Gönderen Konu: İlber Ortaylı İle Tarih(indir).  (Okunma sayısı 2161 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 10.312
  • Puan: +26/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
İlber Ortaylı İle Tarih(indir).
« : Temmuz 08, 2008, 05:50:35 ÖS »
İlber Ortaylı İle Tarih(indir).
İlgisini çekneler için kaynak.
Geç kalmamak için hemen indiriniz derim.A.Dursun


Osmanlı Ailesi
http://rapidshare.com/files/116322805/osmanl__aile.part1.rar
http://rapidshare.com/files/116335787/osmanl__aile.part2.rar


Ülkemizde Eski Eserler
http://rapidshare.com/files/116356170/Turkiyede_Eski_Eserler.part1.rar
http://rapidshare.com/files/116342537/Turkiyede_Eski_Eserler.part2.rar


Osmanlı Ordusu
http://rapidshare.com/files/115109374/TRT-_OSMANLI_ORDUSU_ILBER_ORTAYLI_ILE.part1.rar
http://rapidshare.com/files/115096131/TRT-_OSMANLI_ORDUSU_ILBER_ORTAYLI_ILE.part2.rar


16-17 YY Osmanlı Devleti
http://rapidshare.com/files/117616396/TRT-Ilber.Ortayli.16-17yyda_Osmanl_-manas.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117624661/TRT-Ilber.Ortayli.16-17yyda_Osmanl_-manas.part2.rar


Lale Devri
http://rapidshare.com/files/117632988/TRT-Ilber.Ortayli.Lale.Devri.21.09.07.KcK.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117639394/TRT-Ilber.Ortayli.Lale.Devri.21.09.07.KcK.part2.rar


Harem
http://rapidshare.com/files/117646270/harem.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117652124/harem.part2.rar


Kitaplar Kütüphaneler Kültür
http://rapidshare.com/files/117658148/kitap_kuetuephane__kueltuer.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117663352/kitap_kuetuephane__kueltuer.part2.rar


Tarih Bİlinci
http://rapidshare.com/files/117670361/Tarih_Bilinci.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117674343/Tarih_Bilinci.part2.rar

Tarih Kitapları
http://rapidshare.com/files/117681617/Tarih_kitaplar_.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117687943/Tarih_kitaplar_.part2.rar

Kadılık
http://rapidshare.com/files/117697176/TRT-Ilber_Ortayli_ile__KADI_.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117705168/TRT-Ilber_Ortayli_ile__KADI_.part2.rar

Batılılaşma
http://rapidshare.com/files/117715856/TRT-Ilber.Ortayli.Batililasma.manas.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117727146/TRT-Ilber.Ortayli.Batililasma.manas.part2.rar

Osmanlı Futuhatı
http://rapidshare.com/files/117738132/TRT-Ilber.Ortayli.Osmanl_.Fuetuhat_.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117747975/TRT-Ilber.Ortayli.Osmanl_.Fuetuhat_.part2.rar

Oryantalizm
http://rapidshare.com/files/117760373/oryantalizm.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117770633/oryantalizm.part2.rar

Osmanlı Balkanlarda Nasıl İlerledi ...
http://rapidshare.com/files/117782495/TRT-Ilber.Ortayli.Osmanli.Balkanlarda.Nasil.ilerledi.KcK.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117819165/TRT-Ilber.Ortayli.Osmanli.Balkanlarda.Nasil.ilerledi.KcK.part2.rar

Yükselme
http://rapidshare.com/files/117833250/Osmanl__Yuekselme.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117842581/Osmanl__Yuekselme.part2.rar

Paşalık
http://rapidshare.com/files/117970252/Osmanl__Pa_alar_.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117977188/Osmanl__Pa_alar_.part2.rar

Osmanlı Padişahları
http://rapidshare.com/files/117987451/osmanl__padi_ahl_k.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117994512/osmanl__padi_ahl_k.part2.rar

Suriye 1
http://rapidshare.com/files/118008303/Suriye_1.part1.rar
http://rapidshare.com/files/118022493/Suriye_1.part2.rar

Suriye 2
http://rapidshare.com/files/118036080/Suriye_2.part1.rar
http://rapidshare.com/files/118049204/Suriye_2.part2.rar

19.YY Sarayları
http://rapidshare.com/files/118062669/19.yy_saraylar.part1.rar
http://rapidshare.com/files/118072791/19.yy_saraylar.part2.rar

Kanuni Devri
http://rapidshare.com/files/118086920/Kanuni_Devri.part1.rar
http://rapidshare.com/files/117959132/Kanuni_Devri.part2.rar
Rar Şifreleri:mazlumdanyana
Kaynak:
http://www.downtr.net/videolar/15590-jelber-ortaylje-jele-tarih-indir.html

Çevrimiçi Aykut

  • KATILIMCI
  • **
  • İleti: 872
  • Puan: +18/-1
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: İlber Ortaylı İle Tarih(indir).
« Yanıtla #1 : Ağustos 04, 2008, 10:09:15 ÖS »
Sayın Ahmet Dursun, bu imkanı bize sağladığınız için minettarım. Sayın İlber Ortaylı hayranı olduğum bir tarihçimizdir. Çok sağolun. Aykut
Küçük hırsız el feneri ile, büyük hırsız Deniz Feneri ile soyar

Çevrimdışı Kemal DENİZER

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 506
  • Puan: +8/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Toplumsal Bilinci Koruma ve Geliştirme Çatısı
Ynt: İlber Ortaylı İle Tarih(indir).
« Yanıtla #2 : Ağustos 05, 2008, 03:21:52 ÖS »
Ahmet bey merhaba...

Öncelikle geçmiş olsun, bel rahatsızlığınızın tekrarladığını öğrendim Mustafa bey'den.  Acil şifalar dilerim.

Yukarıdaki harika kaynağı bizimle paylaştığınız için çok çok teşekkürler.

Saygılar, sevgiler

Kemal

"Dahi odur ki, bugün herkes tarafından genel kabul gören doğruları söylediği zamanlar herkes onlara deli saçması der"  M. K. Atatürk (1926)

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 10.312
  • Puan: +26/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Ynt: İlber Ortaylı İle Tarih(indir).
« Yanıtla #3 : Ağustos 28, 2008, 11:32:33 ÖS »
Uzun zamandır giriş yapamadığım için ancak yanıt verebiliyorum.
Teşekkürlerimle.
Ahmet Dursun

Çevrimdışı KÜLTEGİN

  • KULLANICI
  • *
  • İleti: 2
  • Puan: +0/-0
Ynt: İlber Ortaylı İle Tarih(indir).
« Yanıtla #4 : Aralık 16, 2008, 10:27:45 ÖS »
Ne hikmetse ülkemizde tarih denilince sadece Osmanlı Devleti geliyor...
Bizim tarihimiz Osmanlı Devleti kurulmadan önce aşağı yukarı 5000 yıllık bir geçmişi var (bu rakam kesin değildir)

Bizlere Hun İmparatorluğunu 10 satırla, Göktürk İmparatorluğunuda 20 satırla anlatan tarih'i kendi tarihimiz gibi göremiyoruz ne yazıkki...

