onları mümin olmaktan çıkaracaktır ya da ana babası, çocuk sevgisi yüzünden iman ve inançlarından olacaklar, dinden çıkacaklardır. Ve işte güya Tanrı bunu Hızır’a bildirmiş olduğu içindir ki, Hızır çocuğu öldürmüştür!

Şimdi şöyle bir düşünelim: Kehf Suresi’ndeki bu ayetlere göre Musa ile Hızır, bir oğlan çocuğuna rast geliyorlar. Bu çocuk buluğ çağına erişmiş midir, erişmemiş midir, belli değil. Fakat, Musa’nın çocuk hakkında en ufak bir fikri yoktur. Hızır ise, çocuk hakkında Tanrı tarafından bilgilendirilmiştir. Tanrı, o her şeyi bilirliğiyle, bu çocuğun, eğer sağ kalıp yaşayacak olursa, ileride “tuğyan ve küfre bürüneceğini”, yani azgınlık edeceğini, dinden çıkacağını ve anasını babasını da azıtıp dinden uzaklaştıracağını ya da ana babanın, evlat sevgisine kapılıp kendi çocuklarına ayak uyduracaklarını Hızır’a bildirmiştir. Çünkü, Tanrı “alim”dir, hiç kimselerin bilmediği her şeyi bilendir (böyle olduğu Kur’an’da 171 kez tekrar edilmektedir). Ve işte Tanrı, her şeyi bildiği içindir ki, Hızır’ı, oğlan çocuğunun yapacağı kötülüklerden haberdar etmiş ve çocuğu öldürtmüştür.

Pek güzel, ama Kur’an’a göre Tanrı, insanların kaderini daha ana karnındayken çizmiş değil midir? İnsanları doğru yola sokan ya da sapıttıran, “mümin” ya da “müşrik “ “kafir” yapan o değil midir? Ve nihayet bu çocuğu böyle yapan da o değil midir? Eğer o ise, çocuğu öldürtmek niye? Onu öldürtecek yerde gönlünü açıp doğru yola soksa daha iyi (yani Tanrı’ya yakışır) bir iş olmaz mı? Yok eğer Tanrı onu “cani ruhlu”, “müşrik” ya da “kafir” yaptı ise, bu takdirde “cani ruhludur”, “müşriktir”“kafirdir” diye sorumlu tutup cezalandırması, akla ve mantığa aykırı olmaz mı? Öte yandan, eğer Tanrı her şeyi önceden biliyorsa, neden sadece bu çocuğu öldürtür? Kötülük yapacağını bildiği ve örneğin azgınlık edeceğini düşündüğü nice diğer kimseler varken onları neden yok etmez? Şeriat eğitiminden geçmiş kimseler için, yukarıdaki çelişkilerde “çelişki” diye bir şey yoktur. Yani Tanrı’nın, hem dilediğini (olayımızda oğlan çocuğunu) “kafir” yapmasında hem de onu (ana ve babasını “kafir” kılacaktır ya da ana baba ve çocuk sevgisiyle “kafir” olacaklardır) diye

Bu konuda Diyanet Vakfı’nın Kur’an çevirisinde, Kehf Suresi’nin 80. ayetiyle ilgili açıklamaya bakınız: ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır. age. c.4, s.3269.

öldürtmesinde şeriatçılar için şaşılacak bir şey olamaz. Onların yukarıdaki hikaye vesilesiyle üzerinde durdukları iki konu vardır ki, bunlardan biri Tanrı ve Peygamber emirlerine körü körüne baş eğmenin gerekli olduğu, diğeri de Tanrı’nın “alim” olduğudur, yani gelmiş geçmiş ve gelecek diye ne varsa her şeyi bildiğidir. Yukarıdaki hikayeyi bu bakımdan önemli bulurlar.

