Gönderen Konu: Karadeniz'de Etnik Kozlar.  (Okunma sayısı 2772 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Karadeniz'de Etnik Kozlar.
« : Temmuz 01, 2008, 02:46:05 ÖS »
Bölgede istikrarsızlık artıyor...
Karadeniz'de etnik kozlar

Karadeniz bölgesindeki ilerleyişini NATO aracılığıyla yapmak isteyen ABD ile bu duruma karşı çıkan Rusya etnik kozları kullanıyorlar. Kilit konumdaki Türkiye'nin ise milli kimliği zayıflatılmaya çalışılıyor.

Anar SOMUNCUOĞLU
TUSAM Rusya-Ukrayna Araştırmaları Masası
asomuncuoglu@tusam.net

Irak savaşının başladığı 2003'de Ortadoğu'daki askeri varlığını yeni bir düzeye -bağımsız bir ülkenin doğrudan işgaline- taşıyan ABD'nin ortaya attığı Büyük Ortadoğu Projesinin önemli bir ayağının Büyük Karadeniz Projesi olduğu anlaşıldı. Bu çerçevede 2003'de Gürcistan, 2004'de ise Ukrayna'da Batı yanlısı yönetimlerin iktidara gelmesi için çaba sarf edildi ve başarılı olundu. 2003'den başlayarak Moldova Komünist Partisi yönetimiyle yapılan görüşmeler neticesinde Moldova'nın da 'devrim' olmadan Batı'ya yönelmesi sağlandı. 2005-2006 yıllarında ABD, Romanya ve Bulgaristan'da askeri üs anlaşmaları yaptı ve böylece bu iki Karadeniz'e kıyıdaş ülkeye askeri olarak yerleşti. Karadeniz havzasının ABD'nin kontrolü altına girmesinin şartı ise, başlatılan 'Doğu'ya doğru ilerleyişin' sürdürülmesi, yani Ukrayna, Moldova, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'ın Batı ile bütünleşmesinin sağlanmasıdır.

İSTİKRARSIZLIKLARIN ARTMASI
Gürcistan ve Ukrayna'daki iktidar değişikliklerinden sonra, bu devletlerin Batı ile bütünleşmelerini kolaylaştırmak için Batı kurumlarının devreye girmesi gerektiği açıktı. Ancak kısa süre içerisinde, AB'nin Ukrayna ve Gürcistan'a üyelik perspektifi veremeyeceği anlaşıldı. AB'nin bu yaklaşımının Ukrayna ve Gürcistan için bir Batı çıpası işlevini yerine getiremeyeceği açıktı. ABD ise, böyle bir çıpanın NATO olabileceği kararına vardı. ABD'nin, iki ülkeye NATO perspektifi verilmesi önerisini Batı Avrupa başından beri serinkanlı karşıladı. Buna rağmen ABD çabalarının, 2008 NATO zirvesinde sonuçsuz kaldığını söylemek mümkün değildir. Ukrayna ve Gürcistan için Üyelik Eylem Planı kabul edilmemiş olabilir, ancak zirvede bu ülkelere doğru NATO genişlemesinin devam edeceği yönünde prensip karar alındı. Dolayısıyla bu konusundaki Avrupa-ABD anlaşmazlığı stratejik değil, taktik boyutlardadır.

NATO'nun genişlemesiyle alakalı olarak Rusya, sadece kısa bir tenefüs molası kopardığının farkındadır. Dolayısıyla Rusya'nın, Ukrayna ve Gürcistan'ı NATO'ya sokmamak için çabalarını sürdürmesi gerekiyor. Tartışmalı geçen NATO-Rusya Konseyi'nin toplantısında Rusya, sadece zaten fiilen parçaladığı Gürcistan'ın değil, şimdiye kadar toprak bütünlüğünü tanıdığı Ukrayna'nın bile NATO'ya üye olması halinde parçalanabileceğini göstermeye çalıştı. Toplantıdan sonra çıkan haberlere ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un açıklamalarına göre, tartışmalar sırasında Putin, üstü kapalı olarak Kırım meselesini dile getirdi. 1997'de Ukrayna ve Rusya arasında kapsamlı bir anlaşma imzalandıktan sonra kapanmış gibi görünen sorun böylece tekrar gün ışığına çıkarıldı. Ayrıca Rusya, Kosova etrafındaki tartışmaları kullanarak, Gürcistan'ın ayrılıkçı bölgelerinin bağımsızlık taleplerini pekiştirecek adımlar atmaya başladı. Rusya, Abhazya ve Güney Osetya ile ilgili olarak 'tanıma dışında her şey' formülünü uygulamaya koymuş durumda.

DİNYESTER HATTI
Gürcistan ile Ukrayna'daki problemlerin benzerlerini yaşayan ve bundan dolayı BDT içindeki Batıcı ülkeler arasında sayılan Moldova, bugün NATO genişlemesi bağlamında konu edilmiyor. Moldova, aynen Ukrayna gibi, tarihte farklı zaman dilimlerinde Rusya tarafından ele geçirilen bölgelerden oluşuyor. Nitekim, Rus Çarlığı tarafından en önce ele geçirilen Dinyester nehrinin sağ tarafındaki Rus nüfusunun ayrılıkçı talepleri sonucu, bu bölge Moldova'nın fiili kontrolü altında değil. Ne var ki, buradaki gelişmeler, Gürcistan'dakinden farklı bir seyir içerisindedir. Bugün Moldova ve Rusya arasında aktif görüşme süreci devam ediyor. İddialara göre, Dinyester'deki dondurulmuş çatışma konusunda iki taraf da çözüme yakındır. Son zamanlarda Moldova-Rusya ilişkilerinin seyri, bu iddiayı doğrular niteliktedir. Ne var ki, 2003 yılında da Rusya'nın askerlerin kalıcılığı konusundaki ısrarının ve Batı ülkelerinin müdahalelerinin sonucu olarak, imzalanmaya hazır bir anlaşmanın ortada kaldığı hatırlatılmalıdır. Bugün de Batı tarafı, Dinyester problemi konusunda 5+2 (Rusya, Ukrayna, AGİT, ABD, AB ve Moldova ile Dinyester bölgesi) görüşmelere dönülmesinden yanadır. Bugün görünen o ki, Moldova ve Rusya bir orta yol arayışı içerisindedir. Bu orta yol arayışında ise belirleyici olan Dinyester bölgesindeki halkın durumu değil, Rusya'nın güvenlik endişelerinin giderilmesidir. Bu endişe, zaman içerisinde Moldova'nın Romanya ile birleşmesi ve bu durumun Rusya'nın güvenliği açısından yaratacağı durumdur.

ETNİK KART DEVREDE
NATO'nun genişlemesi konusundaki rekabet çerçevesinde, 'taarruz eden' ABD'nin de, 'savunma yapan' Rusya'nın da ellerindeki etnik kartları olabildiğince kullandıkları dikkat çekicidir. Sovyetler yıkılırken, Abhazya, Güney Osetya ve Dinyester bölgesinde patlak veren etnik ve kültür çatışmalarının kullanılması sonucunda bu bölgelerdeki Rus askeri varlığı bugüne kadar sürdürüldü. Balkanlarda ise benzer sürecin, bu bölgede ABD askeri varlığının oluşturulması yönünde kullanıldığı görülüyor. ABD ve Rusya arasındaki fark, Kosova'nın bağımsızlığı konusunda tam olarak sergilendi. İki ülke de etnik çatışmaları kendi nüfuz alanlarını oluşturmak için kullanıyor. Ancak bu süreç içerisinde Rusya, 'koruma altına aldığı' bölgeleri hukuki bağımsızlığa kavuşturma isteğine ve gücüne sahip değildir. ABD ise, Kosova'nın bağımsızlığının tanınması noktasında hem böyle bir niyete hem de uluslararası topluluğu sürükleyecek güce sahiptir. Dolayısıyla ABD ve Rusya'nın etnisite kartını kullanmalarının sonuçları düzey olarak farklıdır. ABD'nin etkisi istikrarsızlaştırma ile kalmayarak, bölgedeki ve dünyadaki diğer etnik ayrışmaları tetikleyebilecek, uluslararası hukuku etkileyebilecek niteliktedir.

TÜRKİYE ANAHTAR ÜLKE
Karadeniz havzasındaki durum genel olarak değerlendirildiğinde, 2003-2006 döneminde ABD'nin bölgede karşılaştığı sorun, ortağı Türkiye'nin ABD'den uzaklaşmış olması ve Rusya ile yakın işbirliği içerisine yönelmesiydi. Bunun en çarpıcı örneği, Türkiye ve Rusya'nın Karadeniz'de ABD deniz gücünün varlığına ortaklaşa karşı çıkmış olmalarıdır. Bölgedeki çıkarlarının Rus-Türk işbirliğinden dolayı zedelendiğinin farkında olan ABD, yeni bir yaklaşım geliştirdi. Bu yaklaşımın amacı Türkiye'yi yanına çekmekti. Bu amaçla Türkiye'ye karşı sindirme-özendirme politikası devreye sokuldu. Özendirme olarak Türkiye ve Batı arasındaki enerji işbirliği canlandırılarak, Türkiye'nin enerji piyasasında belirleyici aktör olma planları desteklendi. İdeolojik bazda ise Rusya'nın hala bir tehdit olduğuna dair algılama yerleştirilmeye çalışıldı. Ancak aynı süreç içerisinde Türkiye'ye karşı Ermeni iddiaları kullanılarak Türkiye'nin Ermenistan ile sınır kapılarını açması sağlanmaya çalışıldı. PKK terör örgütü saldırıları da diğer bir baskı unsurudur. Bu süreç içerisinde Türkiye üzerindeki etnik ayrıştırma çabaları arttı. Kısacası Türkiye'yi 'kazanmaya' çalışan ABD'nin bunu 'kabadayı' üslubuyla yaptığı gözlendi. Süreç içerisinde Temmuz 2006'da ABD ve Türkiye arasında ortak vizyon belgesi imzalanarak, iki ülkenin bölgesel ve küresel problemlerle ilgili çakışan çıkarlara sahip oldukları vurgulandı. Enerji konusunda denge politikasından vazgeçen Türkiye, tekrar tamamen Batı projelerine bel bağladı.

Yaşanan gelişmeler, bulunduğumuz dönemin Soğuk Savaş döneminden ne kadar farklı olduğunu gözler önüne seriyor. ABD'nin Büyük Karadeniz Projesinin gerçekleştirilmesi noktasında Türkiye anahtar ülkedir. Ermenistan dahil Güney Kafkasya ülkelerinin Batı ile bütünleşmesi ve Hazar havzasından Batı piyasalarına enerji kaynaklarının aktarılması gibi amaçların Türkiye olmadan gerçekleşmesi imkansızdır. Ayrıca Türkiye'nin bugünkü çıkar algılamaları çerçevesinde ABD'nin Karadeniz'deki askeri varlığının sağlanması mümkün değildir. ABD açısından Türkiye'nin bu 'vazgeçilmezliği', Türkiye'yi içeriden kontrol etme ve dönüştürme zorunluluğunu getiriyor. Zira bugünkü ABD'nin dış politikası, çıkarlar uyumuna değil, tabiri caizse kimlikler uyumuna dayanıyor. Kimliğin çıkarı belirlediğine inanan ABD, çıkarlarına uygun olarak hedef ülkelerdeki milli kimlikleri zayıflatma veya güçlendirmeye çalışıyor. Bu bağlamda, Türk milli kimliğinin ABD tarafından bölgedeki çıkarlarına bir tehdit olarak ele alındığı ortadadır.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
PONTUS RUM:PONTUS RÜYALARI
« Yanıtla #1 : Temmuz 01, 2008, 02:50:50 ÖS »
Konuk ağırlamayı sürdürüyoruz..
Bu günde Karadenizimizden devam ediyoruzz
Başlık ve Yazı Sayın Haluk Tarcan'a ait...
Sayın Tarcan'ın yazısı yayınlamam arzasu ile bana ulaştırıldı..Bende bilgilerin yayılması amacı ile sizlere aktarıyorum..
Yazı şöyle..
Ogrendigimize gore tarihte kisa bir sure Trabzon yoresinde ortaya cikmis olan PONTUS RUM kralligini canlandirmak icin 176 dernek kurulmus imis... 1 numarali Kanada Pontus Federasyonu...176'nci ise, Iskeceliler Pontus Dernegi.(Dr.H.Ertekin, enternet gurubu strateji bolum baskani).

Hayâl etmek guzel, hattâ cok guzeldir. Ama, o hayal yeryuzune inince balon gibi soner ve arkasindan hemen aci gercekler cikar , onlari ozet halde ve sirayla gorelim :

RUM, Yunan kulturuyle ilgisi olmayan On-Turk kulturunden gelen bir Kavram, bir ad'dir ,13 anlami arasinda biri de (kent - kurulus) demektir, Mezoptamyada ki UR ve URUQ gibilerden...Oteki anlami ''bayindir''dir , gene kent , ulke anlamlarini verir.

Demek ki, bu kurulusun topraginin esas sahibi, DIP KULTURU, ON-TURK KULTURU OLAN Anadolu kisisidir.

DIP KULTURU inceleyelim :

1- Karadenize Batililar PONTUS OGZINUS derler...PONT,''kopru'' demektir. US ise on-turkce ''yuce'' demektir, burada son ek halindedir.

•           OGZINUS,  ''deniz demek...IMIS?..OGZIN, on-turkcede OG-IZ; ''akarsu, su ortusu'' demek olduguna gore, ''deniz'' adinin asli'ni bulmus olmaktayiz.

•           On-Atalarimiz, bu denize Yunanlilardan cok sayida binlerce yil once OQ-OZ ULIQ KOL demislerdir.OQ-OZ, ''Tanriyla ozdeslesmis OQ'lar, OQ halki demektir. Dikkat, asla benzetme yoluya OGUZ sozcugunu uretmeyelim. OQ'lar ise, biz Anadolu Turklerinin On-Turk gurubudur.

•           ULIQ , ulastiran , KOL deniz olduguna gore, bir cumle olan bu denizin adi: ''Tanriyla ozdeslemis Oq halkini ulastiran deniz'' halinde ortaya cikar. 

2 - Trabzon magaralarinda bulunan uc yazit , tarihleri, yazinin sekli goz onune alindiginda en yakin tarih olarak (-2.000)i dusunmegi gerektirir. 

 Fakat, ote yandan, Ilk yazit BASARI INANCI diye okunur... ''Tanriya inanma basarisini elde etmis'' kisi...Bu kisi ancak bir Ermis, bir filozof ya da bir peygamberdir. Eger, bu bir peygamber ise ( -516)da Trabzondan goge ucmustur.

•           ONEMLI BIR NOKTA : Dinler tarihi, tarafsiz incelendiginde gok'e (Isa hareket noktasi alinirsa) uc peygamber ucmustur.

•           Ilk'i Misir'dan Nil'den

•           Ikincisi Trabzon'dan

•           ucuncusu Kudus'ten(rus kaynaklarina gore Izmir dogumlu) ISA'dir.

Isadan once ( -516) tarihi gosteriyor ki, Pontus Rum kralliginda bu tarihe kadar konusulan dil ve yazi On-turkcedir..

3- Ayni magaralarda,

•           OY ËSINIS ''iNANCI ANMA''  ve

•           UW-ON OÑULUS UQUS, '' KUTSAL EVRENDE KOZMOSLASMA, TANRIYLA OZDESLESME  anlamlarini verirler .

4- TRABZON kentinde Bizans doneminde kurulmus olan AYA-SOFYA kilisesinin icindeki yazilar da On-turkcedirler. Bu Yazilarin, ''eski Grekce'' olduklari iddia edilmisse de asla bu dille okunamamislardir.(*)

Karadeniz  kiyilarindaki oteki kurulus ve kentlerdeki On-turkce yazitlari geciyoruz. Istanbul'un tarihteki ilk adinin OY-OG oldugunu animsatip, birkac LAZCA kelime veriyoruz: ilki on-turkce , ikincisi Lâzca'dir, anlamlari estir ;

ËM AT = med ma...ËS AT = sed si...OQ ËM = him...US UQUV = sima ...

AT-UCUVA = tkva...OQ OYUNU = hini...
 176 kurulusa bildirlir.

Bu kisaca sundugumuz belgelere gore , Tuccar Yunanlilar, Yunan oncesi mevcut bu yorede bir TICARET KONTUARI(tezgâhi) kurmuslar buraya, yavas yavas yerlesmisler ve kendi dillerini - bir dereceye kadar- kabulettirmislerdir. Fakat, bu Topragin esas sahibinin Anadolulu On-turkler dil ve yazilarinin da On-turkce olmasi Dip kulturun tumuyle On-turk kiulturu oldugunu gosterir ki, bu dip kultur Bizans zamaninda da yazilarla ortaya cikmistir.

ozetlersek : tarihte kisa bir sure ticaretle buraya yerlesmis olan Yunanlilar, kendilerinden once, (kendilerinin zamaninda) ve sonra, bu toprak ve kulturunun, dolayisiyle Tarihin, Anadolu On-turk Kultur tarihi oldugunu kabul etmek geregindedirler.(*)(Anadolu'nun esas sahipleri On-Atalarimiz - Caft Editions Paris) 15 agustota kitapcilarda....(Tore yayinlarindaki -iceriklerinde yapilan degisIkliklerle benim olmaktan cikmis kitaplarimla ilgim yoktur) (On-Turkce ogeler K. Mirsan'dan alinmistir)

Haluk Tarcan
http://www.internethaber.com/author_article_detail.php?id=3839
**********
Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü Erenerol, Hrant Dink'in katil zanlısının Ogun'ün soyadının 'Samast'ın kilise bekçisi anlamına geldiğini söyledi.
Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol, Hrant Dink cinayeti ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Patrikhane olarakaslen Protestan Ermeni olan Dink'in Kumkapı Ortodoks Ermeni Mezarlığı'na defnedilmesinin ardında kurgulanmış bir tezgah olduğunu ifade eden Erenerol, tezgahı kuranların da Ermeni Diasporası olduğunu belirtti.
Dink'in ailesi ve yakınlarının da bu tezgahın içine alındığını söyleyen Erenerol, "Hrant Dink'in inancına bile saygı gösterilmedi. Ove ailesi, Protestan Ermeni'ydi. Hatta Gedikpaşa Ermeni Protestan
 Kilisesi'nin Ruhani Lideri Kirkor Ağabaloğlu, Dink'in çocukluğundanberi kendi kiliselerinde dini vecibelerini yerine getirdiğini, cemaatin içinde yer aldığını, kilisede Dink için özel bir köşe bile
 hazırladıklarını belirtti" diye konuştu. Türkiye üzerinde ki büyük oyun Dink'in mensubu olduğu kilisenin Ruhani Lideri Ağabaloğlu'nun asıl cenazeyi kaldıracak kişi olduğunu belirten Erenerol, "KirkorAğabaloğlu'nun cenazeyi değil kaldırmak, dua edilmesine bile izin verilmedi. Türk milleti üzerinde çok büyük oyun oynanıyor" dedi.Dink'i kullandılar
Hrant Dink'in kullanıldığına dikkat çeken Erenerol şunları söyledi:
 "Onu öldüren Ermeni Diasporası ve ardındaki güçtür. Dink, son zamanlarda onların işlerine çomak soktu. Çünkü kullanıldığını anlayıp   uyandı. Ermeni Soykırımı iddialarında tamamen Türkler'den yana tavıralmaya başladı. Güneydoğu'daki Kürtler'i, 'Oyuna geliyorsunuz' diye aydınlattı. Ancak bu onun sonu oldu. Kullanıldığını fark edince ortadan kaldırdılar. Tetiği çeken kişinin soyadının 'Samast' (Kilise Bekçisi) anlamına gelmesi önemlidir."
ALINTI...
********
İŞTE YUNANLILARIN PONTUS HAYALİ   Bakınız...
http://www.geocities.com/karadenizim/pontus-hayali.html

Diğer araştırmalara ışık tutacak adresler....
http://ahmetdursun374.blogcu.com/2196292/  de yayınlanmıştır.
********
 LAZ:KOL-ETİ,Laz dediğimiz kardeşlerimiz için bakınız...
http://ahmetdursun374.blogcu.com/955859/
**********
Not:Sayın Ertekin'e bu konu hakkında soru yönelttim.yanıtıgelince yayınlayacağım.İlgilenenlerin bilgisine......
Ahmet Dursun
***
Sayın Ertekin'den yanıt:

Kıymetli kardeşim,
 bendeniz  Dr.Hayrettin ERTEKİN  1956 dogumlu kayserili MEMLEKETİ OLAN DEVLET MEMURU BİR AİLENİN :(  mehmet oglu fatmadan olma ist. hukuk fak .1979  mezunu  BİR OGLUYUM....
1980  YILINDA  TUZLA P. OKULU 172. DÖNEM yedeksubaylıktan sonra ordunun isteği üzerine TSK  askerde  teğmen olarak kalmış  22  yıl orduya  ÇEŞİTLİ YERLERDE  RÜTBELERDE  hizmet etmiş VE  ALNINI AKIYLA gazi olmuş malullen de   emekli olmuş bir hukukcu  askerim... kardeşim  şimdi  evinde  koltuga baglı  olarak bilğisayar üzerinde  çalışan ekmeğimi  kazanmaya çocuklarını okutup eğiten bir babayım...türklük için  çalışan  bir  türk  insanıyım...beni  aslında kimse tanımaz  beni  az kişi  tanır  hiç  dışarılarda dolaşmadım..
görevim üzerine gittiğim baküde bilişim  üzerine  azarbayacan ilimler  akedemisinde  doktora yaptım...eğitim kariyerim böyle diyer yönlerime gelince  hırslı bilğili bir türk milletinin ferdi olarak buralarda yazılar yazmaya devam ediyorum....  malum kişilerce yazılarımdan dolayı  çok   çok tehtid  edildiğim  için  adres yer yurt bilğisini  kimselere vermiyorum ... benim ölüm bu millete  ve   kimseye fayda saglamaz...
bu on yıldaha   canlı kalmalıyım...:) benim  siz  sadece  bu  yönlerimi  bilmenzide  fayda  vardır...benim için kim ne yazarsa  yazsın  çok  aldırış  etmiyorum...sizdebende mücadeleye devam edelim...ülkeye  sahip  çıkalım.. ben gelmişim  ve  gidiyorum... yediğim   mermiler beni  sakat   bıraktı...böylece intikamını almak istiyorum bu kürt denilen  yaratıklardan...  sizler  de çok  dikkat edin...sevğiyle  kalın  hoşça  kalın
dr.h.ertekin 
16 Mar 2007 Saat:09:29
****
Can ATAKLI Vatan'da Hayrettin Ertekin hakkında ne yazmış?
http://www.canatakli.com/?p=116

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
PONTUS RUM:İLGİLİ BAZI KAYNAKLAR
« Yanıtla #2 : Temmuz 01, 2008, 02:52:01 ÖS »
Patrikhane ve Pontus Dosyası :Kin Kapısı  için....

http://ifsa.blogcu.com/787813/

***********

Yunanistan Parlamentosu'nun 'Küçük Asya Felaketi' adı altında her 19 Mayıs'ta andığı sözde 'Pontus Soykırımı' tarihi belgelerle çürütülüyor.Devamı için.....

http://samsun03.blogcu.com/1974714

**************

Pontusçuluk neyin nesi? için....

