Gönderen Konu: Türkiye Yugoslavya olmasın diyorsanız.  (Okunma sayısı 1723 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Türkiye Yugoslavya olmasın diyorsanız.
« : Mart 30, 2008, 10:50:26 ÖÖ »
Bu yazıda öncelikle Sayın Önkibar'ın bir yazısını daha sonra da Yugoslavya modeli üzerindeki derleme çalışmamı bulacaksınız...Ahmet Dursun
----------------
Sebahattin ÖNKİBAR
Türkiye Yugoslavya olmasın diyorsanız, ampulü söndürün!

Yarın yapılacak olan seçim 1946 misali ahlaksız bir seçim olacaktır.
Evet Türkiye 46'dan beri ilk kez bu biçimde sansür ve karartma ile seçime gidiyor.
Baskıların, yönlendirme ve manipülasyonların havada uçuştuğu bu seçim kampanyası demokrasi tarihimizin kara bir örneği olarak yerini alacaktır.
Açıkçası biz böyle bir seçimi usul açısından değil ama öz bakımından meşru bulmuyoruz.
Seçimden iki gün öncesi yapılanlara bakın:
Deniz Baykal düşmanlığı ile şöhretli, CHP eski genel sekreteri Tarhan Erdem'in araştırma şirketinin uçurduğu anket balonu tam bir kara mizah örneğidir.
O Tarhan Erdem ki çok değil, 3 yıl önce yapılan mahali genel seçimlerde bile 10 puana yakın bir yanılgının içindeydi. İşte böyle bir adam yine muteber araştırmacı addedilerek kaleme döktüğü
sonuçlarla kamuoyu etkilenmek isteniyor.
Peki nasıl bir etkileşim mi?
Ne yaparsanız yapın, AKP her şartta kazanıyor, onun için tatilde olanlar tatilinize devam edin, oyunuzu kullanmayın mesajının bilinç altına pompalanmasıdır.
Doğruyu söylersek, her ne kadar etkileşim olmuyor desek de eğitimsizlerin bir kısmı maalesef böylesi propagandalara boyun eğebiliyor.
Sadece Tahran Erdem'in uyduruk anketi değil, bunun gibi onlarca antidemokratik tavır ve tutum bu seçimi gölgelemiştir.
Bir Başbakan düşününüz ki bir buçuk aylık kampanya sürecinde K.Irak'a müdahale gibi seçim dışı milli bir mes'elede bile ardı ardına zikzaklar çizebilmiş(En son örneği de dün)kendini defalarca tekzip edebilmiştir. Maalesef RTE seçimi almak adına, pek ama pek çok şeyi ayaklar altına almıştır.
Peki sonuç alabilecekler mi?

Bütün bu baskı, karartma, saptırma ve yönlendirmelere rağmen ben vicdanlara konan ipoteğin topyekün değil ama bir ölçüde kaldırılabileceği ümidindeyim.
Beklentim AKP'nin birinciliğine rağmen tek başına iktidar olamayacağıdır.
AKP'ye neden hayır denmesi gerektiğini haftalardır yazıyorum.
Bugün bu yazdıklarımın mini bir özetini sunup sizi vicdanlarınızla baş başa bırakacağım.
-AKP'ye oy vermek emperyalizme boyun eğmektir. AKP'ye oy vermek Siyonizme, Pax Americana'ya, AB'ye, küresel tefeci baronlara, Barzani ve Talabani'ye oy vermektir.
-AKP'ye oy vermek 2002'de 208 milyar dolar olan borçları 420 milyar dolara çıkarmasının ödüllendirilmesi demektir. AKP'ye oy vermek işsizliği, yoksulluğu onaylamak ve gelecekte de buna razı olmak demektir.
-AKP'ye oy vermek Bağımsız Kürdistan'a rıza göstermek, Kıbrıs'ı kaybetmek demektir. AKP'ye oy vermek AKP ile DTP'(PKK)nin koalisyon kurmasına onay vermek demektir.
-AKP'ye oy vermek yolsuzluklara razı olmak ve de Başbakan'ın oğluna aldığı gemicikleri(!) alkışlamak demektir.
-AKP'ye oy vermek gaspa, kapkaça, aynı evlerin bile birçok kez soyulmasına rıza göstermek demektir.
-AKP'ye oy vermek zenginin daha zengin olmasına onay vermektir. AKP'ye oy vermek milletimizin onlarca yıllık birikimlerinin özelleştirme adıyla yabancılara peşkeş çekilmesi demektir. AKP'ye oy vermek dolar milyarderi sayısının 50'ye çıkmasına, çöplükten beslenen sayının da milyonları aşmasına onay vermek demektir.
Kısacası AKP'ye oy vermek kafayı yemektir.
Türkiye sömürülmesin, bölünmesin Yugoslavya gibi olmasın, çocuklarımız iş bulsun, tarım baş tacı olsun, üretim şahlansın, ülke satılmasın diyorsanız yarın ampulü söndürün ve Tayyip'i uğurlayın...
**********
Peki bu Yugoslavya modeli nedir diyorsanız öncelikle konu hakkında bazı derlemeler yaptım.Bakınız.......

Artık çatışmalar başlamıştır,fakat çatışmalarda Makedonya silahlı güçlerine karşı koyanlar Makedonya UÇK'sı olarak bilinen Makedonya Halk Kurtuluş Ordusu'ydu. Bu bölgedeki UÇK gerillalarına liderlik eden kişi ise bölgede İmam-Hatip dengi bir dini okuldan mezun bir gençti. Makedonya yönetimi onun bu özelliğini Müslümanlar aleyhine propaganda faaliyeti yürütmek ve onları rahatsız etmek için kullanmaya çalıştı.Bu gencin kökeni ise Nakşibendi dir.
-----------
Avrupa Birliği ve ABD tarafından finanse edilen paramiliter örgüt UÇK, 1998-1999 yıllarında Yugoslavya ordusuna karşı savaşmıştı. NATO birlikleri, çatışmaları ve Kosova'da Arnavutların yerlerinden edilmelerini bahane ederek Belgrad'ı tam 11 hafta boyunca bombalamıştı.
Yugoslavya Savaşını bitiren Dayton Anlaşmaları, Kosovalılar için esaslı bir darbe idi. Zira anlaşmalarda Kosova’nın adı dahi geçmiyordu. Rugova’ya, siyasi gündemin bir sonraki
konusunun Kosova olacağı sözünü veren Amerikalılar bu sözlerinde durmadılar.    
  
  The Kosovo Liberation Army logo Haşim Thaci’nin liderliğindeki Kosova Kurtuluş Ordusunun
(Ushtria Clirimtare E Kosoves - UCK) ilk çıkışının da 1996 yılına denk gelmesi bir tesadüf değildir. Nitekim 1996 yılı, Kosovalıların Rugova’nın pasif direnişine karşı duydukları hayal kırıklığının doruk noktasıydı.
UCK, Sırplara karşı sistematik saldırılar başlattı.
Slogan, “Savaş Kosova’da başladı, Kosova’da bitecek” idi.UCK’nın kuruluş tarihi, Şubat 1982’ye dek uzanır. UCK, Türkiye’de, Maocu militanlar ve Enver Hoca partizanları tarafından “Yugoslavya Arnavut Cumhuriyeti Hareketi” adı ile kurulmuştur.

Birkaç isim değişikliğinden sonra, hareket ilk defa Şubat 1996’da Bosna’da bir Sırp sığınmacı kampına düzenlediği saldırı ile adını duyurdu. UCK militanları, Iran ve Pakistan’da eğitiliyor, Arnavutluk’taki sosyalistlerden maddi yardım alıyorlardı. 1996’dan itibaren Batının, Rugova’ya olan desteğini çektiği ileri sürülebilir. Aksi takdirde Amerikalı arabulucu Richard Holbrook ile Alman Dışişleri mensubu Wolfgang Ischinger’ın neden asi UCK ile temasa geçtikleri açıklanamaz. 1997’de Arnavutluk’ta, sosyalistler, Rugova’nın yakın partneri Sali Belisha iktidarını devirdi.
Yeni Başbakan ve Sosyalist Parti lideri Fatos Nano ise UCK’yı destekliyordu.
------------
İsrail yanlılarının Türkiye'de iktidarda ve temel kurumlarda önemli ve etkin kadroları vardır. 1650'li yıllarda Türkiye'deki Yahudiler din değiştirerek islamiyeti kabul ediyor. Bunlar da Sebataycılık hakimdir. 1750 yıllarına kadar Barzan ailesinin de Yahudi olduğu söyleniliyor.
Daha sonra din değiştirerek islamiyeti kabul ediyorlar.
Nakşi tarikatını bu süreçte benimsiyorlar. Hükümette de Nakşibendi tarikatı etkindir. Şimdi bu Nakşiler, Irak'taki Suni-Arap grubunu İstanbul'da toplayarak onların hamiliğine soyundu.'
---------------
SARI SALTUK: Pir Hacı Bektaş Veli müritlerindendir. Onun tarafından Balkan ları İslamlaştırılması için gönderilmiştir.Romanya Dobruca’dadır.

Ayrıca Tunceli Hozat ,Mazgirt Ovacık,Pertek,Arnavutluk ,Yugoslavya ,Yunanistan,Moskova,Polonya,Trakya,İstanbul,İznik
Diyarbakır,Niğde Bor’dada mezarları vardır.
SESEM ALİ BABA TEKKESİ /HARABATİ BABA TEKKESİ: Yugoslavya Mekadonya
Tetova’dadır.Harabati Baba’da buradadır.Ali adı “Elyas/İlyas adıyla özdeştirildiği için  
Hırıstiyanlarca da ziyaret saygı duyulan  bir merkez olmuştur .Hacı Bektaş soyundan Kalender Çelebi’nin  ayaklanmasından sonra Hacı Bektaş Dergahı’nın Anadolu halkı üzerindeki etkisini zayıflatmak amacıyla Padişah Kanuni sultan Süleyman tarafından 1551 tarihinde  Hacı Bektaş Dergahına Baba olarak atanır. Dergahta Babagan (Mücerret  Baba )kolunun  ortaya çıkması Sersem Ali Babayla başlar.

HÜSEYİN BABA TEKKESİ:Yugoslavya Manastır’dadır
HIDIR BABA TEKKESİ:Yugoslavya Kırşova’dadır
KANATLAR TEKKESİ:Yugoslavya Manastır Pirlepe Köyü
MUSTAFA BABA TEKKESİ:Yugoslavya Üsküp
SÜLEYMAN BABA TEKKESİ:Yugoslavya Üsküp
SARI SALTIK TEKKESİ:Yugoslavya Ohri Gölü kıyısında Hırıstıyanlarca Aya Naum olarak bilinir.
KARAC AHMET TEKKESİ:Yugoslavya Üsküp Komonova
İSMAİL BABA TEKKESİ:Yugoslavya Usturumca
ŞEYH HAFIZ BABA TEKKESİ:Yugoslavya Yakova
PRİZREND TEKKESİ:Yugoslavya Yakova
SARAY BOSNA TEKKESİ:Saraybosna’dadır
MOSTAR TEKKESİ:Yugoslavya Mostar Bologay
TUZLA TEKKESİ:Yugoslavya Tuzla
İZVORNİK TEKKESİ:Yugoslavya İzvornik
GRADİŞTA TEKKESİ :Yugoslavya Gradişta
KONYİÇ TEKKESİ:Yugoslavya Konyiç
HAMZA BABA TEKKESİ:Yugoslavya İştip
HACE BABA TEKKESİ:Yugoslavya Köprülü
KIRCOVA TEKKESİ: Yugoslvya Kırcova
ALİ BABA TEKKESİ:Yugoslavya Debre
HACI ADEM VECHİ BABA TEKKESİ:Yugoslavya Prizen
YAKOVA TEKKESİ / ŞEMSEDDİN BABA TEKKESİ:Yugoslavya Yakova
YARAR BABA TEKKESİ:Yugoslavya  Kalkandelen
KOYUN BABA TEKKESİ:Yugoslavya Kalkandelen Şipkovitsa
-------
KARACA AHMET SULTAN DERGAHI:Hacı Bektaş Veli’nin müritlerindendir Tarikatın gözcüsüdür.İstanbul Üsküdar’da dır.