Şimdi Tanrı’nın, her şeyi bilir olduğu konusunda şeriatçının saplı bulunduğu diğer bir çelişkili düşünce tarzını inceleyelim ve yine nice örneklerden biri olmak üzere, Nuh Suresi’nde yer alan bir başka hikayeyi (kıssayı) gözden geçirelim. Kehf Suresi’ndeki hikaye ile Nuh Suresi’ndeki hikayeye ait ayetlerin nasıl bir çelişkili düşünce tarzı yarattığını görelim. Kur’an’ın Kehf Suresi’nde yer alan bazı ayetlerle ilgili olarak gördük ki, Tanrı, bir oğlan çocuğunun, eğer yaşayacak olursa, ileride kendi ana ve babasına kötülük yapacağını, onları din ve imandan çıkaracağını (ya da ana ve babanın çocuk sevgisine kapılarak dinden çıkacaklarını) bilmektedir; çünkü Tanrı her şeyi bilendir. Hızır adındaki “peygamberime haber verip bu çocuğu öldürtmüştür, ama o çocuğu “babasına kötülük yapacak nitelikte kılan” yine bu aynı Tanrı’dır; çünkü, dilediğini doğru yola sokan ya da dilediğini sapıtan odur.

Şimdi geliniz Kur’an’ın Nuh Suresi’ne geçelim ve orada Nuh’un, kendi kavmiyle ilgili olarak Tanrı’yla olan konuşmasını kapsayan ayetleri inceleyelim. Bu incelemeyi yaparken şunu gömlekteyiz ki, bu ayetlere göre Tanrı, her şeyi bilen değildir ve Nuh, Tanrı’nın bilemediği şeyleri bilmektedir. Tanrı’ya, yapılması gereken şeyleri bildirmektedir:

Kur’an’ın Nuh Suresi’nde yer alan hikayeye göre, Nuh, kendi kavmini uyarmak, doğru yola sokmak üzere Tanrı tarafından görevlendirilir; görevlendirildikten hemen sonra, kavminin insanlarını karşısına alır ve onlara şöyle der:

“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin... ki günahlarınızı bağışlasın, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın...” (Nuh Suresi, ayet 120).

Fakat hiç kimselere söz geçiremez. Geçiremeyince onları Tanrı’ya şikayet eder:

“Rabbim, doğrusu bunlar bana karşı geldiler... büyük hileler, büyük desiseler kurdular... gerçekten birçoklarını saptırdılar... Rabbim! Yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma. Çünkü, sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar, yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar...” (Nuh Suresi, ayet 2128).

Nuh’un bu sözlerini dinleyen Tanrı gereğini yapar.

Görüldüğü gibi, Nuh burada, Tanrı’nın bilemediği şeyleri biliyormuş durumundadır; çünkü Tanrı’ya hitaben, “...Rabbim! Yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma. Çünkü, sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar, yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar...” diyerek söz etmektedir; Tanrı’ya akıl vermektedir. Hani sanki Tanrı her şeyden habersizdir, kendi yarattığı insanların ne yapacaklarını bilmemektedir ve eğer kafirleri yok etmeyecek olursa, bu kafirlerin iman sahibi kimseleri de saptırıp yeryüzünde kendisine inanan bir kimse bırakmayacaklarından habersizdir! Buna karşılık Nuh, insanları Tanrı’dan daha iyi bilmektedir, bu nedenle Tanrı’yı, onlardan gelebilecek ahlaksızlıklardan, nankör davranışlardan haberdar etmektedir! Daha başka bir deyimle, o her şeyi yaratan, geçmişi ve geleceği, ana karnına düşenin kaderini bilir diye tanımlanan Tanrı, hani sanki Nuh’un sahip olduğu bilgilerden yoksundur. Pek güzel, ama nasıl oluyor da Nuh, Tanrı’nın bilemediklerini bilmekte olup, Tanrı’ya, “Bu kafirleri yok etmezsen, onlar senin kullarını saptırırlar” şeklinde tavsiyede bulunabiliyor, daha doğrusu Tanrı’ya akıl verebiliyor? Bunu yapabilmek için, insanları Tanrı’dan daha iyi tanıması ge­rekmez mi?