Özelde Trabzon genelde Karadeniz bölgesinde son zamanlarda seslendirilmeye çalışılan “Pontusculuk” acaba neyin nesidir? Bu gün Yunanistan da ve dünyanın muhtelif yerlerinde, Türkiye Cumhuriyetine dönük zararlı faaliyetler gösteren sayıları yüz yetmişi aşmış “Pontus” dernekleri acaba neyi amaçlamaktadırlar.

http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=7001956&tarih=2007-02-03

**********

Tarİhİ SÜreÇte Pontus Sorunu için...

http://www.genckolik.net/forum/turk-ve-dunya-tarihi/872-tarihi-surecte-pontus-sorunu.html

*************

PONT0(U)S YALANI   hazırlayan Ahmet Turaniçin bakınız....

http://www.turan.tc/pontusdosyasi/index.htm

**********

Tarih Perspektifi İçinde Pontus Olayı: Yakın Tarihimize ve Günümüze Etkileri

Yrd. Doç. Dr. Hamit Pehlivanlı
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 29, Cilt: X, Temmuz 1994    için bakınız....

http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=496

********************

Pontus Meselesi ve Yunanistan'ın Politikası
Doç. Dr. Yusuf Sarınay
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 31, Cilt: XI, Mart 1995     için bakınız....

http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=808

*************

ATATÜRK’ÜN DEMEÇLERİNDE ERMENİLER için....
http://www.turkatak.gen.tr/index.php?option=com_frontpage&Itemid=1&limit=15&limitstart=120

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
PONTUS RUM:ŞİMDİ DE PONTUS SOY KIRIMI.
« Yanıtla #3 : Temmuz 01, 2008, 02:53:54 ÖS »
Atina'da 'Pontus soykırımı' yürüyüşü

Yunanistan'ın başkenti Atina'da Pontus soykırımı iddiaları için bir anma yürüyüşü düzenlendi.

Atina Metropolitliği’nde yapılan dini ayinden sonra kent merkezindeki Sindagma meydanında toplanan göstericiler, daha sonra Türkiye'nin Atina Büyükelçiliği’ne yürüdüler.
 
Çevre yolları kapatarak büyükelçilik binasına yaklaşılmasına izin vermeyen polisle bir süre tartışan göstericiler, Türkiye aleyhin esloganlar attıktan sonra dağıldılar.
 
Yunanistan Pontus Dernekleri tarafından düzenlenen "anma" etkinlikleri çerçevesinde dün de Selanik'te bir gösteri düzenlenmiş ve Türkiye'nin Selanik Başkonsolosluğu önünde sona eren bir yürüyüş yapılmıştı.
 
Yunan Parlamentosu 1994 yılında aldığı kararla 19 Mayıs tarihini sözde Pontus soykırımını anma günü ilan etmişti.ALINTI.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
PONTUS RUM:LAZLAR HAKKINDA BİR YAZI.
« Yanıtla #4 : Temmuz 01, 2008, 02:56:00 ÖS »
Ayşe Arman'ın LAZLAR hakkında ki yazısı

Meğer Lazların bir kısmı Paskalya'yı kutlarmış, yumurtalarla. Bu da çok eski bir gelenekleriymiş.

Lazların, geçmiş zamanlarda Ortodoks olduklarını da o arada öğreniyorum. Ben Lazca'nın Ingilizce, Fransızca gibi tamamen ayrı bir dil olduğunu da bilmiyordum.

Ya da Anadolu'da Müslümanlığı en son kabul eden topluluk olduklarını...

Şu Lazca isimlerin güzelliğine bakar mısınız: Şana, Tanura, Loya, Irden, Tenda, Tutaste, Gubaz , Evro, Teona

Doğu Karadeniz'den sadece izlenim yazısıyla dönmedim. 3 tane de röportaj vardı elimde, biri Lazlarla, diğer ikisi de bölgenin Rum Pontus ve Ermeni geçmişiyle ilgili.

Bugün Ismail Avcı ile başlıyoruz. Lazuri.com'un kurucusu. Lazca-Türkçe sözcüğün yaratıcısı. Işine tutkuyla bağlı biri. Bugünlerde Chivi Yayınları'ndan piyasaya çıkan 25 bin kelimelik sözlüğü oluşturabilmek için, 17 yıldır saha çalışması yapıyor. Köy köy, dağ dağ, mahalle mahalle geziyor. Şahane bir adam. Ondan öğrendiklerimi sizinle paylaşıyorum...

Lazlar neden farklıdır?

- Çünkü genetikleri farklı.

Genetikleri neden farklı?

 - Yağışlı iklim, hırçın deniz ve aşırı engebeli coğrafya yüzünden. Bunlar ruh hallerimizi, becerilerimizi ve zekámızı fazlasıyla biçimlendiriyor. Zaten bu coğrafyada; pratik zekáya, çevikliğe ve çabuk karar alma becerisine sahip olmayan birinin neslini devam ettirmesi pek mümkün değil.

Burnu kemerli olmayan Laz yok mudur?

- Vardır elbette. Mesela, yeni doğan Laz bebekler! Işin esprisi bir yana, karikatürleştirilmiş Laz burnu, gerçeği yansıtmıyor. Bütün Lazların burnu kemerli değil. Çünkü Lazların tamamı tek bir etnik kökene sahip değil.

Peki bütün Lazlar, açık tenli ve mavi gözlü müdür?

- Evet. Kafkas halklarının belirgin fiziksel özelliklerini taşıyoruz, çoğunlukla açık tenli, açık renk gözlü, uzun boylu ve ince yapılıyız.

Karadeniz'in tamamı Laz mıdır?

- Yok hayır. Ama özellikle Doğu Karadeniz yerli halkının kökenini Lazlarla ilişkilendirmek tarihsel bir hata olmaz. Bir tarihçi der ki, "Doğu Karadeniz'in tarihi Bizans döneminde Hıristiyanlıkla birlikte Rumlaşmış, Osmanlı döneminde Müslümanlaşıp Türkleşmiş Lazların tarihidir."

Lazca bir lisan mıdır, lehçe midir, nedir? 

- Lazca Ingilizce, Fransızca gibi kendi başına bir dildir. Ne başka bir dilin lehçesi ne de birçok dilin karışımıdır. Dilbilimciler, Lazca'nın kökenini binlerce yıl geriye götürüyor. Alfabesi, sözlüğü, grameri, masalı, edebiyatı olan bir dil. Ama ne yazık ki, Lazca'nın apayrı bir dil olduğunu bilmeyen pek çok insan var Türkiye'de.

"Celdum, cittum, cezdum" bunlar Lazca değil mi yani?

- Değil. Bu, Türkçe'nin Karadeniz şivesindeki konuşma biçimi. Bir Laz, Lazca konuşurken 'celdum, cittum' demez. Çünkü Lazca'da gel, 'moxti' demek. Geldim, 'komopti' demek. Gittim, 'mendapti', gezdim ise 'kogopti.' Gördüğünüz gibi, alakası yok...   

Türkiye'de yaşayan Lazların her birinin Lazca adı, soyadı var mı?

- Var. Ama kimliklerinde yazılı değil. Müslüman olduktan sonra isimleri değiştiği için, artık bu soyadlar pek bilinmiyor, duyulmuyor. Ama yer isimlerinde, Lazca isim çok var. Fakat bu isimleri Lazca'nın fonetiği farklı olduğundan, Türkçe alfabeyle yazmak problemli. Bu yüzden pek çok Laz, son zamanlarda Türkçe alfabeyle yazılabilen kendi ürettikleri Lazca isimleri çocuklarına vermeye başladılar. Mesela ben ve eşim oğlumuza "bir ışık" anlamına gelen "Arte" adını verdik. Bir sürü güzel Laz ismi var: Şana (mutluluk tanrıçası, aynı zamanda alyans), Tanura (gün doğumu), Loya (tatlı), Irden (büyüyor), Tenda (ışığın kız kardeşi), Tutaste (ay ışığı), Gubaz (bir Laz kral adı), Evro (sıcak rüzgar) Teona (ışıklı yer) gibi...

Olağanüstü güzel isimler bunlar. Lazca'nın şu andaki durumu nedir?

- Ne yazık ki, yok olma tehlikesi altında. Son yıllarda Laz anne babalar "Türkçesi bozulmasın, okul yaşamlarında, iş hayatlarında sıkıntı çekmesin" düşüncesiyle, çocuklarına anadillerini öğretmiyorlar. Bu Lazlar arasında gönüllü, sistemli ve yaygın bir tutum. Asimilasyonun içselleştirilmesi de diyebilirsiniz.

Türkiye'de kaç kişi kaldı Lazca konuşabilen?

- 500 bin kişi. Pazar, Ardeşen, Çamlıhemşin, Fındıklı, Arhavi, Hopa ve Borçka'da yaşayanlar. Sadece 5 ilçe. Bir de Marmara Bölgesi'nde yaşayan 93 Harbi muhacirleri var. 

Bir de Gürcistan'ın batısında yaşayan Hıristiyan Lazlar. Oradakilere Megrel deniliyor. Eğer anne babalar çocuklarına bu dili öğretmezse, birkaç nesil sonra dil ölümü kaçınılmaz olacak. 

Lazların en belirgin özellikleri neler?

- Dik başlı, gururlu, pratik zekalı, yaratıcı ve çalışkandırlar. Yönetilmekten ve emir almaktan hoşlanmazlar. 

Peki kompleksli bir millet midir?

- Tam tersine, hareketli, konuşkan, esprili ve çabuk düşünebilen hazırcevap insanlardır. Farklılığa çabuk adapte olurlar. Özgüvenleri yüksektir ve kendileriyle dalga geçerler...

Bu yüzden mi, başkaları hakkında değil de, hep Lazlar hakkında fıkralar üretiliyor?

- Bence öyle. Laz'a sormuşlar, "Laz olmasaydın ne olurdun?" diye. Düşünmüş, düşünmüş, "Vallahi, çok mahcup olurdum!" demiş... DSS

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
PONTUS RUM:POSTMODERN PONTOSCULUK
« Yanıtla #5 : Temmuz 01, 2008, 02:59:39 ÖS »
Mehmet BİLGİN

Son yıllarda gündeme gelen, dış kaynaklı Pontosculuk faaliyetleri ile daha çok Birinci Dünya Harbi ve Kurtuluş Savaşı sırasında Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesindeki Rum Çetecilerin faaliyetleri hatırlatılarak mücadele edilmeye çalışılmaktadır. Konu ile ilgili Türkçe literatüre bakıldığında, 1800'lü yılların ilk dönemlerinde başlayan ve 1923 yılında sona eren Pontosculuk hareketlerini, 1900 -1923 yılları arasındaki faaliyetleri aktarılarak anlamaya çalıştığımız ve olayların çetecilik boyutu dışındaki boyutları ile pek ilgilenmediğimiz anlaşılacaktır. Oysa mesele dün olduğu gibi bugün de çok boyutludur. 

Pontosculuk faaliyetleri, ilk başladığı günden Cumhuriyetin kurulduğu güne kadar Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesinde yaşayan ve Rum olarak adlandırılan, fakat etnik köken itibariyle değişik gruplardan oluşan Ortodoks Hıristiyanları kullanılarak bölgeyi Osmanlıdan koparmak gayesini gütmektedir. Bu amaçla konuya ilk el atan devlet Rusya'dır. 

Karadeniz'e indikten sonra boğazları ele geçirip sıcak denizlere açılmak Rusların ulusal politikasıydı.(1) 1917'de Çarlık Rusyası'nın yerini Sovyetler aldıktan sonra bu siyasetin değişmediğini Stalin bize hatırlatmıştır.

Karadeniz'de donanma hazırlayan Ruslar, Karadeniz sahillerinde yayılma planlarının bir parçası olarak Trabzon'u da ele geçirmek istemekteydiler. Bu amaçla hazırlıklar yapmış, Kasım ve Haziran 1806'da yapılan iki keşif harekatından sonra 1810 yılında Trabzon ve bölgesini işgal etmek için hazırladıkları filoya, Rus askerlerinin yanı sıra bölgedeki Rumlardan alıp eğittiği bir grubu da dahil etmişlerdi. Bunlar bölgede Ruslara yol gösterecek, yerli Rumlarla irtibat kurmalarını sağlayarak onların da Osmanlıya karşı ayaklanmasını temin edecekti. Ayrıca gemilere, kışkırtmalar sonucu Ruslara katılacak olan yerli Rumlara dağıtılmak üzere silah ve cephane de yüklenmişti(2). Hıristiyan ve Ortodoks olma ögesini kullanarak Kuzey Doğu Anadolu'daki Rumları tahrik eden Ruslar 1916 yılında bölgeyi işgal edene kadar bu tür çalışmalarını sürdürmüş ve bölgeyi işgal ettiği zaman yerli Ortodokslara "Ortodoks Çar'ın yönetimi altında yaşama"nın ötesinde bir şey vaat edip sunmamıştı. 

Bu sırada İngiltere, zaman zaman Rusya ile müttefik olsa da Rusların sıcak denizlere inme politikalarını yakından takip etmiş, özellikle Hindistan'ı elinde tutabilmek için Rusların hedef aldığı coğrafya ve etnik varlıklarla yakından ilgilenmiştir. İngiltere'nin ve içinde bulunduğu Batı dünyasının bölgede izlediği siyaset kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için bölgedeki kısaca Rum diye adlandırdığımız Ortodoks grupları, yeni ortaya çıkan Yunanistan devleti ile oluşturmaya çalışılan "Yunan Milleti'nin" bir parçası haline getirmekti. Bu amaçla yazdırılan tarih kitaplarında; 'Karadeniz Bölgesinde yaşayan Rumlar ilk çağlarda Karadeniz sahillerinde ticari koloniler kurmuş olan eski Yunanlılarının torunları 'olarak anılmaya başlandılar. Oysa ne bugün Yunanistan'da yaşayan Yunanlıların büyük çoğunluğu ne de Doğu Karadeniz Bölgesinden giden Ortodokslar, ilk çağ Yunan Medeniyetini oluşturanların torunu idi. Doğu Karadeniz Bölgesinde Rum kültürünün yayılması Ortodoks Hıristiyanlığın yayılması ile eş zamanlıdır. 

19.yy başında Batı dünyası bu bölgedeki Rumlar'la birebir temasa geçmiş ve konsolosluklar açmaya, bölge limanlarına gemi seferleri düzenleyip buradan İran'a uzanan ticareti organize etmeye çalışmışlardı. Bu gelişmenin sonucu olarak bölgede zengin Rum tüccarlar ve bankerler ortaya çıkmıştı. 

1856'da yayınlanan Islahat Fermanı sonrası gelişmelerde bölgedeki Rum toplumu batılı devletlerin ve özellikle İngiliz Konsoloslarının eliyle yeniden şekillenmeye başlamıştı. Daha önce Türklerle aynı köyde karışık olarak yaşayan Rumlar, her bölgede uygun bir yer merkez olarak seçilip onun etrafında yeniden yapılan köylerde toplandı ve sadece Rumların oturduğu köylerden bir bütünlük oluşturuldu. Çoğu kez, Rum köylerinin arasına Türk köyü ya da mahallesinin girmemesi için aradaki Türk köyleri ile merkezin etrafında yer alan Rum köyleri ya da mahallelerinin yerleri değiştirildi(3). Bu iskan organizasyonu ile Türk toplumunun içinde ada şeklinde bir arada yaşayan Rum toplulukları oluşturulduktan sonra kalabalık hale gelen yeni Rum köylerinde bulunan eski küçük kiliseler yıkılarak birbirini görebilen yerlerde daha büyük yeni kiliseler inşa edildi. Bu kiliselerin yanı başında modern eğitim yapan ilkokullar ve orta dereceli okullar kuruldu. Öğretmen ve yöneticileri Yunanistan'dan gelen bu okullardan mezun olanlar üniversite eğitimi için Yunanistan'a gönderilmeye başlandı(4). 

Bu okullarda modern usullerle eğitim yapıldığı halde okutulan tarih derslerinde bölgedeki Ortodoksların, "Anavatan" Yunanistan'da yaşayan Yunan toplumunun bir parçası olduğu masalı anlatılıyordu. Masalı diyorum, çünkü gerçekte bölge halkı olsa olsa ilk çağlarda bölgede yaşayan Haldi, Macrones, Kolkh, Mossynoik, Halyb gibi halkların ya da Osmanlıdan önce bölgede yaşadığını tespit ettiğimiz Tzan/Can, Laz, Avar, Bulgar, Peçenek, Sabir, Macar, Karluk,Uz, Hazar ve Kumanların torunları olabilirdi. Bu konuda biraz daha ayrıntıya girersek bunlara Lezgi, Abhaz ve Çerkez gibi Kafkas unsurlarını da ilave edebiliriz. Osmanlı belgeleri bu unsurlara Osmanlının fethinden sonra Arnavut ve Boşnakları da ilave etmemize imkan sağlamaktadır(5). Osmanlının fethinden önce bu grupların tek ortak noktası Ortodoks olmak ve Ortodoks kilisesine bağlı olmaktı. 

Bazılarının sandığı gibi Trabzon Rumcası, Pontoika ya da Pontos Rumcası denilen dil bunların ortak lisanı değildi. Aralarında Lazca konuşan ya da Türkçe'den başka dil bilmeyen gruplar da vardı. Kaldı ki Pontos Rumcası denilen dil ile bugün Yunanistan'da konuşulan Yunanca birbirlerinden anlaşmaya imkan vermeyecek kadar farklıdır. Çünkü Pontos Rumcası, arkaik Yunanca, Türkçe, Farsça, Arapça, Lazca ve artık konuşulmayan yerel dillere ait kelimelerden oluşan bir dildir. Bu şekliyle bile kendi içinde Tonya Rumcası ve Çaykara Rumcası olarak ayrılan ve bölgesel farklılıklar gösteren dil, sadece Yunanistan'da konuşulan Yunanca'dan değil Orta ve Batı Anadolu'da konuşulan Rumca'dan da oldukça farklıdır. 

Osmanlı yönetimi tarafından Ortodoks kilisesinin etrafında Rum milleti olarak organize edilen bu topluluğa Ruslar Ortodoks-Hıristiyan olarak yaklaşırken, Batı Emperyalizmi "Yunanlılık " kimliği aşılamak istemişti. Batılı araştırmacılar bölge halkına Yunan kimliğini aşılamayı bugün bile "Karadeniz Rum-Hıristiyan topluluklarının Rönesansı" olarak görmektedir(6).Oysa bu, günümüzde örneğini bolca gördüğümüz emperyalizmin, hedeflerine ulaşabilmek için etnik milliyetçilik pompalaması ve kışkırtmasından başka bir şey değildir. 