Aydın,Manisa,Sivrihisar,Akhiar,afyon’dada makamları vardır.Yaşadığı dönemin Psikiyatristi,,ve Ruh doktorudur. 1826 da 2.Mahmut tarafından kapatılmıştır.Nakşi şeyhleri atansada pek etkili olamamışlardır. Günümüzde halen faaliyetlerini sürdürmektedir.
İSMAİL BABA TEKKESİ:Yugoslavya usturumca
-------------
Tarihten de bir satır koyalım.
2. Mahmut’un yeniçeri ve Bektaşi ,Dergahlarına karşı yürüttüğü yıkım ve kıyım dan Pirevide nasibini alır.Dergah post nişini Hamdullah çelebi Amasya’ya sürgün edilerek yerine Nakşi Şeyhi Mehmet Sait Efendi atanır,görevi oradakileri Nakşiliğe çevirmektir.
----------
PKK sitesinden bakınız ne yazmışlar.Adresi önemli değil...
Sorulması gereken temel soru, ulus devletle halkın demokrasisi bir arada olabilir mi sorusudur.

Birçok Avrupa ülkesinde ve ABD'nin federatif yapısında olabileceğine dair birçok örneğe rastlamaktayız.
Her ne kadar burjuva ulusçu devlet, demokratik sınırları aşırı daraltsa da, yine de halka önemli bir demokratik alan kalmaktadır.

Türkiye başta olmak üzere, Kürdistan'da hükümran devletler aşırı üniter yapıları nedeniyle demokratik halk iradesine fazla yasal şans tanımamaktadır.

Dışlama temel iç politikadır. Bu durum sürekli isyan ve bastırmaları beraberinde getirmektedir. Oluşan kördüğümü çözmenin amacı, Halk Kongresi'nin otoritesini, karar gücünü geliştirmektir. Hükümran devletler demokratik uzlaşıya gelene kadar halkın devlet dışı demokratik kurumlarını sürekli geliştirmek kaçınılmazdır.
 
Milliyetçiliğe, rakip bir devlet oluşumuna gitmemek, mevcut statükoya olduğu gibi boyun eğmeyi gerektirmez.

Tersine, karşılıklı milliyetçi boğazlaşmaları önlemek için sürekli sivil toplum ve demokratik araçları geliştirmeyi gerektirir. Toplumların büyüyen sorunlarını sadece ya eski kurulmuş ya da yeni kurulacak devlete bırakmak daha da büyümelerine yol açacaktır. Kolay kolay yeni devlet kurulamayacağına, kurulsa da sorunlarını çözemeyeceğine (22 Arap devleti kuruldu; sorunları daha da ağırlaştı. Afrika'nın elliye yakın devleti oldu; sorunları eskisinde de ağır hale geldi. Avrupa'nın ulus devletlerinin yarattığı sorunlar ancak AB aracılığıyla çözüm yoluna koyulmaktadır. ABD 52 eyalet devletinin birliğini ifade eder. Yani devlet çokluğu (çözümden çok sorun artırıcı rol oynuyor) yine eski devletin çözüm yeteneği de kalmadığına göre, başvurulacak temel çözüm aracı devlet olmayan demokrasi olarak halk kongresidir.

Bu modeli gelişmiş ülkeler uzun savaşım deneylerinden sonra geliştirmişlerdir. Diğer ülkeler henüz bu çözüm tarzını kavramaktan uzaktır. Bu tarzı hep üniter devletten taviz saymaktadır. Çürüyünceye kadar ulusal üniter devlet demek, vatanseverlik ve devletlerine kutsal bağlılık demektir.

Yugoslavya'da, Irak'ta ve hatta küçük Kıbrıs adasında görülen bu tip anlayışlar sonunda en beklenmedik sonuçlarla karşılaşmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti henüz demokrasilerin işlevini anlamaktan uzaktır. Hep kendisine rakip olarak görmektedir. Kuruluşunda Kürtler asli öğe olmalarına karşın, inkar etme ile sorunun altından kurtulacağına inanmaktadır.

Tarihte ve günümüzde Kürtlerin stratejik rolünü anlamak istememekte ve tanımaya yanaşmamaktadır. Israrla ikinci bir Yugoslavya ve Irak modeli dayatmaktadır. Bunda da askeri
gücüne ve ülke büyüklüğüne güvenmektedir. Halbuki küçük bir İrlanda parçasının İngiltere'ye, Çeçenistan'ın Rusya'ya ne yaptığıyla kıyaslasa, Kürtlerin rolünü daha iyi anlayabilir.

Sorunların askeri çözümlerinin kalıcı olmamak kadar muazzam pahalılığını göz önüne getirdiğinde, çözüm geliştirmenin ne kadar önemli olduğunu anlayabilecektir.

Kıbrıs kırk yıl çözümsüzlük içinde bırakıldı da ne kazanıldı? Kaybettirdikleri sayılmayacak kadar çoktur.

İmralı sürecinde bu anlamsız dayatmayı aşmak için çaba harcadık. Bu ne kadar anlaşıldı, bilinemiyor. Yeni AKP hükümeti hiçbir hükümetin yapmadığı kadar sorunu sessizce geçirmektedir. Bol bol ..........nakşi.......... tarikat gücünü devlete yerleştirmekle Kürt sorununu barajlayabileceğini sanmaktadır. Seçimlerde bu güçlere her tür devlet yardımı yapılarak seçilmelerine çalışılmıştır.

Stratejik bir hata yapılmaktadır ve sonuçları yakında ortaya çıktığında sorumlular hesap veremeyecek durumda kalacaktır.
----------
AKP hükümetinden bazı beklentilerimiz olduğu biliniyor. Mektup da yazılmıştı. Fakat bugün daha iyi açığa çıktı ki, Güney Kürdistan'da milliyetçi ve aşiretçi güçlerle oynadıkları rolü, değişik biçimde AKP vasıtasıyla oynamak istemektedirler.

Kürdistan'daki geleneksel işbirlikçi azınlık önde gelenleri ve Kürtler, CHP, MHP, DYP ve SP'den hızla devlet yönlendirmesi altında AKP'de toplandılar. DEHAP'ı silmek için büyük paralar döndü. 1990 ve 2000 arası çete ve Hizbullah'ın yeni adresi AKP oldu. ....Nakşi.... etiketli bir tarikat örtüsü altında devletin yeni korucu sınıfı oluşturuluyor. Bu çok tehlikeli bir gelişmedir. Hem Türkiye, hem Kürdistan halkı için demokratik çözümün içini boşaltacak bir gelişmedir.

Kürdistan'da tarikatçılıkla koruculuğun bu biçimde devlet eliyle halkın üzerinde etkin kılınması yeni bir özel savaş ilanıdır. Aslında zımni bir ikinci Irak yaratılmaktadır. Kürt işbirlikçiler 1950'ler sonrası devlet içine alınırken, ekonomik olarak güçlendirilip halkla araları açıldı. Daha doğrusu ekonomik ulufeyle bu kesimi halkın başında bekçi kıldılar. Kısmen ANAP, ama yoğun bir biçimde AKP'de toplanma Kürt ilkel milliyetçi ve....nakşi.... tarikatçı temelindedir.
-----------
AN NAHAR: "KÜRTLER, BAYRAMLARINI KUTLAMAYACAKLAR"

            BEYRUT, 15/03(BYE)--- Tirajı günde 35 bin olan  An Nahar gazetesinin 12 Mart 2005 tarihli sayısında,  yukarıdaki başlık altında yer alan haberin çevirisi  şöyledir:

            Lübnan-Kürt Sosyal Yardımlaşma Cemiyeti bu hafta sonu  bir bildiri yayımladı. Bildiride şu satırlar yer aldı: "Eski  Başbakan Refik Hariri'nin şehit edilmesiyle Lübnan'da ortaya  çıkan yeni durum (koşullar) ve Kürt-Lübnan halkının dostu,  büyük kayıp Hariri'nin ölümünden duyulan üzüntü nedeniyle  21 Mart gününe denk gelen Kürt halkının milli bayramında  (nevruz) hiçbir sevinç gösterisinde bulunmayacağımızı ilan  ediyoruz. Şehit Hariri'ye bağlılığımızı ve onun yolundan  gideceğimizi ilan ediyor ve de gerçeği (suikastin  aydınlatılması) talep ediyoruz".
----------
ASIA TIMES ONLINE: "IRAK DEVLETİ(LERİ)"

            ANKARA, 11/03(BYE)--- İnternet üzerinden yayımlanan  Hong Kong merkezli Asia Times Online'ın 10 Mart 2005  tarihli sayfasında, "Speaking Freely" adlı bölümde, Tom  

R. Burns ve Mesud Kamali imzalarıyla ve yukarıdaki başlık  altında bir makale yer almıştır. İnternetten sağlanan  makalenin çevirisi şöyledir:

            --Genel Açıklama--

            ABD ve Avrupa Birliği şubat ayında yaptıkları bir  açıklamada, "federal, demokratik, çoğulcu ve birleşmiş  bir Irak" kurulmasına bağlı kaldıklarını belirttiler.  Ancak verilen bu söz, Irak'ta hüküm sürmekte olan tarihi  ve sosyal şartları göz önüne almaktan uzaktır ve muhtemelen  de ülkeyi sonu faciayla bitecek şiddet olaylarına doğru  götürecektir.

Öte yandan başka senaryolar ortaya çıkması  da muhtemeldir.

Biz, Iraklı ana gruplar arasında çok  taraflı müzakerelerin yer alacağı, Avrupa Birliği'nin  (ve muhtemelen Birleşmiş Milletler'in) arabulucu ve barışı  muhafaza edici roller üstleneceği, ayrıca Türkiye ve İran  gibi bölgesel güçlerin devreye girecekleri organize edilmiş  bir geçiş süreci öneriyoruz.        

            Böyle bir ortam, Irak'taki durumun daha da kötüye  giderek, Yugoslavya'daki gibi bir atmosfere girilmesi  riskini de azaltacaktır. Bu makale, gelecekteki Irak  devletinin kurumları için alternatif planlar düşünmenin,  ayrıca azınlık hakları ve petrol gelirlerinin ve diğer  önemli kaynaklardan elde edilen gelirlerin eşit bir  şekilde dağıtılması gibi konuları etkin bir biçimde ele  almanın önemini vurgulamaktadır.

            --Düzgün Olmayan Bir Tarihçe--

            Irak, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöktüğü dönemde suni  biçimde oluşmasından bu yana, derin çatlaklarla dolu  bölünmüş bir toplumdu. Bunu imparatorluğun birbirinden  çok farklı üç bölgesi oluşturuyordu. Böyle bir yapı ancak  baskıyla idare edilebilirdi. İngilizler "Irak Devleti" üzerinde hakimiyet kurabilmek için, sistemik olarak güç kullanıyordu. Bunun sebebi, jeopolitik bir konuma ve  elbette petrole sahip olmaktı.    

            Devamlı olarak, hükümetle ilgili sorunlar ya da  tehditler ve siyasi çekişmeler askeri güç kullanılarak  çözüme kavuşturuldu. Benzer şekilde ve çok daha sistematik  ve vahşi bir üslupla, 1970'lerin başlarında Baas Partisi  totaliter nitelikte bir yönetim oluşturdu. Özellikle  Saddam Hüseyin yönetimi altında Baas Rejimi, dini ve  mezhepsel çatışmaları havuç ve sopa tekniğiyle bir nebze  dengeleyebilmeyi başarabildi:

Kürtler Araplar (ya da  Bağdat merkezi yönetimi) karşısında, Sünniler ise Şiiler ve diğer unsurlar karşısında.

            Baas hükümeti -şurası açık ki en gaddar olanı daha  önceleri merkezi hükümete karşı çıkan ya da bu potansiyele  sahip pek çok Iraklıyı partiye bağlamayı başardı.

 Böylelikle ülkedeki birbirinden farklı sosyal dinamikleri  birbirlerine entegre etmeyi bir ölçüde başardı.

            2003 yılında Amerikalı işgalciler (ABD Harp Okulu'nun  ve ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Yakın Doğu işlerini yürüten  bölümünde hazırlanılan Irak Projesinin Geleceği adlı  çalışmada yer alan çok sayıda uyarıya rağmen) Irak'ta  asayişin sağlanmasına yardımcı olabilecek iki resmi  kurumun -Baas Partisi ve ordu- tasfiyesine karar verdiler.  Beklendiği üzere Irak'ın daha çok Arapça konuşulan  bölümlerinde (televizyonlarda görüldüğü üzere) önemli  ölçüde kamu düzeni bozuldu.