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 10.312
  • Puan: +26/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
TÜRK MitolojisindeYaratılış Destanı.
« Yanıtla #5 : Aralık 19, 2008, 11:22:28 ÖS »
YARATILIŞ DESTANI
Her şeyden önce su vardır. Yer, gök, ay ve güneş yoktu. İlah Kara Han ( Kayra Han ) ile insan vardı. Her ikisi de birer kara kaz şeklinde, suyun üstünde uçuyorlardı.

Kara Han hiç bir şey düşünmüyordu. O sırada insan rüzgârı icât edip suyu dalgalandırdı, Kara Hanın yüzüne su sıçrattı. Bunu yapınca da kendisinin ilahlardan daha güçlü olduğunu sandı, daha yüksekte uçmak istedi.
Ama uçamadı ve suya düşüp dibe doğru dalmağa başladı. Neredeyse boğulacaktı; "Bana yardım et!" diye bağırıp Kara Handan yardım istedi.

Kara Han izin verdi ve insan su yüzüne boğulmadan çıktı. Ondan sonra Kara Han: "Sağlam bir taş olsun!" dedi; suyun dibinden bir taş yükseldi. Kara Han ile İnsan, bu taşın üstüne oturdular. Kara Han İnsana: "Suya dal, suyun dibinden toprak çıkar!" diye emir verdi, insan bu emri yerine getirdi. Suyun dibinden çıkardığı toprağı Kara Han'a götürdü.

Kara Han, insanın getirdiği toprağı suyun üzerine serpti ve serperken de: "Yer olsun!..." diye buyurdu. Buyruk yerine geldi, böylece yer yüzü yaratılmış oldu. Kara Han, insana yi-, ne: "Suya dal ve suyun dibindeki topraktan çıkar!.." diye emir verdi, insan suya daldığı zaman, bu sefer, kendim için de toprak alayım, diye düşündü, iki avucuna da toprak doldurdu, birindekini Kara Han'dan gizlemek için ağzına attı, sakladı. Maksadı, Kara Han'dan saklayıp kendine göre bir yer yaratmaktı.

Bu düşünceyle avucundaki toprağı getirip Kara Han'a uzattı. Kara Han, bu toprağı da suyun üzerine serpti ve genişlemesini buyurdu. Ne var ki Kara Han'ın suya serptiği toprak gibi, insanın ağzının içine sakladığı toprak da büyüyüp genişlemeğe başlamıştı. Bunu düşünmeyen insan korktu, soluğu kesilecekti, neredeyse Ölecekti. Kaçmağa başladı. Ama nereye kaçsa yani başında Kara Han'ın varlığını hissediyordu, ondan kaçamıyordu. Çaresiz kalınca yalvarmağa başladı.

Kara Han, insana: "Ağzındaki toprağı ne için sakladın?" diye sordu, insan: "Kendim için yer yaratmak niyetiyle saklamıştım." diye cevap verdi. Kara Han da: "Öyleyse at ağzından da kurtul!" dedi. insan, ağzında sakladığı toprağı attı. Bunlar yere dökülürken küçük tepeler meydana geldi. Bunun üzerine Kara Han: "Şimdi sen artık günahlı oldun" dedi; "Bana karşı geldin, kötülük düşündün. Senden sonra sana uyan, senin gibi kötülük düşünenler, senin gibi kötü kişi olacaklar; bana itaat edenler ise iyi ve temiz düşünceli olacak, onlar güneş ve aydınlık yüzü göreceklerdir. Bundan sonra senin adın Erlik olsun. Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun, günahlarım senden saklayanlar ise benim olsunlar!..."
Bu sırada, yer yüzünde dalsız budaksız bir ağaç yeşermişti. Kara Han bu dalsız budaksız ağacı görünce hoşlaşmadı; "Dallan, yaprakları olmayan ağaca bakmak hoş değil, bu ağacın dokuz dalı birden olsun!..." dedi. Dalsız budaksız ağaç bir anda dokuz dallı oluverdi. Kara Han bunu görünce: "Bu dokuz dalın her birinin kökünde birerden dokuz kişi türesin ve bunlardan dokuz millet olsun!.." dedi.

Erlik, bunlar olurken büyük bir gürültü duymuştu. Nedir acaba? diye bakınıp düşünürken vardı Kara Han'a gürültünün sebebini sordu. Kara Han da: "Ben bir Hakanım sen de kendince bir Hakansın. Duyduğun gürültüyü yapan insanlar benim insanlarımdır." diye cevap verdi. Erlik bu milleti kendisine vermesi için Kara Han'a rica ettiyse de Kara Han: "Hayır!" diye karşıladı; "Sen git kendi işine bak!"

Erlik'in canı sıkıldı. "Hele dur bir gidip şu milleti göreyim" diye kalabalığın yanına vardı. Orada, insanlardan başka yaban hayvanları, kuşlar ve daha bilmediği bir çok güzel yaratıklar vardı. Erlik: "Kara Han bunları nasıl yarattı acaba? Bunlar burada ne yiyip ne içiyorlar?" dîye düşünmeğe başladı. O düşüne dursun , insanlar ağacın meyvelerinden yemeğe başlamışlardı. Erlik baktı ki, insanlar ağacın yalnız bir yanındaki meyvelerden yiyorlar, öte yandakilere ellerini bile sürmüyorlar. Gidip bunun sebebini sordu, insanlardan aldığı cevap ise: "Tanrı bize o yandaki meyvelerden yemeyi yasak etti, biz de bunun için o meyvelerden yemiyor ancak, irin verdiği güneşin doğduğu yandaki meyvelerden yiyoruz. Şu gördüğün yılan ile köpek, o yasak yandaki meyveleri ye-mememiz için bekçilik ediyor."