Rum cemaatine ait bu okullardan başka, bölgede yabancı devletlere ait kolejler de açılmıştı ve yine bu kolejlerde de bölgedeki Rumların Osmanlı'dan ayrılıp bağımsız bir devlet haline gelmesi için benzer faaliyetler sürdürülmekteydi. Bu organizasyon içinde dikkati çeken bir diğer uygulama da yine Avrupa'dan getirtilen ustaların bazı merkezi Kiliselerde açılan kurslarla Ortodoks gençlerine demircilik ve dövme bakırcılık gibi konularda modern maden işleme ve döküm sanatlarını öğretmesi ve her Ortodoks köyünün ekonomik hayatını canlı tutacak belli bir sanat ya da işle uğraşmasının temin edilmesi idi. 

1860'lardan sonraki 40-50 yıllık bir sürece yayılan bu gelişmelerde dikkati çeken bir başka husus da Avrupalı firmaların bölgedeki madenlerin işletme imtiyazlarını alarak işletmeye başlaması ve kıyı şehirlerinde Batılı firmaların acentesi olan onların mallarını alıp satan zengin bir Rum zümrenin oluşmasıdır.Yine bu süreç içinde iç bölgelerden sahildeki şehirlere bir göç yaşandı ve Samsun, Giresun, Trabzon gibi şehirlerdeki Ortodoks nüfusta önemli artışlar meydana geldi.

Rusya ise bu dönemde Karadeniz sahillerine ve Kafkasya'ya iyice yerleşirken bir yandan da Kuzey Doğu Anadolu'daki Osmanlı topraklarına göz dikmişti.Bu emeline erişmek için de bölgedeki Rum ve Ermenileri bu amaç doğrultusunda örgütlüyordu. Türkçe literatürde bu çalışmaların Rumlarla ilgili kısmı hakkında Rum Papazların Rusya topraklarında dolaşıp Trabzon bölgesindeki manastırlar için yardım toplaması hikayelerinden başka pek bilgi yok, ama batılı araştırmacılar 1828-29 Rus-Türk savaşında işgal edilen Bayburt ve Gümüşhane bölgelerinden tüm bölge nüfusunun nerdeyse beşte biri olan yaklaşık 42.000 Rum'un Rus ordusuyla birlikte bölgeden çekildiğini,1877-78 deki 93 savaşından sonra 100 000 ,1916-18 savaşından sonra 80.000 Rum'un Rus ordusu ile birlikte bölgeyi boşalttığı ve1855'deki Kırım savaşından sonra ise daha fazla sayıda Rum'un Kafkasya ve Kırım sahillerine yerleştiğini kaydediyor(7). Çarlık Rusya izlediği bu siyasette ,Kuzey Doğu Anadolu sahillerinden göç ettirdiği bu insanlar vasıtasıyla Kuzey Karadeniz sahillerine iyice tutunmak ve güney sahillerinde etkinliğini arttırmak amacındaydı. Ruslar Karadeniz sahillerindeki şehirlerini serbest ticarete açmıştı. Bölgedeki Rum'ların yanı sıra Türkler de bu şehirlerde çalışabiliyor ya da ticaret yapabiliyordu. Birçoğu serbest ticaret sayesinde canlanan Rus şehirlerinde yer satın alarak buralara yerleşmiş ve servet sahibi de olmuştu.Fakat Osmanlı-Rus savaşları esnasında Türk tüccarlar enterne edilip bölgeden gönderilirken Rumlar özel himaye görüyordu. Bu, himaye ve servet elde edebilme imkanı, Rumların kalan kısmının da savaş harici nedenlerden dolayı buralara göç etmesine ve Rusya'nın Karadeniz'in güney sahillerinde kalan Rum halkı arasında sahip olduğu nüfuzunu sürdürmesine yol açıyordu. 

Bu aslında emperyalizmin ekonomik ve etnik unsurları kullanarak Osmanlı İmparatorluğunu tasfiye etmek isterken, Osmanlı imparatorluğunun bu gelişmelere doğru bir teşhis koyamayıp, doğru tavır alamadığı için tasfiye olmaktan kurtulamaması hikayesinin bir parçasıdır. Diğer benzer hikayelerden tek farklı tarafı ise olayların bölgede yaşayan Ortodoksların 1924 yılında bir anlaşma ile Yunanistan'a gitmesi ve bölgenin tamamının Türklerin elinde kalması ile sonlanmasıdır. 

Birinci Dünya Savaşı ve onu takip eden Kurtuluş Savaşı dönemine yayılan süreçte Anadolu'nun diğer bölgelerinde yaşayan Hıristiyan nüfus, batılı devletler ve Rusya tarafından doğal müttefik olarak görülmüş ve bunlar üzerinde neredeyse yüzyıla dayanan bir süre çeşitli kışkırtmalar denenmiştir. İlk aşamada seferberlik ilanı ile askere gitmesi gereken Ortodoks gençler tahrik edilip askere gitmemeleri ve köylerinin civarındaki dağlarda saklanmaları temin edildi. Kilise ve Rum okulları dahil birçok kurum dış mihraklı bu faaliyetlerde etkin görev almış, zengin ailelerin çocukları ise genellikle Rus sahillerindeki şehirlere gitmeyi tercih etmişlerdi. 

Gündüzleri dağlarda saklanıp geceleri evlerine gelen ve sayıları bir hayli kalabalık olan köylü gençlerin, daha önceden eğitilmiş ve küçük gruplar halinde bölgede önceden faaliyet gösteren veya yeni ortaya çıkmış olan çete reislerinin etrafında toplanmaları sağlanmıştı. Rum çetelerinin çevre Türk köylerine yaptığı baskın ve katliamlara karşı, Türklerin intikam harekatından korkan Ortodoks köylülerin Rum çetecilerle birlik olup,bütünleşmesi de çok dikkat çekicidir. Bu çetelerin çekirdeği genellikle eğitilmiş ve bölgeye dışardan gelmiş kişilerden oluşurken, giderek çoğunluğunu yerli gençlerin oluşturduğu gruplar haline gelmişlerdi. 

Birinci Dünya savaşının ilerleyen yıllarında Rus orduları, Tirebolu'nun doğusundaki Harşit Çayına kadar ilerlerken kendi ordusunda öncü kuvvet olarak Ermenilerden oluşan birlikleri kullanmış cephe gerisinde oluşturduğu Ermeni ve Rum çeteleri ile Türk ordusunun ikmal faaliyetlerini sekteye uğratmıştı. Cephe gerisi olan bölgelerde,daha ayrıntılı bir söyleyişle Ruslar Batum bölgesinde iken özellikle Trabzon-Yomra bölgesinde ve Giresun'un doğusundaki kazalarda 1916 da Trabzon işgal edildikten sonra Amasya-Giresun-Samsun hattında yoğunlaşan faaliyetlerle Osmanlı Ordusunun ikmal yapması ve Rus kuvvetleri karşısında cephe oluşturması engellenmek istenmiştir.1918 de Rusların Trabzon'dan çekilmesi ile 40.000 kadar işbirlikçi Rum da bölgeyi terk etmişti . Burada ayrıntı olarak gözden kaçmaması gereken bir olay daha vardır ki bölgede oynanan oyunun en önemli planlayıcısı olarak gördüğümüz İngiltere'nin rolünü daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.O da Rus Çarlığını ortadan kaldıran Bolşevik ihtilaline karşı İngiltere'nin geliştirdiği siyasetin bir parçası olan ve bölgedeki İngiliz egemenliğinin devamını sağlamak için Kafkasya'ya inen Bolşevik ordusunu durdurmak amacı ile yürütülen faaliyetlerdir.Bu faaliyetlerde , Beyaz Rus ve İngiliz birliklerinin yanı sıra Yunan birlikleri de vardı.Daha da önemlisi Karadeniz'in kuzey sahillerindeki şehirlerde bulunan ve bir kısmı 1800'lerden bu yana uygulanan Rus siyasetinin bir sonucu olarak Kuzey Doğu Anadolu sahillerinden buralara göçmüş olan Rumlar da bu kuvvetin destekçileri arasında yer almıştı 1919'da İngiliz siyaseti doğrultusunda Yunanlılar bölgedeki Rumların da desteğini alarak Odessa ve Sivastopol'a çıkmıştı.Kısa süreli bu hareket bölgedeki Rumlar tarafından sevinçle karşılanmış fakat daha sonra bölgedeki Rumlar Bolşeviklerin baskılarına maruz kalarak gemilerle Anadolu sahillerine göçmeye başlamıştı.

İngilizlerin de yardımıyla Trabzon ve Samsun gibi şehirlere çıkan ve bir kısmı silahlı olan bu gruplar,bölgedeki Pontosçuluk hareketlerinde kullanılacakları endişesiyle tedirginlik yaratmıştı. Bu grupların bölgeye gelmesini organize eden İngiltere gelişen siyasi senaryolara göre fikir değiştirmiş ve bu grupları karşılayan ve ihtiyaçlarını sağlayan kilise vasıtası ile onları Anadolu sahillerinden Batum istikametine göndermişti.Bu hareketin amacı, Batum da oluşturulmasına karar verilen gönüllü Rum Alaylarına katılmalarını sağlamaktı.Bu Alaylar sonunda Yunanistan'a oradan da İzmir bölgesine nakledileceklerdi(8).

Bolşevik ordusu, General Denikin Komutasındaki Beyaz Rus ordusunu Mart 1920 de Novorossiysk'de denize dökünce Sovyet yönetimi kesin olarak Karadeniz'in kuzey ve doğu sahillerine hakim olmuştu.Fakat bu olayın asıl faturası Kırım ve Kafkasya sahillerindeki Rumlara çıktı.Bir çoğu öldürüldü ve canını kurtarabilenlerin bir kısmı gemilere binerek Anadolu sahillerine sığındı, kalanlar ise geçmiş olayları doğru tahlil eden Sovyet yönetimince, Batı emperyalizmi tarafından kolaylıkla kullanılabilecek bir topluluk olarak görüldüler.Nitekim Stalin 2. Dünya savaşında onları Orta Asya'ya sürdü.Sovyetlerin çökmesinden sonra sürgünden Karadeniz sahillerine dönebilen bu insanlar son yıllarda da Yunanistan'a göçmektedir.Fakat 1919'da İngiliz Emperyalizminin bölgedeki ayağı olmaya soyunan Yunanistan'ın birer Yunan pasaportu vererek kolayca kandırdığı ve mahvolmalarına sebep olduğu bu Yunanlılıkla alakası olmayan bu insanların acı dolu yıllardan sonra doksanlı yıllarda Yunanistan'a dönebildikleri zaman çok da iyi karşılandıklarını söylemek ne yazık ki mümkün değil.Onlar bu gün modern Yunan toplumu tarafından daha çok Rus olarak görülmektedir.Sayıları bir milyona yaklaşan ve Yunanistan'ın nüfusuna göre önemli bir yekün teşkil eden bu mülteci grubu ve onlardan kaynaklanan sorunlar Yunanlıları bu konuda yeni planlar yapmaya yöneltmektedir. 

Birinci Dünya Savaşı sonunda Batı emperyalizminin oynadığı Pontos oyununun sondan bir önce oynanan sahnesinde, yani Sevr sürecinde, daha önce çeşitli vaadlerle Osmanlıya isyan etmesi sağlanan bölgedeki Ortodokslardan bağımsız bir devlet kurmak yerine, Doğu Anadolu'da kurulacak olan Ermeni Devletine omuz vermelerinin istenmesi vardır.Bu konuda onlara baskı yapanların arasında İngilizlerle birlikte Yunanistan da vardır(9). Bölgede yaşayan Ortodokslar asla kabul etmeyecekleri bu teklifin şokunu yaşarken İngilizlerin teşviki ile Anadolu'yu işgale başlayan Yunanistan, Batı Cephesinde savaşacak Türk ordusunu arkadan vurmak için bölgedeki Ortodoksları kullanmak üzere bölgeye kızıl haç ve diğer sivil toplum örgütü mensubu kimliği ile Yunan subayları ve silah göndermeye,

Kendi kimliklerini sorgulamak ve ait oldukları toplumla bütünleşmek yerine emperyalizmin kiliseyi ve okulları kullanarak kendilerine sunduğu kimliği benimsemek durumunda kalan Doğu Karadeniz Bölgesinin Ortodoksları emperyalizmin ayağında top olmuş oradan oraya savrulmuş ve bunun bedelini de çok ağır bir şekilde ödemişlerdi. 

Türk kurtuluş savaşını yürüten kadronun emperyalizmin oyununu bozup Anadolu'ya hakim olmasından sonra yeni bir durum ortaya çıkmıştı.Ortodoksların bağlı bulunduğu Fener Patrikhanesinin, Emperyalizmin işbirlikçisi olarak Anadolu'nun kana bulanmasında oynadığı rolü gören Anadolu Ortodoksları, Fener Patrikhanesinden ayrılarak bağımsız Türk Ortodoks kilisesini kurmak üzere harekete geçmişlerdi.Bu konuda Keskin Metropolid Vekili Papa Eftim'in faaliyetleri çok önemlidir ve Atatürk'ün "Bize bir ordu kadar yardım etti" diye bahsettiği Papa Eftim'in kurduğu Türk Ortodoks Patrikhanesi kısa sürede Anadolu'da büyük destek görmüştü. Bu çerçevede Trabzon Rum Cemaati temsilcileri 1921'de T.B.M.M. ne müracaat ederek bağlılıklarını bildirdi. Fener Patrikhanesinin hareketlerini protesto ederek, Türk Ortodoks Patrikhanesinin kurulması için Keskin Metropolidi Papa Eftim'e vekalet verdiler.Aynı yıl Trabzon/Maçka bölgesi Rumları da yaptıkları müracaatlarda "..Anadolu'da tarihen dahi müsebbit olduğu üzere Rum Elenik namıyla hiçbir millet yoktur. Mevcud olan Rumlar yalnız asırlarca Türk Müslümanlarla birlikte yaşayan Türk Ortodoks Rumlardır.." diyerek Fener Patrikhanesini faaliyetlerinden dolayı kınadılar ve Milli Mücadeleye destek vereceklerini belirttiler.Aynı tarihlerde Çorum;Mecidözü,Samsun ve Torul Rumları, Yunanlılar ve onun emelleri doğrultusunda hareket eden ve Anadolu Rumlarına büyük zararlar veren Fener Patrikhanesi ile bir ilgilerinin kalmadığını, kendilerini Hıristiyan Türk olarak gördüklerini ve bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesine katılacaklarını belirttiler(10). 

Yunan ordusu Batı Anadolu'dan çekilirken bölgedeki Rumlar da büyük şenlikler yaparak karşıladıkları bu ordunun Anadolu'da yaptıklarının hesabının kendilerinden sorulacağını bildikleri için çekilen orduyu takip ederek Batı Anadolu'yu boşaltmaya başladılar. İzmir'e ulaşanlar limandaki gemileri kendilerinden önce Yunan ordusu askerlerinin doldurduğunu gördüler, gemilere yer bulup binmekte güçlük çekerek perişan oldular.Doğu Karadeniz bölgesinde ise Türklere saldıranlar bölgeyi daha önce terk ettikleri için durum daha sakindi. Savaş yorgunu Anadolu'yu gözüne kestirip yağmalaya gelen Yunan Ordusu İzmir'de denize dökülmüştü ama Birinci Dünya Harbi sonunda Yunanistan Osmanlının mirasından büyük bir parça daha almayı başarmış ve topraklarını büyütmüştü. 

Yunanistan'ın eline geçen topraklar aslında Osmanlının diğer mirasçısı olan Bulgaristan ve Arnavutluk,Yugoslavya gibi ülkelerin üzerinde hak iddia ettiği topraklardı .Elde edilen toprağı nüfusa oranladığımız zaman Yunanistan'ın çok fazla toprak elde ettiği görülüyor ve bu toprakları elinde tutamayacağı da açıkça anlaşılıyordu.Çözümü ise bu işlerin ustası olan İngiltere sunmuştu Yunanistan'a; Ortodoks nüfus temin etmek. Bu çerçevede Anadolu'daki Ortodokslarla Yunanistan'daki Müslümanlar yer değiştirmeliydi. Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş olacaktı. Hem Yunanistan'a yaşaması için göçmenlerle taze kan enjekte edilecek.Hem de Anadolu'da ekonomik ve sosyal hayati elinde tutan Ortodoks Rumlar alınarak Anadolu'da sosyal ve ekonomik hayat çökertilecekti. Bu durum ayrıca her türlü kaynağı elinden alınmış ve Osmanlının borcunu ödemeye mecbur edilmiş genç Cumhuriyetin ileride tekrar emperyalizmin kucağına düşmesi için fırsatlar yaratacaktı.Böyle bir durumda geçmişin de hesabının sorulacağı Lozan görüşmelerinde İnönü'ye çok açık bir şekilde söylenmişti. Bu uygulama ile Anadolu'da, çoğu Türkçe'den başka dil bilmeyen,Türkçe ibadet eden,Türkçe dua kitapları, İncil'i ve literatürü bulunan Türk Ortodoksların kurduğu Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesinin gelişerek Fener Patrikhanesini bölmesi de engellenmişti. Karamanlı diye adlandırılan ve Hıristiyan Türk olan bu gruplar Yunanistan'da çok acı çekmiş,Yunanca öğrenmeye ve Yunanca ibadete mecbur edilmişti. Çocukları Antik Yunanlıların torunları olduğu masalı ile eğitiliyor, Literatürlerine rağmen köklerinden kopartılıp, asimile edilmeye çalışılıyordu.

Türkiye ve Yunanistan arasında 30.01.1923 tarihinde imzalanan ve İstanbul hariç tüm Türkiye'deki Rumlarla, Batı Trakya hariç,Yunanistan'daki Müslümanların mübadelesini öngören bir anlaşma uygulanır ve Doğu Karadeniz bölgesinde yaşayan Ortodokslar gemilere bindirilip Yunanistan'a gönderilir. Bölgede yaşayan Ortodokslar emperyalist devletlerin dünya nimetlerini paylaşmak konusundaki anlaşmazlıklarından çıkan Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında oradan oraya savrulmanın verdiği sersemlikle öncelikle ne olduğunu anlayamaz. Aralarında atalarının mezarlarının olduğu, doğdukları bu topraklardan ayrılmak istemeyenler çıkar. Bir kaçı ellerindeki Rus pasaportlarını kullanarak Rus vatandaşı oldukları için kendilerinin anlaşmanın dışında tutulmasını ister. Bir kısmı kalmak için Müslüman olmaya bile razıdır. Ait oldukları topluma hizmet etmesi gereken kilise daha önce olduğu gibi emperyalizme hizmet etmeye devam eder ve topluluğu "Eve dönüyoruz" vaazları ile bölgeden ayrılmaya ikna eder. Bu arada daha önce düşmanlık ettikleri Türklerle bundan sonra bir arada güven içinde yaşayamayacaklarından sıkça söz ettiklerini de belirtmek lazım.

Rum mübadillerle yüklü gemiler Karadeniz sahillerinden ayrılırken, Türk yetkilileri de artık Pontos meselesinin bittiğine inanarak meseleyi tarihin tozlu raflarında bırakmışlardı. Oysa ard arda çevirdikleri bir sürü kirli oyunla Müslüman ve Hıristiyan bölge halkının çok acı çekmesine ve bir kısmının topraklarından kopmasına sebep olan Batı için mesele kapanmamıştı. Bizim ""Postmodern Pontosculuk "dediğimiz yeni bir dönemi açmak üzere çalışmalar hemen başlatılmıştı. 

Postmodern Pontosculuğu klasik Pontosculuktan ayıran en önemli unsur artık Türklerin elinden alınmak istenen Doğu Karadeniz bölgesinde Rum kalmamasıdır. Postmodern Pontosculuk Doğu Karadeniz Bölgesinden bir mübadele anlaşması ile Yunanistan'a göçen Doğu Karadenizli göçmenler arasında Yunanistan toprağına adım attıkları andan itibaren başlatılmıştı. İngiltere Kraliyet ailesinin sağladığı fonlarla araştırma enstitüleri kurulmuş ve Anadolu'dan gelen göçmenlerle görüşmeler yapılıp onların geldikleri yerlerde yaşadıkları savaş hatıraları derlenmiş, getirebildikleri folklorik, etnoğrafik ve dini materyallerin yanı sıra belge, fotoğraf gibi dokümanlar derlenip tasnif edilmişti. Anadolu'daki günlük hayatlarına ve kültürlerinin dil, folklor ve etnografyasına dair bu bilgilerin derlenip saklanması için o gün Yunanistan şartlarının çok ilerisinde olan bir çalışma başlatılmıştı(11) 

Bu çalışmalar kısa sürede meyvesini vermeye başlamıştı. Bu konularda yapılacak araştırmalar için araştırma merkezleri, arşivler kurulmuş, süreli yayınlar ve kitaplar yayınlanmaya başlanmıştı.Günümüzde Batı Anadolu ve Karadeniz Bölgesinde yürütülen Yunanistan kaynaklı iddia ve faaliyetlerin temelini bu çalışmaların oluşturduğunu konu ile ilgili yayınları izleyenler bilmektedir. Hatta son yıllarda, adı geçen bu merkezlerde derlenmiş sözlü tarih kayıtlarını, fotoğrafları, belge ya da yayınları kaynak gösteren ve o dönemde sadece Anadolu Rumlarının acı çektiği ve bizim tarafımızdan mağdur edildiği izlenimi vererek Türk kamuoyunda merhamet ve acıma hissi uyandırma ve sadece Türk tarafını suçlu gösterme amacını taşıyan kitaplar basılmaktadır. Asıl rahatsız edici olan ise Yunanca'dan tercüme edilen bu kitapların bazı Türk yayınevleri tarafından yayınlanıyor olmasıdır(12). Her ne kadar bazıları dostluk, barış, öteki tarafı anlamak gibi savlarla sunuluyor olsa da, bu kitaplar bırakın karşılıklı anlayışı, kaba suçlama ifadeleri ile dolu olduğu için tek yönlü propaganda materyali olmanın ötesinde bir anlam ifade etmeyen yayınlardan ibarettir. 

