Gönderen Konu: Türkün Türk Olmayan Dostları.  (Okunma sayısı 166 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Türkün Türk Olmayan Dostları.
« : Ekim 07, 2008, 06:46:43 ÖS »
Türkün Türk Olmayan Dostları (1)
Rochefortlu Loticiler

Uğur HÜKÜM

ugur.hukum@gmail.com

PARİS- Binlerce yıl önce ayrıldığı denizin aşkıyla yanıp tutuşan bir toprak. Fransa'nın Atlas Okyanusu kıyılarına kuş uçuşu 5 kilometre mesafede, Paris'in 500 kilometre güneybatısında, sırtını ''Cognac'' bölgesine vermiş, aşağısını da ''Bordeaux bağları'' yla sağlama almış sakin ve sade bir belde. 300 yıl önce bir yakasına yerleştiği, birkaç kilometre ötede tuzlu sulara kavuşan Charente Nehri sayesinde kendini hep ''ötelerin kapısı'' görmüş Rochefort (Roşfor okunur) kasabası, zaten ''tersane'' görevi üstlensin diye ''Güneş Kral'' namıyla maruf 14. Louis (1638-1715) devrinde kurulmuştu. Kentmiş; hem de zamanında ne kentmiş. Hatta 1697'de ''Kraliyet Bahariye Tersanesi'' nin civarına bir botanik bahçesi yaptıran Kraliyet Başlevazımcısı Michel Bégon 'un (1638-1710) anısına bugün ''Begonya Konservatuvarı'' bile var. Eh, ''Begonya'' çiçeğinin isim babasına bu kadar vefa gösteren Rochefort dünyaca en ünlü evladı için neler yapmaz?
***
O, en ünlü ''evladının'' âşık olduğu, ikinci ''vatan'' bellediği ''ülke'' umursamasa, yüzde bin kayıtsız kalsa bile, hemşerileri ona müzeler kurar, her yıl onun anısına seminerler, konferanslar düzenler, sergiler açar. ''Aziyade'' yi, ''Bir Sipahinin Romanı'' nı, ''Mutsuz Kadınlar''ı, İstanbul'u, İzmir'i, Bursa'yı, Eyüp Sultan'ı, Atatürk'ü, Abdülmecit 'i anarlar. Bu kasabanın çocuğu, bahriye subayı, amatör botanikçi, ''Académie Française'' in 41 yaşında üyesi olmuş, çok renkli ve çok yönlü yazar, olağanüstü bir kişilik Louis-Marie Julien Viaud veya daha yaygın tanınan imzasıyla ''Pierre Loti (1850-1923), her geçtiği yere, eşine dostuna (düşmanları ve karşıtları da varmış tabii ki) önce ''Osmanlı'' , sonra ''Türkiye'' ve ''Türk'' sevgisini hiç kimseden gocunmadan adeta bir virüs gibi aşılamış. En zor tarihsel anlarda Osmanlı'yı savunup Abdülmecit' in dostluğuna, gencecik Türkiye Cumhuriyeti'ni destekleyip Mustafa Kemal Atatürk 'ün teşekkür ve minnetlerine mazhar olmuş. Türkofili (Türk sevgisi) ötesinde, ''Ötekini'' tanımak, ''Farklıyı'' sevmek, sevdirebilmek için ömrünü vermiş olan adam için peki ''biz'' ne yapmışız? Yanılıyorsak, yanlışımız eksiğimiz varsa, bilenler düzeltsinler lütfen. Eserlerinin çoğu Türkçeye bile çevrilmemiş. Faruk Ersöz 'ün Fransızca yazdığı bir kitap ve 1958'de Abdülhak Şinasi Hisar 'ın ''İstanbul ve Pierre Loti'' adlı ve son olarak da bu yıl yayımlanan, değerli araştırmacı-gazeteci-tarihçi Orhan Koloğlu 'nun ''Haremin Kadınları'' çalışmaları ve sınırlı sayıda makale dışında Loti ile ilgili doğru dürüst hiçbir Türkçe malzeme yok. İstanbul'daki kahvehane, bir cadde ve de Fransız okulundan başka adına, eserine, daha da önemlisi bize olan sevgi ve sadakatine ne kadar değer vermişiz. Nâzım Hikmet tarihsel ''bağlamının'' bağladığı özel koşullarda bol bol ''sömürgeci'' diye taşlayıp haşlamış yazar kişiliği; Hüseyin Rahmi Gürpınar , tatlısu kaptanı ''Orient''sever , Batılı erkek dadı seviyesinde tanıtmış adamı. Mührü kendinde saklı bazı ''ağır entelektüel'' lerimiz ise soytarı, hafifmeşrep ''dandy'' muamelesi yapmışlar Loti’ye.