Bu cevap Erlik'in canını sıkacağı yerde sevindirdi. Ağacın çevresindeki insanların arasında bulunan Doğanay (Törüngey) denilen bir adam buldu ve ona: "Kara Han size yalan söylemiş. Asıl size yasakladığı meyvelerden yemeniz gerekir; daha tatlıdır, göreceksiniz" dedi. Bu sırada uyumakta olan yılanın ağzına girdi ve yılana ağaca çıkmasını söyledi. Yılan da ağaca çıkıp yasak meyvelerden yedi. Doğanay'ın karısı Ece (Eje) yanlarına gelmişti. Erlik, Doğanay'la Ece'ye de meyvelerden yemeleri için ısrar etti. Doğanay, Kara Han'ın sözünü tutarak yasak meyvelerden yemedi ama karısı Ece dayanamadı, yedi. Meyve çok tatlı-idi. Alıp, kocasının ağzına sürdü o anda Doğanay ile Ece'nin tüyleri dökülüverdi, birden utanmağa başladılar, kaçışıp her biri bir ağacın ardına saklandılar.

Bu işler olurken Kara Han oraya gelmişti, insanların hepsi birden kaçışıp aklınca birer köşeye gizlenmişlerdi. Kara Han: "Doğanay!. Ece!. Doğanay! Ece!" diye haykırmağa başladı. "Neredesiniz?"

Doğanay'la Ece: "Ağaçların arasındayız" diye cevap verdiler. "Sana görünemeyiz. Utanıyoruz."
Sonra, olanları bir bir anlattılar. Kara Han, bildiği şeyleri duymanın Öfkesi içinde her birine ayrı ayrı cezalar verdi: "Şimdi sen de Erlik'ten bir parça oldun" diye yılana verdi ilk cezasını; "İnsanlar sana düşman olsun, seni görünce vurup, ezip öldürsünler!" dedi.

Ece'ye döndü: "Sen Erlik'in sözüne uydun, yasak meyveyi yedin, öyleyse cezanı çekeceksin. Çocuk doğuracaksın, doğururken de türlü eza cefa ve acı çekeceksin. Sonunda öleceksin, ölümü tadacaksın!"
Doğanay'a da şöyle diyerek cezasını verdi: "Erlik'in gösterdiğini yedin. Benim sözümü dinlemedin. Madem Erlik'in sözüne uydun öyleyse onun adamları onun ülkesinde yaşar, karanlık dünyasında bulunur. Benim ışığımdan mahrum kalır. Benim sözümü dinlemiş olsaydın benim gibi olacaktın. Dinlemediğin için dokuz oğlun ve dokuz kızın olacak. Bundan sonra ben insan yaratmayacağım. Bundan sonra insanlar senden türeyecek. Tek başına ne yaparsan yap."

Erliğe de kızdı: "Benim adamlarımı neden aldattın?" diye sordu öfkeyle. ,
Erlik: "İstedim vermedin" dedi; "Ben de senden çaldım. Artık hep çalacağım. Atla kaçarsa düşürüp çalacağım; içip içip sarhoş olurlarsa birbirine düşürüp döğüştüreceğim.. Suya girseler, ağaçlara çıksalar bile yine çalacağım."

Kara Han da: "Öyleyse üç kat yerin altında, ayı güneşi olmayan karanlık bir dünya vardır. Seni oraya atıyorum!" diye Erlik'i cezalandırdı.

Bu iş de bitince bütün insanlara birden ceza verdi: "Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz kazanacak, gücünüzle elde edeceksiniz, benim yemeğimden yemek yok" dedi; "Artık yüz yüze 'gelip sizinle konuşmayacağım. Size bundan sonra Gök Oğul'u (Maytere) göndereceğim."
Gök Oğul gelip insanlara bir çok şeyler yapmasını öğretti. Arabayı da Gök Oğul yaptı. Ayrıca ot köklerini, yenebilecek bir kısım otlan yemeyi insanlara öğretti.

Bu böylece sürüp giderken Erlik Gök Oğul'a yalvarıyordu: "Ey Gök Oğul, bana yardım et, Kara Han'dan izin iste, yanına çıkmak dileğimi söyle, yardım et bana!",
Gök Oğul, Erlik'in bu dileğini Kara Han'a iletti ise de Kara Han aldırış bilş etmedi; Gök Oğul tam altmış yıl yalvarma-sına devam etti. Bunun üzerine, altmış yılın sonunda Kara Han Erlik'e haber gönderdi: "Düşmanlıktan vazgeçersen, insanlara kötülük etmezsen sana izin veririm, yanıma gelirsin." dedi. Erlik söz verdi. Bunun üzerine, Kara Han'ın huzuruna çıktı, baş eğdi: "Beni kutsa, bana izin ver, ben de kendime gökler yapayım" diye yalvardı.

Kara Han buna da izin verdi, îzni koparan Erlik kendisi için gökler yaptı Adamlarını başına topladı, yaptığı göklere yerleştirdi, kendisi de başlarına geçti, çok kalabalık oldular. .
İlâh Kara Han (Kayra Han) ın en sevgili kullarından olan Ulu kişi bu durumu görüp üzülmüştü. Üzüntü içinde düşündü: "Bize bağlı, bizim öz insanlarımız yer yüzünde cefa çekip yoruluyor; Erlik'in adamları ise göklerde keyfedip duruyor. Bu iş, bir işe benzemez."

Bu üzüntülü düşünce içinde, biraz da Kara Han'a gücenmiş olarak, Erlik'e savaş açtı. Ne var ki Erlik daha güçlü çıkıp karşı geldi ve ateşle vurup Ulu kişiyi kaçırdı. Ulu kişi doğrulayıp Kara Han'ın huzuruna çıktı. Kara Han'ın: "nereden geliyorsun?" diye sorması üzerine Ulu Kişi: "Erlik'in adamlarının gökyüzünde oturması, buna karşılık bizim iyi insanlarımızın yer yüzünde yorgun argın yaşamaları ağınma gitti, bu çok kötü bir durum diyerek Erlik'in yandaşlarım yere indirmek göklerini başına yıkmak için Erlik'le savaş etmek istedim. Fakat gücüm yetmedi, o beni kaçırdı" diye üzgün ve ağlamaklı cevap verdi.

Kara Han üzülmemesini söyledi. "Erlik'e benden başka kimsenin gücü yetmez" dedi. "Erlik'in gücü senden fazladır. Ama bir gün gelecek senin gücün Erlik'in gücünden daha üstün olacak..."

Bu söz üzerine Ulu Kişi'nin yüreği "ferahladı rahat rahat uyudu.
Bir gün geldi Ulu Kişi o gün güçleneceğini hissetti. Yine o gün Kara Han Ulu Kişiyi yanına çağırttı ve: "Var git, güçlendin gayri; Erlik'in göklerini başına yıkacak güce kavuşturdum seni, maksadına ereceksin" dedi. "Kendi gücümden sana güç verdim."

Ulu Kişi önce hayret etti: "Yayım yok, okum yok, kargım yok, yatağanım yok. Kupkuru bir bileğim var. Yalnız bilek gücüyle Erlik'i nasıl yok edebilirim ben?"