            Mevcut zayıf devlet yapısı (güç bela devletin iskeletini  oluşturuyor) özellikle kamu düzeninin sürdürülmesi karşısında  ciddi bir problem ki bu, hükümet çöktüğünde her ülkenin karşı  karşıya kaldığı ancak Irak gibi kriz sonrası Yugoslavya tipi  krize dönüşebilme riski taşıyan derinden bölünmüş bir toplumda  çok daha problematik nitelik taşıyor.

Tabii ki bu durumda yeni  güç odakları ortaya çıkıyor:

Örneğin, kuzeyde Kürtlerin devlet  benzeri yönetimi, özellikle de Sünni bölgelerdeki silahlı asi  gruplar ve genel olarak Irak'ta İkinci Dünya Savaşı döneminde  rastlanmayan türden Şii

dini gücün öne sürdüğü dini siyaset.

            Mevcut işgal hükümetinin İslam dışı güçlerle işbirliği  içinde olması ve çoğunlukla yabancı güç olarak algılanması  nedeniyle (bir tek Kürtler açısından böyle değil), Irak'ta  meşruiyeti yok denecek kadar az. Bu nedenden dolayı sivil  toplumu kullanabilecek ya da harekete geçirebilecek kapasitesi  çok az. Şurası açık ki, ABD (vekilleriyle beraber) Irak'ı  yönetmeye ya da istikrarlı bir

düzen sağlamaya muktedir  değil.
http://www.byegm.gov.tr/default.htm

*************

Ayrıca konu ile ilgili diğer yazılar:
Erdoğan, Kıbrıs için Simitis'e Sırbistan-Karadağ modeli önerdi
http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=29179&l=1

Baykal: İslam ortak payda ise Irak nedir? Baykal, Radikal'e Başbakan Erdoğan'ın Yeni Zelanda'da, "Türkiye'de Türk Kürt, Çerkes, Laz gibi çok kimlik var. Bunları birbirine bağlayan unsur dindir. Türkiye Yugoslavya'dan çok farklı" sözlerini değerlendirdi.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=172203
-------------------
Milliyetçiliğin encamını, bazı makaleler dışında, daha önce iki kitapta ele aldım (Azgelişmiş Ülke Milliyetçiliği, Kara Afrika Modeli, Ankara SBF Y., 1977;

Soru: Bitirmeden önce, şu “ulusal pazar” konusunu açıklığa kavuşturmak uygun olacak. Milliyetçiliğin ortaya çıkıp çıkmamasında tek ölçüt olarak Ulusal Ekonomik Pazar’ın oluşması ölçütünü alırsak her şeyi izah edebilir miyiz?

Tabii ki hayır. Ekonomik pazar ölçütü ana ölçüt. Bunun yanı sıra başka ölçütlere de dikkat etmek gerek. İnsanın aklına şunlar geliyor:

1) Tarihsel nedenler, daha doğrusu tarihin bıraktığı çökeller. Örneğin, Büyük Britanya’da esaslı bir pazar oluştuğuna kuşku yok ama, İrlanda milliyetçiliği diye bir şey var bugün.

2) Bölgelerarası göreli gelişmişlik, göreli geri kalmışlık. Burjuva milliyetçiliğini anımsatan birincisine örnek olarak Yugoslavya parçalanmadan önceki Hırvat ve Sloven milliyetçiliğini, azgelişmiş ülke milliyetçiliğini anımsatan ikincisine de Belçika’da Flamanların durumunu verebiliriz.

3) Ülkenin gönenç düzeyi. Acaba, Amerika Birleşik Devletleri bu kadar gönençli olmasaydı, bu kadar farklı grupları birarada tutabilir miydi? Veya, SSCB Amerika’nın düzeyinde olsaydı parçalanır mıydı? Sovyetler Birliği, belli cumhuriyetlere belli ekonomik görevler vererek bir ulusal pazar yaratmıştı ama, Batı’ya oranla fakir olduğu da bir gerçekti.

4) Yerli (otokton) halk, göç etmiş halk farkı. ABD belki biraz da bu sayede rahat. Orada herkes göçmen. Türkiye’de Çeçen, Çerkez, Boşnak, Azeri vb. milliyetçiliği yok ama, Kürt milliyetçiliği var. Tabii, Kürt milliyetçiliğinde ulusal pazara dahil olmama en büyük unsur ama, acaba göçmen olsalardı durum değişir miydi, diye düşünmek gerek.

5) Dış etki. Bugün her zamankinden de önemli. Avrupa’da bir çeşit ABD kurulması iki çeşit etki yapıyor. Birincisi, yukarıda söylediğim dolaylı etki, yani azınlıklara vurgu yaparak ulus-devleti zayıflatması. Doğrudan etkisi ise, Yugoslavya örneğinden söz ederken gene yukarıda değindim: ülkeleri parçalaması. Yugoslavya’nın parçalanması süreci, şu sözlerimle konuya ek yapmış oluyorum, coğrafi bakımdan yakın olan çok başarılı bir uluslarüstü çekim alanının direkt etkisi sonucu başladı. 1970’lerde, Yugoslavya’nın azgelişmiş yörelerine kendilerinden kaynak aktarılıyor diye ayrılıkçı şarkılar söyleyen Hırvatların ve Slovenlerin 1990’lardaki bağımsızlık isteği, belki tarihte ilk defa, milliyetçilik amacıyla değil, uluslarüstü bir birime katılmak amacıyla ortaya çıktı. Milliyetçiliğin tam tersi olduğunda hiç kuşku bulunmayan bir durum bu. Nasıl feodalizm bitip de millet dönemi başladıysa, tarihsel bir dönem olarak bu sefer de milliyetçiliğin ötesine geçen yeni bir tutunum olgusu dönemi başlıyor. AT türünden uluslarüstü bir birimin, yüce sadakat noktası’na yerleşmeye başlayacağı yepyeni bir dönem.DEVAMI....
http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=44&dyid=1413
**********
Kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/3687307/

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
CEDİD OKULLARI ve ÇARLIK RUSYASI’NIN TÜRKİSTAN’DAKİ eğitim politikası.
Cedit(Yeni)
Ceditçilik (Dinde reform-Yenilik) çalışmaları
-----------
TDK
cedit -di
sıfat,eskimiş (cedi:di)Arapça cedad

Yeni.
Birleşik Sözler

Ahd-i Cedit
Ahd-i Cedit -t'i
özel, isim, din b. (a'hdicedi:di) Arapça ahd + cedad

İncil.
esericedit -di
isim, eskimiş (esericedi:di) Arapça eser + cedad

Resmi yazışmalarda kullanılan, büyük boy yazı kağıdı, esericedit kâğıdı.

esericedit kâğıdı
isim, eskimiş
Eser-i Cedit.
------------
1869'da yayımlanan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi, temel öğretim mecburiyetini öngören ilk eğitim kanunu olması açısından çok önemlidir. Bu kanun gereği iptidaîleri çoğaltmak düşüncesiyle boş binalara el konuluyor veya kiralık binalar bulunuyordu. İptidaîmekteplerinin 3 yıllık programı şöyleydi: Elifba, Kur'an-ı Kerim, tecvit, ilmihal, ahlak, imlâ, kıraat, mülahhas tarih-i Osmanî, muhtasar coğrafya-i Osmanî, hesap, hüsn-i hat (güzel yazı). Pedagojiyi Türkiye'ye getiren Selim Sabit Efendi (1829- 1910), uyarladığı ve "usul-ı cedid" adını verdiği yeni öğretim sistemini kendi taş mektebinde uygulamaya başladığından,

Çocukların okuma ve yazma öğrenimini kolaylaştıran bu sisteme yönelen okullara o zaman "usul-ı cedid mektebi" denmiştir. Bizde yazı tahtası da ilk kez bu okullarda kullanılmıştır. Tahtanın sol tarafı hocaya, sağ tarafıise tahtaya kalkan öğrenciye aitti. Hoca ne yazarsa çocuk da aynısını bakarak yazmaya çalışırdı. Önemli bir sorun tebeşirle yazılanların silinmesiydi. Arap Elifbasıyla yani Kur'an harfleriyle yazılanları silmek günah sayıldığından yazı tahtası kullanımı sorun olmuştu. Mekteb-i Sultanî'de (Galatasaray Lisesi) tahtaya yazılanları, ekmek içiyle yani "nimet"le silmek gibi ilginç bir çözüm bulunmuş; bu kez de nimete saygısızlık yapılıyor denilmişti. Tartışmalar süredursun, sonunda, Avrupa okullarındaki gibi keçe silgiler kullanılmaya başladı. Ezberlemek yerine harfleri birbirine bağlayarak heceleri ve kelimeleri okutma esasına dayanan usul-i cedid yöntemini, Paris'te okumuş aydın eğitimcilerimizden Selim Sabit Efendi eğitimize kazandırmıştır. 1900'lü yılların başında, 13'ü Aksaray, Sultanahmet, Tophane gibi merkezi semtlerde olmak üzere İstanbul'daki toplam 265 iptidai ve taş mektepten kimileri numune mektebi haline getirilerek bu okullarda da usul-ı cedid uygulamaya konulmuştu.
Detaylı bilgi için bakınız.
http://www.obarsiv.com/e_voyvoda_0708.html
--
http://www.obarsiv.com/pdf/necdet_sakaoglu.pdf
--------------
İsmail Gasprinskiy ve Türkistan Bölgesi
Rusçadan Çeviren:Rıdvan Çitilov
http://www.turkolojienstitusu.com/images/PDFonline_Ridvan_Ceviri_1_.pdf
--------------
Türkistan'da Bir Kültür Hareketi Olarak "Ceditçilik"
http://www.turkbirlik.gen.tr/lang-tr/makale-dizimi/107-fuat-ucar/284-tuerkistanda-bir-kueltuer-hareketi-olarak-ceditcilik.html
-------------
ÇARLIK RUSYASI’NIN TÜRKİSTAN’DAKİ EĞİTİM POLİTİKASI
Mirzahan EGAMBERDİYEV
Ahmet Yesevi Üniversitesi Tarih Bölümü, KAZAKİSTAN
http://kefad.ahievran.edu.tr/archieve/pdfler/Cilt6Sayi1/JKEF_6_1_2005_103_108.pdf
--------------
SSCB DÖNEMİNDE AZERBAYCAN’DA DİL PLÂNLAMASI
Doktora Tezi
Tez Danışmanı: Prof.Dr. F. Sema Barutcu ÖZÖNDER
http://acikarsiv.ankara.edu.tr/fulltext/2068.pdf
**************
SOVYET RUSYA HAKİMİYETİNDE YAŞAYAN TÜRKLERİN ORTAK“BİRLEŞTİRİLMİŞ TÜRK ALFABESİ”NDEN “RUS KİRİL”ALFABESİNE GEÇİRİLMESİ
Dr.Betül Aslan
http://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/taed/article/viewFile/2202/2201
--------------
Demokrasi projesi ve GÜRCİSTAN işgali.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2379.0

Gürcistan'ın Gül Devrimi ile Kıbrıs'taki Yeşil Devrim'in Bağlantısı.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2324.0
--------------
Ruslar Turuncu Devrim'e Kizil etek giydirdi.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2322.0
-----------
Rusya:Türkiye stratejik ortağımız
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=516.0
*************
Bazı yorum ve açıklamalardan.
Türkiye"Bleksifor Anlaşması"nı devreye sokmayı teklif edebilir mi?

8 Ağustos'ta "Karadeniz deniz işbirliği görev grubu Bleksifor"un Karadenizdeki yeni bir tatbikatının aktif aşaması başladı. Ankara'daki muhabirimiz Anatoliy Koritski şunları aktarıyor:

Varılan mutabakata uygın olarak tatbikata Bleksifor grubuna üye Rusya, Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna ve Gürcüstan'ın savaş gemileri katılıyor. Tatbikatın senaryosu, kriz koşullarında , bu arada barış operasyonları ve terorizm karşıtı ortak eylemler sırasında çok uluslu deniz güçlerinin eylemde bulunurken birbirlerini bütünler halde olmasın sağlama gibi konuyu işeriyor. Ayrı bir etap olarak taktik manevralar, ekolojik monitoring, kazaya uğrayan gemiyi arama ve kurtarma ve mürttebatına hayati destek gösterme senaryosu uygulanacak.
5 Ağustos'ta Rusya'nın Novorossiysk limanında Bleksifor grubu komutanlığının Rusya Deniz kuvvetleri temsilcisine devredilmesi töreni yapıldı. Bleksifor grubu komutanlığı bir yıl için,daha önce Bleksifor kurmay başkanı görevini yapmış olan deniz albay Mihail Suhval'a devredildi. 8 Ağustos'ta başlamış olan tatbikat Bleksifor grubu komutanlığı Rusya temsilcisine devredildikten sonra düzenlenen ilk tatbikat oldu.

