ULUSLARARASI TERÖRİZM ve ERMENİ TERÖRÜAnkara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi son sinif ögrencisi oldugum yildi. Sene 1966. Siyasal Doktrinler dersini sevgili hocamiz Prof. Dr. Bülent Daver'den gene büyük bir keyifle dinliyorduk. Isledigimiz konu, Sovyetler Birligi Devlet Yapisi. Hocamiz bu yapi içindeki cumhuriyetlerden söz ederken, bir seyleri birden bire hatirlamis gibi konuyu degistirdi, yutkundu, hafiften titremeye baslayan sesini kontrol etmeye çalisarak "Çocuklar..." diye söze basladi. "Ilerde içinizden birileri mutlaka arastirmaci, gazeteci, yazar falan olacaktir. Hocaniz olarak sizden bir dilegim var. Allah rizasi için su Ermeni meselesini bir arastirin. Neyin ne oldugunu, ne olmadigini inceleyin. Göreceksiniz ki Türkiye'nin bu mesele kadar haksiz yere elestirildigi bir baska konusu yoktur. Ama ne yazik ki bu sorun ülkemizde yeterince inceleme konusu yapilmamistir. Oysa mutlaka yapilmalidir. Olanaklariniz ölçüsünde bu tür çalismalara katkida bulunursaniz, beni mutlu kilarsiniz, sizinle övünürüm..."
Türkiye henüz televizyonla tanismamisti o yillarda. Bu yüzden de, dünyada olup bitenleri ancak basin ve devlet radyolari araciligiyla izleyebiliyorduk. Yani TRT'nin sadece TR'si vardi ve bugünkü gibi " naklen savas görüntülerini 72 kanaldan hem de renkli olarak, aninda izleyebilmek kurgusu" henüz hayal bile edilemiyordu.
Ama bugünlere nazaran çok daha mutluyduk.
Çünkü bir tane ulusal sorunumuz vardi: Kibris
Ve de bir tane uluslar arasi sorunumuz vardi; gene Kibris. Dolayisiyla da Yunanistan.
Ya da biz öyle oldugunu saniyorduk. Megerse hiç tanimadigimiz bir sorun uç vermis de, biz farkinda degilmisiz. Bülent Hoca iste buna isaret etmek istermis. Bir yil kadar önce, 24 Nisan 1965 tarihinde ABD Kongresi'ne basvuran Ermeniler, Türklerin 1. Dünya Savasi esnasinda kendilerine soykirim uyguladiklarini iddia ederek, bunun Kongre tarafindan onaylanmasini ve tüm dünyada bir "Soykirim Günü" olarak anilmasini resmen talep etmisler. Olaylarin üzerinden 50 yil geçtigine isaret ederek de, dünyanin dört bir yaninda olusturduklari Anma Komiteleri vasitasiyla, elli yilin rakamsal agirligina yakisir anma toplantilari düzenlemisler, kiliselerde ayinler yapilmis, ayin sonlarinda intikam yeminleri edilmis, Vasington, Boston, New York, Londra, Paris, Marsilya gibi büyük merkezlerde Büyükelçilik ve Konsolosluk binalarimiza yürüyüsler yapilmis, diplomatlarimiz tehdit edilmis.
Ve de biz bunun tamamini atlamisiz... Toplum olarak atlamisiz, basin olarak atlamisiz, gençlik olarak atlamisiz. Atlamayan hocamiz ise, bu günleri görürcesine, o günlerden dikkatimizi çekmeye çalisirmis.
Yanimda oturan Bahadir'a döndüm, saka yollu, "Tam senlik is" dedim. " Hariciye'ye geçince, diplomatlarimizi tehdit ne demekmis, artik onlara gösterirsin..."
Bahadir'in yüzüne keyifli bir gülümseme yayildi, sag elini yumruk yapip siraya hafifçe vurdu: "Bekle Amerika, geliyorum..."
Sene sonunda Mülkiye'den mezun olduk.