Kur’an yorumcuları (örneğin, Razi gibi ünlüler), her ne kadar Tanrı’nın “alim” olduğunu, hiç kimselerin bilemediğini bilir olduğunu söylerlerse de (ve buna dair Kur’an’da 161 kez yer alan ayetleri ezbere tekrar ederlerse de), yine de Nuh’u Tanrı’dan daha tecrübeli olarak kabul etmekte sakınca bulmazlar. Gerekçe olarak öne sürdükleri şudur ki, Nuh 950 yıl yaşamıştır (Ankebut Suresi, ayet 14) ve işte 950 yıl yaşadığı içindir ki, Nuh kendi toplumunun yapısını, karakterini ve çocuklarının nasıl olacağını Tanrı’dan çok daha iyi bilmektedir.16 Bu itibarla Tanrı’ya, “(Ey Tanrım) Bu kafirleri yok etmezsen, onlar senin kullarını saptırırlar” şeklinde konuşabilecek yeterliliktedir!

Razi ile ilgili bu konular için bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınları, c.l, s.256.

Evet, işte islam dünyasının Razi gibi ünlülerinin söyledikleri bu­dur. Söylerken de, Tanrı’nın yüceliği ve her şeyi bilirliği fikrini kö­künden kundakladıklarını düşünemezler: çünkü, çelişkili bir kafa ya­pısına sahiptirler. 950 yıl yaşadığını sandıkları Nuh’u, insanları Tan­rı’dan daha iyi tanırmış gibi göstermekle, Tanrı fikrini zedelemiş ol­duklarının farkında değillerdir.

Fakat, onları bu çelişkili düşünce tarzına sürükleyen yine Kur’an’da. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi, Kehf Suresi’nde yer alan ayetlere göre, Tanrı, her gizli şeyi bilir olduğu için, oğlan çocuğunun (eğer yaşayacak olursa) ileride, yani büyüdüğü zaman, kendi ana ve babasını din ve iman­dan çıkaracağını Hızır’a haber vermiş ve çocuğu öldürtmüştür.

Ama buna karşılık Nuh Suresi’nin yukarıda belirttiğimiz ayetlerine göre, Tanrı, her şeyi bilir olmaktan çok uzak görünmektedir. Nuh’un kav­minin insanlarının ahlaksızlık yapacaklarından, nankör yaradılışta ço­cuklar doğuracaklarından haberi yoktur. Olmadığı içindir ki, Nuh ona yakınmakta ve “...Rabbim! Yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma. Çünkü, sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar, yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar...” şeklinde istekte bulunmaktadır. Ve muhtemelen Tanrı, Razi’nin dediği gibi, Nuh’un 950 yıl yaşadığını ve bu itibarla insanları daha iyi tanıdığını düşündüğü içindir ki, onun isteği doğrultusunda iş görmüştür.

Tanrı’yı “alim”, yani her şeyi bilir olarak gösteren ayetlerle, çoğu şeyleri bilemezmiş (ve bu nedenle kendi elçisinden akıl almaya muhtaçmış) gibi gösteren ayetler arasındaki çelişmelere benzer örnekler pek çok. Bu ayetlerden hiçbiri “nesh” edilmediğine göre hepsi de çelişkiler sisteminin olumsuzluklarını ortaya koymaktadır; hepsi de, insan bey­ninin, çelişkili hükümlere dayalı eğitim yoluyla, nasıl özgür düşünme olasılığından yoksun bırakıldığını kanıtlamaktadır.



Daha önce değindiğimiz gibi Tanrı’nın ağzından çıkmış sözler olduğu söylenen Kur’an’da, bu kitabın Muhammed’in sözü olduğuna dair ayetler de vardır:


“Hiç şüphesiz o (Kur’an),   çok şerefli bir elçinin sözüdür” (Hakka Suresi, ayet 40).’