Hatırlatmak istiyorum ki "Karadeniz deniz işbirliği görev grubu "Bleksifor Anlaşması" 2 Nisan 2001-de İstanbul'da imzalandı.
Tarihte ilk kez 6 bölge ülkesi, yani Rusya,Türkiye,Bulgaristan,Gürcüstan, Romanya ve Ukrayna, Karadenizde olaganüstü durumlarda kullanılacak ve esnek görevleri olacak çok uluslu deniz grubunun kurulması üstüne anlaşmaya vardılar. Türkiye gibi Rusya da bu anlaşmayı yüksek değerlendiriyor. Karadeniz devletlerinin donanmaları arasındaki çok taraflı bölgesel işbirliğinin yeni bir modeli olan Bleksifor, ortak politik ve askeri danışmalar, arama-kurtarma ve insani operasyonlar, mayına karşı önlemler, ekolojik monitoring ve ortak tatbikatlar gerçekleştirmek olanağını veriyor. Daha önce Bleksifor kapsamında düzenlenen tüm tatbikatklar sırasında sözü geçen etkinlikler başarı ile gerçekleştirildi.

Böyle olmakla beraber yeni tehditler ve yeni meydan okuyuşlar oluştuğu için Bleksifor yeni önemli görevler ile karşı karşıya geldi. Söz konusu, terorizm, kitle imha silahının yayılması ve uyuşturucu trafiği ile ortak mücadelenin yoluna konulmasıdır. Bugün Bleksifor grubunun yakıt taşınması açısından büyük önem taşıyan Karadeniz bölgesinde sözü geçen tehdit ve meydan okuyuşlara çabuk olarak tepki verilmesine uygun hale getirilmesi gereği hasıl oldu.

Önemli bir husus var.
Rusya ve Türkiye'nin Karadenizde güvenlik korunması problemi hususundaki pozisyonları birdir. Moskova ve Ankara Karadeniz bölgesinde güvenliğin diğer devletlerin müdahelesi olmadan bölge devletleri tarafından sağlanması gerektiğini çok kez en yüksek düzeyde belirtti.Avrasya stratejik araştırmalar merkezinden devletlerarası hukuk kurallarında uzmanlaşan Türk eksperi Sadi Çaycı'nın kanısınca bu görevin yerine getirilmesi için Bleksifor deniz grubu ve Türkiye'nin, Rusya'nın da katıldığı Karadeniz konulu girişiminin uygulanması yeter olacaktır. Rusya ve Tğrkiye Vaşington'un, NATO'nun Akdenizdeki " Aktif gayretler" operasyonunu Karadenize de genişletmek isteğine karşı geliyor. Moskova ve Ankara'nın böyle pozisyonu mantıklı ve haklıdır. Karadeniz ülkelerinin Bleksifor grubu gibi etkili bir mekanizması vardır. Bu askeri deniz grubuna üye ülkelerin savaş gemilerinin katılımı ile Karadenizde başlayan yeni tatbikat bunu bir kez daha açık gösteriyor.
Alıntıdır.
------------
Gürcistan'da "Gül Devrimi" ile iktidara gelen Mihael Saakaşvili ve ondan yaklaşık bir yıl sonra Ukrayna'da "Turuncu Devrim" sonucunda devlet başkanlığı koltuğuna oturan Viktor Yuşenko'yla beraber CDC-The Community of Democratic Choice(Demokratik Tercih Milletleri Topluluğu)fikrini gündeme sokmaya çalışmışlardır.

Önce 22 Nisan'da 2005'de Moldova'nın Başkenti Kişinyev'deki GUAM (Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan ve Moldova) toplantısında formüle edilen ve "Baltıklardan Hazar'a kadar demokrasi" sloganı ile gündeme getirilmiştir.
Eski Sovyet cumhuriyetlerinde demokrasi ve özgürlüğün savunulması için yeni bir bölgesel ittifak kurma çağrısını gündeme getiren Ukrayna ve Gürcistan liderleri, adına "Demokratik Tercih Milletleri Topluluğu" dedikleri bir birliğin kurulması için çalışacaklarını deklare etmişlerdir. 12 Ağustos 2005 tarihinde Gürcistan'ın Borjomi Kentinde bir araya gelen liderler, yeni birlik için "Bu, Avrupa çapında yeni bir demokrasi, güvenlik, istikrar ve barış döneminin filizlenmesine yardımcı olacaktır." ifadesini kullanmışlardır.

Putin'in ifadesiyle "eski Sovyet cumhuriyetlerini medeni bir şekilde boşanması için bir araya getiren Bağımsız Devletler Topluluğu" (BDT)'ye karşı geliştirilen bu yeni oluşum son dönemde Orta Asya'da ABD'ye meydan okuyan Şanghay İşbirliği Örgütü'ne de (ŞİÖ) adeta bir cevap niteliğindedir. Aslında eski Sovyet coğrafyasında Batı yanlısı alternatif birlik kurma düşüncesi yeni değildir. Zira, Moskova'nın etkisini sınırlandırmak için ABD tarafından daha önce GUAM kurdurulmuştu. Önceleri 4 üyeden oluşan bu birliğe daha sonra Özbekistan'da katılmış ancak, 2002 yılından beri fiilen çalışmalarına iştirak etmediği GU(U)AM'dan 5 Mayıs 2005 tarihinde resmen ayrılmıştır. GUAM'dan Özbekistan'ın ayrılması ve bu örgütün genişleme umutlarını tüketmesi üzerine şimdi sivil devrim rüzgarlarının estiği eski Sovyet mekanında daha geniş katılımlı bir demokratik birliğin kuruluşu gündeme getirilmiştir.Alıntıdır.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Stenka Razin,ve Pugachev ayaklanmaları,ve A.Pushkin,ve Dekabristler
« Yanıtla #2 : Aralık 25, 2008, 03:53:09 ÖÖ »
Stenka Razin,ve Pugachev ayaklanmaları,ve A.Pushkin,ve Dekabristler
Not: Aşağıdaki “Stenka Razin, ve Pugachev ayaklanmaları, ve A. Pushkin, ve Dekabristler üzerine çok kısa notlar” başlıklı metin, yakında Sinbad’a yüklenecek Balkanlar ile ilgili bir kitabın alt notlarından birisidir. Bu metnin ayrıca okunabileceğini de düşündüğüm için, kitaptan önce Sinbad’a yerleştiriyorum. Umarım yararlı olur. Yusuf Küpeli, 30 Kasım 2008

Giriş
Aslında, 1300’lü ve 1400’lü yıllar boyunca tüm Batı Avrupa’da köylü ayaklanmaları yaşanacaktı. Toprakla birlikte alınıp satılabilen ve Serf adını alan toprak kölesi konumundaki bu köylüler, dini ideolojilerle ayaklanacaklardı. İngiltere’de, 1381 yılında büyük bir köylü ayaklanması olacaktı. Balkanlar’da Sloven köylüleri, 1400’lü ve 1500’lü yıllarda Habsburg hanedanına karşı isyan bayrağını yükselteceklerdi. Habsbur yönetimi 1700’lü yıllarda sistemde reform yapmak zorunda kalacaktı. Güney Almanya ve Avusturya, 1524- 26 yıllarında köylü isyanları ile sarsılacaktı. Yine aynışekilde, 1648- 53 yıllarında Fransa’da, yüksek vergilere karşı köylü isyanları olacaktı. Yine bir Balkan ülkesi olan ve Transilvanya’yı da içine alan Macaristan’da başlayan köylü ayaklanması, Avusturya Habsburg hanedanının gölgesinde kral olan Janos Zapolya (1487- 1540) tarafından 1514 yılında kanlı biçimde bastırılacaktı. Sonradan, 1526’da itibaren O’da Avusturya Habsburg hanedanına karşı başkaldıracaktı... Bu ayaklanmalara, Rusya’da yaşanan Stenka Razin ayaklanmasını (1670- 71) ve Pugachev ayaklanmasını (1773- 75) eklemek gerekir. Y. K.
--------------
Stenka Razin (1630- 1671) önderliğinde birkısım Güney Don havzası Kazağı (Cossack) 1670 yılında ayaklanacaktı. İlginçtir, halk şarkılarında yaşıyan Razin’in babası bir Kazak atamanı, Kazak askeri önderi olmakla birlikte, annesi Türk asıllı idi... İsveç ve Polonya ile uzun süren savaşlar Rus köylüleri üzerindeki vergilerin ağırlaşmalarına neden olmuştu. Birçok Rus köylüsü, güneye, Kazak bölgesine göç etmişti. Halk yaşamından memnun değildi... 

Stenka Razin, 7 bin askerle Tsaritsn’i (şimdiki Volgagrat, önceki Stalingrat), Astrakhan’ı alacaktı. Saratov’a girdikleri zaman, güçleri 20 bin kişiyi bulmuştu ve Samara’da ellerine geçmişti. Orta ve aşağı Volga bölgesi köylüleri isyana katılmışlardı. Kötü silahlanmış bu köylü isyanı, Çar Aleksis’in (Alexis; yönetimi, 1645- 76) yolladığı Prens Yuri (Yury) Baryatinsky komutasında modern silahlara sahip ve Batı tarzı eğitim görmüş ordu tarafından Ekim 1670’de bastırılacaktı. Kaçan Stenka Razin, Çar yanlısı Kazaklar tarafından 24 Nisan 1671’de yakalanıp yönetime teslim edilecekti. 

Razin, Rus Tarih Ansiklopedisi’ne göre 6 Haziran 1671 günü, diğer bazı kaynaklara göre ise 16 Haziran 1671 günü, şimdiki Kızıl Meydan’da idam edilecekti. Çar güçleri, süren isyanı bastırmak için, başkaldıran Kazak köylerini, Aralık 1671’e dek acımasızca yakacaklar, yakaladıkları tüm liderleri öldüreceklerdi... Halkın gözünde kahraman olacak olan Stenka Razin veya Stepan Razin, sayısız halk şarkısında yaşamını sürdürecekti...

Stenka Razin’in “ruhu”, tam bir yüzyıl sonra, 1773- 74 yıllarında, bozkır halklarına, “Size bozkır da bir çakal gibi özgürlük vadediyorum!”, diyen Pugachev’in (1740/42- 1775) kişiliğinde dirilecekti. Emelian Ivanovich Pugachev, aslında, savaşlardan yorulmuş, Rusya’nın dışında sakin bir “limana” kaçmayı düşleyen bir askerdi. Fakat bu Kuzey Don Kazağı, O’nu bekleyen gelecekten kaçamayacaktı... 

Rusya halkları, Osmanlı’ya (1768- 74) ve Polonya’ya (1768- 72) karşı süren uzun savaşlardan yorgundu. Roma Katolik Kilisesi’nin ve Polonya’nın Rusya’dan bağımsızlığını savunan Polonyalı asillerin oluşturdukları Bar Konfederasyonu, Osmanlı yönetimi tarafından finanse edilip desteklenmiş ve 1768- 72 yıllarında Rusya’ya karşı savaşmıştı. Fakat savaş, 1771 baharında Rusya’nın başarısı ile sonuçlanacaktı. Polonya, 1772’de, Avusturya, Prusya ve Rusya arasında -ilk kez- bölüşülecekti... Savaşların masrafları, artan vergiler olarak Rusya halklarının sırtına yüklenmekteydi... Üstelik, askeri kast olarak birçeşit otonomi sahibi olan Kazakların hakları ellerinden alınmış, atamanları merkezden tayinedilmeye başlanmıştı...

Kazaklar, 1500’lü yıllarda, Don Nehri’nin aşağılarına dek, Don stepleri boyunca, bağımsız Kazak Cumhuriyetini kurmuşlardı ve özgürlüklerine düşkündüler. Atamanlarını, önderlerini, kendileri seçiyorlardı... Don Kazakları, 1614 yılında Rus Çarı’nın egemenliğini tanımışlardı. Çar’da, 1623 yılında, onların kendi yönetimlerini tanımıştı ve bu durum 1600’lü yıllar boyunca bozulmadan sürmüştü. Stenka Razin önderliğinde Güney Don Kazakları’nın başkaldırısı (1670), bu süreç içinde bir istisna olmuştu... Fakat, 1707- 8 ayaklanmasının ardından Kazak halkının kendi atamanlarını seçme hakları ellerinden alınmıştı. Buna karşın onlar, 1835 yılında askeri bir kast konumuna getirilerek birtakım ayrıcalıklar elde etmişlerdi. Fakat artık bu haklar da ellerinden gitmeye, vergileri alabildiğine ağırlaşmaya başlamıştı. Bölgelerindeki diğer bozkır halklarının, serf, toprak kölesi konumundaki köylülerin durumları onlarınkinden iyi değildi. İsyan ateşini yakmak için halklar, sadece küçük bir kıvılcım beklemekteydi...