Postmodern Pontosculuk diye adlandırdığımız dönemdeki faaliyetlerin iki hedefi vardı. Birincisi, Yunanistan nüfusunun 2/3'lük büyük bir kısmını teşkil eden göçmenlerin, kendilerine daha önce anlatılan tarihi Yunan Milletinin bir parçası oldukları yalanına rağmen Yunanistan'da karşılaştıkları gerçeğin ortaya çıkardığı kültür ve kimlik problemlerinin üzerini örtmek ve devamlı körüklenen Türk düşmanlığına dayalı bir milliyetçilik baskısı ile bu insanları bir arada ve kontrol altında tutmak. 

Böylece farklı coğrafyalardan, farklı etnik kökenlerden gelerek, 19.yüzyılda oluşturulan modern Yunan milleti'ne dahil edilen ve Ortodoksluk inancı dışında ortak bir yanları bulunmayan bu insanların, geçmişlerini özgürce sorgulayıp yaşananların gerçek sorumlularını teşhis etmeleri de önlenmiş oluyordu. Devamlı suçlanan bir düşman ve o düşmandan kaynaklanan tehdit algılaması, geçmişteki gerçeklerin üstünü örttüğü gibi aynı zamanda yaşanan ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel problemlerin de örtbas edilmesine yarıyordu.

 Türkiye mübadele ile birlikte bu dosyaları rafa kaldırdı ve var olabilmesini Kurtuluş Savaşında, Batı Anadolu'da yaşanan savaşlara indirgedi. Oysa Osmanlı'nın son dönemlerinde Batı'nın Balkanlar, Anadolu ve Arap Coğrafyasına yayılan topraklardaki etnik unsurlarla oynayarak imparatorluğu nasıl tasfiye ettiği, coğrafyayı nasıl değiştirdiği ve milletlerin nasıl oluşturulduğu konusu üzerinde gerekli çalışmaları yapmış olsaydı yaşanan bu senaryoların benzerlerinin her zaman uygulanmaya hazır olduğunu çok önceden görecekti. Ve şüphesiz günümüzdeki tablo çok daha farklı olacaktı. En azından, elde kalan son toprak olan Anadolu'daki etnik unsur yaratma çabalarını ve bunlar üzerinde sergilenen oyunların farkına bu tablo şekillenmeden önce varacaktı. Böylece Batılıların mozaik olarak görmek istediği Anadolu'da uluslaşmayı çok önceden tamamladığı gibi, Anadolu'yu savunmanın yolunun İmparatorluk coğrafyasındaki gruplarla dostane ilişkilerin geliştirilmiş olmasından geçtiğini anlayarak gerekli çalışmaları yapmış olacaktı. 

Postmodern Pontosculuk faaliyetlerinin ikinci hedefi ise Türkiye idi.Türkiye'ye yönelik faaliyetlerin bir bölümünü geçmişte olanların hesabının görülmesi şeklinde özetleyebiliriz. Bu kısaca, Türkiye'ye bir soykırım iddiası yöneltmek, bu iddiayı önce çeşitli batı parlamentolarında kabul ettirmek ve nihayet Türkiye'yi tazminat ödemeye mahkum ettirilmeye yönelik faaliyetlerle desteklemek olarak açıklanabilir. Bu çerçevede Yunanistan'da 19 Mayıs katliam günü olarak anılmaktadır. Bu da konunun Yunanistan'da bir devlet politikası olarak ele alındığını göstermektedir. Ayrıca Avrupa Parlamentosunun çeşitli komisyonlarında bu konu değişik boyutları ile tartışılmaya başlanmıştır. 

Tabloya söyle bir göz atalım; Yunanistan'la zaten bir Kıbrıs meselemiz vardı… Buna Ege ilave oldu, şimdilerde ise İstanbul'daki Patrikhane'ye Vatikan statüsü tanınması ortaya çıktı, Batı Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgesi gibi konuların da ısıtılmakta olduğunu görüyoruz. Yani Kıbrıs ve Ege'de taviz versek bile Yunanistan'ın dostluğunu kazanmamız mümkün değil. Anadolu üzerinde yeni talepler için zemin hazırlanmaya başlanmış bile… Geçmişin tecrübesi ile geleceği görmek hiç de zor değil. 

Türkiye'ye yönelik faaliyetlerin ikinci bölümü olarak Türkiye'de bazı etnik gruplar oluşturmak ve bunlar bahane edilerek Türkiye'nin etkisizleştirilmesi programını belirtebiliriz. Konuyu bu açıdan anlayabilmek için Türkiye'ye yönelik diğer faaliyetleri bir bütün içinde ele almak doğru olacaktır. Bu arada, bu tür faaliyetlerin küreselleşme dediğimiz ulus devletlerin tasfiyesi süreciyle olan ilişkisini de gözden kaçırmamak gerekir. Küreselleşme konunun dış çerçevesini oluşturmaktadır. Gelişmeler bu çerçeve içinde ele alınmazsa teşhis ve tedbirlerde hataya düşeriz. 

Olaya Anadolu'daki ulus devletin tasfiyesi çalışmaları olarak baktığımızda dikkatimizi 1989 yılında Almanya'da yayınlanmış olan "Türkiye'de Etnik Gruplar"(13) adlı bir çalışma çekmektedir. Hiç şüphesiz eserin arka planında çok öncelere dayanan çalışmalar ve geleceğe yönelik planlar yer almaktadır. Fakat bunları burada açıklamaya çalışmak konunun dağılmasından başka bir fayda sağlamayacaktır. Biz sadece kitapta ortaya konan tabloya dikkati çekeceğiz. 

Bu çalışmada Türkiye'de 47 etnik grup tanımlanmış ve bunlarla ilgili bazı veriler sunulmuştur. Çalışmanın son kısmı, tanımlanan etnik grupların Türkiye coğrafyasında yayılışlarını gösteren haritalar oluşturmaktadır. Bunlardan birinde Türkiye haritası etnik gruplara göre farklı renklere boyanmış. Ancak birbirine yakın olduğunu düşünülen gruplar aynı rengin açık ve koyu tonları ile gösterilmiştir. Böylece bu grupların ne kadar yaygın ve büyük parçalar oluşturduğuna dikkat çekilmek istenmiş. Bu haritaya bakıldığı zaman çalışmanın hedefi yani Batı'nın Türkiye'yi nasıl görmek istediği çok açık bir şekilde anlaşılır. 

Kitaptan, yayınlandıktan çok kısa bir süre sonra haberim olmuş ve bir arkadaşım aracılığıyla Almanya'dan getirtmiştim. İlk incelediğimde, kitapta adı geçen grupların bir kısmının etnik grup olarak tanımlanmasının mümkün olamayacağını düşündüm. Kaldı ki kitapta bazı hususlar birbiri ile karıştırılmış o güne kadar kendilerini kitapta tanımlandığı gibi hissetmeyen insanların bazı kültürel özellikleri öne çıkartılarak bir etnik grup oluşturmak için zorlamalar yapılmış. Örneğin, Trabzon'un bazı köylerinde Rumca konuşabilen insanlar Müslüman Grekler/Yunanlılar olarak tanımlanmıştı. Yöreyi, yörenin tarihini ve etnik gruplarını iyi bilenler bu tanımın tarihi ve sosyolojik verilere dayanmadığını ve yapay olduğunu fark eder. 

Bir kısmı daha sonra Türkçe olarak da yayımlanan(14) kitapta sözü edilen bazı gruplar Ali Tayyar Önder'in Türkiye'nin Etnik Yapısı adlı çalışmasında(15) tanımlanmamıştı. Ayrıca bu konularda en son yayımlanan, Trabzon Bölgesindeki bazı köylerde Rumca konuşabilen insanlar üzerine yapılan sosyolojik çalışmanın sonuçlarının değerlendirildiği "Doğu Karadeniz'de Kültürel Kimlik" adlı çalışmada (16) bu dilin tek başına etnik grup tanımlanması için yeterli olmayacağı, bu insanların kendilerini dışarıdan yapıştırılan yaftalardan farklı olarak algıladıklarını ortaya koymuştur. 

Aradan geçen birkaç yıl içinde, kendilerini hiçbir zaman Yunanlı hissetmemiş olan ve bizim etnik grup olarak tanımlanamaz dediğimiz insanları, "Müslüman Yunanlılar" diye adlandırılan bir etnik grup olarak şekillendirmeye yönelik dış kaynaklı bir çalışmanın yapılmakta olduğunu gördük. Olayları basın ve yayımlanmış kitaplar dışında izlememiz mümkün olmadığından bilgilerimiz buralarda yer alan olaylar ve çevremizde yaşayanların verdiği bilgilerle sınırlıdır. Ama bu haliyle bile organize bir hareketin varlığını ve kültürel bağlarımız var vb gibi iddialarla Türkiye'de Müslüman Yunanlı olarak tanımladıkları bir etnik grup yaratma hedefini sezmek mümkün. 

Yunanistan'dan Doğu Karadeniz'e turist olarak bazı gruplar gelmekte ve bu gruplar içinde bölgede belli bir amaca yönelik faaliyetler icra etme amacını taşıyan ve genelde aynı kişilerden oluşan bir ekip bulunmaktadır. Ekipte yer alan ve Türkiye'yi onlarca kez ziyaret etmiş bulunan bu kişiler bölgedeki Rumca konuşabilen köyleri ziyaret ederek hediyeler vermekte, özellikle işsiz gençlerle temas sağlamaktadırlar. Bu temaslar çerçevesinde bölgede tanınmış bir aile ile kız alıp vermek yolu ile akrabalık kurulmuş ilişkiler ileri safhalara taşınmıştır. Önceleri bir lise mezunlarına Yunanistan'da üniversite eğitimi için burs veriliyor iken daha sonra, Abdullah Öcalan ile Kenya'da yakalanan ve o dönem İzmir'deki Yunan konsolosluğunda görevli olan Savas Kalenderidis adlı Yunan istihbarat ajanının organizasyonu ile bölgeden işsiz veya üniversiteyi kazanamamış çok sayıda genç, iş veya yüksek öğrenim imkanı sağlanarak Yunanistan'a götürülmeye başlanmıştır. Yine bu kişilerin organizasyonu ile bölgeden çok sayıda grubun Yunanistan'ı ziyaret etmesi ve bu ziyaretler esnasında Yunanistan'da düzenlenen Pontosla ilgili toplantı ve festivallere katılması sağlanmıştır. Gezilere katılanlardan elde ettiğimiz bilgilere göre içlerinden bazıları, yukarıda bahsettiğimiz Savas Kalenderidis'le birlikte Türk kamu oyunda PKK'nın Kuzey Irak'taki kamplarını organize eden kişi olarak tanınan Emekli asker Andonis Naksakis'in evinde bir akşam yemeğinde ağırlanmışlardır. Yine bu çerçevede İstanbul'a yüksek lisans yapmak için geldiğini söyleyen Niko adlı bir şahıs bazı mahalli sanatçılarla temasa geçmiş, bunları Yunanistan'daki Pontos festivallerine ve toplantılara katılmalarını sağlamıştı. Yukarıda adı geçen kişilerce ağırlanan sanatçıların bazılarına Yunanistan'da ücretsiz kaset ve CD yapma gibi imkanlar sağlanmıştır. 

Yunanistan'ın bu konudaki faaliyetlerini ve örgütlenmesinin alt yapısını gözler önüne sermek için seçilmiş bir örnek olarak Abdi İpekçi ödülünden bahsetmek istiyorum. Bu ödül 1993 yılında Yunan tarafında Yorgo Andreadis'e, 1994 yılında ise Türk tarafında Ömer Asan'a verildi. 

Yorgo Andreadis'in Türkçe'de ilk yayınlanan Tamama adlı eserinde (17) kitabın Abdi İpekçi edebiyat ödülü aldığı belirtilirken, Tolika adlı eserinde(18) yazarın Tamama adlı eserinin 1993 yılında Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk ödülünü aldığı kaydedilmektedir.Çelişki bundan ibaret değildi. Yazar ödül aldığı ve Türkiye'deki etkinliklerine başladığı dönemde kamuoyuna profesör olarak tanıtılıyordu. Daha sonra Andreadis'in gerçekte profesör olmadığı ortaya çıkınca ticaretle uğraştığı söylenmeye başlandı. Kısaca belli bir organizasyonla Türk kamuoyuna sunulan Andreadis, eserlerinden de anlaşılacağı gibi psikolojik harp uzmanı bir kişi. Almanya ile de bazı ilişkileri var.Pek çok defa Doğu Karadeniz Bölgesini ziyaret edenlerden .Başka bir deyişle 90'lı yıllarda Türkiye'de kıpırdamaya başlayan Pontosculuk faaliyetlerini organize edenlerden birisi ve Savas Kalenderidis ekibi ile yakın ilişkileri var. 

1993'de Abdi İpekçi ödülü aldıktan sonra bir rüzgar estirildi ve Türk-Yunan dostluğunu geliştirme amacıyla Karadeniz Bölgesi'ndeki festivallere konuk edildi, her gittiği yerde törenlerle karşılandı, omuzlarda taşındı ve ağırlandı. Bunda bölgeye daha önce yaptığı ziyaretlerde edindiği dostların da rolü büyük. Arkasındaki organizasyon sayesinde basında ve kültür etkinliklerinde kendine bol bol imkan edindi. İzmir TÜYAP Kitap Fuarı'nda onur konuğu olarak ağırlandı. 

Andreadis, 1960 yılından bu yana Doğu Karadeniz Bölgesine yaptığı ziyaretler sırasında bölgeden seçilmiş birçok kişiyi Yunanistan'a davet etti ve ağırladı. Dostluk (!) ödülü almış olan yazarın gerçek niyetinden haberi olmayan Türk okurlar, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nda, yaşanan bir "dramı" anlatan Tamama adlı kitabı, kitapta yer alan Pontos Marşındaki: "Ölü ya da diri hepsi / İntikam diyor / Tüm Pontusluları, yıkılmış ülkemiz / Silah başına çağırıyor." dizelerine rağmen, etkilenerek okudu. Kitapları ardı ardına yayınlanmaya ve başta Patrikhane olmak üzere bazı kişi ve kuruluşlar tarafından ücretsiz olarak dağıtılmaya başlayınca gördüğü ilgi de gittikçe artan Andreadis'in Doğu Karadeniz Bölgesi'ndeki ziyaretleri esnasında yaptığı faaliyetlerinden amacı sezilince Türkiye'ye girmesi yasaklandı. Andreadis, kitaplarında yer alan Türkleri suçlayıcı ifadeleri 'Onlar Osmanlı' diyerek kamufle edip, savunurken en son yayınlanan Tolika adlı kitabında gerçek yüzünü bir kere daha gösterdi. Kitabın 68, 69 ve 70. sayfalarından alınan aşağıdaki ifadeleri dikkatle okuyun. Bu satırlar, kitabın başında da açıkça yazıldığı gibi, 1993 yılında Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk ödülü aldığı belirtilen yazara aittir.

"Mustafa Kemal o sırada Havza'yı da ziyaret eder. Ve beraberindeki asker arkadaşlarıyla Havza'nın tek oteline giderler. Bu otel "Despotun Oteli" olarak anılırdı. Çünkü Havza Rahipler Kurulunun mülküydü. Çok şaşaalı bir oteldi.. Lüks lambaları vardı.

Mustafa Kemal aynı davayı destekleyen, yüksek rütbeli Türk subaylarının ileri gelenleriyle görüş alışverişinde bulunmak için üç gün boyunca otelden çıkmaz.

Sonra Havza'nın sokaklarına çıkıp dolaşmaya başlar. Şeytani bir rastlantı sonucu Piç Vasil'le karşılaşır. Çerkesler'in kendisine armağan ettiği, Rus askerlerinden kalma altından bir süngüsü varmış. Mustafa Kemal Piç Vasil'i hemen durdurur ve çok sert bir ses tonuyla sorar:

"Sen kim oluyorsun da,çarşı içerisinde bir silahla dolaşıyorsun?Kimin emrindesin?.."

Çevresinde,yüksek kademedeki Türk subaylarını görüp te şaşıran Piç Vasil,ona ancak şunu söyleyebilir:

"Efendi Osmanlı Devletinin emriyle"…

Mustafa Kemal sözünü keserek ona bir tokat atar ve şöyle der:

"Ben size minare dibinde salyangoz satmanın ne demek olduğunu gösteririm"..

Ve şöyle diyerek kovar onu:

"Devril gözümün önünden." Yani "Kaybol gözümün önünden" demek ister. Piç Vasil karşı koyamaz, beyaz atına binerek ortadan kaybolur.

Mustafa Kemal henüz üç sokak aşağıya doğru ilerlememiştir ki, önünde silahlı bir atlı daha belirir. Havza kent merkezine doğru giden atlıyı durdurur ve sorar:

"Sen kimsin ve kimin emriyle,kimden izin alarak böyle silahlı vaziyette çarşıya doğru gidiyorsun?"

Tepeden tırnağa silah kuşanmış kişi de sinirlenir ve söylenceye göre Kemal ve eşine şöyle der:

"Asıl sen kimsin, böyle birdenbire benim karşıma çıkıyorsun?" Kemal, silahlı atlının kararlılığını görünce, geriye çekilir ve onun geçmesine izin verir. Başını bilhassa geriye çevirir, atlının gidişini izler.

İnsan şöyle bir düşünüyor de, eğer her zamanki alışkanlıkla, Piç Vasil tokadı yediğinde içerleyip, soğukkanlılığını korumasaydı ve bıçağını çıkartıp çekmiş olsaydı o anda Kemal ölmüş demekti.

Veya eğer Kemal zırhlara bürünmüş atlıya karşı çıksaydı, ki o atlı Deli Sokrat'tı, yine bir cinayetin işlenmesi işten bile değildi…

Bu öyle bir cinayet olurdu ki,tarihin akışı değişebilirdi ve Türkiye kendisine yeni bir Atatürk aramaya koyulurdu."

Kitaptan öğrendiğimize göre asıl adı Çavuşidis Vasilos olan Piç Vasil, Havza yöresinde, Deli Sokrat ise Ladik ilçesindeki Pontos çetecilerinin başı idi(19). Kurguladığı hikayede Mustafa Kemal'i Rum çete reisinin önünde korkup geri çekilen ve Rum çetecinin ardından hayran hayran bakan bir durumda tasvir eden de yine aynı yazardır.

1994 yılı Abdi İpekçi ödülünü Türkiye tarafında alan Ömer Asan ise Açık Öğretim Fakültesi mezunu bir genç. İstanbul Maltepe'de fotoğrafçılık yaparken tanıştığı bazı kişiler vasıtası ile Yunanistan'a gitmiş. Orada birkaç ay kalıp, bazı çalışmalarda bulunmuş. Kendisine Yunanistan'da sahip çıkanlar arasında Yorgo Andreadis de var. Karadeniz üzerine yazdığı bir yazı nedeniyle Abdi İpekçi ödülünü 'köşe yazısı' dalında aldığını, o günlerde ödülle ilgili yayınlanan haberlerden ve kitabına koyduğu biyografisinden öğreniyoruz. Fakat ödüle layık bulunan yazıyı uzun müddet araştırmama rağmen bulamadım. Daha sonra Asan'la tanıştığımda, ona ödül alan yazısını sordum. Kendisi bana, bunun yayınlanmış bir yazı olmadığını ödül komitesine gönderilen bir mektup olduğunu söyleyince oldukça şaşırdım. Her nedense, ödül komitesi, ödüle yayınlanmış hiçbir yazısı bulunmayan Asan'ın, gönderdiği bir mektubu layık görmüştü. Dışardan bakınca "Bir yazı yazdı kaderi değişti" diyebilirsiniz.

Ödül alan genç, bir program çerçevesinde Yunanistan'a gitmiş burada röportajlar vermiş ve bazı etkinliklere katılmış. Türkiye'ye döndükten bir müddet sonra da "Pontos Kültürü" adlı bir kitabı yayınlanmıştı(20). Yazar kitabında özetle, ailesinin evde Rumca konuşması nedeniyle kimliğini merak ederek araştırmaya başladığını ve kitabının da bu kimlik sorgulamasının bir ürünü olduğunu belirtmektedir.