Bahadir Disisleri'nin sinavlarini kazanip Diplomat oldu. Ben ise o günkü idealist duygularimla kaymakam olmakta kararliydim. Zaten çok arzuluydum ama, Bahri Savci Hoca'min bir benzetmesi adeta beynime kazinmisti. Yoksul Anadolu'nun yoksul kasabalarinda kaymakamlik yapmanin kutsalligina deginirken ve bizi bu yolda yüreklendirmek üzere, "...Yarin tayin olup gideceginiz bir kazada, bir kahvenin önünden geçerken, içerdekilerin tümü ayaga kalkip, '...devlet geçiyor' diyerek sizi selamlayacaklar. 23 yasinda bir genç, hangi meslekte bu itibari görür ki ?" diyordu sevgili hocamiz. Anayasa Hukuku'na geliyordu ve Mümtaz Soysal henüz asistandi. Deniz Baykal da öyle.
En çok da Muammer Aksoy Hocam kanima girmisti. Mezuniyet albümümüzde biz kaymakam adayi Idari Sube ögrencilerine seslendigi yazisinda, "... Yigit bir kere ölür, korkak bin kere... Sevgili Mülkiyeliler, bir kere ölenlerden olun...Yolunuz açik olsun..." diyordu. Ve tipki bize verdigi ögüt gibi, kendisi de "bir kere ölenlerden" oldu. Yasami boyunca, bu ülkenin, insan haklarina saygili, laik bir sosyal hukuk devleti olmasi yolunda savasti, hiçbir tehditten yilmadan, inançlarindan en ufak taviz vermeden yasadi ve elbette "bir kerede öldü". Öyle bir hocanin talebesi olabilme sansina sahip olmak nasil bir duygudur, anlatilamaz.
Ancak son sözü söyleyen Turan Günes Hoca olmus ve kesin hükmü vermisti: "Senden kaymakam olmaz!..." Bütün sinif kahkahadan kirilmistik. Açiklamasi ise son derecede inandiriciydi. " ...Bir kere" diyordu, " ismin faul. Orhan Çekiç. Orak Çekiç gibi... Bir de üstelik Nermin'in kitabinda, baska parti kalmamis gibi TIP bölümünü yazmissin...Sen daha mezun olmadan mimlenmissindir. En iyisi kisa yoldan dön, ser-sefil olma..."
Peki ne olayim, diye sorunca da baklayi agzindan çikartmisti: " Nermin'e Asistan ol!..." Nermin dedigi de, Nermin Abadan. Nermin Hoca Siyasi Partiler dersine geliyor ve bir yandan da profesörlük tezi anlaminda bir kitap hazirliyor. O günlerde Türkiye 1965 seçimlerine hazirlanmakta. Yani 1960 ihtilalinden sonraki ilk demokratik seçimler. Süleyman Demirel A.P. (Adalet Partisi) Genel Baskani henüz olmus, meydanlarda boy göstermekte. Iste Nermin Hanim'in yazacagi kitap, bu seçimlerin analiziyle ilgili bir çalisma olacak. Onun için, her biri farkli bir siyasi partiyi basindan, radyodan, mitinglerden, basin toplantilarindan takip edecek, meydanlarda anketler düzenleyecek, seçim sonuçlarinin ne olabilecegini tahmin edebilecek ve tüm bu verileri haftalik peryotlar halinde Hoca'ya sunacak bir ekibe ihtiyaç var. Bu ekip Haziran sinavindan 90 ve yukari not alan bes ögrenciden olusacak, (sonradan on'a çikarildi) ve yaz tatili boyunca dört ay sürecek olan bu çalisma karsiliginda her ögrenciye tatminkar bir ücret de ödenecek ki, tatilini benim gibi evinde degil de Ankara'da geçirdigine degsin. Bu ekibe Deniz Baykal ve Mete Tuncay nezaret edecek, Turan Günes de danisman olarak toplantilara katilacak.