Tüm bu özetlenenlerin ötesinde, 1762 yılında, II. Katerina’nın (Büyük Katerina; yönetimi, 1762- 96) muhafız alayı subayı sevgilisi Grigory Orlov ve Orlov’un kardeşi, iktidarsız çar III. Petro’yu öldürmüşler ve II. Katerina’yı Rusya tahtına oturtmuşlardı... Hem varolan ekonomik baskıların, bürokratik haksızlıkların üzerine bir de böyle bir saray darbesinin yaşanmış olması, halk arasındaki huzursuzluğu son noktasına tırmandırtmıştı. Olayların gerçek anlamlarıyla bilincinde olmayan bu insanların idealize edilmiş, düşlerle gerçeklerin karışmış olduğu dünyalarında Çar, halen bir “baba”, bir “kurtarıcı” rolünde idi. Devrilen, gerçek kimliğini tanımadıkları III. Petro gibi kendisine bile faydası olmayacak biri olsa bile Çar, onların kafalarında kutsal bir yaratık, bir “baba” idi... Sonuçta sözkonusu saray darbesi, mevcut tüm memnuniyetsizliklerin üzerine tüy dikecekti. Başkaldırıya hazır olan Ural Kazakları, veya Kuzey Don havzası Kazakları, ve diğer bozkır halkları, isyan için önder aramaya başlayacaklardı... 

İsyanın önderi olarak III. Petro’nun sahte kimliği ile sahneye çıkan birkaç karakterin foyası çabuk ortaya çıkacaktı... Çar, köylülerin kafasında “kurtarıcı baba” kimliğinde olduğu için, bu şaşkın insanlar, III. Petro’nun ölmediğine, kurtulduğuna, bir gün ortaya çıkıp başlarına geçerek iktidarı gaspetmiş olan Çariçe Katerina’ya dersini vereceğine, ve onları bu kötü durumlarından kurtaracağına inanmaktaydılar... Gerçekte, bir çocuktan farksız olan ve çocuk yapma yeteneği olmayan III. Petro’nun kendisine bile faydasının olmadığını bilmiyorlardı. Sonuçta, her kim olursa olsun, ancak III. Petro sahte kimliği ile onların başına geçebilirdi... Aslında böyle bir niyeti olmayan Pugachev’e, “sen O’sun” diyecekler ve O’nu III. Petro rolüne zorlayacaklardı... 

“Kader”, Rusya’dan kaçıp gitmek isteyen Pugachev’i bir hamamda yakalayacaktı. Birileri, bu eski topçu onbaşısının “III. Petro” olduğunu, -gövdesindeki işaretlerden- hamamda “keşfedecekler”di. Neredeyse zorla, bu “gerçeğe”, “III. Petro olduğu” gerçeğine, O’nu bile inandıracaklardı. Böylece O, isyancı köylüler tarafından önderliğe sürüklenecekti. Pugachev, “Çar Baba III. Petro” rolünde, kendisini, Kuzey Don Kazakları’nın, Urallar’ın Türk olan Başkır (Bashkir) halkından unsurların, bir Batı Moğol toplumu olan Kalmuk (Kalmyk) halkından unsurların, yine bir Türk lehçesi konuşan Tatar halkından unsurların ve diğer bozkır halklarının başında bulacaktı... 

Aslında, birtakım taktik hatalar yaparak Moskova’ya güç toplayacak zamanı kazandırmış olmasalar, doğrudan Moskova üzerine yürümüş olsalar, iktidarı değiştirebilecek güçteki isyancılar (1773- 75), 3 Eylül 1774’de herşeylerini yitireceklerdi. Rusya tarihinin bu en büyük köylü ayaklanması bastırılacak, ve kaçan Pugachev yakalanarak 1775 yılında Moskova’da bir kafes içinde teşhir edildikten sonra idam edilecekti... Bu büyük başkaldırının ardından Çariçe II. Katarina yönetimi, serflere bazı haklar tanıyan refomlar gerçekleştirecek olsa da, durum özünde değişmeyecekti. Ve Rusya’da sistem tam anlamıyla merkezileştirilecekti...

Rus ulusal edebiyatının kurucusu büyük şair ve yazar Aleksandr Pushkin’in (1799- 1837) “Yüzbaşı’nın Kızı” (1836) adlı romanı, konusunu Pugachev ayaklanmasından alacaktı... Bu roman, “Yüzbaşı’nın Kızı”, ayaklanmanın birçeşit tarihi gibidir. Yine -“Yüzbaşı’nın Kızı” gibi 1961 veya 62 yıllında okumuş olduğum-Pushkin’e ait bitirilememiş “Dubrovsky” romanı, doğrudan Pugachev ayaklanmasından sözetmemekle birlikte, bu ayaklanmanın haklılığı duygusunu uyandırır. Sözkonusu romanın aynı adlı kahramanı, 1700’lü yılların bu haksever asilzadesi, çürüyen sisteme olan başkaldırısı sonucu halk ayaklanmasının saflarına doğru itilir... Yukarıda anılan Pushkin’e ait kitaplar, 1900’lü yılların ilk yarısında Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları tarafından türkçeye kazandırtılıp basılmışlardır...

Anne tarafından Mısırlı veya daha gerçeğe uygun olarak Habeşistanlı bir kölenin torunu olan Aleksandr Pushkin (1799- 1837), dedesini ölümsüzleştirdiği Arap Petra Velikoga (Büyük Petro’nun Zencisi; veya türkçe çevirisinin adıyla, “Çar’ın Arabı”) adlı yarım kalmış romanında, Rusya’yı modernleştirmiş olan Büyük Petro’ya duyduğu hayranlığı, ve büyük toprak sahibi tutucu Boyarlara, Kiliseye, ve hertürlü feodal tutuculuğa duyduğu nefreti gizlemez. Dedesi, “Çar’ın Arabı”, Büyük Petro tarafından evlat edinilip korunmuştur... 

Pushkin, toprakta köleliği yokedip ülkeyi demokratikleştirmek amacıyla biraraya gelmiş ve 1825 Aralık ayında başarısız bir ayaklanmaya sürüklenmiş olan Dekabrist örgütlenmesi ile bağlantılı olmamakla birlikte, onlarla varolan görüş birliğini, onlara duyduğu sevgiyi gizlememiştir. Artık Büyük Petro’dan çok farklı olan Çar’a ve çevresindeki -büyük toprak sahibi- tutucu aristokratlara duyduğu tepki, ve politik içerikli şiirleri nedeniyle bir dönem göçe de zorlanmış olan bu olağanüstü yetenekli ve aydın karakter, bilinçli olarak kışkırtılmış bir düelloya sürüklenerek çok genç yaşta öldürülmüştür...

Puskin, sadece çağının, Batı’nın en ileri edebiyatını değil, aynızamanda Rusya’nın farklı halklarının zengin kültürlerini, edebiyatlarını da yakından tanıyan bir insandı. Örneğin, O’nun “Biyelkin’in Öyküleri” adıyla türkçeye de kazandırılmış olan şiirsel masalları, “Ivan Petrovich Belkin’in Eski Masalları”, bu gerçeğin kanıtlarından birisidir. Yine O’na ait “Maça Kızı” adlı uzun öykü, bazıları tarafından mistik bilgilerle bağlantılı birtakım yorumlarla açıklanmaya çalışsılsa da, bu satırları yazana göre “Maça Kızı”, alabildiğine etik, ahlaki bir yapıttır. Aynı yapıt, masal tekniklerinin, sembollerle anlatımın modern edebiyatta kullanılmasının en erken örneklerindendir...   

Başarısız Napolyon istilası (1812) sırasında Rusya’da yaşananları büyük bir gerçekçilikle anlatan, bir dönem Rusyası’nın çok yönlü renkli bir tarihi gibi olan “Savaş ve Barış” romanının bitiminde -dev insancıl yazar- Lev Tolstoy, aslında, tarihi biraz bilenler için, Dekabrist ayaklanmasının işaretlerini verir... Romanın baş kahramanlarından olan Piyer Bezuhov, çavaşta yaşadıklarının ve tanık olduklarının ardından, artık tamamen farklı bir insandır. O, içinden geldiği aristokrasiden ruhsal olarak uzaklaşmış, herhangi bir varlığa sahibolmamasına karşın yurdu için hiçbir fedekarlıktan kaçınmayan yoksul halka, köylülüğe yaklaşmıştır... “Savaş ve Barış” romanının (1865- 69) bu ünlü kahramanı, Piyer Bezuhov (Pierre Bezukhov), gerçekte de varolan bir karakterdir. 

Piyer Bezuhov gibi sivil aristokratların ve ayrıca asker aristokratların, subayların aralarında bulunduğu birtakım aydınlar, köle konumundaki Rus köylülüğünün yurtseverliğine, yurdu için fedakarlıklarına tanık olmuşlar ve toprakta köleliği kaldırmaya karar vermişlerdir... Bu aydınlar, Batı’nın aydınlanmacı fikirlerinin de etkileriyle, Napolyon istilasının ardından, 1816, 1818, ve 1821 yıllarında, toprak köleliğini, serflik ilişkilerini kaldırmak, ülkeyi demokratikleştirmek için, güney ve kuzey bölümleri olan gizli örgütlenmelere gitmişlerdir... Bir ihbar sonucu açığa çıkan ve aceleyle 26 Aralık 1825 günü başarısız bir isyan örgütlemek zorunda kalan sözkonusu aristokratlara, “Dekabrist” (Aralıkçı) adı verilmiştir... Olaydan habersiz olması nedeniyle aralarında bulunmamasına karşın, Dekabrist aydınlara duyduğu hayranlığı, sevgiyi gizlemeyen Aleksandr Pushkin kadar, 1917 Ekim Devrimi’nin baş mimarı Lenin’de, hem Dekabrist aydınlara ve hem de Pushkin’e karşı derin bir sevgi besleyecekti... 

St. Petersbug’da (Ekim Devrimi sonrasının Leningrat’ı) Peter Paul Kalesi’nde bulunan özel hücreler de hapsedilecek ve ardından sürgüne yollanacak olan özgürlük düşleri, Dekabrist aydınların köleliği yoketme hayalleri, Rusya’nın Kırım Savaşı (Ekim 1853- Şubat 1856) yenilgisinin ardından yaşanan kriz ortamında formel olarak bir ölçü de gerçekleşecekti... Savaşın son zamanlarında tahta oturmuş olan Çar II. Alexander (yönetimi, 1855- 81), 3 Mart 1861’de, yeni kalkışmalardan çekindiği için, toprakta köleliği, serfliği kaldıran yasayı çıkartacaktı. Buna karşın, köylüleri serflik konumlarından kurtaran sözkonusu yasa, köylüye yeterli ölçü de toprak veren bir reform ile desteklenmediği için, eski sistem, birçeşit toprak köleliği pratikte sürüp gidecekti... 

Toprak ta köleliğin gerçek anlamda tasviyesi, 1917 Ekim Devrimi ile gerçekleşebilecekti... Devrimin hemen ertesi günü, 26 Ekim (yeni takvim de, 8 Kasım) 1917’de toplanan Petrograd Sovyeti’nde birlikte çoğunluğu oluşturan Bolşevikler ve -sosyalizmin köy komünlerinde gerçekleşeceği ütopyasına inanmış olan- sol kanattan Sosyalist Devrimciler, cephede ateşkes ve üç ay içinde barış görüşmelerini başlatma kararı alacaklardı. Aynı Sovyet Kongresi, barışın acele sağlanabilmesi için İngiliz, Fransız ve Alman işçilerinden yardım talebinde bulunacaktı. Yine sözkonusu Sovyet toplantısında, büyük toprak sahiplerine, burjuvaziye, Çar ailesine ve Kilise’ye ait 150 milyon desyatin (1 desyatin= 10.800 metre kare) toprağın köylülere dağıtılması kararı alınacak ve karar hemen uygulamaya başlanacaktı. Köylülerin büyük toprak sahiplerine olan yıllık yaklaşık 500 milyon altın Ruble borcları affedilecekti. Toprağın tüm zenginlikleri, petrol, kömür, demir, ormanlar vs. halkın varlığı olarak ilanedilecekti... (ekim devrimi hakkında daha geniş bilgi için bak:Yusuf Küpeli, Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Sovyetler’in doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar )(http://www.sinbad.nu/sovyet.htm)

Yusuf Küpeli
yusuf@comhem.se
Ekim 2008
http://www.sinbad.nu/Razinpugacov.htm

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
ÜLKENİN SOSYALİST SANAYİLEŞMESİ MÜCADELESİNDE BOLŞEVİK PARTİSİ
« Yanıtla #3 : Haziran 24, 2009, 09:08:18 ÖS »
ÜLKENİN SOSYALİST SANAYİLEŞMESİ MÜCADELESİNDE BOLŞEVİK PARTİSİ (1926-1929)
http://www.ozgurluk.org/kitaplik/pdf/BolsevikPartisiTarihi.pdf
---------------
Sosyalist piyasa ekonomisi pek yakında!
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=6880.0
----------
ABD Belgeleri Şimdi mi Buldu?
http://www.turkishforum.com.tr/tr/content/2008/07/10/abd-belgeleri-simdi-mi-buldu/

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Türkiye Yugoslavya olur mu?
« Yanıtla #4 : Eylül 04, 2009, 10:09:36 ÖS »
Türkiye Yugoslavya olur mu?