Yazarın kimlik sorgulamasının, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yaşayan kültürü kabaca Yunan mitolojilerine dayandırma çabalarının ve Rumca üzerine bir dil çalışmasının yer aldığı kitap, bir bölümü ile de köy monografisini andırmaktadır. Kitabı bir bütün olarak değerlendirdiğimizde amacının, kimlik arayışı adı altında, Doğu Karadeniz kültürünü, mitolojik ve tarihi verileri kullanarak, Yunan kültürü ile ilişkilendirmek olduğunu görüyoruz.Nitekim daha sonra Ömer Asan'ı doktora talebesi olarak yanına alan Prof.Dr.Neoklis Sarris kitaba yazdığı Önsözünde Asan'ı Türkiyeli Elen olarak selamlayarak kimlik arayışını önsöz bölümünde sonuçlandırmış görünüyor.

Türk basınında çeşitli vesilelerle kitap ve yazarı hakkında birçok yazı ve röportaj yer almıştı. Bunlarda yazar amacının ne olduğunu tam olarak açıklamadığı "Pontos Kültürüne" erişmek olduğunu belirtiyor ve bir kimlik arayışı içinde olduğunu dile getiriyordu. Asan, Pontos Kültüründen kastının, bu kavramdan Yunanistan'da anlaşılan şey olup olmadığını açıklamasa bile Yunanistan tarafından gösterilen ilgiden aynı şeyin kastedildiği anlaşılmaktadır. Kitap daha sonra Yunanca'ya çevrilmiş ve Yunanistan'da da yayınlanmıştır. Bu çerçevede Asan'ın Yunan ve yabancı basına verdiği röportajlarda yazarın ağzından öne çıkarttığı iddialar özetle şöyleydi."Bugün Trabzon bölgesinde 60 köyde ve özelikle Of bölgesinde hala eski Yunan diyalekti ile konuşan insanlar vardır ve bunların sayısı 300.000'dir"(21) Bu da Asan'ın Pontos Kültüründen kastının Yunan tarafının Pontos Kültüründen kastı ile aynı olduğu savımızı doğrulamaktadır. Yazar, bir televizyon programında da açıkladığı gibi, bu rakamları hiçbir araştırmaya dayandırmadan kendi tahminine göre hesaplamıştır. Fakat rakam, Andrews'in kullandığı nüfus verileri ile çelişmektedir. Bu rakamların bölgede bir etnik grup yaratmaya yönelik iddialara temel teşkil etmesi amacıyla Türkiyeli bir yazarın ağzından sunulduğu şüphesizdir. Nitekim Asan'la yapılan röportaj ve verdiği rakamlar Yunanistan kaynaklı birtakım çevrelerin çabalarıyla The Herald Trubine'de bile yayınlandı.

Tesadüf bu ya 1993 ve 1994 yılında Abdi İpekçi ödülünü verenler hem Türk ve hem de Yunan tarafında Pontosla ilgilenen ve bu konuda aktif çalışmalar yapan iki kişi bulmuş ve bunları Türk ve Yunan kamuoyuna sunmuştu. Ödül sahibi kişilerden Türkiye'de şüpheli bir örgütlenme içinde olan, Andreadis Türk-Yunan Dostluk ödülü sahibi kişi olarak tanıtılırken, Asan da Türkiyeli Hellen olarak, Yunanistan tarafından kucaklanmış, onun ağzından yapılan röportajlar Yunan ve batı kamuoyuna sunulmuş,Türk tarafında huzursuzluk yaratılırken Yunanistan'da kültür ve kimlik konusunda büyük problemleri olan Doğu Karadeniz Bölgesinden 1923 yılında göçmüş olanlar arasında yeni heyecan fırtınaları estirilmiştir. Türkiye'de kitap yazmak ve imzalamaktan başka etkinliği olmayan Asan Yunanistan seyahatlerinde Yunan Faşistlerinin Karadeniz bölgesinden göçen Rumlar üzerinde oynadığı oyunlara kol verip horonlar oynamıştır.

Bu tarz faaliyetleri açıklamak için Abdi İpekçi Ödülü örneğinin yeterli olduğunu düşünüyorum.Örnekleri çoğaltıp bunlara Yunanistan'ın tahsis ettiği gemiye Ortodoks Patriğiyle birlikte binip Karadeniz'de dolaşan ve Pontos Kongresini toplayanları da ekleyerek sözü uzatmak niyetinde değilim ama bu faaliyetlerin belli bir amacı vardı ve bu büyük ihtimalle Türk-Yunan Dostluğunu geliştirmek değildi.

Doğu Karadeniz Bölgesine yönelik faaliyetleri doğru değerlendirebilmek için dikkatten kaçırılmaması gereken bir boyut daha vardır. Bunlar Almanya ve Fransa'nın Kafkasya üzerindeki hedefleri ve Yunanistan'ın Türkiye'nin doğusunda Ermenistan ve İran'la birlikte yaptığı anlaşmalardır.Bu çerçevede güncel olan gelişme ise Trabzon Limanının özelleştirilmesinde yatan oyunlardır.Yunanistan İran'la yaptığı anlaşmada İstanbul'daki Ortodoks Patriğini de taraf olarak imza attırdığına göre siz buna Patrikhaneyi de ilave edebilirsiniz.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız Postmodern Pontosculuk faaliyetlerinin hedefi olan Karadeniz bölgesi, ekonomik olarak sahipsiz bir vaziyettedir.Karadeniz Bölgesinde sanayi,nakliyecilik, hayvancılık,meyvecilik çökmüş, sahile yakın kesimlerde ise sadece fındık, çay ve tütün yetiştirilmekte bu ürünler de düşük bedellerle ve bir seneye varan ödeme programlarıyla işlem görmektedir.Uygulanan ekonomik politikalar sayesinde köylü sefalet içinde yaşamaya mahkum edilmiştir.Ülkeyi kasıp kavuran ekonomik kriz sanayiyi vurmuş. Özellikle gençlerin çoğu işsiz.Geçmişte sorunlarını göç ederek çözmeye çalışan bölge halkı ekonomik kriz nedeniyle bu imkanı da yitirmiştir.Boşalmış köylerde yaşamak zorunda kalanların birçoğu kış aylarını geçirebilmek için kasaba merkezlerine inmek zorundalar. Dağlar gibi biriken sorunları çözmek için hiçbir ciddi çaba sarf edilmemektedir. Oysa bölge ekonomiye kazandırılacak birçok zenginliğe sahip.Küçük bir örnek verelim; Bölgede eskiden bolca bulunan kestane ormanları, bölge evlerinin yapımında olduğu gibi, Osmanlı donanması ve deniz nakliyat araçlarının inşasında da kullanılmaktaydı.Ormanların devletleştirilmesinden sonra yok olan kestane ormanlarından kerestesi üretimi de yok denecek seviyelere inmiştir. Son yıllarda artan ahşap yat ve tekne yapımı için kereste ihtiyacı ise ithalat yoluyla karşılanmaktadır.Küçük bir mevzuat değişikliği ile kestane ağacı, meyve ağacı kapsamına alınır ve boşalan köy arazilerinde özel kestane ormanları kurulmasına izin verilirse bölge ve ülke ekonomisine çok büyük katkılar sağlayacak bir ürün kazanılmış olur. Geçmişte hayvancılık ve meyvecilik önemli bir geçim kaynağı idi.Hayvancılık öldürülmüş, bir zamanlar her yerde aranan Trabzon tereyağının ünü bilinmektedir ama "Trabzon Tereyağı" etiketiyle Hollanda'dan ithal edilen yağlar piyasaya sürülmektedir. Daha 25 yıl öncesine kadar bölgede 32 çeşit armut, 18 çeşit elma, 11 çeşit erik ve narenciye türleri yetişmekteydi. Hepsi de yöredeki iklim şartlarına uygun olan ve hastalıklara dayanıklı türlere dayanan meyvecilik ,Tarım Bakanlığının geçmiş yıllarda dağıttığı yabancı menşeli fidanların bölge iklimine uygun olmaması ve geleneksel meyveciliğin geliştirilip, modern depolama, ambalajlama ve pazarlama organizasyonları ile ulusal ekonomiye açılmaması nedeni ile yok olmuştur. Bu gün bölgede neredeyse yok olan meyvecilik, Osmanlı döneminde özellikle Rusya'ya yapılan ihracatta önemli bir yer tutmaktaydı.

IMF uygulamaları çerçevesinde bölgedeki tütün üretimine de önemli bir darbe vurulmuştur. Bölgede özel ormancılık, hayvancılık ve meyvecilik bir master planla canlandırılabilir, bölge ekonomisine istihdam sağlayacak sağlıklı alternatif kaynaklar kazandırılabilir.Böylesi zenginliklerimiz değerlendirilmek için beklerken halkın sefalet çekmesini kabul etmek mümkün değil.

Bölgede ekonomik sorunları ağırlaştıran bir çok doğal felaket de yaşanmaktadır. Coğrafi yapı ve aşırı yağışlar sonucu su taşkınları ve toprak kaymaları olmaktadır. Çoğu kez ağır maddi kayıplarla atlatılan bu doğal afetler yüzünden zaman zaman ölümler de olmaktadır. 1998 yılında Beşköy beldesi 47 ölümle sonuçlanan bir afetle tamamen ortadan kalkmıştı.Bu felaketin hemen ertesinde, bu konularda etkin çalışmaları olan bir Yunan elçilik görevlisi beldeye gelerek halkla yakın temasa geçti. Yunanistan'ın kendilerine yardım etmeye ve yaralarını sarmaya hazır olduğunu söyledi. Tabii Türkiye Cumhuriyetinden de başta Cumhurbaşkanı olmak üzere birçok yetkili ve politikacı da bölgeyi ziyaret etti ama rüzgar gibi gelip geçtiler. Aradan geçen 4 yıla rağmen bu beldenin hiçbir sorunu çözülmemiş,bölge Bakanlar Kurulu tarafından afet kararnamesi kapsamına bile alınmamıştır.Bazı gençlerin sağlanan imkanlarla eğitim ve iş için Yunanistan'a gittiği bu belde insanı, karşılaştığı felaketin yaralarını saramazken, sorunlar altında ezilmekte ve istismara açık bir durumda yaşamını devam ettirmeye çalışmaktadır. Bölgedeki ekonomik durumun bu tür faaliyetler için uygun şartlar içinde olması Postmodern Pontosculuk faaliyetleri karşısında Türkiye'nin zayıf karnını oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, Postmodern Pontosculuk olarak tanımladığımız bu organize hareketlerin bir yönünün, geçmişte yaşananlardan dolayı Türkiye'yi Dünya kamuoyu önünde soykırım iddiaları ile suçlu duruma düşürüp, tazminat ödemeye mahkum ettirmek olduğunu biliyoruz.Diğer yönü de Karadeniz Bölgesinden Yunanistan'a göçenlerin bu gün bile çözemedikleri kültür ve kimlik sorunlarının üstünü örtebilmek. Bildiğimiz gibi, son yıllarda Rusya'dan göçenlerle birlikte, Karadeniz göçmenlerinin sayısı Yunanistan nüfusu içinde önemli bir miktara ulaştı. Çözülemeyen sorunlardan dolayı Yunanistan'daki ulus devlete yönelebilecek tepkileri bu tür organizasyonlarla Türkiye üzerine çevirerek, onları aşırı milliyetçi bir baskı altında tutmak Yunanistan'ın izlediği politikaların ana çizgisini oluşturmaktadır. Postmodern Pontosculuk faaliyetlerinin üçüncü hedefinin de bölgede yeni bir etnik grup oluşturmaya yönelik olduğunu söylemek için kahin olmak gerekmez.Yunan tarafının 'bölge ile kültürel bağlarımız var' iddiası ve bu iddiayı özellikle Türk tarafında olan kişilerle dile getirmeye çalışması olayın sistematik , orta ve uzun vadeli hedefleri olan bir faaliyet olduğunu göstermektedir. Konu bu çerçevede değerlendirilirse tedbir için de ilk adım atılmış olur.

KAYNAK
(1) Akdes Nimet Kurat.Türkiye ve Rusya XVIII Yüzyıl Sonundan Kurtuluş Savaşına Kadar Türk-Rus İlişkileri (1798-1919) 1970 Ankara s. VII.

(2)Miralay A.Süleyman.Pontos Davasından:Rusların 1810'da Trabzon'a Bir Baskını. Askeri Mecmua. Sayı 45-48 (1339) s.24-28.

(3)Mehmet Bilgin Sürmene Tarihi.İstanbul 1990 s. 328.

(4)Age s 330.

(5)Mehmet Bilgin.Doğu Karadeniz Tarih Kültür İnsan.Serander Yayınevi Trabzon 2000.

(6)Neal Ascherson.Karadeniz.Çev.Kudret Emiroğlu.İstanbul 2001 s.336 .

(7) Age s.336.

(8) Mesut Çapa.Pontus Meselesi.Trabzon 2001 s 32-33.

(9)Stefanos Yerasimos.Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar,Kafkasya ve Orta-Doğu 2.bs İstanbul 1995 s 388.

(10) Çapa .Age s 40-41.

(11) Bu merkezlerde birisi Küçük Asya Araştırmaları Merkezi( Centre d'Etudes d'Asie Mineure,Kydathineon 11 ,105 58 Athen/Greece) diğeri ise Pontos Araştırmaları Komitesidir(Epitropi Pontiakon Meleton ,Agnoston Martyron 73, 171 23 Nea Symrne-Athen/Greece) adresindedir.

(12) Yunanistan da bu konuda kurulan enstitülerin başında Küçük Asya Araştırma Merkezi gelmektedir. Küçük Asya Araştırma Merkezi tarafından yukarıda anlattığımız şekilde hazırlanan ve sözlü tarih çalışmalarına dayanan ve Türkçe'ye çevrilen kitaplara bir örnek vermek gerekirse .Küçük Asya Araştırmaları Merkezi.Göç.Türkçe Basımı Derleyen Herkül Milas ,Yunanca'dan Çeviren: Damla Demirözü 2.bs İletişim Yayınları İstanbul 2002.

(13) Peter Alford Andrews – Rüdiger Benninghaus.Ethnic Groups in the Republic of Turkey.Wiesbaden 1989.

(14) P.Alford Andrews. Türkiye'de Etnik Gruplar .Çev.Mustafa Küpüşoğlu. Ant Tümzamanlar Yayımcılık İstanbul 1992.

(15) Ali Tayyar Önder.Türkiye'nin Etnik Yapısı Halkımızın Kökenleri ve Gerçekleri. 4.bs İstanbul 2002.

(16) Ethem Yıldız-Muammer Ak.Doğu Karadeniz'de Kültürel Kimlik(Çaykara ve Tonya Örneklemeleri).Çatı Kitapları İstanbul 2002.

(17) Yorgo Andreadis.Tamama Pontus'un Yitik Kızı.Çev.Ragıp Zarakolu.Belge Uluslsrarası Yayıncılık İstanbul 1993.

(18) Yorgo Andreadis.Tolika "Bacikam Al Beni" Çev.Tanju İzbek Belge Uluslararası Yayıncılık İstanbul 1999.

(19) Age s 67-68.

(20) Ömer Asan.Pontos Kültürü.Belge Yayınları İstanbul 1996.

(21)
http://www.hellas.org/asia_minor/omerasan.htm Hellenic NationalistPage

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
TÜRK ORDUSUNUN EVRENSEL UYGARLIKLARDAKİ DEĞERİ BİÇİLMEZ YERİ
« Yanıtla #6 : Temmuz 01, 2008, 03:04:03 ÖS »
TÜRK ORDUSUNUN EVRENSEL UYGARLIKLARDAKİ DEĞERİ BİÇİLMEZ YERİ

Son zamanlarda  Türk ordusunu karalama siyaseti  güdülmektedir. Bu siyaseti yürütenler Türk Ordusunun  zaman ve mekânda, Uygarlıklar dünyasındaki evrensel değerini bilmemektedirler. Şunu kuvvetle iddia edebiliriz ki, Türk ordusunun bu seçkin yerine tüm dünyada, başlangıçtan günümüze kadar kurulmuş ve yok olmuş en büyük ordular ve günümüzdeki en kudretli Amerikan ordusu dahil, hiç biri sahip olamamışlardır. Olamazlar da… Çünkü, onun değeri tarihin içinde, onun derinliklerinde oluşan Ön-Türk Evrensel Uygarlığının ayrılmaz bir parçası olarak gelmektedir. Sahip oldukları ileri seviyedeki  düşünce kabiliyetleriyle Yazıyı bulan ilk siyasal kuruluşları oluşturan, Gök Kültü / Ateş Kültü inançlarıyla Tek tanrı kavramını kuramsallaştıran, varlık / yokluk kavramlarını inceleyen ve ondan bu şekilde çok kapsamlı varmış olan Ön-Ata Kültürü’nde doğmuştur.

Tarihteki Batı’da, krallar ve askerler okuma yazma bilmezler . Ancak rahip sınıfı okuma yazma sahibidirler. Ve bu üstünlükleriyle, derebeylikleri ve krallıkları etkileriyle istedikleri şekle sokmuşlardır. Ön-atlarımızda ise, okuyup yazma bilenler kumandanlar ve, İsız Uyubuz qul’lar(rahipler)dır.
.
Batı dünyası ve Batı’nın yazdığı Evrensel tarihe göre, İlk büyük tarihçi Herodot’tur. Dünya günümüze kadar bu yanılgı içinde yaşamıştır. Tarihsel gerçekler  bu şerefin , ilk tarihçilere sahip olma şerefinin ,ön-Atlarımıza ait olduğunu gösterirler :
K.Mirşan’ın  Üst Asya’da Uluğ-Kem vadisinde, Sülyek köyündeki kaya yazıtlarında bulduğu ve okuduğu  Karargâh personeli yetiştirmek için verilen ders  cümlesi,  askerin okuyup yazma bildiğini uygarlık dünyasına haykıran, değeri henüz resmî(K.Mirşan Alfabetik yazı başlangıcı) araştırmacılarımız tarafından takdir edilmemiş olan bir görsel belgedir. Tarihini, yazı karakterine bakarak – şimdilik (– 7 / 6binler) olacağını düşünüyoruz.

Gelelim tarihçilere :
Herodot İ.Ö.484/420 yıllarında yaşamıştır.
İlk Türk tarihçisine gelince, Ordu Komutanı Bilge Atung Uquq İ.Ö 572 / 535 yıllarında yani,Herodot’tan 87 yıl önce…
İkincisi ise, Ordu Komutanı  Öngre-Binğabaşı İ.Ö 530/535, yani, 46 yıl önce doğmuşlardır.
Örneğin, Öngre- Binğabaşı’nın , Bilinmeyen ya da Bilinmek İstenmeyen geçmişteki Türk tarihine ışık tutan iki büyük yazıtını aşağıya alıyoruz TARİAT ve ŞİNE-USU

Yazıtların başlığı şöyledir :
ÖTÜMİN KÜNLİG BİTİG BïLGÜ BİTİNGÜÇÜ , ÖNGRE-BİNĞABAŞI
Geçmiş Günlere Ait Yazılı Belge, yazanı ÖNGRE-BİNĞABAŞI .

TARİAT yazıtı : Moğul Cumhuriyetinin Arxanğay aymağının TARİAT bölgesindeki Terhingol ırmağı vadisinde 1969 yılında bulunmuştur , Bir kaplumbağa heykelinin üstüne oturtulmuştur.T.Tekin tarafından Belleten, cilt XLVI sayı 184 , ekim 1982’de yayınlanmıştır
Bölüm 1 : Tengride Bolmış  Ïl Ïtmiş,, Bïlge Qağan…Bu başlangıç cümlesinin anlamı şudur ;
Tengride Bolmış , Tanrıda var olmuş, yani ezeldenberi var olan,
Ïl = halk, Ïtmiş = kalkındırmış, Halkı kalkındırmış
Bïlge…Bil/e, belde’ye, egemenlik’e demektirki, Bu kelime (bil)in, (bilgi)nin kökü olduğ sanılmış ve BİLGE – çok yanlış olaral bilgin anlamına kullanılmıştır. BİL/ge, Asya Türkçelerinde ,örneğin, Edirne/ge, İzmir/ge şeklinde kullanılmaktadır.
Bïlge Qağan, Egemenliğe Qağan, Egemenliğin Qağanı demektir.
Cümleyi toplarsak :
“Evren’in yaradılışından beri var olan halkı kalkındıran, Egemenliğin Qağanı” demektir.

Bölüm 2 :  Türük Bil’in kuruluşunu anlatır. Birbirini devamı hâlindedir.Bu yazıt da Moğolistanın Mogoitsu ırmağı Şine Usu gölü yöresinde Finliler tarafından 1909’da bulunmuş Ve Ramstedt tarafından 1918’de yayımlanmıştır.18 bölümdür
Resmî tarihin sırtını dönmüş olduğu bu Türük Egemenliği, İ.Ö. 879’da kurulmuş ve İ.S.580’de sona ermiş, 1450 yıllık 5 At-Oğ(hanedan)u içeren Türk tarih ve kültürünü ortaya koymuştur. Her iki yazıt K. Mirşan tarafından okunarak Anadolu Prototürkleri kitabında   sunulmuştur.
Batılılarca ileri sürülmüş olan Resmî Türk tarihi, Türük Bïl diye bir Qağanlığın varlığını bilmez, Bu egemenliğin İsadan sonraki döneminde örneğin, Gök Türk devletini yaratırlar. Ayrıca Bu ad gerekli Türkçeler bilinmediğinden -çünkü Türkçe 41 lehçeden oluşur, bunlardan , Anadolu Türkçe’si Türk Kültürü araştırmaları için asla yeterli değildir. Osmanlıca ise söz konusu bile olamaz.– önce GÖK-TÜRK  diye okunmuş sonraları  bu adın okunuşu  KÖK TÜRK’e dönüştürülmüştür. Gerçek okunuş şekli ÖKÜK-TÜRÜK’tür ve Rabbânî Türk demektir. İşte burada karşımıza büyük bir târihî gerçek çıkar : Asyalı kardeşlerimiz, BİZ BÖYLE BİR TARİH YAŞAMADIK  derler, resmî tarih ise.hâlâ, Gök-Türk devletinden söz eder..