“O (Kur’an), şüphesiz değerli... ve (Allah’ın) katında itibarlı bir elçinin getirdiği sözdür” (Tekvir Suresi, ayet 1920).

Her ne kadar İslamcılar, burada geçen “elçi” sözcüğünden “Muhammed’ ya da “Cebrail”ı anlamak gerektiğini ve sözün asıl sahibinin “Allah” olup, Cebrail aracılığıyla Muhammed’e bildirildiğini ve Muhammed’in de bunu insanlara tebliğ ettiğini söylerlerse de, bu gayretkeşlikleri, çelişkilerden doğma sonucu değiştirmeye yeterli değildir; o sonuç ise, böylesine çelişkilerle dolu bir kitabın, çelişkiye düşmez olduğu söylenen bir Tanrı’dan gelemeyeceğidir.

Neden dolayı yukarıdaki ayetlerde, Kur’an için, “elçinin sözüdür” deyimlerinin geçtiği sorulacak olursa, bunu, Muhammed’in övünme alışkanlığında aramak daha uygun olacaktır. Muhammed, her ne kadar Tanrı’yı “Yüce” ve kendisini Tanrı’nın “şerefli elçisi” olarak tanımlamışsa da, zaman zaman bu tanımın dışına çıkarak, kendisini Tanrı ile aynı kertede göstermekten ya da hatta Tanrı’yı kendisine “sakıt ve selam eder” şekilde tanımlamaktan geri kalmamıştır. Örneğin, Ahzab Suresi’ne koyduğu şu ayet bunun ilginç örneklerinden biridir:

1 Diyanet Vakfı çevirisinden.

“Allah ve melekleri Peygamber’e çok salavat getirirler. E müminler, siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin” (Ahzab Suresi, ayet 56).

Bu doğrultuda olmak üzere, “Bana bir kez salat ve selam edene, Allah, bu yüzden on kez salat ve sekim eder” demiş ve “Kim bana bir yazı içinde salat ve selam ederse (bunu yazarsa), adım o yazıda durduğu sürece melekler onu yazana salat ve selam ederler” diye eklemiştir. Öte yandan, kendisine baş eğenlerin, Tanrı’ya baş eğmiş sayılacaklarına dair Kur’an’a koyduğu şu ayet, verilebilecek örneklerden bir diğeridir:

“Ey Muhammed.’ Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah’a baş eğip el vermiş sayılırlar” (Fetih Suresi, ayet 10).

Yine bunun gibi, Nisa Suresi’ne koyduğu bir ayetle, kendisine baş eğen kimselerin, Tanrı’ya baş eğmiş gibi, cennete konacaklarını bildirmiştir:

“Allah ve Peygaınber’ine kim itaat ederse, Allah onu bu cennetlere kor” (Nisa Suresi, ayet 1314).


Yine aynı şekilde, kendisine salavat okuyanların, günahlardan kurtulacaklarını anlatmak üzere şöyle konuşmuştur:

“Bugün benim üzerime seksen salavat okuyanın, seksen senelik günahı affedilir.”

Bunlara eklenebilecek daha pek çok örnek var.

Kendini yüceltmek amacıyla, Kur’an’a,

 “Allah ve melekleri Peygaınber’e (Muhammed’e) çok salavat getirirler. Ey müminler, siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin” (Ahzab Suresi, ayet 56) şeklinde ayetler koyan, yani Tanrı’yı bile kendisine “salavat” getirir gibi gösteren ya da “Bana bir kez salat ve selam edene, Allah, bu yüzden on kez salat ve selam eder” diyen veya “Kim bana bir yazı içinde salat ve selam ederse (bunu yazarsa), adım o yazıda durduğu sürece melekler onu yazana salat ve selam ederler” diye ekleyen Muhammed gibi bir kimsenin, Kur’an’ı kendi sözleri olarak tanımlaması kadar doğal bir şey olabilir mi?