Bu yazıda sizlere, 1991’de rahmetli  Alparslan Türkeş’in çok daha önce tahmin ettiği gibi yıkılmaya yüz tutan komünizm rejiminin yıkılmasının ardından yaşanan bir yılda neler olduğu konusunda biraz hafızalarımızı tazeleyeceğiz. 
 
Çok önemli bir dönem olan o bir yıl ile Yugoslavya’nın dağılması sürecini anlatmaya çalışacağım.
 
Zira Yugoslavya’nın dağılması da Balkanlardaki değişimin başlangıcı. 
 
Balkan Coğrafyası’nde sınırların tekrar çizilmesinin başlangıcı.
 
Bu sürecin bizi ilgilendiren en önemli kısmı da Türkiye’de yaşadığımız süreç arasındaki benzerlikler.
 
1990 yılında Tito sonrası Yugoslavya’nın dağılma sürecinde o dönemde bağlantısız blokta yer alan Yugoslavya’da 6 federatif cumhuriyet, 2 özerk bölge var.
 
Bunlar Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Bosna Hersek, Makedonya ve Karadağ. Özerk bölgelerde, Voyvodina ve Kosova.
 
Bu yıllarda Doğu Blok’unda  başlayan sosyalizmden kurtulma çabalarıyla birlikte Doğu Blok’unda yaşayan hemen yanı başındaki Avrupa’da müspet ekonomik gelişmeler, bu ülkelerdeki kıpırdanmaların belki de ana kaynağı olmuştur.
 
Bu dağılma sürecine sebep teşkil eden öğeler içerisinde, ekonomik, sosyal  ve kültürel olmak üzere birçok sebep mevcut tabii ki. Daha önce  isimlerini bahsettiğimiz bu cumhuriyetler arasında gerek sosyal, gerek iktisadi, gerekse kültürel anlamda çok ciddi ayrılıklar mevcuttu daha önceleri.
 
Örneğin Slovenya, Avrupa’nın yanı başında yer alan Slovenya, Avrupa’ya yakın olmanın verdiği avantajla da teknolojisinin geliştiği, bireylerin sosyal ve iktisadi gelişmelerini daha hızlı bir şekilde tamamladığı bir bölge iken, güneyde Makedonya ve Kosova ciddi altyapı problemlerinin yanı sıra Slovenya ve Hırvatistan’ın hatta Sırbistan’ın çok ciddi gerisinde kaldı.
 
Bunun yanı sıra Yugoslavya’yı oluşturan halklar arasında Sırbistan’ın başını çektiği mikro nasyonalist akım hızla yayılmaya başlıyor bu dönemde. Sırplar tarafından geliştirilen Nerede bir Sırp varsa orası Sırp toprağıdır felsefesinin, diğer milletleri de harekete geçirerek bu gün bile ateşin dinmediği yanan bir Balkan coğrafyasına katkıda bulunmuş, zaten bir barut fıçısı halinde olan bu bölge tekrar bir patlamaya hazır bir bölge konumuna gelmiştir.
 
Bütün bunlar, Yugoslavya’nın dağılma süreci üzerinde araştırma yapan uluslararası bir çok kurum, kuruluş, akademisyenlerin -bazılarında ayrılsalar da- bazılarında ittifak ettiği sebeplerdir. 
 
Ancak bunların yanında üzerinde o dönemde fazla durulmayan, ancak daha sonraki tespitlerde esas ayrışma sebebi olarak ortaya çıkan meselenin, dil meselesi olduğu konusunda, yukarıda saydığım tüm taraflar ittifak etmişlerdir.
Yugoslavya’nın dağılması sebeplerinin içerisinde en önemli mesele bana göre de dil meselesidir.
 
Evet ortak resmi dil meselesi! 
 
Eski Yugoslavya’nın parçalanması sürecine girildiğinde, öncelikle çok masum gibi görünen bir talep başlamıştır. Bu masum gibi gözüken talep de şudur:
Yugoslavya’nın resmi televizyonunda haberler resmi bir dil olan Sırpça okunuyordu. Slovenya ve Hırvatistan haberlerin Sırpça okunmasına tepki göstermiş. Kendi dillerinde yayın yapılmasını istemişlerdi.
 
Zaten Yugoslavya’da Sırbistan ve Karadağ dışında her cumhuriyette farklı bir dil kullanılmakla beraber, devletin resmi dili Sırpçaydı.
Bu dil ayrılığı daha sonra her dile ayrı dile yayın yapan televizyon kanallarının devreye girmesine sebep olmuştur.
 
Bu rüzgârın devamında da cumhuriyetlerin kültürel otonomi talepleri gündeme gelmeye başlamıştır.
 
Burada kültürel otonomi taleplerin akabinde ayrı dilde eğitim yapan okullar, ayrı dillerde yayınlanan gazete, kitap derken, daha önce anayasalarında bulunan ama o güne kadar kullanılması düşünülmeyen self determinasyon hakları kullanılarak, önce Slovenya, sonra Hırvatistan birer referandum ile tek bir tüfek dahi patlamadan ayrı birer devlet haline gelme yolunu seçmiştir.
 
Parçalanma sebeplerinden bir diğeri de, o zamanki Yugoslavya Halk Ordusu’nun sessiz kalması, daha sonra da bu inisiyatifi kullanma zamanı geldiğinde, inisiyatifini ve ardındaki halk desteğini yitirmesi olmuştur. Zira artık ordu siyasetin emrine girmiştir.
 
Yugoslavya’nın dağılması, artık Balkanlar’ da tekrar sınırların tartışılmasına sebep olmuştur.
 
Tabii ki bu ayrılık Yugoslavya dışında diğer ülkelerin iştahını da ciddi olarak harekete geçirmiştir. “Megalo İdea” ların hortlamasına sebep olmuştur. Büyük Bulgaristan, Büyük Yunanistan , Büyük Arnavutluk gibi “Megalo İdea” lar, Balkanlar’ da konuşulmaya başlamıştır.
 
Dilde başlayan bu ayrıştırma hareketi, bugün Yugoslavya’da 7 ayrı devletin kurulmasına sebep olmuştur. Ve bu ülkelerin tamamı da görüntüde bağımsız bir devlet olmalarına karşın, emperyalist güçlerin payandası konumundadırlar.
 
Emperyalist emekleri olan tüm ülkelerin gözü başta ABD olmak üzere Balkanlar’dan sonra bu dönemde Türkiye’nin Güney Doğusu’na çevrilmiştir.
Cumhuriyet tarihi boyunca bir kaç kez sahnelenmeye çalışılan bu oyun, AKP İktidarı’nın yumuşak karın olması ile birlikte süreci tekrar sahneye konulmuş ve hızlandırmıştır.
 
Emelleri Türkiye’nin güneyinde Irak ve İran’ın da bir parçasını alarak Büyük Kürdistan Devleti kurmaya çalışanların maşası konumundaki AKP İktidarı, hazırlanan senaryoyu bire bir uygulamaya geçmiştir. AKP’den daha iyi bir işbirlikçi bulamayacağını iyi bile bu emperyal güçlerin her platformda AKP’ye destek vermelerini de hayra yormak safdillik olur.
 
Yugoslavya’nın parçalanma süreci Kosova’yı hariç tutarsanız 4 yılda tamamlanmıştır. Dört yıllık bir iktidar sürecine Türkiye’nin bölünmesini sığdırmaya çalışan AKP İktidarı’nın telaşı da bundandır.
 
Gittikleri karanlık yolun sonunda ilk önce kendileri kaybolacaklardır.
 
Umuyorum ve temenni ediyorum ki bir an önce bu ihanet projesinin uygulayıcısı olmaktan vazgeçerler ve Türk Milleti’nin hassasiyetine kulak verirler. 
 
Bütün bunlara rağmen “Türkiye’yi bölme-ihanet” projesi olarak adlandırdığımız bu projeden vazgeçmemekte direnmeleri halinde, geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da Ülkücü Hareket tek başına da kalsa bu ihanete asla ve kat-a izin vermeyecektir.
 
Bu uğurda her kademedeki Ülkücü her türlü bedeli ödemeye hazırdır.
 
Türkiye Yugoslavya’ya benzemez.
 
Türkiye’ye bu şablonu çizenleri akıllı olmaya davet ediyoruz.
 
Lütfü TÜRKKAN

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Türkiye'de Yugoslavya Sendromu
« Yanıtla #5 : Kasım 16, 2009, 03:56:13 ÖS »
Türkiye'de Yugoslavya Sendromu


Özer Çetinkaya-Eurasia Critic

Ortadoğu’nun en kilit ülkesi Türkiye, 100 yıla yaklaşan Kürt sorununda sancılı bir sürecin içinde. Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Kürt sorununa dair güzel şeyler olacak” açıklamasıyla alevlenen tartışma, hükümetin somut girişimleriyle geri dönülmez bir yola girmiştir. Türk İçişleri Bakanı sivil toplum kuruluşları, yazarlar, muhalefet partileriyle kapsamlı toplantılar yaptı. Başbakan Tayyip Erdoğan da yıllardır randevu bile vermediği PKK’nın siyasi kolu DTP’nin lideri ile TBMM’de buluştu. Erdoğan, DTP ile her ne kadar Başbakan sıfatıyla değil, parti lideri sıfatıyla görüştüğünü söylese de, herkes görüşmenin anlamının farkındadır.

Türk Hükümeti bütün görüşmelerinde ve attığı adımlarda planıyla ilgili net bir yol haritası çizmedi. Yolun başında Erdoğan’ın ağzından “Kürt açılımı” tanımı çıkmıştı. Bir süre sonra Kürt kelimesini çıkardı ve “demokratik açılım” olarak ifade etmeye başladı. Bu durum Kürt kelimesine bile tahammül edilmeyen bir noktada, sorunun nasıl çözüleceği eleştirilerine neden olmaktadır.

MUHATAP
Kürt açılımı ilk kez Ağustos ayındaki MGK’da görüşüldü. İki ayda bir toplanan, askeri kanat ile hükümetin cumhurbaşkanı başkanlığında bir araya geldiği Türkiye’nin en üst danışma organı MGK, açılıma destek veren bir bildiri yayımladı. Bu durum asker ve sivil kesimin uyum içinde olduğunu gösterir bir kanıttı.

Ağustos sonu ve Eylül başında PKK’nın gerçekleştirdiği saldırılar, sürecin köküne konulmuş dinamit gibi etki yarattı. Erdoğan, durumun farkına vardı ve saldırıları “sürece sabotaj” olarak lanetledi. Oysa objektif olarak bakıldığında, saldırılar PKK’nın muhatap alınma gayreti olarak değerlendirilebilir. Zira DTP Kürt sorununda muhatabın PKK’nın hapisteki lideri Abdullah Öcalan olduğunda ısrarcıdır. Türk hükümeti ise bunu şiddetle reddetmektedir. Erdoğan için muhatap demokratik yollardan seçilerek Türk Meclisi’ne giren DTP’dir.