Kara Han, Ulu Kişi'ye bir kargı verdi. Ulu Kişi kargıyı alıp Erlik'in göklerine gitti. Erlik'i yendi, kaçırdı; göklerini alt üst edip kırdı geçirdi. Erlik'in gökleri parça parça oldu yeryüzüne döküldü. O zamana kadar dümdüz olan yer yüzü, o günden sonra kayalıklarla, sipsivri dağlarla doldu. Görklü Güzel Tanrının özene bezene yarattığı o güzel yer yüzü eğri büğrü oldu. Erlik'in bütün yandaşları yere döküldü; suya düşenler boğuldu; ağaca çarpanlar sakatlanıp can verdi; sipsivri taşların kayaların üstüne düşenler öldü; hayvanlara çarpanlar hayvanların ayaklarının altında kaldılar.

Durum böyle olunca Erlik varıp Kara Han'dan kendine bir yer istedi. "Benim göklerimin yıkılmasına sen izin verdin, benim barınacak bir yerim kalmadı" dedi. Kara Han Erlik'i yerin altındaki karanlık ülkesine sürdü, üzerine yedi kat kilitler vurdurdu. "Burada güneş ve ay ışığı görmeyesin; iyi olursan yanıma alırım kötü olursan daha derinlere sürerim" dedi. Erlik bunun üzerine: "Öyleyse ölmüş insanların canlarını bana ver; bedenleri senin olsun canları benim işime yarasın" diye bir istekte bulundu. Kara Han : "Hayır, onları da sana vermeyeceğim" dedi; "İstiyorsan kendin yarat." Böylece yaratma iznine kavuşmuş olan Erlik eline bir çekiç, bir körük ve bir örs alarak vurmağa başladı. Her vuruşta bir hayvan ortaya çıktı. Sırasıyla kurbağa, yılan, ayı, domuz, deve ve kötü ruhlar yer yüzünü doldurdu. Sonunda Kara Han gelip Erlik'in elinden çekici, örsü ve körüğü aldı, ateşe attı. Körük bir kadın, çekiç bir erkek oldu. Kara Han kadını yakalayıp yüzüne tükürdü. Tükürür tükürmez, kadın bir kuş olup uçtu. Bu kuş, eti yenmeyen tüyü bir işe yaramayan Kurday denilen kuştur.

Kara Han erkeği yakalayıp onun da yüzüne tükürdü, o da bir kuş olup uçtu, adına Yalban Kuşu dediler.
Bütün bunlardan sonra Kara Han, insanlara: "Ben size mal verdim, aş verdim; yer yüzünde iyi, güzel, temiz ne varsa verdim, yardımcınız oldum, siz de iyilik yapınız. Ben göklerime çekileceğim, belki bir daha dönmeyeceğim." dedi. Arkasından yardımcı ruhlarına: "Gün Aşan, sen, içki içip aklını yitirenleri; körpecik çocukları, kısrak yavrularını inek buzağılarını koru, onlara kötülük gelmesin. Sağlığında iyilik yapmış olanların ruhlarını yanına al, intihar edenlerinkini alma. Zenginlerin malına göz dikenleri, hırsızlan, başkalarına düşmanlık edenleri koruma. Benim için, bir de Hâkanları ile Yurtlan için savaşıp ölenlerin ruhlarını da yanına al, benim yanıma getir.

İnsanlar! Size yardım ettim, sizden kötü ruhları uzaklaştırdım. Onlar insanlara yaklaşırlarsa insanlar onlara yiyecek versinler, ama o kötü ruhların yemeklerinden yeme-sinler, yerlerse onlardan olurlar. Şimdi ben aranızdan ayrılıyorum ama yine geleceğim beni unutmayınız, geri gelmez sanmayınız. Tekrar geldiğimde iyiliklerinizin ve kötülüklerinizin hesabını göreceğim. Şimdilik benim yerimde Ağca Dağ, Ulu Kişi ve Gün Aşan kalacaklar, sizlere yardımcı olacaklar.

Ağca Dağ! Gözlerini dört aç! Erlik senin elinden ölenlerin ruhlarını çalmak isterse, Ulu Kişi'ye söyle, o güçlüdür. Gün Aşan, sen de iyi dinle, kötü ruhlar yerin altındaki karanlıklar ülkesinden yukarı çıkmasınlar, çıkarlarsa hemen Gök Ogul'a git ve haber ver, ona güç verdim, kötü ruhları kovar.
Alma Ata ayı ve güneşi bekleyecek. Ulu '"işi yer yüzünü ve gök yüzünü koruyacak Gök Oğul ise iyilerden kötüleri uzaklaştıracaktır."

Bunlan söyledikten sonra Kara Han uzaklaştı.
Ulu Kişi Kara Han'ın öğütlerini bir bir yerine getirdi. Olta yaptı, balık avladı; tüfeği barutu icât etti, sincap o vurdu.

Sonra bir gün geldi Ulu Kişi kendi kendine mırıldandı:
"Bugün beni rüzgâr uçuracak, alıp götürecektir!"
Ulu Kişi'nin dediği gibi rüzgâr geldi, aldı Ulu Kişiyi uçurdu götürdü. Ağca Dağ bunun üzerine insanlara: "Ulu Kişi'yi ilâh Kara Han yanına aldı. Onu bulamazsınız artık, beni de bir gün gelecek yanına çağıracak, nereye isterse oraya gideceğim. Siz öğrendiklerinizi unutmayın, Kara Han böyle istedi" dedi.
İnsanlar kendi hâline bırakıp o da gitti.
 Atilla KUT

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 10.312
  • Puan: +26/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Prof.Dr.İlber Ortaylı'dan TÜRK ERMENİ İLİŞKİLERİ
« Yanıtla #6 : Aralık 21, 2008, 11:21:07 ÖÖ »
Prof.Dr.İlber Ortaylı'dan TÜRK ERMENİ İLİŞKİLERİ
Değerli dostlar,
Sayın Aksu arkadaşımız İlber Ortaylı'nın TÜRK ERMENİ İLİŞKİLERİ konulu sesli anlatımını sitesinde yayınlamış.
İndirme güçlüğü yaşaynların buradan bakmalarını öneriyorum.
Sayın Vahdet Nafiz Aksu'ya bu çalışmasından ötürü teşekkürler.
Ahmet Dursun

http://www.vahdetnafizaksu.net/ilber.asp

Sitenin hemen altında ise İLBER ORTAYLI -ALEV ALATLI  GLOBALLEŞME konusunu bulacaksınız.

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 10.312
  • Puan: +26/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
İRENE MELİKOFF/İlber Ortaylı
« Yanıtla #7 : Ocak 13, 2009, 11:23:46 ÖÖ »
İRENE MELİKOFF
İlber Ortaylı

Türkolojinin büyük yıldızı kaydı..
 