Bu serinin  15’nci, TUTUQ BAŞ ( Çanakkale) seferi bölümü’nde İstanbul’da İlk kurulan devletin Ön-Türk Devleti olduğunu ve adının da :
OY- URUM ATIN,
Başkentin adının, yani İstanbul’un tarihteki ilk adının OY-OĞ olduğunu da öğrenmekteyiz…Bu yazılı belgeden sonra hâlâ BİZANS diye tutturmanın ne kadar boş olduğu meydandadır ; yeter ki Resmî Tarih bu yazılı belgelere sırtını dönmekten vazgeçsin.. Yazıtın, Makedonya ve Balkanları , yazıları ve ileri seviyedeki kültürleriyle yurt edinmelerinin  Yunandan binlerce yıl önce olduğuyla ilgili bilgiler verdiğini bu kısa yazıda açıklayamayız.

Kimi süper entellerin ,“ Adriyatik’ten Çin’e kadar” diye alay konusu yaptıkları geniş sahada ,her şeyden önce ,Türk dil ve kültürüyle egemen olduğu Türük Bil’in
topraklarını teftiş etmek,
askerî teşkilât kurmak ve
savaşlar nedeniyle,  bu uçsuz bucaksız toprakları at üstünde  dolaşarak tanıyan kimi komutanlar, gördüklerini, bildiklerini taşa vurdutmuşlar, böylece  bir bölüm, Ön-ata tarihinin ve kültürünün evrensel uygarlıklarda aldığı yeri ebedîleştirmişlerdir

Türk ordusu, tarih boyunca  aydın ve türdeş bir kitle olmak niteliğini daima korumuştur.
Günümüzde, çok yönlü bir okul vasfı yanında, Demokrasi, Bölünmez Ulus Devletin  ve Lâikliğin koruyucu ve kollayıcısı olarak  ulusal görevini sürdürmektedir.

Ülkemizi kargaşa içinde bırakmak isteyen Dış güçlerin yaptıkları,ordumuzu  değersizlendirme kampanyasına ancak, vatan sevgisi açık eksiltmeye konulmuş, cehalet ve gaflet içinde yolunu şaşırmış olan kendi iş birlikçileri Inanmaktadır ya da, pespaye çıkarları uğruna inanmış olma rolünü, en ufak bir vicdan azabı duymadan oynamaktadırlar. …Binlerce yıldır dimdik ayakta duran Ordumuz sarsılmaz gücüyle sap sağlam yerindedir.
 
 
ËBİN ËMÜ UQ ËS A
Karagâhı yönetecek personelin okuyup yazma bilmeleri için ,üst Asyada ULUĞ-KEM vadisindeki SÜLYEK köyünün adını taşıyan yazıtların arasında bulunan bu yazıt “ Karargâh(personeli) yetiştirmek için verilen ders “ diye okunmaktadır.(K.Mirşan)
*( Evrensel Uygarlıkların Köken Kültürü 1A -1B, Halûk Tarcan)
Halûk Tarcan
----------------
Karadenizde Pontus Devleti Kurma Çabaları
Türkiye toprakları üzerinde ilk Pontus örgütlenmesi, İnebolu’da, halkın Manastır adını verdiği bir tepede, Rum asıllı ABDli papaz olan Klematios tarafından gerçekleştirilmişti. Pontus Derneği ise, 1904 yılında Merzifon Amerikan Koleji’nde gizli olarak kurulmuş ve onu, 1908′de Samsun’daki Yasal Savunma ve daha sonra Kutsal Anadolu Rum Dernekleri izlemiştir. Böylece Pontus örgütlenmesi genişlemiş ve Batum’dan İnebolu’ya kadar olan bütün Karadeniz Bölgesi’nde bir çok şubeler açılmıştır.
Devamı:
http://www.yenidenergenekon.com/252-pontus-gercegi/

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
PONTUS RUM:SOYKIRIM'I TANIMA UYELIK SARTI OLSUN
« Yanıtla #7 : Temmuz 01, 2008, 03:18:58 ÖS »
’Soykırım’ı tanıma üyelik şartı olsun

Zeynel LÜLE / STRASBOURG/A.A

Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu, Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımını tanımasının Avrupa Birliği üyeliğinin ön şartı olmasını talep etti.

Hollandalı Hıristiyan Demokrat milletvekili Camiel Eurlings’in kaleme aldığı, tavsiye niteliği taşıyan ve dün geç saatlerde oylanan rapora bu yönde sunulan değişiklik önerileri kabul edildi. Fransız sosyalistlerin sunduğu bu ön şart önerisi, 23 oya karşılık 31 oyla kabul edildi. Yunan parlamenterlerin sunduğu bir başka değişiklik önerisinin kabulüyle de "Ermeni, Pontus Rumları ve Süryanilere yönelik soykırım yapıldığı" ifadesi de raporda yer aldı.

Dün AP Dışişleri Komisyonu’nun toplam 343 değişiklik önergesinin oylaması hareketli geçti. Parlamenterlerin geç saatte olmasına rağmen toplantıya büyük ilgi gösterdikleri görüldü. Raporu Türkiye açısından "olumsuz" hale getirebilecek tüm değişik önergeleri kabul edildi.
Daha önce "Ermeni Soykırımı"nın tanınması yönünde karar alan AP Komisyonu, Türkiye'nin AB üyeliği için ilk kez bunu bir ön şart olarak kabul etti.

PONTUS-SÜRYANİKabul edilen değişiklik önergeleriyle, Türkiye aleyhine sertleştiği gözlenen raporda, ayrıca yine Yunan ve Rum parlamenterlerin önerisiyle Türkiye'nin, sözde Ermeni soykırımı dışında "Pontuslu Rumlara ve Süryanilere de soykırım yaptığı" iddia edildi.
   
TÜRBAN
Bu arada, Yeşil grup parlamenterleri Joost Lagendijk ve Cem Özdemir'in sunduğu ve kabul edilen bir değişiklik önergesiyle Türkiye'de üniversitelerdeki türban sorununa bir çözüm bulunması çağrısında bulunuldu.
     
AZINLIKLAR
Kabul edilen değişiklik önergeleriyle, "Türkiye topraklarında yaşayan farklı azınlıklara yapılan hak ihlallerinin, tam üyelik hedefine uygun olmadığı" görüşü öne sürüldü.
     
Oylamanın ardından soruları yanıtlayan Türkiye raportörü Camiel Eurlings, Türkiye'nin dostu olduğunu ve bu raporun Türkiye'nin demokratikleşme yolunda adım atması için hazırlanmış olumlu bir rapor olduğunu söyledi. Hollandalı parlamenter, kabul edilen değişiklik önergelerinin, raporunun ruhunu çok fazla değiştirmediğini ve genel olarak sonuçtan memnun olduğunu ifade etti.
     
PKK TERÖRÜNÜ BÜTÜN PARLAMENTO KINIYOR     
Raporda, bölücü terör örgütü eylemlerinin sert biçimde kınandığını kaydeden Eurlings, "PKK terörü kesinlikle hoş görülemez ve haklı çıkartılamaz. Bu rapor, teröre kesinlikle müsamaha etmeyeceğimizi gösteriyor" diye konuştu.
     
Hollandalı parlamenter, bununla birlikte, terörün önlenmesi konusunda Güneydoğu Anadolu'daki seçilmiş kişilerin muhatap alınarak bu sorunun çözülmesini arzu ettiklerini söyledi.
     
Dışişleri Komisyonu'nda bu akşam kabul edilen ve bağlayıcı niteliği olmayan tavsiye niteliği taşıyan taslak rapor, Strasbourg'da Avrupa Parlamentosu'nun 25-28 Eylül'de yapacağı genel oturumda nihai olarak oylanacak.

TASLAK RAPOR     
Taslak raporda, Türkiye'den, reform süreci, özellikle ifade özgürlüğü, dini haklar ve azınlık hakları, sivil-asker ilişkileri, kadın hakları, sendikalar, kültürel haklar, yargının bağımsızlığı ve reformların uygulanmasının  hızlandırılması isteniyor.     
Hükümetin hazırladığı 9. reform paketinin memnuniyetle karşılandığı ifade edilen raporda, yeni terörle mücadele yasasının temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı unsurlar içermemesi talep ediliyor. 
   
TCK'DA DEĞİŞİKLİK TALEBİ
”Hükümet yetkilileriyle, askeri personel ve güvenlik personeline ayrıcalık yapılmadan yargı önünde herkese eşit muamele yapılması” istenen raporda, Türk Ceza Kanununda “keyfi yorumlamaya uygun olduğu” öne sürülen 216, 277, 288, 301, 305 ve 318. maddelerin değiştirilmesi çağrısında bulunuluyor.
     
KÜRT SORUNU
Taslak raporda, terör örgütü PKK sert bir dille kınanırken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen yıl yaptığı “cesaretlendirici açıklamanın ardından Türk hükümetinin Kürt sorununa demokratik çözüm araması” çağrısına yer veriliyor.
     
ŞEMDİNLİ SAVCISI
Raporda, eski Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın görevden alınmasının ”derin endişe kaynağı” olduğu ifade edilirken, Şemdinli olaylarından sonraki gelişmelerin “Türk toplumunda ordunun rolünün yeniden canlandığını değil, devam ettiğini gösterdiği” ileri sürülüyor.     

SEÇİM BARAJI
Yüzde 10 olan seçim barajının indirilmesi istenen raporda, bu sayede TBMM'de daha geniş temsil sağlanacağı görüşü savunuluyor.     

DANIŞTAY'A SALDIRI
AB yolunda yapılan reformları yansıtacak yeni bir anayasaya ihtiyaç olabileceği görüşüne yer verilen raporda, Danıştay’a yapılan saldırı da şiddetle kınanıyor.     

DİNİ ÖZGÜRLÜKLER
Raporun “İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması” başlığı altında, AP'nin son raporundan bu yana dini özgürlükler bağlamında ilerleme sağlanmamış olmasından “esef duyulduğu” ifade edilirken, Türkiye'ye dini azınlıkların ruhbanlarını eğitmede ve mülk edinmede karşılaştıkları sorunları ortadan kaldırması çağrısı yapılıyor.     

ALEVİLER
Raporda, Alevilerin tanınması ve korunması istenirken, cem evlerinin de dini merkezler olarak tescil edilmesi, dini eğitimin gönüllülük esasına göre düzenlenmesi ve sadece Sünni inancını yansıtmaması gibi talepler yer alıyor.
 
LAGENDIJK: RAPORUN DİLİ AĞIR
Karma Parlamento Komisyonu (KPK) Eşbaşkanı Hollandalı parlamenter Joost Lagendijk de yaptığı konuşmada, "raporun dilini ağır bulduğunu" söyledi.
     
Hollandalı parlamenter, özellikle Kıbrıs konusunda AP'nin Türkiye ile müzakerelerin askıya alınabileceği mesajını vermemesi gerektiğini ifade eti. Lagendijk, AB'nin Kıbrıslı Türklere yönelik taahhütlerini de yerine getirmesi çağrısında bulundu.
     
Liberal grup adına konuşan İngiliz parlamenter Andrew Duff da konuşmasında, Avrupa'nın modern ve demokratik bir Türkiye'ye ihtiyacı olduğunu belirterek, Türkiye'nin savunma ve güvenlik alanında Avrupa'nın istikrarı için oynadığı rolün gözardı edilmememsi gerektiğini kaydetti. 
Zeynel LÜLE / STRASBOURG/A.A 

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
LAZ:KOL-ETİ,Laz dediğimiz kardeşlerimiz
« Yanıtla #8 : Temmuz 01, 2008, 03:24:38 ÖS »
Merhaba arkadaşlar,

Çelebice (entellekütel'ce de diyorlar buna,ama benim tercihim çelebiliktir) bilgi birikimlerini yansıtan arkadaşların doyurucu yazılarını okuduğum grubumuzda son zamanlarda istemeden ya da yanlış anlaşılmaktan kaynaklanan kırılmaların olabileceğini hissettiren yazılar okuyunca,acaba Lazistancılar'a koz mu veriyoruz diye düşünmeden alamadım kendimi,Oysa ki aynı cevherin damarlarıyız bizler.

Bu bakımdan bugün elimizde olan bilgilerimizin Tanrı dağı kadar güçlü olduğunu söyleyerek Laz konusuna bundan böyle yanlış anlaşılmalara neden olmaması bakımından biraz açıklık kazandırmak istedim.

Annesi İngiliz , babası Rus olan Rus vatandaşı Profesör Dr. Niko Marr Osmanlının balkan yenilgisinden sonra Karadeniz'e casusluk faaliyetleri amacıyla Karadeniz'e gelir ve burada sürdürdüğü çalışmaların sonucu Kril alfabesinin çeşidi olan bir alfabe icadeder.Bu alfabe daha sonra yine Ruslar eliyle Kürtçe'ye uyarlanır.
Niko Marr Rus işgali altındaki Kars'a gelip Ani kentinde çalışmalar yapar ve Ermenileri isyana (1915) teşvik ederek Ermeni tarihi kitabını da yazar. Bu ihanet çalışmaları halen günümüzde sürdürülmektedir.

Laz dediğimiz kardeşlerimiz KOL-ETİ (Etrak Türkleri) kültürünün devamıdır.
Hitit belgelerinde KOL-ETİ denen Karadeniz Kuman Türklerinin Sümer devleti içinde P-kollu ya da kallu adıyla anılan ruhani muhafız birliği olduğu bilinmekte ve daha önce de bunlar Karadeniz'den önce Mezopotamya'da yaşamaktaydılar.Altaylı Sümer Türkleriyle Mezopotamya'ya göçen Kuman Türkleri,Sümer tabletlerinde deniz Tanrısı ENKİ'nin sadık muhafızları olarak geçmektedir.

Karadeniz Kumanları lan KOL-ETİler kendilerine ENKİ'nin kıvrak zekalı sıfatı olan LAZ adını verdiler.
Sümer çivi yazılarında Tanrı ENKİ'nin 94 adet sıfatı olduğu bugün bilinmektedir.Bu sıfatlardan biri de LAZUTA dır.Kıvrak zeka ve zekice karater ile özdeşleştirilen ENKİ'nin bir sıfatı dolayısıyla kendilerine LAZUT/LAZ demişlerdir.Kökende aynı olduğumuz,ancak Laz diye adlandırılan kardeşlerimizin kısaca tarihsel perspektifle gelişimini anlatmaya çalıştım.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsuna çıktığı ilk günden itibaren korumalığını yapan Topal Osman Ağa'nın Laz müfrezesi Çankaya köşkünün ilk muhafız alayıdır.Eğer konu iyi düşünülürse Mustafa Kemal'in Sümerlilerin muhafızlık yeteneklerini bildiği içindir ki, Kuman Türklerinden ( Laz) Topal Osman Ağa'ya canını emanet etmesindeki anlamda anlaşılacaktır….

Ne Mutlu Türk'üm Diyene,
Saygılarımla,
İbrahim Uzun
******
Diğer açıklamalar:yorumlar şöyledir.
Musadenizle,Topal Osman Aga konusunda bir noktanin da altini cizmek istiyorum. Ataturk, en sonunda yine canini teslim ettigi Topal Osman tarafindan oldurulmek uzere, Cankaya'da kusatilmistir. Bu noktayida tarihe not dusmekte fayda mutalaa ediyorum.
Saygilarimla.
priamus
********
Topal osman konusunu ben mi yanlış biliyorum acaba?öyle ise düzeltelim..
Atamız mecliste konuşma yaparken zannedersem Trabzon milletvekili kendisine sertçe karşılık vermiş,buna tanık olan Topal Osman konuyu hazmedemediğinden (bütün deliller aleyhinde olduğundan bu yargı kullanılıyor) kendisini evine yemeğe davet edip öldürmüştür..
 
Kendisini tutuklamaya gelen güvenlik kuvvetlerine karşı koyduğu sırada konu Atatürk e iletilmiş ve Atatürk de ---gereğini yapın--- diyerek hukuk devletinin üstünlüğünü ortaya koymuştur..(şu zamanda olsaydı heralde konu örtbas edilirdi)
benim bilgilerim bunlar..
B.Erdinc
*****
Bizim kasabanın 15 bin nufusu vardır. Bu nüfusu Türk (dodumboli),Laz, Çerkez, Abaza, Kürt, Rizeli, Hemşinli, Gürcü oluşturur. Ben bir dodumboliyim yada bir korkak. Lazların Türklere verdiği lazca addır dodumboli. Kasabayı Osmanlı Devletini kuran Akıncı Beyleri alır yurt edinirler. 1900 lü yılların başından itibaren Osmanlı-Rus savaşından sonra kasaba Doğu Karadenizden ve Gürcistandan göç almıştır. Bu kasabada herkes etnik yapısını çok iyi bilir. Kız alıp verme nadirdir. Etnik çatışma görünürde yoktur. Tezahürü belediye seçimlerinde ortaya çıkar. Ekonomik yapı Türkler (dodumboli) haricindekilerin eline geçmiştir. Türkler (dodumboli) ekonomik bakımdan zayıf düştüklerinden ya devlet memuru olarak yada işçi olarak civar illerde çalışır dolayısıyla göç verir ve sayıları günden güne azalır. Seçimlerde son 30 yıldır hiçbir Türk belediye başkanı olmaz. Belediye başkanları diğer gruplardan çıkar. Çünkü organize olurlar. Onlarda sağcılık-solculuk (!) yada particilik görünürde vardır. Türk'ün organize olduğunu hiç görmedim dolayısıyla hep kaybederler. Bu nedenle de Türkler belediyeye işçi yada memur olarak da giremezler. Gün geçtikçe fakirleşirler. Fakirleştikçede dışarıya kaçmak zorundadır. Bu olaylar katıksız
olarak bu kasabada ceryan eder.
Ya ülkenin genelinde olanlar. Başbakanlar , Meclis Başkanların,Bakanlar. Ya diğer kurum ve kuruluşlar da neler oluyor? Hiç gözlediniz mi? Alt kimlik–üst kimlik-Türkiyelilik lafları aslında
Türk olarak anılmaktan rahatsızlık duyanlarındır. Türk kendi vatanında azınlıktadır artık. Bir de ırkçılıkla suçlanmaları var ya?????
B.Kahan
ince bolucu ozdemir ince'nin (hurriyet yazar(!)i) turk ve laz'i ayri tuttugu zorlama uydurulmus fikrasindan sonra ikinci kez sizin yazinizda goruyoruz bu ayrimi.
Bu tavir organize bir sekilde artmaz umarim.
İlgili bir açıklama da
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1108303/ bulunmaktadır.bakınız...
******
Eyvah eyvah,biri bitmeden şimdide başka bir bölücülük mü başlıyor.Vah vah vah,benim vatanım ne hallere düşmüş vah,
ahmet dursun
Bu yazıyı okuduktan sonra,alttaki linkede bakmanızı öneririm
http://www.bilgilik.net/Lazlarinyalantarihinecevap.htm
-------------
http://ahmetdursun374.blogcu.com/955859/ dan alınmıştır.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
TÜRKİYE NEDEN BURAYA GELDİ?
« Yanıtla #9 : Temmuz 01, 2008, 03:28:42 ÖS »
Bu soruya yanıt bulmamız için bazı bilgileri gözden geçirmek gerekecek.

Çünkü son günlerde milleti birbirine kırdırmak isteyen bir zihniyet işi iyice üst seviyeye taşımış durumdadır.

Bu nedenle özet halinde bazı yazı başlıklarını sunuyorum.Bu yazıları buradan da mümkün olduğunca paylaşıyorum.
Bu yazılar buradan da takip edilecek şekilde verilmiştir.

Son günlerde söylediklerimizin  çok dikkatle seçilmesi gereken kelimeler olması gerekiyor..
Lakin duygusallığın mantıksallığa ağır basması tam da istenen tezgaha düşmemize neden olacaktır.
Duyguların ağırlık kazandığı bu tür düşünceler,bilimden uzak ve iç savaş tehdidine yönelik söylemlere bir nevi pirim vermek demektir.
Bende PKK'yı şerefsiz bir terör örğütü ve ABD'nin uşağı olarak görüyorum.O ayrı,ancak Kürt kimdir sorusunu iyi anlamak gerek.
Sırada Lazlar var.Peki onlar için ne diyeceğiz?
Bakınız sizelere birkaç yazı tavsiye edeceğim.
Sonra fikirlerinizi yazınız...
Saygı ile...
Ahmet Dursun
KÜRTLERİN TÜRKLÜĞÜ-1
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1029558/
8 bölümlük yazının altında ilgili bölümleri mevcuttur.
 