Kur’an’ı, Muhammed’in “sözü” (ya da onu derleyenlerin yapıtı) olarak kabul etmek gerektiği fikrini pekiştiren konulardan biri de, daha önce ele almış olduğumuz şu ayettir:

“Eğer Kur’an Tanrı’dan başka bir yerden gelseydi, onda birbirini tutmaz (çelişkili) birçok şey bulunurdu” (Nisa Suresi, ayet 82).


Bu sözler, birbirini tutmaz ve çelişkili nitelikte şeyler kapsayan bir kitabın, Tanrı sözleri olamayacağını anlatmaktadır. Ancak, eğer “çelişki”nin yokluğunu, Kur’an’ın Tanrı’dan gelmişliğine kıstas yapacak olursak, bu takdirde çelişki ve tutarsızlık bulunduğunun anlaşılması halinde, bu kitabın Tanrı sözleri olamayacağı sonucu, kendiliğinden ortaya çıkmış olur! Ve işte bunu bildiği içindir ki, Muhammed, bir yandan Kur’an ‘da “kesin” ve “müteşabih” ayetler olduğunu söylerken, diğer yandan da Kur’an’daki bazı ayetlerin Tanrı tarafından yürürlükten kaldırılıp, yerlerine başkalarının konduğunu ve bu yüzden ortada çelişkiliymiş gibi görünen ayetler bulunduğunu belirterek Tanrı’nın şöyle konuştuğunu bildirmiştir:

“Biz bir ayetten herhangi bir kısmını (veya tamamını) nesheder y Uhud o(nun hükmünü ve inzali)ni tehir edersek, ondan daha hayırlısını, yahud onun benzerini ve dengini getiririz. Ey Peygamberim, bilmez misin ki Allah her şeye her zaman kadirdir” (Bakara Suresi, ayet 106).2

Bu ayeti şu şekilde okumak da mümkün:

“Biz bir ayetten her neyi nesh veya inşa edersek, ondan daha hayırlısını, yahut mislini (dengini) getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kadir, daima kadirdir. “3

Yorumcuların bildirmesine göre, burada geçen “nesh” deyimi “değiştirmek”, “ortadan kaldırmak”, “dini bir hükmün suresini sona erdirmek” gibi anlamlara gelir, “fusa”deyimi ise, “unutturmak” “hafızadan silmek”, “ayetin hükmünün uygulanmasını ertelemek” anlamındadır.

2Sahihi..., c.l l.s.43.

3 Elmalılı Hamdi Yazır’ın çevirisi böyle.

4 İbid.


Görülüyor ki, “her şeye kadir” olduğunu söyleyen Tanrı, ayetlerden dilediğini kaldırıp, yerlerine “daha hayırlısını” yada “benzerini”, “dengini” getirdiğini belirtmektedir. Pek güzel, ama ne demektir “bir ayeti kaldırıp yerine daha hayırlısını koymak?”
Bir ayetin, ondan daha hayırlı bir ayetle değiştirilmesi demek, ilk konan ayetin isabetsiz yere konmuş olduğunu ifade etmez mi?

Şu durumda Tanrı, bir bakıma, kendi ağzıyla hata yapabilir, yani yanlış bir ayet koyabilir olduğunu ve böyle bir halde ayetin yerine daha iyisini koyabileceğini bildirmiş olmuyor mu? Hata yapmamış olsa, koyduğu bir ayeti daha “hayırlı” bir ayetle değiştirmekten söz eder miydi?