İrene Melikoff, Fransız akademi dünyasının zirvesine çıkarken üç de aydın çocuk yetiştirdi. Üstelik her zümrenin sevgisini kazanmıştı.

Fransız medyasında çıkan haberler dört haftaya yakın bir süredir komada olan ünlü bir bilginimizin, Prof. Irene Melikoff’un iyileşme imkanının kalmadığını yazıyordu. Bu haber hekimlerin raporuna dayanıyordu. Nitekim perşembe gecesi ebedi aleme geçti. Hiç şüphesiz Türkoloji dünyası yaslı günler yaşıyor.

 1917 Ekim’inde Petrograd’da doğdu. St. Petersburg’un savaş başında değiştirilmiş adıydı. İhtilal günleriydi, sokaklar kaynıyordu. Ana tarafından Rusya’nın soylu bir ailesinden, baba tarafından Azerbaycan’ın petrol burjuvazisine mensup Aleksandr Melikoff’un kızıydı. 

Küçük İrene’e sorsalar Rusya’yı bırakabilir miydi bilinmez ama aile bir yıl içinde Rusya’yı terk edip Fransa’ya geçti. Ruslar bazı muhacir milletlere benzemez; okumuş üst sınıf aileler ulusal kültürel kimliklerini hassasiyetle muhafaza eder.
Kusursuz Shakespeare okuyacak kadar düzgün İngilizce ve bulunduğu ülkenin Fransızcasını en haddeden geçmiş tarzıyla kullanan Melikoff; hiç şüphesiz ki Rusçayı da en zarif telaffuz ve zengin lügat ile öğrendi. Üç dili de sadece kulaktan değil, kitaplardan zenginleştirmişti. Sonra bunlara İtalyanca katıldı. Döneminin bütün Fransız aydınları gibi liseyi bitirdiğinde Yunanca, Latince klasiklerle yeterince tanışmıştı.

Melikoff Kafkasların kültürünü her zaman büyük hayranlık ve saygıyla izlediğinden, Doğu dilleri okuluna gitti. Burada Türkiyat şubesini seçmişti. Bölümün hocası Jean Deny idi. Prof. Deny Polonya asıllıdır. Güçlü bir linguist yani dilbilimcisiydi. Türk dilinin gramerini halen aşılmaz biçimde derleyen odur.

Öğrenciler Deny’yi sıkıcı buluyorlardı. Sıkıcı bulmadıkları, ömür boyu hayranlıkla andıkları hocaları ise Paris’te sürgününü yaşayan, milli mücadele döneminin sağlık bakanı Dr. Adnan Adıvar’dı. “Adıvar size ne öğretiyorduk ki?” diye sorduğum zaman Bernard Lewis “Her şeyi, hatta Goethe’nin ‘Faust’unu bile. O iki dünyanın da kültürüne sahip, ikisinin de üstadıydı” dediydi. 

Türkler onu hep el üstünde tuttu
İrene Melikoff ünlü matematikçimiz Salih Zeki Bey’in oğlu Faruk Sayar ile evlendi. Bu evlilikten Belkıs Sonya, Ladin ve Şirin Laura adlı üç kızları oldu. Kültürel kimliği kuvvetli bütün Rus aydınları gibi yad ellerde üç kızına da Rusça öğretti ve çok sevdiği kızlarının babalarının dili olan Türkçeyi de birlikte aşıladı. Şirin Laura bugün saygı duyulan bir Türkologdur, bilhassa Azerbaycan mıntıkasının edebiyatını çok iyi tanır.

İrene Melikoff hoca Türkiye’nin her şeyiyle ilgilendi. “Danişmendname” üzerine kaleme aldığı ünlü doktorasından sonra Alevi tetkikleriyle uğraştı. “Uyur İdik Uyardılar” onun bu konuda geniş halk kitlelerine yönelik bir kitabıdır.
Türkiye’nin solcularını da sağcılarını da tanıdı. Kırıcı olmadı ve batılı meslektaşlarında pek bulunmayan tevazuu ile her zümrenin muhabbetini kazandı. Strasbourg’da yardım etmediği Türk yok gibiydi; işçiler, gurbetçiler, talebeler...  İnsanımız kendisini kollayanı unutmaz; Melikoff da Türklerin bulunduğu yerlerde el üstünde tutuluyordu.
En tatsız zamanlarda bile Türkiye’den uzak kalmadı.

Birçok Türkologun Türkçe konuşmayı öğrenmediği, kendisine tarihçi diyenlerin Türk edebiyatı ile ilgilenmediği, hatta lüzumlu bir faaliyet olan gazete okumaktan bile kaçındığı bir dönemdeyiz.
İrene Melikoff Türkolojinin altın devrine mensuptur ama zor hayatının içinde üç aydın çocuk yetiştirip Fransız akademi dünyasının zirvesine kadar yükseldi. Yaşadığı hayatın emektar ruhlu insanlara örnek olmasını dileriz.

Birtakım münasebetsizlerin aksine, tatsız zamanlarda dahi Türkiye’den uzak kalmadı. Bu halkı ve ülkeyi sevdi. Onun şahsında sıcak bir dost tanıdık. 30 yıla yakın tanıdığım, samimiyetle görüştüğüm bir aziz meslektaşı unutmak mümkün değil. Her zümreden Türkün tanıdığı kimseydi.

Bilim dünyamızdan bir yıldız daha kaydı. Üzüntülü günler ama hayat bu.
****************
PİR SULTAN::Pir Sultan Abdal bir islam düşmanımıy dı?
PİR SULTAN SÖYLENCESİNDE HIZIR PAŞA
Pertev Naili Boratav ve İrene Melikof'un kanıları da bu varsayımı destekliyor hatta Mehmet Fuat, Boratav'ın bulguları ışığında tarihin 1560 olabileceğini yazıyordu.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1520.0
----------

Özkan Özgür

  • Ziyaretçi
Ynt: İlber Ortaylı İle Tarih(indir).
« Yanıtla #8 : Ocak 13, 2009, 10:42:55 ÖS »
Türk göçmen topluluğu, her zaman  Melikoff'u saygı ile hatırlayacaktır. Yalnızca Türkoloji üzerine değil, Özellik ile Nazım Hikmet ile ilgili çalışmaları ve Alevi kültürü üzerine olan yapıtları ile anımsanacaktır. O aynı zamanda Türk isçi sınıfı hareketinin yakın bir dostuydu. Sevgili torunu Melissa ,  Sevgili  Şirin'nin aile ve dostlarının başı sağolsun.