***
Rochefort'un kibrit kutusu gibi sade, iki-üç katlı sarı-beyaz, bej-beyaz okyanus evleri gibi gösterişsiz yazan, dünyasını, görmek istediği evreni temiz ve duru bir dille anlatan yazarın yapıtlarına ve hayatına yakından baktığınızda her şeyin hiç de o kadar basit olmadığını görüyorsunuz. Askeri bir disiplin, katıksız bir bilim adamı titizliğindeki gözlemciliği yazarlığına, maceraperest seyyahlığına eklenince ortaya şaşılası özgün bir eser bütünlüğü çıkıyor. 1891 yılında, 41 yaşında Fransız Akademisi'ne seçilmesi sıradan bir raslantı veya ahbap-çavuş ilişkisinden kaynaklanmıyor.
Rochefort'da doğduğu ev de dahil olmak üzere 3.5 evin birleştirilmesiyle kurulmuş, Pierre Loti Sokağı'ndaki Pierre Loti Evi Müzesi, meraklılarına eşine ender rastlanır keyifte bir âlem sergiliyor. Her yıl sayısı artan ve şimdilerde yılda ortalama 50.000 ziyaretçinin hayran bakışları arasında bu mekâna rehber eşliğinde, sayısı 20'yi aşmayan gruplarla giriliyor. Kalan yarım evde de, Türk kahvesi de ikram edilen modern bir ''café-boutique'' var.
***
21-24 Ekim (1999) tarihleri arasında ''Association pour la Maison de Pierre Loti (Evi Derneği)'' tarafından, Rochefort ve La Rochelle belediyelerinin desteğiyle, ''Fransa'da Fas Yılı'' çerçevesinde düzenlenen ''Les Méditerranées de Pierre Loti  - Pierre Loti Akdenizleri'' kültürel faaliyetlerinin açış gününün kollokyum başlığı Loti ve olay hakkında belirleyici öğeyi baştan ortaya koyuyordu: ''Une Seconde Patrie: la Turquie - İkinci Bir Vatan: Türkiye'' Ve değerli okurlar, Türkiye'den bir tek kişi, uzman yazar, resmi şahsiyet, gayri resmi kişilik yoktu. Neyse ki İsveçli Demir Özlü , Fransalı Cybele Berk-Bozdemir ve Nedim Gürsel , Parisli konfeksiyon çalışanı ve doktora öğrencisi Hüseyin Kaya kısmen sohbet, kısmen de müdahalelere katıldılar. Loti ile ilgili bilinen en geniş araştırmaları gerçekleştirmiş olan Alain Quella-Villéger ve Alain Buisine 'nin dışında Amerika, Kanada, İtalya, Fas, Cezayir, Mısır gibi ülkelerden gelen uzmanlarla her faaliyet vesilesiyle (ister dans, ister tiyatro, ister sergiler konferanslar olsun), hatta bazen rahatsız edecek düzeyde Loti'nin Türk dostu oluşu vurgulandı. Üyeleri arasında başta emekli amiraller olmak üzere çok sayıda her kademe ve sosyal kategoride insanın olduğu derneğin başkanı Profesör Bruno Vercier , Türkiye'den muhatap(!) bulamadıklarından yakındı. Duyduğumuz kadarıyla Türkiye'de en azından bir ''Pierre Loti Dostları Derneği'' vardı. Acaba neredeydiler? Sonuçta etraf Türk dostlarıyla doluydu, ama görünürde pek Türk yoktu!
Diyojen, ortalık fazla aydınlık(!), yak şu mumu!
………………………………………………………………………….
Not : (Bu yazıdan yaklaşık 3 ay sonra, o dönemin Türkiye Cumhuriyeti  Kültür Bakanlığı’ndan aldığım bir mektupta 2000 ilkbaharında Pierre Loti ile ilgili bir dizi girişim öngörüldüğünü ve Rochefortlu dostların bağlantıları rica ediliyordu.)
(Bu yazı 31 Ekim 1999’da Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmıştır.)
**************
Türkün Türk Olmayan Dostları (2)
Fransalı Yahudilerin 'HAYAT BORCU'

PARİS- "Bizim Türklere 'Hayat Borcu'muz var. Hem sadece 2. Dünya Savaşı sırasında kurtardıklarıyla değil. 1492'de İspanya'dan sürüldüklerinden beri tarihin çok çeşitli dönemlerinde, coğrafyanın çok çeşitli köşelerinde bize sahip çıkmışlar, bizi korumuşlardır..."