Görülüyor ki, Tanrı’nın yukarıdaki şekilde konuştuğunu bildiren ayetler de, birbirleriyle çelişkili durumdadır; yani bunları söylerken Tanrı, kendi kendisiyle çelişme içerisindedir. Şu bakımdan ki, bir ayeti yürürlükten kaldırdığı ya da unutturduğu zamanlar, bunlar yerine ya “daha hayırlı” bir ayet ya da “benzeri” nitelikte bir ayet indirdiğini söylemektedir. Yani daha açıkçası, “daha hayırlı” bir ayet getirmekle, daha önce getirdiği ayetin “olumsuzluğunu ortaya koymuş olmaktadır. Kendisini her şeyi bilir olarak tanımlayan, örneğin ana karnına düşmüş olanları (“rahimlerde bulunanları”) ya da kıyamet saatini bilecek kadar her şeyi önceden bildiğini ve her şeyden haberdar olduğunu söyleyen bir Tanrı,5 hiç olumsuz bir ayet indirmiş olabilir mi? Yine bunun gibi, eğer “benzeri” bir ayeti getirecek idiyse, mevcut olanı yürürlükten kaldırmasının anlamı olur mu? Yok, eğer daha “hayırlı” olan bir ayeti yerleştirmek olanağına sahip idiyse, bunu neden daha önceden yerleştirmemiştir? Mademki Tanrı ileriyi gören, her şeyi önceden bilendir ve üstelik de yanılgıya asla düşmeyendir, o halde “daha hayırlı” olabilecek bir şeyi, geriye bırakmayıp önceden yerleştirmesi gerekmez miydi?

Muhammed’in hiçbir şekilde “yanılmaz” ve “hata yapmaz” olarak tanımladığı bir Tanrı’nın yukarıdaki şekilde, yani “Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz...” diyerek konuşması,
5 Örneğin, Lokman Suresi’nde şu var:

“Kıyamet saatini bilmek, ancak Allah’a mahsustur. Yağmuru o indirir; rahimlerde bulunanı o  bilir, kimse yarın ne olacağını bilmez ve hiç kimse nerede (ileceğini bileme:.. Allah, şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır” (Lokman Suresi, ayet 34).

şaşırtıcıdır.6 Bundan dolayıdır ki, “hiç yanılmaz” bir Tanrı’nın yanılgıya düşerek ayet koyabileceğini, koyduktan sonra farkına varıp bunun yerine bir başka ayet indireceğini kabul edemeyen kişiler, Muhammed’i, “Bunları sen kendi kafandan uyduruyorsun” diyerek suçlamışlardır (örneğin, bkz. Nahl Suresi, ayet 102). Onların bu tür suçlamalarına karşı Muhammed, yine Tanrı’yı kendisine destek yapmış ve ondan geldiğini söylediği sözlerle, “Hayır öyle değildir!” diyerek kendisini savunmuştur. Kur’an’a koyduğu şu ayet, bunun böyle olduğunun örneklerinden biridir:

“Bir ayetin yerini başka bir ayetle değiştirttiğimizde... Onlar, ‘Muhammed! Sen sadece uyduruyorsun’ derler. Hayır, öyle değildir...” (Nahl Suresi, ayet 102).

Bütün bunlar bir yana, bir an içip Tanrı’nın yanılgıya düşebilir ve hata yapabilir olduğunu ve yaptıktım sonra bunun farkına varıp yanlışlıkla koyduğu bir ayet yerine daha hayırlısını getirdiğini kabul etsek bile, yine de ortada, Muhammedi Tanrı’sından beklenmeyen bir durum vardır: Kur’an’daki hangi ayetlerin “nesh” olduğu, hangi ayetin yerine hangi ayetin konduğu belirtilmemiştir. Yani Tanrı, koymuş olduğu bazı ayetleri kaldırıp yerlerine başkalarını koyduğunu söylerken, bunların neler olduğunu bildirmemiştir. Hangi ayetin hükmünü yürürlükten kaldırıp geçersiz kıldığını ya da hangi ayetin hükmünün uygulamasını ertelediğini açıklamamıştır. Her şeyi askıda bırakmış ve bu yüzden içinden çıkılamaz durumlar yaratmış gibidir! Bundan dolayıdır ki, Kur’an bilimcileri, çoğu zaman hangi ayetin “nesh” (ilga) edildiğini, hangi ayetin hangi ayetle değiştirildiğini, hangi ayetin sözlerinin kaldırılıp hükmünün geçerli olarak kaldığını, hangi ayetlerin sözlerinin ve hükmünün Kur’an’da yer almadığını, ayetlerin ne kadarının indirildikten sonra kaldırıldığını ya da hükmü kaldırılıp sözleri Kur’an’da bulunan ayetlerin hangi ayetler olduğunu bilemezler; birbirleriyle çekişirler. Örneğin, “recm ayeti” diye bir ayet var ki, şöyledir:

6 Nitekim. Übey b. Ka’b gibi bazı ünlüler, Kur’an’dan bazı şeylerin “nesholunduğunu” kabul etmezlerdi. Fakat, Ömer b. Hattab gibi diğer ünlüler, Bakara Suresi’nin yukarıdaki 106. ayetini öne sürerek, “neshin”varlığını öne sürmüşlerdir. Bu konuda, Buhari’nin Abdullah b. Abbas’tan rivayeti için bkz. Sahihi.... Hadis No. 1676. c.11. s.43.

“Yaşlı (evli) erkek ve kadın zina ettiklerinde, ikisini de recm edin (ölünceye kadar taşa tutun). Tanrı’dan verilmiş bir ceza olarak... Tanrı güçlüdür.”

Rivayete göre Hattab oğlu Ömer’in okuyuşuyla bu ayet şöyle:

“Evli bir erkek ve evli bir kadın zina ettiklerinde, ikisini de recm edin kesinlikle (taşa tutarak öldürün kesinlikle).”


Kur’an bilginlerine göre, bu ayetin hükmü geçerli olmakla beraber, sözleri Kur’an’da bulunmamaktadır. Bununla beraber islam kaynaklarının bazılarında ve bazı hadislerde “recin ayeti”nin bir parçasının yer aldığı anlaşılmakta. elİtkan yazarı Süyuti ve Tefsir yazarı Razi gibi en ünlü Kur’an yorumcularının görüşleri hep bu doğrultuda.7

Öte yandan Kur’an ayetlerinin ne kadarının indirildikten sonra kaldırıldığı, daha doğrusu okunmaz olduğu, kesin olarak bilinmez. Örneğin, Muhammed’in eşlerinden Ayşe’nin söylemesine göre Ahzab Suresi, Muhammed zamanında 200 ayet olarak okunmaktaydı. Ancak, bugün elimizde bulunan Kur’an’a göre Ahzab Suresi 73 ayetten oluşmakta! Bundan dolayıdır ki, Muhammed’in şöyle dediği bildiriliyor:

Sizden kiminiz, ‘Kur’an’ın tümünü elde ettim’ der. Oysa Kur’an’ın tamamının ne olduğunu bilmez. Kur’an’dan birçoğu (yiyip) gitmiştir. Herhangi biriniz, (‘Kur’an’ın tümünü elde ettim’ demesin de) ‘Kur’an’dan olabildiğince elde ettim’desin. “8

Bunun gibi, hükmü kaldırılan, fakat sözleri Kur’an’da, bulunan ayetler de vardır ki, bunlardan bazılarını, yukarıdaki bölümlerde belirttik. Oysa ki, eğer Tanrı bir ayetin yerine bir başkasını koymak istiyor idiyse, neden “ilga” ettiği ayeti Kur’an’da muhafaza etmiş olsun? Neden “Falanca ayet yerine filanca ayeti indirdik. Öteki ayet mensuh’tur vd...” şekline bir şeyler söylemesin ve “mensuh” olan ayeti Kur’an’dan silmesin? Ve neden kişilerin zihinlerinde “hangi ayet geçerlidir, hangisi geçersizdir? “diye tereddütler yaratsın? Mademki Kur’an ı “açık ve seçik” olmak üzere, iyice anlaşılsın diye göndermiştir, o halde neden çelişkili ayetlerle doldurmakla kalmayıp bir de kullarını “Bu ayetlerden hangisi geçerli, hangisi geçersizdir?” şeklindeki sorularla şaşkına çevirsin?Bütün bunlar göz önünde tutulacak olursa, Kur’an’ı, Muhammed’in sözleri ya da onu derleyenlerin yapıtı olarak kabul etmenin mümkün olduğunu söylemek doğal olmaz mı?