Iste bu çalismada ben, o günlerin en popüler partisi olan, Mehmet Ali Aybar'in Türkiye Isçi Partisi'ni takip ediyordum. Kitabin içinde ismimizin, her ögrencinin üzerinde çalistigi parti ile ilgili bölümde geçecek olmasi, bize ayrica bir heyecan veriyordu. Iste Turan Hoca'nin da bana itirazi, yari saka yari ciddi, bu noktada baslamisti: " Solcu diye mimlenirsin!..." Sonunda bir orta yol bulunmus, Nermin Hoca kitabin önsözünde tüm ögrencilerin adini bir arada yazarak tesekkür etmisti ve hocamiz profesör olmustu.
Turan Hoca'nin tahmini dogru çikmis, kaymakamliktan tez zamanda vaz geçmistim. Dünyanin bilgisayar devi IBM'de çalismak, bu vesileyle sik sik yurt disi egitimler görmek bana çok cazip gelmisti. Yillar çabuk geçmis, 1973 yilina gelmistik. IBM Ankara'da bir uluslar arasi kurs düzenlenmisti. Bu defa yurt disindaki kursiyerler Ankara'ya gelecekler, egitim bu kez bizim ülkemizde verilecekti. Kursu verecek olan hoca ise IBM Lübnan'da çalisiyordu ve bir Ermeni idi. Ben de kursun koordinatörü idim. Büyük Ankara Oteli'nin havuzunda serinliyor, bir taraftan da ertesi gün baslayacak kursu konusuyorduk. Söz döndü dolasti, birden bire Beyrut'taki Türk karsiti Ermeni faaliyetlerine geldi. Hoca, bütün ciddiyetiyle kisa bir zaman içinde büyük olaylar çikabilecegini, bir Ermeni olarak kendisinin bunlari onaylamadigini, ama her hafta sonu ayinlerinde intikam yeminleri edildigini anlatip durdu.
Anlatilanlari büyük bir saskinlikla dinledim ama dogrusu hiç de ciddiye almadim..
Aradan kisa bir süre geçmisti. Bir - iki hafta kadar sonra Istanbul'daydim. Gazeteciden Hürriyet'i istedim. Uzanan elimin bir anda havada kaldigini hatirliyorum. Bahadir Hürriyet'in birinci sayfasindan, mezuniyet albümümüzdeki fotografi ile bana bakiyordu. Hiçbir sey hissedemeden, kaskati olmusum. Haber sürmansetten veriliyordu. Ermeniler 1761 Bahadir Demir'i Los Angeles'ta, Santa Barbara kentindeki Biltmore Oteli'nde, 27 Ocak 1973 Cumartesi günü katletmislerdi. 30 yasini henüz dolduruyordu ve Muavin Konsolos olarak ülkemizi ABD'de temsil ediyordu. Ayni cinayette Baskonsolosumuz Mehmet Baydar da öldürülmüstü.
Taksim Parki'na dogru sürünür gibi yürüdügümü hatirliyorum. Bülent Daver Hoca'nin yillar önce derste söyledikleri bir türlü aklimdan çikmiyordu. Bahadir'in sag elini yumruk yapip, siraya vurusu da gözlerimin önündeydi: "Bekle Amerika, geliyorum..." Oysa sonuç bu mu olmaliydi? Otuz yasinda, böylesine hunharca bir cinayet sonucu ölüp giden bir genç için ne söylenebilirdi ki? Ben de bir sey söyleyemedim. Bir bankin kenarina usulca ilistim, gelip geçenlere aldirmadan agladim. Ancak soku atlatabilmis, rahatlamistim.