Dünyaca ünlü uluslararası jeo-politika uzmanı ve tarihçi, Yahudi kökenli Fransız gazeteci, yazar, düşünür Alexandre Adler geçtiğimiz Çarşamba akşamı (24 Eylül 2008) Champs-Elysées Bulvarının en lüks ve saygın köşelerinden, "Ledoyen Pavyonu"nda, yaklaşık 300 kişilik seçkin ve özel bir topluluk önünde yaptığı 15 dakikalık bir konuşmada, kendi etnik ve dini kökenlerini de vurgulayarak Türklere, Türkiye'ye olan şükranını, bir kez daha bu sözlerle dile getiriyordu. Yaş ortalaması 60'ın üstünde olan topluluğun çok büyük bir kısmı Türkiye'den gelmiş veya Fransa'da yaşayan Yahudilerden oluşuyordu. Aralarında İsrail ve Avrupa'nın başka ülkelerinden gelen insanlar, aileler de vardı. Konukların ezici çoğunluğunun bir başka özelliği de "Holokost/Yahudi Soykırımı"ndan sağ kalan kişiler veya onların yakınları olmalarıydı.
                                                   xxx
Birazık geriye gidelim. Eylül'ün ikinci haftası hiç tanımadığım 3 isimden gazeteci sıfatıyla bir davetiye aldım. Albert Carel öncülüğünde, Arlette Bules ve Claire Romi desteğinde hazırlanmış bu davetiyede şöyle bir açıklama vardı: "1944 ilkbaharında Türkiye'nin yardımıyla Türkiye'ye yollanan Yahudi ailelerin tanıklıklarını sizinle paylaşmak için 24 Eylül saat 17.30'da düzenledikleri kokteyle katılmanız bizleri sevindirecektir. Anlatılacaklar akşama katılacak Türk yönetmenlere bu konuda bir belgesel film hazırlamaları için malzeme oluşturacaktır."  İtiraf etmeliyim ki, tekrar tekrar okuduğum davetiye beni beklenmedik biçimde heyecanlandırmıştı. Şimdiden sabırsızlanıyordum. Davetiyenin asgari bir onay cevabı beklediği vesilesinden yararlanıp, kartta belirtilen numarayı aradım. Karşıma doğrudan Albert Carel çıktı. 1932'de, kendisi 2 yaşındayken ailesinin Fransa'ya yerleştiğini, fakat Türk vatandaşlığını muhafaza ettikleri için 14 yaşında, 1944'te Türkiye'ye dönebildiklerini, 3-4 yıl sonra tekrar ailecenek Fransa'ya göçtüklerini anlattı. Son zamanlarda başta Fransa olmak üzere Avrupa'da Türkiye aleyhine söylenenleri duydukça, bu ülkeye olan sevgi ve minnetlerini ifade edebilmek amacıyla hayatta kalan bazı arkadaşlarıyla konuşmağa karar verdiklerini anlattı. Savaşın son döneminde Türk diplomatlarının Nazi zulmünden kurtardığı Türkiyeli Yahudilerle ilgili bir belgesel filmi hazırlandığının da duyulması bu girişimle adeta (!) denk düşmüştü. 24 Eylül akşamı tanışmak üzere sözleştik.
                                                        xxx
O akşam aralarında Türkiye'nin Fransa, UNESCO Daimi ve İsrail Büyükelçileri ve İsrail'in Fransa Büyükelçisi'nin de bulunduğu konuklar tarihi denebilecek bir anın heyecanını yaşıyorlardı. Albert Carel'in kısa bir girişle açtığı akşamın ilk konuşmasını, iktidar partisi UMP'nin Paris 8. Bölge (Ledoyen Pavyonu da tesadüfen bu bölgede) milletvekili, Nicolas Sarkozy'nin (eski) iyi arkadaşlarından Pierre Lellouche yaptı. Bu buluşma onu üç açıdan ilgilendiriyormuş. Bölge milletvekili ve 1951 Tunuslu Yahudi kökenli oluşu bir yana, özellikle cumhurbaşkanı tarafından Türkiye ile ilişkileri "ısıtmakla" görevlendirilmişmiş. Bu misyonu çerçevesinde geçtiğimiz Mayıs ayında Türkiye'ye giden Lellouche'un Türklere olan sevgisi ise yıllardır Fransız basınına bile mal olmuş ayrı bir konudur. Lellouche başından beri Türkiye'nin AB üyeliğini ikirciksiz destekleyen nadir sağ siyasetçilerden biri olmuştur. Türklere çok yanlış ve haksız davranıldığını açıkça savunuyor.