KÜRT AYRIMI NEDEN YAPILIYOR?
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1655255/
 
KÜRTLERİN TÜRKLÜĞÜ:BU YAZI HAKKINDAK YORUMLAR-1
http://ahmetdursun374.blogcu.com/3763738/
 
KÜRTLERİN TÜRKLÜĞÜ:BU YAZI HAKKINDAK YORUMLAR-2
http://ahmetdursun374.blogcu.com/3777325/
 
ŞİMDİ DE PONTUS SOY KIRIMI
http://ahmetdursun374.blogcu.com/3033801/
 
YENİ HEDEF LAZLAR
http://ahmetdursun374.blogcu.com/2716363/
 
LAZ:KOL-ETİ,Laz dediğimiz kardeşlerimiz
http://ahmetdursun374.blogcu.com/955859/
 
 PKK:ŞİMDİ DE GÜRCÜLER
http://ahmetdursun374.blogcu.com/308659/
 
PONTUS RUM:RİZE BÖLGESİNDE ETNİK GRUPLAR OLUŞTURMA PROJELERİ ÜZERİNE
http://ahmetdursun374.blogcu.com/3763221/
 
TÜRKİYE’ NİN ETNİK YAPISI-1 Not:3 bölümdür.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/951617/
 
TERÖR:GLADYO VE SENTETİK TERÖR
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1127579/
 
KÜRT:İSTANBULA HÜKMEDEN TÜRKİYE'YE HÜKMEDER
http://ahmetdursun374.blogcu.com/4261747/
 
SAVAŞ:TÜRKİYE'DE GİZLİ SAVAŞ-1
http://ahmetdursun374.blogcu.com/3836004/
 
SAVAŞ:TÜRKİYE'DE GİZLİ SAVAŞ-2
http://ahmetdursun374.blogcu.com/3836019/
Lütfen zaman buldukça bu yazılara göz atınız.Bu yazıların yaklaşık tamamı bu siteden de yayına sunulmuştur.
Ara kısmından ilgili konuyu aratıp bulabilirsiniz.A.Dursun

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Ermeni Terörü ve Dış Bağlantıları.
« Yanıtla #10 : Temmuz 01, 2008, 04:17:53 ÖS »
Osmanlı İmparatorluğu yıllarında başlayan Ermeni terörü modern anlamda terörün ilk örneklerinden birini oluşturur.

Osmanlı toprakları üzerinde bağımsız bir Ermenistan hayaliyle kendisini meşrulaştırmaya çalışan Ermeni terörü, ayaklanmaların başarısızlığa uğramasıyla birlikte kendisini "intikam ve adalet hareketi" olarak tanımlamaya başlamıştır.
Bugüne kadar ki terör olayları incelendiğinde Ermeni terörünün ilk özelliğinin dış kaynaklı oluşu olduğu gözlenir. Nitekim gerek Taşnaklar, gerekse Hınçaklar hedeflerini Osmanlı toprakları üzerinde gerçekleştirmek istemelerine karşın biri Cenevre'de, diğeri ise Tiflis'te kurulmuştur. Diğer bir deyişle hareket içerisinde başı çeken Ermeniler Osmanlı vatandaşı olmadıkları gibi faaliyetlerine Osmanlı topraklarında başlamış da değildirler.

Bu da Ermeni Osmanlı vatandaşlarının mevcut yönetime karşı bağımsızlık talep edecek bir noktaya gelmediklerini, hallerinden memnun olduklarını gösterir. Bu nedenledir ki ilk Ermeni terör örgütleri saldırı hedefi olarak Ermenileri seçmiştir ve çok sayıda Ermeni bu teröre kurban gitmiştir. Ne yazık ki bu öldürmelerin bir çoğu da Batı basınına "Türklerin Ermenilere zulmü" olarak yansıtılmıştır. Yaratılan terör ortamında etki sahasını genişleten Ermeni terör grupları daha sonra diğer etnik gruplara saldırarak etnik gerginliğine ve akabinde de Ermeni-Türk ya da Ermeni-diğer etnik gruplar çatışmalarına yol açmışlardır.

İlk dönem Ermeni terörü incelendiğinde en önemli özelliğin dışa bağımlılık olduğu söylenebilir. Mevcut güçleriyle hedeflerine ulaşamayacaklarını anlayan terör örgütleri büyük güçleri "oyun"a dahil edebilmek amacıyla büyük bir gayret sarf etmişler, bunda başarılı da olmuşlardır. Aslında bu ilişki iki yönlüdür: Batılı ülkelerin çıkarları ve Ermeni radikallerin hedefleri birbirinden ayrıdır, fakat hedefe ulaşabilmek için geçici de olsa bir ittifak gerekli görülmüştür.

1915 olaylarından sonra ise terör olaylarının görünümü oldukça değişmiştir. Artık Osmanlı topraklarında bağımsız bir Ermenistan olamayacağını anlayan terör örgütleri bu kez de "intikam" yeminleri etmeye başlamışlar, ayaklanmaları unutturarak Ermeni saldırganlığını Ermenilere yapılan bir zulüm olarak göstermeye başlamışlardır. NEMESİS olarak adlandırdıkları bu "intikam" harekatının sonunda çok sayıda eski Osmanlı yöneticisi hayatını kaybetmiştir. Bu saldırılar yeni cumhuriyete ve hatta ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'e de yönelmiş, ancak başarılı olamamıştır.

1960'lı yıllara "uyur" görünümde olsa da bu yılların Ermeni terörünü yeni bir şekil altında canlandırdığı, terör için gerekli ortamı hazırladığı söylenebilir. Bu dönemde özellikle Batılı ülkelere göç eden Ermeniler varlıklarını Türk düşmanlığına dayandırmışlardır. Diğer bir deyişle Ermeni olmanın ilk şartı olarak Türklere düşman olmayı görmüşlerdir.
Bu anlayışa göre Türkler Ermenileri yok etmek istemektedirler. Bunun bir sonucu olarak ikinci ve üçüncü kuşaklar Türklere karşı büyük bir nefretle yetişmişlerdir. Bunun dışında Sovyet Ermenistan'ında Stalin ve sonrasında diğer Sovyet yöneticileri ne zaman Erivan ile bir problemleri olsa Ermenilere Türklere karşı olan düşmanlıklarını hatırlatmışlardır. Tüm bu gelişmeler 1970'lerde yeniden patlak verecek olan Ermeni terörü için uygun ortamı sağlamıştır.

1970'li yıllarda Ermeni terörü incelendiğinde de ilk özelliğinin dışa bağımlılık olduğu rahatça görülebilir. Bunun ilk nedeni zayıflık ve diğer ülkelerin desteğine muhtaç durumda olmaksa ikinci en önemli nedeni de uluslar arası alanda cereyan eden güç politikaları ve rekabettir. Türk diplomatlarına dönük Ermeni terörünün Türk - Yunan ve Türkiye - Suriye ilişkilerindeki krizlere paralel olarak hız kazanması bu savın kanıtlarındandır. Yine Soğuk Savaş ortamının bir sonucu olarak SSCB'nin sol Ermeni fraksiyonlarına verdiği destek de bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak Ermeni kilisesi, radikal gruplar ve örgütler eliyle kimliklerini Türk karşıtlığı üzerinde şekillendiren Ermeni gençleri belki de hiç görmedikleri bir ülkeye ve insanlarına karşı nefretle doldular ve uluslararası ortamdaki yönlendirmelerin de etkisiyle teröre yöneldiler.

Çok sayıda Türk diplomatı ve yabancı uyruklu kişinin ölümüyle sonuçlanan terör olaylarında dış bağlantıyı doğrulayan bir diğer kanıt da özellikle ASALA'nın hemen hemen her kıtada eylem yapabilme gücüne ulaşabilmesi ve bu eylemlerinde neredeyse hiçbir iz bırakmadan kaçabilmesidir. Böylesine bir yeteneğe ulusal istihbarat örgütlerinin desteği olmaksızın ulaşılamayacağı aşikardır.

Diğer taraftan ASALA ile başlayan terör olayları rakip Ermeni gruplarını da cesaretlendirmiş ve bu örgütler arasındaki rekabet sonucunda saldırıların sayısı artmıştır. Saldırılar ne yazık ki Batılı ülkelerce yeterince "ciddiye" alınmamıştır. Bu durum saldırıların Batılı hedeflere yönelmesine kadar devam etmiştir. Saldırılar Batı Avrupa ülkelerini de vurmaya başlayınca ASALA terörüne karşı önlemlerde ciddi bir artış gözlenmiş ve Ermeni teröründeki düşüş de bu döneme rastlamıştır.
Terörün önlenmesinde 1980li yıllarda Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm kurumlarının büyük bir uyum içinde göstermiş olduğu gayretlerin asıl etken olduğu da belirtilmelidir.

Türkiye terörle mücadelede aktif bir çaba göstermiş olmasına karşın Ermeni terörünün kökleri olarak belirttiğimiz alanlarda arzulanan noktaya gelememiştir. Özellikle bilimsel çalışmalar ve çalışmaların diğer ülkelerde imaj yapımında değerlendirilmesindeki sıkıntılar nedeniyle Türkiye Ermenilerce suçlanmaya devam etmiş, yeni nesiller Türk düşmanlığı ile beslenmeye devam etmiş, buna karşın Batılı ülkelerden istenen destek sağlanamamıştır. Türkiye'nin haklı olduğu bir konuda içine düştüğü bu durum soğuk kanlılıkla değerlendirilmeli ve tutarlı politikalar belirlenerek ısrarla uygulama konulmalıdır.

            11 Eylül ve Ermeni Terörü
            Denebilir ki günümüzde Ermeni terörünün sona erdiği hissi uyanmıştır. Oysa ki 1990'ların başında dahi Ermeni militanlar Türk diplomatlarına saldırmışlardır. Ayrıca 1980'lerin aktif örgütlerinde rol alan militanlar halen hayattadır ve her an saldırıları canlandırabilecek durumdadırlar.
11 Eylül olayları yeniden canlanabilecek bir Ermeni terörünün ne kadar yıkıcı olabileceğini göstermiştir. Buna karşın 11 Eylül, terörle tek başına bir ülkenin mücadele edebilmesinin güçlüğünü de ortaya koymuştur. Bu ortamda Türkiye'nin Ermeni terörü de dahil olmak üzere genel olarak teröre karşı diğer ülkelerin işbirliğini aramasında büyük yararlar vardır.

            Sonuç olarak Ermeni terörü incelendiğinde özellikleri itibariyle ciddi bir süreklilik gösterdiği söylenebilir. 100 yılı aşan bu süreklilik gelecek için iyimser olmamızı engelliyorsa da dünyanın terör konusunda ulaşmış olduğu yeni bilinç seviyesi ümitleri korumamızı da sağlıyor.
Doç. Dr. İhsan BAL

Çevrimdışı Yazar

  • KATILIMCI
  • **
  • İleti: 74
  • Puan: +10/-0
  • Cinsiyet: Bayan
  • Kardeşlik Dostluk Barış, Birbirimizi Anlayış Ümidi
TÜRKİYE NEDEN BURAYA GELDİ?
« Yanıtla #11 : Temmuz 01, 2008, 05:13:48 ÖS »
İyi konu bu açtığınıza sevindim
Devam edin. Her döndüreceğim taşın altında Batı'nın kabahatli bulunduğunu görmeyeceğimi varsayıyorum.
Ah aranızda cömert olanlar varsaö n'olur bir araya gelin bana ikinci bir beyin ve iyice odaklanmak gücü ısmarlayın!
Ayak tutamıyorum her şeyle.
Ve, dikkatli bir şekilde yazmanız gerektiğinde de hemfikirim
Aggghh, fikir özgürlüğü, dinozorların kaybolduğu yere gidiyor galiba!

Gözlerinize aklınıza parmaklarınıza el bileklerinize güç dileyeyım
Bilgisayarın yanına bir de fire extinguisher (yangın tüpü, yangın söndürme aleti) koyunda klavye tütmeye başlayınca ele yakın olsun.

Slainte!


Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Ynt: Karadeniz'de Etnik Kozlar.
« Yanıtla #12 : Temmuz 01, 2008, 05:22:13 ÖS »
El cevap,olur.
(Türkçesi kabul demek).
Ciao!
Şu Horseman konusunda biraz detaylı bilgi verseniz hepimiz bilgilensek nasıl olur?Romanda geçen bazı konuları olaylarla ilgili sunum yaparmısınız?

A.Dursun

Çevrimdışı Yazar

  • KATILIMCI
  • **
  • İleti: 74
  • Puan: +10/-0
  • Cinsiyet: Bayan
  • Kardeşlik Dostluk Barış, Birbirimizi Anlayış Ümidi
Ynt: Karadeniz'de Etnik Kozlar.
« Yanıtla #13 : Temmuz 01, 2008, 09:04:18 ÖS »
Ahmet Bey

Sizleri Horseman romanını kendim İngilizceden Türkçeye çevirirken, Türkiye ile ilgili bilgilerimi, ve aynı şekilde önemli olan, 1970 yılları TÜRKÇEMİ, güncelleştirmek için Türk İnternetini sürf yaparken buldum.

Birde, sizi bulmamın asıl kaynagı sayın Dr. Muazzez İlmiye Çığ.
Tepem atınca yazdığım bir emaili size iletmiş, bende bu tesadüfte bir sebep vardır, diye sitenizi gezdim, bu arada da TOGEC'i buldum .... the rest is history, ötesi de tarih oldu.

Peki, HORSEMAN'ın münasip kısımlarından bir iki paragrafı hoşnutlukla koyarım arada bir buraya

HORSEMAN zaten sız ve Kemal Bey ve kafadar arkadaşlarınızla ilgili bir roman zaten

Saygı ve sevgilerle

(Burhan'la Ariadne selam söylüyor)



Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Ynt: Karadeniz'de Etnik Kozlar.
« Yanıtla #14 : Temmuz 02, 2008, 03:40:47 ÖS »
Çok iyi olur.
Şimdiden teşekkürler.
Saygı ile..

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
TOPAL OSMAN AĞA VE TARİHİ SAPTIRMAK.
« Yanıtla #15 : Eylül 15, 2008, 05:47:11 ÖS »
TOPAL OSMAN AĞA VE TARİHİ SAPTIRMAK.

Tarih bilincinden yoksun insanların doluştuğu medya ve internet dünyasında değişik konularda dezenformasyona yönelik yayınlar yapılmaktadır. Bu konuda sabıkaları tescilli kuruluş ve isimlerin yanında isimlerinin önünde Prof. sıfatlı adamlarda bilmedikleri, yabancı oldukları konularda kalem oynatarak Türk tarihinin büyük isimlerini karalamaya, kirletmeye çalışıyorlar. Yalanlarla bir hikâye inşa ediyor ve vicdanlarını rahatlatarak büyük şahsiyetlere çalakalem saldırıyorlar. Türkiye’de haksızlığa uğramış isimlerin başında Hürriyet Kahramanı Enver Paşa gelmektedir. Enver Paşa’ya dair bir yazı kaleme alarak bu yanlışlıkların giderilmesi yolunda küçük bir adım atmaya çalıştım. Bu yazının konusu olmamakla beraber tarihçi ve tarih felsefecisi Ziya Nur Aksun’un kısa Enver Paşa değerlendirmesini sizlere yeniden hatırlatmak isterim. “Enver Paşa, Osmanlı neslinin büyük bir temsilcisidir. Bu neslin özelliği gerilimlerinin yüksek bağlanışlarının derin olmasıdır. Bütün varlıklarıyla sever, bütün varlıklarıyla bağlanırlar. Ama ne yazık ki Cumhuriyet nesilleri bu derin bağlanışlardaki güzelliği kavrayamamış, politik, günlük, çıkar çatışmalarını aşamayan değerlendirmeler içinde bu değerleri yok saymış yahut küçültmeye çalışmıştır. Oysa Osmanlının bu son nesli ellerinden gelenin en iyisini yapabilmek adına hayatlarını vermekten çekinmemişlerdir.” Bu karalama kampanyalarının ikinci mağduru Topal Osman’dır. Birkaç gün evvel internette gezinirken bir haber sitesinde profesör namlı bir tarih yoksununun Ergenekon’u Topal Osman’a bağladığı yazısına rastladım. Ergenekon’un kökü Topal Osman’da başlıklı tamamı tarihi yanlışlıklarla dolu bu yazıda Topal Osman çeteci, yağmacı, azınlıkları katleden biri olarak sunulmaktadır. Eğer cehaletten yapılmıyorsa aşağılık bir satın almışın kaleminden dökülecek kelimeler bir Profesörün eliyle Türk Milletine yazı diye takdim edilmektedir. Bu yalancı tarih çığırtkanlarının lince maruz bıraktığı Enver Paşa gibi, Topal Osman gibi biri Türk tarihinin diğeri Kurtuluş Savaşının kahramanlarından olan mümtaz şahsiyetlerin kendilerini savunamayacağı öngörülerek yapılan bu saldırılara artık son vermek zamanı gelmiştir. Bir millet kendine hizmet edenleri bilmeli, sevmeli, hatıralarında yaşatmalıdır. Amerikan Mandacılarının Milli Şef olarak tarihte anıtlaştırıldığı, Sabatayistlerin ilk kurşunu atan kahramanlar gibi gösterildiği bu ülkede Topal Osmanları da savunacak milli kuşaklara, aydınlara, münevverlere ihtiyaç vardır. Milli bilincin yok edilemediğinin en güzel emaresi olan tarihe ve tarihi şahsiyetlere hakkıyla sahip çıkmaktır. Erzurum ve Sivas kongrelerinde Mustafa Kemal’e karşılıksız bağlanan, Mustafa Kemal’in canını emanet ettiği, Balkan Savaşı Gazisi, Sakarya Meydan Muharebesi iştirakçisi, Giresun Müdaafayı Kukuk Kurucusu, Karadeniz’i Ermeni ve Rum çetelerinden temizleyen Topal Osman’a yönelik yetmiş seksen yıldır yöneltilen haksız suçlamalara karşılık verilmesi Topal Osman’ın genç kuşaklara değeriyle tanıtılması gerekmektedir. Kurtuluş Savaşının büyük kahramanı Gazi Milis Yarbay Topal Osman Ağa 1883 yılında Giresun’da zengin bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. İttihatçıdır. Giresun’da Müdaafai Hukuk Cemiyetinin de kurucusudur. Ailesinin bedelini ödemesine rağmen bugün birilerinin asla anlayamayacağı bir şekilde gönüllü olarak Balkan Savaşlarına katılmıştır. Sağ bacağından vurularak Gazi olmuş, topal kalmıştır. Rusların Batum’dan saldırması üzerine Teşkilatı Mahsusa saflarına katılarak Batum cephesine geçmiştir. tifo olduğu için dönmek zorunda kaldığı Giresun’da Ruslara casusluk yapan Ermenileri imha etmiştir. Rusların Trabzon’u işgal etmesi üzerine Tirebolu Gönüllüleri ile birlikte Harşit cephesini kurmuş ve Rusların ilerlemesini durdurmuştur. Ermeniler gibi Ruslara casusluk yapan Rumlar için gelen sürgün emrini bizzat kendisi uygulayarak bu Rumların Şebin Karahisara gönderilmesini sağlamıştır. Rusların geri çekilmesi sırasında Ermeni ve Rum çetecileri ile savaşa savaşa Batum’u ele geçirmiştir. Hasan İzzettin Dinamo anılarında Topal Osman’ın Pontus çetelerini imha ile görevlendirildiğini yazmaktadır. Dinamo’ya göre Mustafa Kemal “Pontus belasından kurtulmayı Topal Osman’ın tecrübeli ellerine” bırakmıştır. Bu görevlendirmeden evvel Teşkilatı Mahsusa’nın son başkanı Hüsamettin Ertürk’e göre Topal Osman Mustafa Kemal’in Samsun’a gelişinde Havza’da gizlice bir görüşme yapmıştır. Hakkında çıkarılan Ermeni tehciri suçundan idam kararına rağmen Topal Osman Ağa bu görevi de başarıyla yerine getirmiş ve Türk ahaliye zulmeden Pontus çetelerini yok etmiştir. Topal Osman Ağa komutasındaki 47. Alay’ın başardığı mühim işlerden biri de Pontus’cuların önemli direniş merkezlerinden olan Havza’yı temizlemesidir. Rum ve Ermenisever lobinin Topal Osman’a tüm saldırılarına rağmen Topal Osman’ın Rum çetelerden elde ettiği mühimmat Kurtuluş Savaşında kullanılmıştır. 8 Temmuz 1919’da Osman Ağa hakkındaki tutuklama kararı Padişah Vahdettin tarafından kaldırılmıştır. Mustafa Kemal’in bizzat isteği doğrultusunda da 1920 yılı sonlarında oluşturduğu gönüllü Giresun Uşakları ile hayatının sonuna kadar Mustafa Kemal’i korumuştur. Topal Osman’ın Giresun Uşaklarından oluşturduğu 47. Alay 1921 Mart’ında patlayan Koçgiri isyanını da başarı ile bastırmıştır. İsmet İnönü, Topal Osman Ağa ve Giresun Uşaklarından övgüyle bahsederken şöyle demektedir; Karadenizli milli kuvvetlerin başında Osman Ağa isminde bir kumandan bulunuyordu. Bunlar Karadeniz’den, Giresun’dan gelmişlerdi. Bir askeri kuvvet olarak hemen bütün muharebelere sevk olundular. Muhaberelere iştirak ettiler, kahramanca cansiperane çalıştılar. Topal Osman Ağa’nın uğradığı haksızlığın temel sebebi Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Beyin katledilmesi meselesidir. Öldürüldüğü son akşam Ali Şükrü Beyin Topal Osman Ağa ile birlikte kahve içmiş olması onu bir numaralı şüpheli haline getirmiştir. Ali Şükrü Beyi evinden alan İsmail Hakkı Tekçe’nin olaydan sonra konuşmaması ile zor duruma düşen Topal Osman Ağa anlatıldığı üzere Çankaya Köşküne de Mustafa Kemal’i bulmak için değil orada bulunan İsmail Hakkı Tekçe ve adamları için saldırmış fakat orada da kimseyi bulamamıştır. Topal Osman Ağa kendisine bir tezgâh kurulduğunun farkına varsa da iş işten geçmiştir. Ankara Seyran bağları mevkiinde İsmail Hakkı Tekçe ve komutasındaki birliklerle 18 saat süren bir çatışmanın ardından yaralı yakalanmasına rağmen 2 Nisan 1923 tarihinde yine İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürülmüş ve kafası kesilmiştir. Geride bıraktığı onca fedakârlık ve kahramanlığa rağmen hak etmediği biçimde bir çukura gömülen Topal Osman Ağa’nın aziz naşı artan yoğun baskılar yüzünden gömüldüğü yerden çıkarılmış 4 Nisan 1923 günü yani öldürüldükten iki gün sonra TBMM önünde ayaklarından asılarak Ali Şükrü taraftarları ve Mustafa Kemal karşıtlarının öfkesi dindirilmiştir. Mustafa Kemal’in bu konuda suskunluğu bürünmesi ise ilginçtir. Milli Mücadelenin büyük isimlerinden Yarbay Topal Osman Ağa’nın bu hazin ölümü her Karadenizlinin yüreğini burkmaktadır. Oluşturduğu kahraman Giresun Uşakları ile Karadeniz’i Rum ve Ermeni çetecilerinden temizleyen Yarbay Topal Osman Ağa büyük Türk Milletinin seçkin evlatlarındandır. Tarih şuurunu kaybetmiş günümüzün Profesörlerinin, Mc Donald’s İslamcılarının, Numaralı Cumhuriyetçilerinin aksine milletine sımsıkı bağlı olarak Kurtuluş Savaşında vazifesini yerine getirerek bir gün kendisine tarihin sunacağı o şerefli sayfada yerini almıştır. Büyük vatan kahramanı Yarbay Topal Osman Ağa. Minnetle analım… Ruhu şad olsun...
Müjdat Öztürk
www.mujdatozturk.com
Yararlanılan Kaynaklar Topal Osman Ağa Teoman Alpaslan Kumsaati Yay. Topal Osman Olayı Rıza Nur İşaret Yay. Kutsal İsyan H. İ. Dinamo Tekin Yay.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Haluk Tarcan'dan açıklama.
« Yanıtla #16 : Eylül 25, 2008, 09:51:04 ÖS »
Esas  ORİJİNAL KAPAK : Mimar Sinan Üniversitesi hocalarından, Mimar ve ressam Ercüment Tarcan tarafından yapılmıştır.
Kırmızı renkli alev , yarattığı hâle’den yükselerek ucu, dünyayla temasa geçerek halk kültürünü, Ön-Türk kültürünü Dünyaya yayar ve Evrensel kültürün kökenini oluşturur. Kitabın başlığı da bu mesajı içeren karenin  üstüne gelerek onu güzel ve derli toplu bir çerçeve, kapalı bir sistem içine alır.