KÜRTÇE ENSTİTÜ
Aradan geçen zamanda somut adım olarak ortaya atılan birkaç kırıntı bile hala belirsizliğini korumaktadır. Bunların en başında üniversitelerde Kürtçe eğitim verilmesine ilişkin çalışmalar vardır. Türkiye’nin güneydoğusundaki Mardin’de kurulan Artuklu Üniversitesi Kürtçe bölümü açmak istemiş, kararı onaylayacak olan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) işin içinden bir türlü çıkamamıştı. Günler süren görüşmeler sonunda YÖK Genel Kurulu 8 saat süren bir toplantı yaptı ve 10 Eylül’de Kürtçe bölüme şartlı izin vermiştir. Şart, bölümün adının Kürtçe değil “Türkiye’de Yaşayan Diller Enstitüsü” olmasıdır. Şubat 2010’da kurulması planlanan Enstitü’de Kürtçe’nin yanı sıra mevcut yaşayan diller arasında yer alan Farsça, Süryanice, Lazca, Arapça ve Ermenice de eğitim verilecektir. Sadece Kürtçe bölümünün açılamamasının nedeni, 1982 tarihli Türk Anayasası’dır. Zira Anayasa’nın 3. Maddesinde Türkiye’de dilin Türkçe olduğu belirtilmektedir. 4. Maddede ise bu hükmün değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği vurgulanmaktadır. Bu şartlar altında Kürtçe okullarda hangi şekilde öğretilecektir:

·     Yabancı bir dil olarak mı,
·     İkinci bir resmi dil olarak mı?

Şayet yabancı bir dil olarak öğretilecekse, bu hangi ülkenin dilidir? Türkiye, Kuzey Irak’taki Kürdistan Hükümeti’ni bile “Bölgesel Kürt Yönetimi” adıyla tanımaktadır.

Kürtçenin ikinci resmi dil olması ise, bugünden bakıldığında koyunları bulutlarda otlatmak kadar imkansızdır. Türk hükümetinin ikilemi de buradadır. Bunu hayata geçirmek için Anayasa değişikliği yapmak zorunludur. Aslında Erdoğan hükümetinin yeni bir anayasa için çalışması uzun süredir vardır. Ancak bir türlü olgunlaşamamıştır.

ORDUNUN TUTUMU
Güçlü Türk Ordusu’nun başındaki Generaller ise, ilk olarak Türk tanımına yeni bir anlayış getirerek tartışmalara dahil oldular. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” tarifiyle yeni bir pencere açmış oldu.[1] Geçmişte “Türkiye Halkı” demek siviller için bile korku sebebiydi. Çünkü Türkiye halkı bazı kesimler tarafından Türkiye’de Türkler dışında halkların da yaşadığının kabulü olarak görülüyor ve şiddetle karşı çıkılıyordu. Ne ironi ki; bugün iktidardaki Türk hükümeti de aynı muhafazakar gelenekten gelmektedir.

AKTÖRLER
İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın basın toplantısıyla başlayan açılımın ilk günleri epey hareketliydi. Çalıştaylar, toplantılar, demeçler bir yana Başbakan’ın TBMM Grubu’nda yaptığı konuşmayla son “Ulusa Sesleniş”i, devletin yıllardır uygulaya geldiği Kürt politikasının sıkı birer özeleştirisiydi ve devletteki paradigma değişimini gösteriyordu. Fakat muhalefetten gelen direnç, DTP’nin radikalizmi gibi nedenlerle frene basıldı.

Ana muhalefet Partisi CHP’nin lideri Deniz Baykal başından itibaren açılımı sert bir şekilde eleştirdi ama kapıları asla tam anlamıyla kapamadı. AKP liderinin Atalay yerine bizzat CHP ile görüşmek istediğini ve bunu sonuna kadar zorlayacağını beyan etmesinden bu buluşmanın muhtemelen gerçekleşeceği sonucuna varabiliriz. Tabii böylesi bir durumda CHP “daha avantajlı” bir pozisyonda olacaktır.

Milliyetçi MHP’nin lideri Devlet Bahçeli her vesileyle açılım sürecinde hiçbir şekilde yer almayacaklarını vurguluyor. Bahçeli bu sert tutumuyla, özellikle AKP ile MHP seçmenlerinin içiçe olduğu Anadolu taşrasında etkili olmayı, hatta CHP seçmeninin de bir kısmına ulaşmayı hesaplamaktadır. Bu stratejinin başarısı, Kürt açılımının başarısıyla orantılı olacaktır. Eğer hükümet Kürt sorununun çözümünde belli bir gelişme kaydederse MHP’nin silahı elinde patlayabilir; fakat tersi bir durumda MHP’nin kârlı çıkacağı da açıktır.

Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ, açılım hakkındaki sessizliğini 30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle yazılı olarak bozdu ve kırmızı çizgileri iyice kızıllaştırdı. Her ne kadar TSK o günden beri sessizliğini korumaya özen gösterse de hükümetin işini pek kolaylaştırmadığı yolunda söylentiler giderek artıyor. En azından TSK’nın açılım sürecinde “aktif” olarak yer almadığını ve bunun sorumluluğuna ortak olmak istemediğini net olarak söyleyebiliriz.

Başlangıçta açılımı hararetle destekleyen PKK’nın siyasi kolu DTP’liler, Öcalan ve PKK’nın dışlandığını fark eder etmez dillerini radikalleştirdiler. Fakat bu tutumlarının, açılımı yürütenler ve ona destek verenlerin sert tepkisiyle karşılaşması, hatta Öcalan’ın bile DTP’lileri “ne yaptıklarını bilmiyorlar” diye eleştirmesi geri adım atmalarına neden olmuştur.

SOMUT ADIMLAR
Türk Hükümeti’nin planladığı  ve Ağustos ayı MGK’sında tartışıldığı anlaşılan somut adımlar şu başlıklar altında toplanabilir:

1. Temel Şart Silah Bırakma:
Türk hükümetinin ve kamuoyunun en temel beklentisi PKK’nın silah bırakmasıdır. Ancak PKK ve DTP’nin bunun için hükümetin atması gereken adımlar olduğunu söylemeleri süreci kilitlemektedir. Zira bu tutum Erdoğan’ın hareket alanını daraltmaktadır. Zaten atılacak diğer adımlar da bu şartın yerine getirilmesine bağlıdır. Ancak Müslümanlar için kutsal olan Ramazan ayı sonuna kadar uzattığını söylediği ateşkes döneminde PKK’nın saldırıları sürmüştür.

2. Mahmur Kampı’nın boşaltılması:
Körfez Savaşı sonrasında çeşitli nedenlerle Kuzey Irak’a göz eden Türkiye Kürtleri, Türkiye-Irak sınırına yakın Mahmur Kampı’nda yaşamaktadır. BM verilerine göre kampın nüfusu 11.350’dir. Kamp, PKK’nın lojistik ve militan yuvası olarak 11 yıl boyunca genişledi. 2004 yılında Türkiye ile ABD-Irak hükümeti arasında yapılan anlaşma ile Mahmur’un kapatılması ve kampta yaşayanların geri dönüşü resmi belgeye bağlanmıştı. Ancak uygulama bir türlü gerçekleşmedi. Şimdi Türkiye, PKK’nın üssü haline gelen Mahmur’un BM Mülteciler Yüksek Komiserliği kanalıyla boşaltılmasını istiyor. Kampta yaşayanların Iraklı eşleri ve çocukları dahil hepsinin yasal hakları Ankara tarafından güvence altına alınacaktır.

3. Kürtçe Yayının Genişletilmesi:
Aslında Türkiye, AB süreci çerçevesinde son 10 yılda Kürt sorunu ile ilgili çeşitli somut adımlat attı.  Bunlardan en dikkat çekeni devlet televizyonu TRT’nin Kürtçe kanal açmasıydı. TRT ŞEŞ (ŞEŞ: Kürtçe’de 6) yayınları daha da genişletilecektir.

4. İlköğretimdeki Türklüğe vurgu yapan müfredatın değiştirilmesi. İlkokul öğrencilerinin her sabah okudukları andın kaldırılması (andın sözleri Türklüğe vurgu temelinde yurttaşlık ödevlerini içermektedir).

5. Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulması:
Yasal/anayasal değişiklik gerekmeksizin, MEB’in, Kürtçeyi de; takviyeli İngilizce, Drama, Futbol, Medya Okuması ve Bilişim dersleri gibi, seçmeli ders olarak müfredata yerleştirmesi. Türkiyeli Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu Anadolu Bölgesine 200 yeni okul yapılması.

6. AB müktesebatı çerçevesinde yapılacak yasal değişikliklerle, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi. (Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki kentlerin yönetimi çoğunlukla PKK’nın siyasi kanadı DTP’nin elindedir.)

7. PKK’nın tutuklu lideri Abdullah Öcalan’ın hapis koşullarının değiştirilmesi. Marmara Denizi’nde bulunan İmralı adasındaki hapishanede tek başına kalan Öcalan’ın yanına yeni mahkumların gönderilmesi.

8. Af:

Kuzey Irak’ta ya da Türkiye’deki dağlarda yaşayan teröristlere yönelik kapsamlı bir af çıkarılması.  Bunun için Türk Ceza Kanununda yer alan 221. Maddenin daha etkin hale getirilmesi. Böylece suça bulaşmamış PKK’lıların Türkiye’de affedilmesi, lider kadronun Irak ve Türkiye dışında üçüncü bir ülkeye (muhtemelen İskandinavya) gönderilmesi.

SENARYOLAR

A. Kürt Açılımı Başarılı Olursa:
Sürecin başarılı olması  durumunda Türk hükümetinin beklentileri ışığında muhtemel gelişmeler şu başlıklarla özetlenebilir:

- Terör eylemleri sona erecek,

- Terör nedeniyle güvenliğe ayrılan kaynaklar yatırıma aktarılabilecek,

- Türkiye-Irak-Suriye arasındaki ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal işbirliği sağlam zemine oturacak,

- Bölgesel kalkınma için Türkiye’nin eli güçlenecek,

- Türkiye’de iki halkın (Türkler ve Kürtler) yaşadığı yarı resmi olarak tanınmış olacak,

- Türkiye ve Kuzey Irak tek bir ekonomik bölge haline gelecek,

- Türkiye’nin AB süreci ivme kazanacak,

- Erdoğan’ın partisi (AKP) batı ve orta Anadolu’da kısmi oy kaybına uğrayacak,

- Türk hükümeti kemikleşen sorunu kendisinin çözdüğünü söylerken, PKK devlete istediklerini yaptırdığını söyleyecek,

- Irak ve Suriye sınırı boyunca konuşlanan 230 bine yakın Türk askeri sayısı azaltılacak.

- Türk Ordusu savunma alımlarında daha esnek davranacak,

- Türkiye kademeli olarak yarı-profesyonel orduya geçecek, asker sayısı azaltılacak.

B. KÜRT AÇILIMI BAŞARISIZ OLURSA

1. Statüko Sürecek:
- Terör eylemleri devam edecek,
- Türk Ordusu’nun terörle mücadelesi sürecek,
- Türkiye ile Irak arasındaki ilişkiler zaman zaman gerilecek,
- Irak petrol ve gazının batıya sevk edilmesinde engeller yaşanacak,
- Kürtlere yönelik sosyal açılımlar korunacak; ancak tartışmaya açılacak,
- Erdoğan, statüko yanlılarının çözümü engellediğini, PKK Erdoğan’ın samimi davranmadığını söyleyecek,
- DTP ve AKP’ye yönelik siyasi baskı  oluşacak,
- İki parti de oy kaybına uğrayacak,
- Türkiye’nin AB süreci sürüncemede kalacak.

2. İç Savaş
1990-91-92-93 yıllarında yaşanan süreç ile 2003 yılından bu yana yaşanan süreç şaşırtıcı benzerlikler göstermektedir. Muhtemel bir iç savaş senaryosunu bu çerçevede ele almak gerekmektedir.

PKK, 1. Körfez Savaşı sonrasında Suriye’nin kontrolündeki bölgeden çıkmış, Kuzey Irak’a yerleşmiş, burada güçlenmiş ve saldırılarını buradan artırmıştı.