* Bu konuşma metnini Sn. Irene Melikoff, Dostluk ve Barış ödülünü aldığı yıl Hacı Bektaş Veli’yi Anma Törenlerinde dinleyicilere sunmuştur.
Sayın sevgili dostlar, sizin aranızda olmak benim için bir mutluluk ve şereftir. 1960 senesinde bir yaz gününde ben üç defa Hacı Bektaş'a geldim ve o gün hayatım değişti. O günden beri ben Hacı Bektaş'ı bırakamadım. Sevgili dostlar son zamanlarda nereye baksak dünyanın her köşesinde acımasız olaylar ve kardeş kavgasıyla karşılaşıyoruz. Böylesi acımasız bir ortamda sizlere Bektaşi edebiyatındaki insan sevgisi ve hoşgörüden söz edeceğim. Bunlar zaten her zaman Bektaşiliğin başta gelen tanımları oldu. Zikrettiğimiz kavramlar sufiliğin genel konularıdır. Çünkü insan sevgisi ve evrensellik, Sufiliğin özellikleridir. Bektaşilik her şeyden önce bir halk Sufiliğidir. Nitekim Hünkar Hacı Bektaş Veli bir halk Sufisiydi. Sufilik Anadolu'nun zengin ve kültürel hayatını derinden etkilemiştir. Sufilik sadece şehirlerde değil, Anadolu halkının arasında da yayıldı ve halkın dünyasına derin bir damga vurdu. Anadolu Sufiliğinin doğuşu XIII. yüzyılda oldu. Bu yüzyılda şehirde Mevla’na Celalettin Rumi'nin etkisi sürerken Hacı Bektaş Veli'de vardı. Ayrıca halk Sufileri arasında büyük şair ve evrensel düşünür Yunus Emre'de yaşıyordu. Yunus emre zamanında Bektaşi tarikatı XIV. yüzyılda yani Hacı Bektaş'ın ölümünden sonra Abdal Musa tarafından kurulacaktır. Ancak Bektaşiler Yunus Emre'yi benimsemişlerdir. Yunus'un çok geniş bir alanı var; hem Türk edebiyatında önemli bir yer tutuyor, hem de evrensel edebiyatta hümanist düşünürlerin arasında yer alıyor. Aynı zamanda onu Bektaşi edebiyatından ayıramayız. Bektaşi şairleri Yunus Emre'nin düşüncelerini bu güne kadar sürdürdüler. Söz konusu düşünceleri Bektaşi nefeslerinde buluyoruz. Bektaşi nefesleri insan sevgisi ve hoşgörüsü ile doludur. O nedenle sözlerimize Koca Yunus'un şiirleriyle başlamak doğru olur. Yunus Emre'nin ilahileri aşktan yani tanrısal aşktan esinlenmiştir. Çünkü ilahi aşk insanın en yüksek mertebesidir. Yunus bunu şöyle getiriyor. "Aşkı olmayana din ve iman gerekmez."


Hoşgörü ve insan sevgisinden yoksun olan din değildir, çünkü din ilk önce aşk demektir. Yunus şöyle diyor:


"Bir kez gönül yıktınsa


Bu kıldığın namaz değil


Yetmiş iki millet dahi


Elin yüzün yumaz değil"


Yunus şiddetle kin duysunu ret ediyor.


"Biz kimseye kin tutmayız


Kamu alem birdir bize"


Belirttiğimiz gibi Bektaşi edebiyatında Yunus Emre'nin etkisi derindir. Hatta Yunus Bektaşi edebiyatının kurucusu sayılabilir. Çünkü şairler Yunus'un tecrübesini bu güne dek yaşatmışlardır.


Bektaşiliğin en eski şairlerinden biri Kaygusuz Abdal'dır. kaygusuz Abdal, Abdal Musa'nın mürididir. Abdal Musa tarihçi Aşık Paşazade'ye göre Sultan Orhan zamanında yaşamış ve onun fetihlerine katılmıştır. İlk Bektaşi tarikatının kurucusu Abdal Musa olmuştur. Türbesi Antalya'ya bağlı Elmalı Tekke köyündedir. Kaygusuz Abdal'ın şiirleri biraz daha kuşkucu olmakla beraber genellikle Yunus'unkinden farklı değildir. Örneğin Yunus şöyle diyor:


"Dervişlik hırka ile taç değil


Gönlün derviş eyleyen, hırkaya muhtaç değil"


Kaygusuz Abdal'a atfedilen bir şiirde ayın düşünceyi buluyoruz. Ancak şair ayrıca Tanrı sevgisini dile getiriyor.


"Dervişlik hırkada taç da değildir


İsilik ottadır sacda değil


Hakkı ister isen ademde iste


Irak’ta Mekke'de Hacda değildir


Bir kardeşin hatırını yıkma


Eğilip kıldığın secde değildir




Aşk ile öle gör Kaygusuz Abdal


Aşk ölmezsen güç de değildir"


Aynı düşünceleri daha önce Yunusun şiirinde gördük. Bunlar Sufiliğin felsefesidir.


Bazen bu mısralar Hacı Bektaşa atfediliyor. Unutmayalım ki ilahiler ve nefesler kulaktan kulağa iletiliyordu. O yüzden aynı şiir bir kaç kişiye mal edilebiliyordu. Ancak zikrettiğimiz şiirde son mısrada Kaygusuz'un açıkça anılmaktadır. "Aşk ile öle gör Kaygusuz Abdal" diyor.


Bektaşiler herkesi insan sayarlar. Her insanı eşit görürler. Din farklarını tanımıyorlar. Bektaşilik dinler üstüdür aynı zamanda. Bektaşilikte evrensellik buluyoruz. Bektaşilik bir irfaniyedir. Yani bilinirciliktir. Bilinirciliğin özelliği ise herkesi insan olarak kabul etmek, her dini hoş görmektir. Din, sınıf, ırk farkı yoktur. Herkes eşittir. Ancak şunu da ekleyelim ki Balkan illerinde doğup yaşamış Bektaşiler, bir çok Hrıstiyan motiflerini de benimsemişlerdir. Aynı şekilde Doğu Anadolu'da yaşayan Bektaşilerde de İran dinlerinin etkisini görüyoruz. Örneğin eski İranlıların yılbaşı bayramı olan Nevruzu kutluyorlar. Bosna'da ve başka Balkan yörelerinde Bektaşilik çok yaygın idi. Bir çok Bektaşi şairi Bosnalı lakabını taşıyordu. Onların şiirlerinde Hrıstiyan motifleri yaygın idi. Örneğin XVI. yüzyılda Balkanlarda yaşamış olan Kanberi İncil'de İtalya adı ile Ali'ye işaret edildiğini söyler:


"O Ali'dir Pişüva-yi evliyavü enbiya


Anın içün dedi İsa İncil'inde İlyas"


Balkan ve Bosna'dan gelen Bektaşi dünyasında çok yerde İsa'ya yer veriliyor. Özellikle çarmıha gerilmiş İsa'dır bu. Örnek olarak Beyhani'nin çok bilinen bir nefesini zikir edebiliriz.