 

7 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, c.3, s. 130 vd.

8 Süyuti’nin elİtkan adlı yapıtından aktaran Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, c.3, s.132133.
-
-

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Hz. Muhammed'in dili ile Atatürk ve Mehmetçik
« Yanıtla #2 : Kasım 12, 2009, 05:50:12 ÖS »
Hz. Muhammed'in dili ile Atatürk ve Mehmetçik

Hasan DEMİR

Kırk yılını, “Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler” bahsine vakfetmiş Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı aynı isimli eserinin “Osmanlı Türkleri” bölümünde, “İşte Hz. Peygamber’in Sahabeden Yüseyr b. Câbir’den gelen uzun bir hadisi ve o hadiste tasvir ettiği savaş sahneleri” dedikten sonra, “Müslümanların koca bir Haçlı zihniyetine karşı yaptıkları” bir harbi anlatan o ünlü Hadisi nakleder:

 “İşte o harplerinizde Müslümanlar ölüm için bir öncü fırka kuracak, ta gece aralarına girinceye kadar çarpışacak, hiçbir taraf galip gelemeyecek ve öncü fırkalar bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için tekrar bir öncü fırkası daha kuracak, gece aralarını ayırıncaya kadar çarpışacak, onlar da, bunlar da, hiçbiri galip gelemeyecek, bu fırka da bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için yine bir öncü fırka teşkil edecek, öyle ki galip gelmedikçe geri dönmeyecekler ve akşama kadar çarpışacaklardır. Nihayet onlar da bunlar da geri dönmeyecek, hiçbiri galip gelemeyecektir.

Dördüncü gün gelince düşmanlara karşı ehl-i İslâm’ın geride kalan askerleri ilerleyecek, Allah düşmanlarını yenilgiye uğratacak ve onlar düşmanları misli görülmemiş bir şekilde tepeleyeceklerdir. Bir babanın yüz oğlu olsa bile bu harpten sonra bir kişinin sağ kaldığını görecektir.
Şu halde hangi ganimete sevinecek veyahut hangi miras taksim edilecektir. (Bu harplerin sonucu askerin eline miras ve ganimet geçmeyecektir) Onlar bu halde iken aniden bundan daha büyük bir musibet işitecekler ve kendilerine Deccal’ın çıktığı haberi gelecektir.”

Bu hadis, hadis kitaplarının Kıyamet bölümlerinde yer almakta ve Müslümanların Haçlı taifesi ile yapacakları bu savaşı, savaşa daha bin 200 yıl varken anlatmaktadır.

Zekeriya Hoca hadisin hangi savaşı kastettiğini şu cümlelerle açıklar:
“Peygamber’in bu uzun hadisinde dile getirdiği kanlı harpler, daha sonra Çanakkale’de cereyan eden o meşum kanlı harplerle karşılaştırıldığında bundan asıl maksadın Hz. Peygamber’in Çanakkale’de bir avuç Müslüman Türk’ün Bizans’a, bundan daha da öte, koca bir haçlı zihniyetine karşı, İslâm namına kanı ile yazdıkları o ilâhi destandan başka bir şey olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.”

Hz. Peygamberimizin bu hadisinden habersiz Mustafa Kemal sanki Peygamber diliyle Çanakkale’de yaşananları bakınız nasıl nakleder:

“- Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikinciler onların yerine gidiyor.
Fakat ne kadar şayanı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz?
Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile getirmiyor; sarsılmak yok!
Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet çekerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.”

10 Kasım vesilesiyle hatırlatalım istedik.
Rabbim Peygamberimizin şefaatini ihsan buyursun, Atatürk’e ve cümle ceddimize rahmet eylesin.Hocamızın eserini temin etmek isteyenler (0332) 350 82 96 numaralı telefondan yararlanabilirler; iyi de ederler.
yenicaggazetesi.com.tr