Şartları oluşturan en temel faktör Kuzey Irak’taki otorite boşluğu idi. Otorite boşluğunu sağlayan en temel faktör ise, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 Nisan 1991 tarih ve 688 sayılı kararıydı. Zira bu kararla Irak merkezi hükümetinin 36. Paralel’in kuzeyindeki Irak toprakları üzerindeki otoritesi ortadan kaldırılmıştı. Bu bölgeyi koruma görevi ise Türkiye’nin Güneydoğusuna konuşlandırılan ABD, İngiliz ve Fransız koalisyon askerlerine verilmişti. Türkiye'de İncirlik (Adana) ve Pirinçlik'e (Malatya) konuşlanmış 77 uçak ve helikopter ile 1862 kişilik personelden oluşan güç, Türk askeri otoriteleri ve siyasiler tarafından PKK’ya lojistik sağlamakla suçlandı. O dönemde terörle mücadeleden sorumlu Türk birliklerinin komutanı Org. Eşref Bitlis’in görevi sırasında şaibeli bir uçak kazasında ölmesi suikast iddialarını gündeme getirdi. Konu mahkemeye taşındı ve saygın bilim adamlarının Türk Ordusu için hazırladığı bilirkişi raporlarında suikast olasılığı ele alındı. Org. Bitlis’in, Amerikan, İngiliz ve Fransız koalisyon güçlerinin PKK’ya lojistik sağladığını Cumhurbaşkanı’na rapor ettiği gündeme geldi.

1992 yılında Kuzey Irak’taki yerini sağlamlaştıran PKK, Türkiye’nin Güneydoğusunda bir halk ayaklanması planladı. Abdullah Öcalan’ın 17 Ocak 1992 tarihli “Ayaklanma Taktiği Üzerine Tezler ve Görevlerimiz” başlıklı emriyle Ağustos ayında ayaklanma başlatıldı. Stratejiye göre, Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı Elazığ, Bingöl, Muş, Diyarbakır, Siirt, Batman ve Bitlis kentleri PKK’lılar tarafından dağlardan kuşatılacaktı. Kentteki gerillalar sıradan halkın yaşadığı yerlerden güvenlik güçlerine ateş açacak, güvenlik güçlerinin karşılık vermesi üzerine, ‘Türk Ordusu halkın üzerine ateş açtı’ denilerek halk ayaklanması başlatılacak, dağdaki gerillalar da yardıma gelerek bu kentlerde kontrolü ele geçirecekti. Bu strateji bir yere kadar uygulandı. Ancak başarısız oldu.

Bunun üzerine 1993 yılında PKK’nın ateşkes ve silah bırakma talebi gündeme geldi. Bu talebi gündeme getiren bugün Irak Cumhurbaşkanı olan, o dönemde Kuzey Irak’taki siyasi liderlerden Celal Talabani idi.

Abdullah Öcalan’ın Türkiye tarafından ele geçirilmesiyle birlikte 1997-2003 arasında Türkiye’ye yönelik terör durdu. Irak’ın işgaliyle birlikte yeniden arttı. Türkiye özellikle askeri kanattan en üst düzeyde PKK’yı ABD’nin desteklediği suçlamasını yaptı. [2] Saygın Türk gazetelerinde ABD’li yetkililerle PKK’lıların Kuzey Irak’ta birlikte çekilmiş fotoğrafları yayımlandı. [3]

Terörün artmasıyla birlikte ABD-Türkiye-Irak üçgeninde siyasi çözüm gündeme geldi. PKK geçici bir süre ateşkes yaptığını ve “onurlu bir barış” istediğini ilan etti. Gelinen aşamadaki açılım bu sürecin sonucudur. Ancak başarısız olması halinde iç savaş senaryolardan biridir:

·     PKK saldırıları artar,
·     Türk Ordusu operasyonlarını yoğunlaştırır,
·     Olağanüstü hal geri gelir,
·     Türkiye-Irak sınırı kapatılır,
·     Türk Ordusu Kuzey Irak’a askeri operasyonlara başlar,
·     Türk Ordusu Kuzey Irak’a yerleşir,
·     Türkiye, ABD ile Irak’ta karşı karşıya gelir,
·     PKK İran’a kaçmaya çalışır,
·     Türkiye ve İran arasında yeni bir ittifak doğar,
·     Son 3 yılda gelişen Türkiye-Irak ilişkileri tahrip olur,
·     DTP kapatılır (halen Anayasa Mahkemesi’nde kapatma dosyası bulunmaktadır),
·     DTP milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılır ve tutuklanırlar,
·     DTP’li belediye başkanları görevlerinden alınır ve tutuklanırlar (haklarında soruşturmalar sürüyor),
·     PKK saldırılarını Türkiye’nin batısına yaymaya başlar,
·     Batıda artan milliyetçilik çatışmaya dönüşür (Kürt nüfusun büyük bölümü İstanbul, İzmir, Antalya, Bursa, Sakarya gibi zengin batı illerinde yaşamaktadır),
·     Erdoğan seçime gitmek zorunda kalır; iktidarı kaybeder.
·     Türkiye-AB ilişkileri kopar, Ankara siyasi baskı altına alınır,
·     Batı Türkiye’ye silah ambargosunu ağırlaştırır,
·     Türkiye, Irak’tan çekilecek ABD askerlerine üslerini kapatır (1 Mart 2003 kararı gibi)
·     Türkiye’nin NATO üyeliği tartışmaya açılır,
·     NABUCCO projesi tamamen ortadan kalkar,
·     Türkiye batıdan uzaklaşır; Rusya, Çin, Hindistan, İran bloğuna yanaşır.

SONUÇ
Türkiye, uluslar arası dengelerin de etkisiyle, kabuk değiştirmektedir. Bu değişimde geriden gelen en ciddi engel olarak PKK terörü ve Kürt sorunu görülmektedir. Son 10 yılda Ankara Kürt sorunu ile ilgili ciddi adımlar atmıştır. Türk Ordusu dahi özeleştiri yapmaktadır. Türk hükümeti ise geri dönülmez bir yola girmiştir. Türkiye’yi 1980’lerin Soğuk Savaş gözlüğüyle izlemek yanlış bir strateji olacaktır. Bu açıdan bakıldığında dışarıdan Türkiye’ye yapılacak müdahaleler karşıt sonuçlar doğuracaktır. Türkiye ile müttefikleri arasında 1990’dan sonra yeniden düzenlenmeye çalışılan dengelerde, artık Türkiye farklı bir konumdadır. Her hayal kırıklığında boynunu büken Türkiye’den yakın çevresi farklı seçeneklerle çevrelenmiş bölgesel bir güce dönüşmüştür. Yaşanan sürecin Türkiye’yi götüreceği yer; tıpkı 35 yıl önceki gibi kendi kararını alıp, kendi yoluna gitmesi olacaktır.

Türkiye’nin gerçek demokratikleşme sorunu, kültürel haklardan öte feodal kalıntıları tasfiye etme sorunudur. Peki bunu kimler başarabilir: Feodal kalıntıların temsilcileri mi, yoksa çağdaş Türkiye’nin değerleri mi?
haberiniz.com

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
BASK MODELİNİN ANATOMİSİ VE OTOPSİSİ
« Yanıtla #6 : Aralık 15, 2009, 02:51:08 ÖÖ »
Bask Modeli'nin Avrupa Birliği ile ilgisi yok. 'Bask Modeli' denen şey İspanya'nın bin yıllık bir tarihsel gerçeği. Ülke, resmi olarak 17 ayrı (özerk) bölgeye bölünmüş. Bunlara bağlı 50 il var.

Ülkenin resmi dili İspanyolca (Kastilyaca) ama Bask bölgesinde Baskca, Katalunya'da Katalanca ve Galicia bölgesinde Gallego ikinci resmi dil. Kastilya bölgesinde konusulan ve Kastilyaca da denilen İspanyolca ülkenin resmi dilidir.
-------------
BASK MODELİNİN ANATOMİSİ VE OTOPSİSİ

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın ikinci ismi general Jose Mena Aguado, İspanya’da 6 Ocak’ta düzenlenen bir askerî kutlamada yaptığı konuşmada, Bask Özerk Yönetimi’nin İspanyol Parlamentosu’na sunduğu yeni özerklik statüsünü eleştirdi ve “darbe’’ imasında bulundu. General, Bask bölgesinin sahip olduğu otonominin giderek federal bir yapıya yaklaşmasından memnun değildi.

Bilhassa sağ muhalefetin de Bask Bölgesi’nin kendi vergi sistemine sahip olmasına itirazını haklı buluyordu. Komutan 8 gün ev hapsi cezasına çarptırıldı ve ardından bakanlar kurulunun kararıyla görevinden alındı.

Aynı düşünceleri gazetelere mektup yazarak savunan bir albay ve bir yüzbaşı da Genelkurmay Başkanlığı’nın talimatıyla Silahlı Kuvvetlerin disiplin tüzüğüne uymadıkları gerekçesiyle tutuklandı. Daha sonra İspanyol Savunma Bakanı Jose Bono, konuyu basının büyüttüğünü söyleyip, generalin açıklamalarının “nihâyetinde bir anekdot” olduğunu ifâde etti.

Tamamı...
http://www.diplomatikgozlem.com/haber_oku.asp?id=2620
-----------------

Bağımsızlık 2014  
İspanya’nın özerk bölgesi Katalunya’da halk referandumda bağımsızlık istedi.
http://haber.gazetevatan.com/Bagimsizlik_2014/276040/30/Dunya

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Avrasya Satranç Tahtasında ‘Büyük Oyun’ Kavramı
« Yanıtla #7 : Temmuz 25, 2010, 01:19:28 ÖÖ »
Avrasya Satranç Tahtasında ‘Büyük Oyun’ Kavramı.

Orta Asya’nın iştah kabartan stratejik zenginlikleriher türlü büyük oyuna katılmak isteyecek tekilaktörler ortaya çıkarır.

Gerek Avrupa’nın ve gerekse ABD’nin 21. yüzyıldaki petrol ve gaz ihtiyacınıkarşılamada, Hazar bölgesinin petrol ve doğalgaz kaynaklarının sahip olduğu hayatiehemmiyet bilinen bir gerçektir. Günümüzde bu mühim enerji kaynaklarının aranıpüretilmesi süreçlerinde olduğu kadar, uluslar arası pazara ulaştırılmaları konusunda dabüyük bir rekabet söz konusudur.

Bu rekabet bölgesel ve küresel güç çekişmelerindezincirin en önemli halkasını oluşturmaktadır. Hazar bölgesinin önümüzdeki 20 yıl içindeham petrol dış satım potansiyelinin hızla artacağı düşünülmektedir.

Bugün toplam hampetrol üretiminin yaklaşık %35’ini dış satıma ayıran Hazar bölgesinde söz konusu oranın2010 yılında %60’lara ulaşması beklenmektedir.

Hazar kaynaklarının uluslar arası pazara ulaştırılmasının önündeki en büyük engel, mevcut dış satım hatlarının denetimininneredeyse tamamının Rusya Federasyonu’nun elinde olmasıdır.

Bu nedenle Hazar bölgesi,Sovyetlerin dağılışından sonra ortaya çıkan yeni jeopolitik denklemde bölgesel ve küreselgüçlerin en çok nüfuz mücadelesine giriştiği bölgelerin başında gelmektedir.

Son yıllarda,bölgede oynanan oyun o kadar büyüktür ki, Rudyard Kipling3’in, İngiltere ve Rusya’nın 19.yüzyılda Afganistan üzerinde yaşadığı çekişmeyi anlatmak için kullandığı “Büyük Oyun”adlandırmasına atıfla “Yeni Büyük Oyun” olarak da nitelendirildi.

ODÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü
http://sobiad.odu.edu.tr/cilt1/cilt1sayi1_pdf/ayan_ergin.pdf
****************
Yukardaki,CEDİD OKULLARI ve ÇARLIK RUSYASI’NIN TÜRKİSTAN’DAKİ eğitim politikası balşıklı yazıya dip not:

Not:Zaman gazetesinin bazı Türk Cumhuriyetlerinde(Özellikle Rus egemenliğinin ağırlıklı  olduğu yerler)Kirilce ve İngilizce-nadiren Türkçe olarak çıktığını biliyormuydunuz?

Ancak Fethullahçı grup bunu şöyle izah etmeye çalışmaktadır.
"Türk dünyası; islamiyet öncesi Orhun -Yenisey ve Uygur,islamiyet döneminde Arap,Sovyet döneminde ise önce latin alfabesi kullanmak suretiyle 4 kez alfabe değişimi olmuştur" diyerek "Türkiye latin alfabesini benimseyince biriliğin bozulması için Sovyetlerin zoru ile Kiril alfabesine geçilmiştir" iddiasını yansıtıyorlar.

Bu tez kısmen yani o zamana göre doğru olsa dahi,şimdi hükmü yoktur.
Bu tez aynı zamanda Atatürk'ün Türki cumhuriyetlerine yaptığı düşmanlık olarak görülmekteysede bunu sesli olarak ifade etmiyorlar.
Çünkü tebaları uyansın istemiyorlar.
Bilgilerinize sunulur.

Ahmet Dursun