"Kerbela çölleri kızılkan oldu


Şah Hüseyin için dünya ağladı


Feryadımız çıktı arş-ü alaya


Topraklar inledi sema ağladı




Beyhani'yem bizi esma'dan sorun


Çarmıha gerilmiş İsa'dan sorun


Bin bir kelam veren imra'dan sorun


Hem Musa, hem Tursina ağladı".


Bu nefeste dinler üstü bir duygulanışı görüyoruz. Gerçektendin sınırları aşılmış, evrensellik boyutlarına erişilmiştir. Son olarak adı bilinmeyen bir şairin nefesini okuyacağım. Bunu merhum Feyzullah Çınar'dan duydum. Şair adı bilinmemekle beraber okumuş ve yüzyılımızda yaşamış olsa gerek. Şair körü körüne inanışı kınıyor. Tanrısal aşkını ilan ediyor. Aynı zamanda merhamet duygusu o kadar kuvvetli ki hayvanların kurban edilmelerine karşı çıkıyor:


"Ezel bade-i aş kile mestiz.


Yerimiz meyhane mescit gerekmez.


Saki kevser kandık elestiz


Kuranı natıka sahip gerekmez




Cennet irfandan remzini bildik.


Bari bismillahtan dersimizi aldık


Cemali dil deryasını kar gördük


Cennette huri gılman gerekmez."








(Dinleyicilerden birisi konuşmaya müdahale ederek bu nefesin İbreti'ye ait olduğunu söyledi.)


-İrene Melikoff: Teşekkür ederim. O zaman siz bana İbreti hakkında bilgi vereceksiniz.


-Dinleyici: Hükümetten korktuğu için şiirlerini yayımlayamadı.


-İrene Melikoff: Siz bana onun ne zaman yaşadığını bildireceksiniz çok kuvvetli bir nefes.


(Sayın Melikoff Nefes'i okumaya devam etti.)


Bize lazım değil, müftü fetvası


Ehli aşk olmanın aşinası


Ademi hor görüp olmayız asi


İnsandan er eden şeytan gerekmez




Anarız mevlayı her anımızda


Allah aşikardır seyrenımızda


Türk dili okunur irfanımızda


Arabi farisi lisan gerekmez.




Gitmişiz cananın asi tanesine


Sıdk ile sarıldık dost zamanına


Canlar baş koymuşuz aşk meydanına


Hayvan kesmek gibi kurban gerekmez




İbreti Allah seni etmesin izzetli


Anlamak istersen ilm ile hikmeti


Ehli harabata eyle hizmeti


Aşktan başka din ve iman gerekmez."

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 10.312
  • Puan: +26/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Prof.Irene Melikoff,Alevilik Bektaşilik.
« Yanıtla #9 : Ocak 18, 2009, 12:53:06 ÖS »
TÜRK EDEBİYATININ, ALEVİLİK VE BEKTAŞİLİK ARAŞTIRMALARININ YERİ DOLDURULAMAYACAK USTASI




PROF. DR. AHMET YAŞAR OCAK

15 Ocak 2009, Perşembe/ZAMAN




Meslekler o mesleğe mensup pek çok kişi tarafından icra edilir, ama onlar içinde bazıları vardır ki, icra ediş tarzlarıyla, meslekî titizlik ve duyarlılıklarıyla, yaptıkları katkılarla, uyguladıkları yöntemlerle diğer meslektaşlarından ayrılır ve âdeta meslekleriyle özdeşleşirler.

Böyleleri insana onların sanki sırf bu mesleği icra etmek için dünyaya geldiklerini düşündürür. İşte Türkoloji dünyasının çok yakından tanıdığı Prof. Irene Mélikoff, bu tip bilim insanlardan biriydi. Onun Türkoloji ve Fars etütleri, ama özellikle Türkoloji alanında elli yılı aşkın bir süredir yaptığı araştırmalar, yayımladığı kitap ve makaleler, uzun yıllar bu alanlarda çalışan yerli yabancı bilim adamları arasında takdirle izlenmiş, kalıcı izler bırakmıştır.

Türkoloji dünyası, 8 Ocak Perşembe günü Prof. Irene Mélikoff'u kaybetti. Kimdir Prof. Irene Mélikoff? 1917 Rus devriminin önünden Avrupa'ya kaçan petrol zengini Âzeri bir ailenin biri erkek iki çocuğundan kız olanıdır. (Kanada'da yerleşmiş bir işadamı olan erkek kardeş, yıllar önce orada vefat etmişti.) Annesi Rus kökenli, çok güzel, zarif bir hanımdır. Devrimden kaçan bu ailenin bebek kızı Irene, ileride annesinin güzellik ve zarafetine, zekâsına varis olacaktır. Fransa'ya sığınarak artık hayatlarına orada devam etmeye karar veren ne o anne, ne de baba, bu küçük kızın ileride dünyanın en önde gelen Türkologlarından biri olacağını o zamanlar şüphesiz ki bilemezlerdi. Fakat onlar kızlarına mümkün olan en iyi eğitimi vermeyi amaçlıyorlardı şüphesiz. Ailede Türkçe ve Rusça olmak üzere daha küçük yaşlarda iki dille büyüyen Irene, Paris'teki lise tahsili boyunca Grekçe ve Latince ile tanıştı. Sorbonne'daki üniversite yılları onda şarkiyat alanına ilgi uyandırdı ve Türkoloji'ye ve Fars etütlerine merak sardı. Bir yandan orada büyük Fransız Türkoloğu Jean Deny'nin, müteakiben Claude Cahen'in öğrencisi olurken, diğer yandan da Şark Dilleri Okulu'nda (Ecole des Langues Orientales) -ki daha sonra Yaşayan Şark Dilleri Okulu (Ecole des Langues Vivantes Orientales) adını alacaktı- Dr. Adnan Adıvar'ın derslerini takip ederek Türkçesini geliştirdi, Farsça da öğrendi. Sorbonne'da tanıdığı, matematikçi Salih Zeki'nin oğlu Faruk Sayar'la evlenerek Halide Edip Hanım (Adıvar)'ın üvey gelini oldu. Bu evlilikten Belkıs, Ladin ve Şirin isimli, ikisi halen akademisyen (Belkıs Hanım Slav Etütleri'ni, Şirin Hanım, anne mesleği Türkoloji'yi seçti) üç kızı oldu. Bu ailede Türkiye'yi, Türk tarihini ve kültürünü yakından tanıma ve böylece ilerideki mesleğine zemin hazırlayacak bir altyapı elde etme fırsatını bulduğu gibi, Cumhuriyet'in kurucu kadrosunu teşkil edenler hakkında da birinci elden bazı önemli bilgilere sahip olma imkânını elde etti. Bir süre ailesiyle İstanbul'da yaşadı, fakat evliliğinden mutlu olmadı ve sonunda ayrılarak çocuklarıyla Fransa'ya döndü. Orada kendini tamamıyla bilimsel çalışmalara verdi. İngilizce, İtalyanca ve Almancasını geliştirdi. Nitekim bu son derece zengin dil altyapısı onun sağlam bir kariyer yapmasına ve uluslararası planda kısa zamanda tanınmasına da vesile olacaktı.