                                                       xxx
Paris Büyükelçisi Osman Korutürk'ün Şevki Berkez, Behiç Erkin, Necdet Kent, Selahattin Ülkümen gibi "Hayat kurtaran Türk diplomatlar"a ve 30'lu yıllarda İsmet İnönü, Celâl Bayar gibi devlet adamlarının Türk Yahudileri hakkındaki olumlu söylemlerine ilişkin kısa hatırlatmasından sonra söz alanlar, Albert Carel'i de ölümden kurtaran "Son Tren"lerin canlı tanıkları yaşadıklarını konuklarla paylaştılar. Özellikle de Arlette Bules ve Claire Romi 1944 baharında 7 konvoy trenin Türkiye Cumhuriyeti pasaportu veya kimliği taşıyan çok sayıda (*) Yahudinin 9-10 gün süren heyecanlı yolculuklarda, Almanya dahil tüm Nazi Avrupa'sını kat ederek İstanbul'a nasıl vardığını anlattılar. İstanbul'u nasıl bir "Yeryüzü Cenneti" olarak hatırladıklarını aktardılar. Romi ile daha sonraki özel konuşmamızda 50-60 yıl hayatının bu döneminden kimseye bahsetmek istemediğini, bir kaç sene önce 17 yaşındaki torununun bir okul ödevi vesilesiyle kendisi "Holokost" hakkında sorgulamasıyla dilinin çözüldüğünü öğrendik. Carel de olayı romanesk tarzda ele alan, Türk yazar Ayşe Kulin'in "Nefes Nefes" adlı romanının 2009 ilkbaharında Fransızca yayınlanacağını söyledi. (2009 sonbaharı ve 2010 baharı arasında Fransa'da bir "Türk Sezonu" düzenleniyor.) 
                                                         xxx
Gecenin en dokunaklı iki konuşmacısından biri, Auschwitz Anısı Fonları Derneği – AFMA Marsilya Şubesi sorumlusu, "Son Tren"e 11 yaşında binen Albert Barbouth idi. "Fransa'da 'Kurtuluş' savaşın bitişiyle kutlanır. Benim için 'Kurtuluş' trenden İstanbul'a indiğim andı", dedi. Diğer konuşmacıysa Alexandre Adler'di. Anne tarafından İstanbullu Alman Yahudi, baba tarafından doğrudan Alman Yahudiliğini belirtip, kendi ve yakınlarının bugünkü varlıklarını Türkiye'ye borçlu olduklarını, Osmanlı ve Türkiye tarihinden örnekler vererek Yahudilerle Türkler arasındaki dostluğun altını çizdi. Birebir tanıdığı bir örnek olarak Bulgar kökenli Yahudi Fransız piyanist Alexis Weissenberg'in (d. 1929 - Sofya) Türkiye üzerinden nasıl İsrail'e kaçabildiğini anlattı. Ayrıca vesileyle Türkiye'nin Orta Doğu, Orta Asya ve Kafkasya'da gün geçtikçe somutlanan ağırlığını hatırlattı. "Türk halkı çok gururlu bir halk. Kendi olumlu yanlarını anlatmaktan hoşlanmıyor. İstese de yeterince beceremiyor. Örneğin, adına ister Soykırım deyin, ister demeyin Ermeni Sorunu dahil, Türkiye'nin bugün kendini iyi ifade edebilmek için Yahudi dostlarının yardımına ihtiyacı olduğunu", söyledi. Sözlerini Türkçe "Ne mutlu Türküm diyene", diyerek tamamladı.
                                                           xxx
"Last Train/Son Tren" adıyla çekilecek belgeselin yapımcısı Meta Akkuş, tasarıyı tanıttıktan sonra konuklara ilk topladıkları malzemelerden hazırlanmış, duygulu ve başarılı kısa bir alıntı gösterdi. İlgili kişileri, devrin tanıklarını Türk yetkililer aracılığıyla kendileriyle temasa geçmeğe, yaşadıklarını anlatmaya çağırdı. Ortaya çok önemli bir belge çıkacağından hiç kuşkumuz yok. Ancak şayet hazırlanacak çalışma bilimsel bir titizlik gösterilmeden, yeterli ve gerçekçi araştırma yapılmadan abartmalı bir tablo çizecek olursa, hedef kitlesi olması gereken dünya kamuoyu ve 'Avrupalılar' nezninde güvenilirliğini baştan kaybeder. Sen, ben, bizim oğlan seyredip, ağlayacağımız bir "Türk Schindler'leri" masalı yazmaktan kaçınmalıyız. Türk makamlarının 2. Dünya Savaşı öncesi, sırası ve sonrasında her zaman "Sütten çıkmış ak kaşık" olmadıklarını ve meraklıların araştıracağı umuduyla  "Struma" ve "Parita" (**) gemilerinin trajik hikayelerini hatırlatmakla yetinelim. Sonra kim kime "Borçlu" çıkar belli olmaz!
-------------------   
(*) Bir 500 lafı geçti. Fakat sayı konusunda net bir bilgi verilmedi.
(**) Ayşe Hür – Taraf Gazetesi 16 Aralık 2007
 Sansursuz.com