Katil Gourgen Migirdiç Yanikyan adinda, 77 yasinda, Rus kökenli bir Ermeniydi. Kaçmaya tesebbüs bile etmemis, hemen yakalanmisti. Elinde Sultan Hamit döneminden kalma tablolar oldugunu, bunlari Türkiye'ye iade etmek istedigini söylemis, diplomatlarimizi bu maksatla otele davet etmis, daha konusmaya bile firsat kalmadan cinayeti islemisti. Migirdiç müebbet hapse mahkûm oldu, on yil kadar hapis yattiktan sonra, 1983 yilinda serbest birakildi. Kisa bir süre sonra da öldü. Verdigi ifadesinde Türklerden atalarinin öcünü aldigini söylemisti. Belli ki yakin günler sancili olaylara gebeydi. Bir taraftan Kibris ile ilgili olarak Yunanistan ile ugrasirken, Türkiye birdenbire kendini bir de Ermeni Meselesi ile karsi karsiya bulmustu. Sevr Anlasmasi'nin üç ana unsurundan ikisi, Rum ve Ermeni kartlari, iste birbiri ardina, Sevr'i yirtip atan Cumhuriyet'in temsilcilerinin önüne böyle getiriliyordu. Üçüncüsü olan Kürt karti henüz masada degildi. Onun olgunlasmasi için biraz daha süreye ihtiyaç vardi.
Aradan iki buçuk yil kadar daha geçti. Beklenen gün gelmisti. Ermeniler 22 Ekim 1975 Çarsamba günü Viyana Büyükelçimiz Dânis Tunaligil'i, sadece iki gün sonra da Paris Büyükelçimiz Ismail Erez ve makam soförü Talip Yener'i öldürdüler. Her iki olayi da Ermeni Terör Örgütü ASALA üstlenmisti. Ve bunu, tamamini takip eden sayfalarda kronolojik bir sirada bulacaginiz diger cinayetler izledi. Paris'te dört ayri zamanda dört eylem gerçeklestirildi. Bunun üçüncüsü olan eylemde bir diger sinif arkadasim Resat Morali öldürüldü. Resat Büyükelçilikte Çalisma Müsaviri olarak görev yapiyordu. Ayni cinayette Din Görevlisi Tecelli Ari da öldürülmüstü.
Cinayetler tüm hiziyla ve birbiri ardina devam ediyordu. 1982 yilina gelmistik. Is seyahati nedeniyle Izmir'deydim. Yeni Asir Gazetesi'nde bir ilan gördüm. Bu bir yarisma duyurusuydu: 1982 Yili Sevket Bilgin Ödülü. Konusu "Uluslar arasi Terörizm ve Ermeni Terörü". O günlerde SABAH gazetesi henüz yoktu, Ege'de en çok satan gazete Yeni Asir'di ve Sevket Bilgin de bugünkü Sabah Grubunun sahibi Dinç Bilgi'nin babasiydi. Gazete O'nun anisina her yil bir yarisma düzenliyordu.
Bu yarismaya katildim ve kazandim. Çalismam Yeni Asir'da uzun uzun yayinlandi. Bu elinizdeki gazete iste o çalismadan yapilan alintilardan meydana geldi.
Bu çalismanin önsözünde söyle demistim: " Bu incelemenin iki amaci var: Birisi Bülent Daver Hoca'min ögüdünü tutmak, digeri de sevgili sinif arkadaslarim Bahadir ve Resat'in ve tüm sehitlerimizin önünde saygi ile egilmek. Tüm insanlik adina."
Bu dileklere sunu ekleyebilirim. Ermeni Meselesi konusunu üniversitemizin tüm birinci siniflarinda, ikiser saatlik ders formatinda ve dia gösterisi ile destekleyerek ögrencilerimize anlattim. Gösterilen ilgi gerçekten olaganüstüydü. O ögrencilerimden bir bölümü bu gazetenin olusmasinda, makalelerin elektronik ortama aktarilmasinda büyük katki sagladilar. Kendilerine Tesekkür ederim. Sizler adina.
Yazan:Dr. Orhan Çekiç
http://ahmetdursun374.blogcu.com/ermeni-uluslararasi-terorizm-ve-ermeni-teroru_1422007.html