Irene Mélikoff, İran kültürüyle ve tabiatıyla Rus edebiyatı ve tarihiyle de uğraşmakla beraber, Türkoloji'yi temel uğraş alanı olarak seçti. Özellikle Anadolu'da yazılmış Türk destan edebiyatına, bu edebiyatın epik ürünlerine yakın bir ilgi duyuyordu. Zaten ilk eserlerini de bu alanda verdi. 1954 yılından başlayarak, 1962 yılına kadar sırasıyla Gazi Umur Paşa Destanı'nı (Le Destan d'Umur Paşa: Düsturnâme-i Enverî, Paris 1954), doktora tezi olan Dânişmendnâme'yi (La Geste de Melik Dânişmend: Etude Critique du Dânişmendnâme, Paris 1960, 2 cilt, inceleme, tenkitli metin ve Fransızca çeviri) ve arkasından, asıl bundan sonraki bütün hayatını adayacağı Alevilik ve Bektaşilik araştırmalarına yönlendirecek olan Ebu Müslim Horasanî'nin destansı hayatını konu edinen Ebumüslimnâme'yi (Abu Müslim: Le Porte-hache du Khorassan, Paris 1962) yayımladı. Nitekim Türk edebiyatına olan bu derin ilgisi onu, ünlü İtalyan Türkoloğu Alessio Bombaci'nin -ne hikmetse hâlâ Türkçeye kazandırılamayan ve bir benzeri de yazılamayan- Türk Edebiyatı Tarihi'ne dair eserini Fransızcaya çevirmişti. (Histoire de la Littérature Turque, Paris 1968)

I. Mélikoff artık aradığını bulmuştu. Kendi ifadesiyle, "Türkiye'de Sünnî İslam'ın dışında ikinci bir İslam anlayışı olduğunun farkına varmış", Alevileri ve Bektaşileri keşfetmişti. Bu keşif onu egzotik duygular içinde, bu zümreleri yakından tanıma arzusuna sevk etti. Doktorasını bitirdikten sonra araştırmacı olarak girdiği CNRS (Bilimsel Araştırma Ulusal Merkezi)'de çalışırken Türkoloji alanında muhtelif makaleler de yayımladı. Bir süre sonra, hocası Claude Cahen'den boşalan Strasbourg Türkoloji Enstitüsü (Institut d'Etudes Turques)'nün başkanlığına atandı. Burada bir yandan Türk dili, kültürü, tarihi ve edebiyatıyla ilgili lisans dersleri, master (maîtrise) ve doktora seminerleri vererek Türkoloji alanında öğrenci yetiştirmeye çalışırken, bir yandan da araştırmalarına devam etti. Artık yayınlarının konusu sadece Alevilik ve Bektaşilik üzerine idi. Özellikle 1970'li yıllardan sonra bu alanda yayımladığı makaleleri, hep önemli konulara, problemlere dokunan, bunları derinlemesine analiz ederek çözmeye çalışan nitelikte idi. Bu arada da hemen her yıl mutlaka, o zamanlar enstitüde Türkçe okutmanlığı yapan asistanı Catherine Périer d'Hauterive ile Türkiye'ye geliyor, her yıl değişik bir yörede alan araştırmaları yapıyor, gözlemlerde bulunuyor, veriler topluyordu. Bu arada Paris'te, ilk sayısı 1968 yılında yayımlanan ve hâlâ başarılı bir şekilde yayın hayatını sürdürmekte olup uluslararası büyük bir prestije sahip olmaya devam eden Turcica dergisini kurdu ve editörlüğünü üstlendi. Bu o zamana kadar, Türkiye'de merhum Fuat Köprülü'nün İstanbul'da Türkçe yayımladığı meşhur Türkiyat Mecmuası istisna edilirse, uluslararası planda, üstelik Batı dillerinde yayın yapan ilk Türkoloji dergisi oldu. Bu, Irene Mélikoff'un Türkoloji dünyasına kazandırdığı, en az kendi yayınları kadar büyük bir hizmettir ve asla unutulmayacaktır.

Irene Mélikoff tam otuz yıldan fazla bir zamanını Alevi ve Bektaşi etütlerine hasrederek geçirdi. Araştırmalar, seyahatler, telif faaliyetleri, bilimsel toplantılar (düzenleyici ve katılımcı olarak) ve Türkoloji ve Fars Etütleri alanında, aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu birçok doktora öğrencisi yetiştirdi. Bunlar içinde bugün Fransa'dan, Cezayir ve Tunus'tan, Türkiye'den, İran'dan birçok başarılı, ismini uluslararası alanda kabul ettirmiş akademisyen olduğunu belirtelim. Bunlar şüphesiz ki onun bir akademisyen olarak performansını belgeleyen faaliyetlerdir. Ama onu asıl her zaman hatırlarda tutacak olan, kendinden önce pek müntesibi bulunmayan, Türkiye için önemli olduğu her geçen gün giderek daha iyi anlaşılan Alevilik ve Bektaşilik alanındaki araştırmaları, ideolojik yaklaşımlardan, siyasi spekülasyonlardan kurtararak bilimsel bir çerçeveye oturtmuş olmasıdır. Bu, hem Türkiye için, hem uluslararası Türkoloji sahası için, hem de bizzat Alevi ve Bektaşi kesimleri için ona borçlu olduğumuz, asla unutulmaması gereken çok önemli bir hizmettir. Onu yakından tanımadıkları için, onun bu hizmetini yeterince değerlendiremeyenlerimiz ve sırf uğraştığı konulara duydukları antipatiden dolayı ona soğuk bakanlarımız hep olmuştur ve hâlen de vardır. Ama onlar her şey bir yana, şu son paragrafta yazılanlar üzerinde ciddi olarak düşünecek olurlarsa, eminiz ki düşüncelerinden vazgeçeceklerdir. Hatırasını saygı ile anıyoruz.