Kapağı, Sâri hastalığı ifade eden “Karantina bayrağı”nın ve ayni zamanda Ölü rengi ve korku sembolü olan sarı renkle boyanmış olan   kitapta, sonradan siyah, kırmızı çıkmış olan kitapların kapaklarında , Töre yayıncıları kendilerince güzel olacağını sanarak,
•   alev ile dünya arası açmışlar ve
•   Ön-Türk Uygarlıkların Dünyaya yayılması fikrini tahrip etmişler,
•   kapağın yukarı doğru biçimsiz bir şekilde uzamasına neden olmuşlar, kapalı sistemi bozmuşlar ve de her şeyin üstünde,
•   Töreciler , kapağın bir mesaj verdiğini fark etmemişlerdir.
Ayrıca, kendilerince güzel olacak düşüncesiyle,
•   ışınları çift ve sık basarak
•   Amerikan şeriflerinin madalyası havasını yaratmışlardır.

Benim ve Ercüment Tarcan’ın haberi olmadan yapılan bu anlamsız ve zevksiz  değişikliklerle  Ercüment Tarcan’ın yalnız  telif haklarına tecavüz etmekle kalınmamış, onu zevksiz , kültürsüz ve beceriksiz bir kapak ressamı olarak tanınmasına neden olmuşlardır


İşte bu, nispetleri bozulmuş (Tarihin Başladığı – ÖN-TÜRK UYGARLIĞI – Resmi tarihin Çöküşü) başlığını  taşıyan kitabımın içeriğinde, en az 46 (kırkaltı) yerde TELİF HAKLARIMA çeşitli şekilde tecavüz edilmiştir:

•   Kaldırımış makaleler, konuşma metinleri,
•   değiştirilen, ilâve edilen ya da yok edilen, paragraf, cümle ve kelimeler,
•   paragraf ve bölümleri ayıran  ara satırların sıkıştırılması sonucu sahife düzeninin yığın şeklini almış olması
•   bazı sahifelerdeki kargaşa halini yaratması,
•   Dip notlarındaki  karışıklık,
•   resimlerle, açıklamaların ayrı sahifelere yerleştirilmeleri, ya da ayni sahifede birbirlerine tıkıştırılmaları kitabın ,
•   bilimsel değerini sakatladığı gibi
•   Göz için de algılanması zorlaşmıştır.
Ayrıca, asla bana gösterilmemiş ve Kitabın başına ilâve edilmiş olan üç sahifede, İmece kavramının ileri sürülmesi ve bir takım sanal kurullarının eleştiri ve tavsiyelerinden geçerek kitabı kaleme aldığım fikrini veren hayalî ifadeler benim adıma yapılan teşekkürlerle bilimsel şerefim ayaklar altına alınmıştır.

Tüm bunların  sonucu kitap,
•   Bilimsel araştırmacı niteliğine sahip olan bir kişinin asla yazmayacağı , utanç duyacağı bir yapıt hâline dönüşmüş , beni,
•   özellikle bilimsel ortamlarda küçük düşürmüştür..

Her şeyin üstünde
•   Evrensel uygarlıkların kökenindeki Ön-Türk Uygarlığını ortaya çıkarmış, yaşamını bu araştırmalara adamış olan sayın Kâzım Mirşan’ın çalışmaları,
•   benim, 1962’denberi bu konuda yaptığım çalışmalar, bunun için harcadığımız emek ve göz nuru  hiçe sayılmış,
•   Ayni zamanda da , Türk tarihi ve Evrensel tarihin yeniden yazılmasını gerektiren değerinin büyüklüğüne  karşı, en ufak bir saygı  duyulmamıştır.

Bu kitabım, asla haberim olmadan Töre yayın gurubu tarafından olduğu gibi,  İnternet’te bazı yayıncılarda ve ülkemizde pek çok kitapçıda , tekrarlanan 2’nci baskı kaydıyla  satılmış, satılmaktadır..Ve de,
•   Töre’ciler , 6’ncı baskıya doğru yol aldığını sandığım bu satışlarda ,Üçlü öğretime dayanan 40 yıllık çalışmama,  tamamen  sahip olmayı kendilerinde hak bulmuşlardır.
Ülke dışında ve yoğun bir çalışma içinde olmam bu davranışlarını kolaylaştırmıştır.. Bu gerçeği bilmeyen  , belki de bilmek istemeyen, gerçeği bildirmiş olmama rağmen bazı kitapçılar - satışa devam etmektedirler.

 ‘‘Ön-Türk Uygarlığı Araştırma Merkezi’’ ile çok kısa süren ilişkilerimin ilk kitabın çıkışıyla sona ermiş olduğunu da ilâve etmeğe gerek olmadığını sanırım.

Sayın okurların ellerinde bulunan ve
•   (Evrensel Uygarlıkların Köken Kültürü  , ÖN-TÜRK UYGARLIĞI - kitap 1A ve
•   (ANADOLU’NUN ESAS SAHİPLERİ ÖN-ATALARIMIZ -  kitap 1B)ile
•   (KÖKENİNDEKİ ÖN-TÜRK KÜLTÜRÜNÜ BİLMEYEN AVRUPA BİRLİĞİ - kitap 2) beni temsil eden üç kitapdır:
•   Töre yayınının kitabın kapağından başlayarak , tecavüzleri kaldırılmış ve  düzenlenmiş ,  “gerçek 2’nci”  baskı kaydıyla yeniden basılmıştır

Kesilen yazılardan örnekler  :
•   Osman Oğulları ve Türkler(kitap 1A)
•   Selçuk İmparatorluğu- Gazali Fetvasıyla cahil kaldık (1A)
•   Aslan Bulut, İnanılmaz açıklama , Türkiye üzerine oynanan oyunlar (1B)

Kesilen cümlelerden örnek :
•   ….Osmanlı Türklere, “Etrak-ı bi idrâk”…İdrâksizTürkler…  derdi.
Sarı kaplı kitapta sahife 11’den sonra gelmesi gereken ,
(İslâmiyet ve Türkler) bölümü olduğu gibi KESİLMİŞTİR; Bununla,
•   İslâmın felsefesinden uzaklaşılmış olunması nedeniyle
•   bilgi seviyesi eksik olan toplumlarda
•   ikilik doğmasına neden olmuş olan   
•   DİN ile MİLLİYET farkını açıklamama engel olunmuştur,

Yalnızca bu örnekler telif haklarıma tecavüz hakkında bir fikir edinilmesi bakımından yeterlidirler.
Okurlarıma, durumu saygılarla ve özür dileyerek bildirim….

2’nci gerçek baskının hazırlanması için gerekli “mise en page”ı zevkle yapan aziz dostum Mehmet Savaşan’a pek çok teşekkür ederim.

Halûk Tarcan
Not:Orjinal metni görmek için eke bakınız.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Hayrettin Ertekin ve Koğuşta Kavga Haberine Yalanlama.
« Yanıtla #17 : Kasım 21, 2008, 10:44:24 ÖS »
Hayrettin Ertekin ve Koğuşta Kavga Haberine Yalanlama.

Sabah ve Star gibi yanlı medya ve Gogle de Hayrettin Ertekin ile çıkan haberlerin hepsi düzmece ve yalan . Vedat Yenerel in internet sayfası olan İnternetajansta çıkan haberi sizlere gönderiyorum.

Koğuşta Kavga Haberine Yalanlama
Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunab işadamı Hayrettin Ertekin yandaş medyada çıkan haberleri yalanladı.
19.kasım 2008 günü k Koğuşta Kavga Haberine Yalanlama
 
Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunab işadamı Hayrettin Ertekin yandaş medyada çıkan haberleri yalanladı.
19.kasım 2008 günü kapalı görüşte Hayrettin Ertekin, ailesi aracılığıyla basında yazılan "koğuşta tartışma" haberlerine tepki gösterdi. Vedat Yenerer ve Orhan Oğuz ile birlikte aynı koğuşta kaldıklarını ve hiçbir sorun olmadığını, koğuş arkadaşlarıyla birlikte çıkan bu haberin yalan olduğunu belirttiler. Mahkemede yaşanan tartışmayı koğuşta olmuş gibi yayınlanmasına tepki gösterdiler.
-----------
Kapalı görüşte Hayrettin Ertekin, ailesi aracılığıyla basında yazılan "koğuşta tartışma" haberlerine tepki gösterdi. Vedat Yenerer ve Orhan Oğuz ile birlikte aynı koğuşta kaldıklarını ve hiçbir sorun olmadığını, koğuş arkadaşlarıyla birlikte çıkan bu haberin yalan olduğunu belirttiler. Mahkemede yaşanan tartışmayı koğuşta olmuş gibi yayınlanmasına tepki gösterdiler. 
İnternetajans- ÖZEL
*****************
                                     HAYRETTİN ERTEKİN
                                      BASIN AÇIKLAMASI

             DEĞERLİ BASINIMIZIN VAZGEÇİLMEZ EMEKÇİLERİ  
Susmak erdemli olmak gibi görünse de, konuşmanın da fazilet olduğunu hepimiz biliyoruz.18 ay her önüne gelenin bilip bilmeyen, görüp konuşmayan, yazıp okumayan yazar-çizer taraflı –tarafsız medyanın yürüttüğü çirkin karalama kampanyasına dönüşen ‘’ERGENEKON’’terör örgütü davasını sulandırıp bir gerçeği halktan saklayanlar aslında bazı meslektaşlarınızdır…
Kendilerini demokrasi heveslisi addedenlerin artık maskelerinin düştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz.
Şöyle’ ki!.bu davanın sürecine baktığımızda sizler yüce halkımızdan bir gerçeği saklıyor ve gizliyorsunuz. Malumunuz olan ‘’Ümraniye’ de ele geçen’’birkaç bomba ile başlayan süreç nasıl oluyor da bu kadar aydını okur ,yazar,çizer, politikacı emekli generalleri bazı T.S.K mensuplarını sanatçılarını ilhan Selçuk gibi Sn. Prof. Dr. Kemal  ALEMDAROĞLU’ nu Tuncay ÖZKAN’ ı Sinan AYGÜL,E.Org. Şener ERUYGUR’,Sn. Doğu PERİNÇEK,Vedat YENERER ve Mustafa BALBAY,gibi aydın gazetecileri alakadar eder hale gelebiliyor?bir an düşünün ucu açık olan bu komplo yarın kimlere kadar  gidebileceğini hiç hesap edebiliyor musunuz?burada asıl olan amaç nedir onu hiç sorgulamayı neden akıl edemiyorsunuz?asıl düşünülmesi gerekenin bu olduğunu gözden kaçırmaktasınız.işin asıl ilginç yanı bu duruma tepki vermemenin olduğudur.bu davada yargılanın tutuklu ,tutuksuz tüm sanıkların kişisel bilgileri,siyasi düşünceleri ne olursa olsun,katılın katılmayın bu kişisel görüş veya düşüncelerini beğeninin veya beğenmeyin.hatta yargılansın diye açık tavır koyun,karşı çıkın bunlar mesele değildir.asıl mesele bu düşüncelerin dışındadır.bu kişiler bu bombaları darbe yapmak için mi  bulunduruyorlardı?.. şayet öyle ise bunlar kafir midir?

..yoksa başlangıcımı’ dır sonumudur?..arka planda kimler vardır?..veya kimler bu komployu ortaya atmaktadır. Bunlar, sorgulanmadan kişisel nedenlerle 27 el bombasını muhafazamı ediyordu.

Bunları irdelemeden darbe yapacaklardı! Danıştay’ı hedef aldılar .cumhuriyet gazetesini bombaladılar diyerek,asıl gerçeklerin üzerini kimse örtmeye kalkışmasın.bu davada yasadışı bir örgüt yoktur.kimlik ve kişisel düşünce  ve tavırlarıyla kendince bir düşünceye hizmet etmek isteyen insanların her şehirden her platformdan seçilerek kurgulanarak gece yarısı evlerinden alınan insanlarımızdır.hepsinin vatanı için bir söz sahibi olduğu düşüncesiyle dernek kurmuş sivil toplum ve düşünce derneklerine has bel kadar üye olmuşlar ve benim gibi bu işlere hiç girmemiş insanlar topluluğudur..şahsen 10 aydır bu insanlarla bir aradayım  bu olayın sosyal yönünü akademisyenlerin araştırarak kitaplar yazmasını tavsiye ediyorum.son derece Trajik-komik bir, bir hadiselere vakıf olacaklardır.

bir siyasi otorite tarafından üzerine gidilen ve savcıların ciddiye alıp soruşturma açtığı bu davanın çok kısa zamanda gülünç ve komikliklerle dolu olduğunu göreceksiniz.Bu davanın ciddiye alınarak ülke gündeminde tutulması arka planda nelerin olduğunun gözlerden kaçırılması anlamına gelecektir.bunları etkili biçimde sorgulayan gazeteci sayısı son derece azdır.

Bu davada olduğu gibi ‘’Tuncay GÜNEY’’ve’’Ali YİĞİT’’gibi 2 kişi çıkıp AKP genel başkanı Sn. Recep Tayyip ERDOĞAN gazeteci Fehmi KORU, yazar Abdurrahman DİLİPAK,Bülent ARINÇ,Mustafa ALBAYRAK,Fetullah GÜLEN,Huysuz Virjin, İslami camianın önde gelen birkaç yazar çizer diyanet işleri Başkanı cüppeli Ahmet hoca ,sanatçı Edip AKBAYRAM yeni cami imamı Recep efendi şeyh Kazım hazretleri gibi insanların bir araya getirerek bir yerlere yeşil bayraklar cihat pankartları 7-8 tüfek 20-30 el bombası gibi Mühimmat bulunması son derece kolay malzemeleri bir araya getirip de bir tarikat evine veya camilerden birinin deposuna gizlesek bizim kapıcı Osman’da çorumdan jandarmaya  ihbar etse neler olabilir ?çok merak ediyorum!

.. Kaç idam, müebbet cezası istemiyle dava açılabilir.

Düşünmek bile istemiyorum. Saygı değer basın mensupları bu tip komplolar son derece sığ-basit demode olmuş senaryolar dır.Sn. Savcılarımızın bunları ciddiye alması bu hadisede olduğu gibi anlamsızdır.dili olan herkes ,herkes hakkında bir şeyler söyleyebilir.her söylenen şeyin ciddiye alınması son derece yanlıştır.

Hele-hele hukukçuların buna inanması akla hayale gelmeyecek kurgu ve senaryolar üretmesi de abesle işgaldir.

Hal böyle olurda devam ederse bu ülkede bir gün gelir tutuklanmayan veya yargılanmayan insan kalmaz.yakın tarihimizi hatırlayınız Sn. Gazeteci yazar Altan ÖYMEN ‘in uçak kaçırdı suçlaması nedeniyle tutuklanıp hapse atıldığını unutmayınız.Van Üniversite rektörünün 300 yıl ile hapse atılıp 40 gün sonra beraat ettiğini ne çabuk unutuyoruz.Sn. Doğu PERİNÇEK, Sn. Kemal  ALEMDAROĞLU Sn. İlhan SELÇUK Sn. Emekli 3. Generaller nasıl olurda bu davanın sanıkları olabilirler?bu insanların bazıları tutuklu bazıları tutuksuz bırakılsalar kaçacaklar mı?bırakılan sözde Örgütün liderleri kaçtılar mı ? veya  liderleri yöneticileri kurucuları serbest!..

Fakat üyeleri tutuklu bunun neresinde ciddiyet var? Bu böyle komik bir vakadır. Hukuk ayıbıdır. bir başka açıdan bakarsanız illaki tutuksuz yargılanmak için merdivenden mi düşmek gerekiyor?

Veya hastane’ye yatıp ameliyat mı olmak gerekiyor? Esas olan hukuk karnesi nedir? Bunların irdelenmesi gerekmez mi? Bu tip akıl sırların almadığı olaylar hangi demokrasi hukuk devletinde cereyan edebilir?

Değerli basınımız insan haklarından dem vuran kalemşorlarımız bunları düşünemiyor mu yoksa köşelerinde yazacak yer mi bulamıyorlar?
Ya da sayfa sekreterleri magazin den fırsat mı bulamıyorlar? İnsanları bu kadar da düşünceden uzaklaştırıp, evlilik programları, kaynana gelin dedikoduları zurnacı davulcu magazinleri bir toplumu nereye sevk edebilir nasıl istikamet belirleyebilir. Bu bağlamda biz ve siz medyanın asıl görevlerini yapmadığını düşünüyorum. Sözüm ona Avrupalı olmak istiyoruz.
Sokakları boyayarak lacivert takım giyerek Avrupalı olunmaz medeniyet türkü söyleyip acayip yarışmalar düzenlemekle de olmaz. Önce insan ve doğa gelir. Birileri birilerinin yargılanmasından haz alan toplum haline geldik. Bu durum böyle devam etmemelidir.

Cumhuriyet tarihinde yaşanan farklı görüş ve düşüncenin farklı kişiliklerin yargılandığı hapis yattığı benzeri olaylar tekrar yaşanmaktadır. Demek oluyor ki gelinen 85 yılda bir arpa boyu demokrasi den nasip alınarak ilerlememişiz. Bu davada kronoloji maalesef şudur, birileri diğerinin görüşlerini beğenmiyorsa tutuklanmasına acı çekmesine alkış tutanlar vardır.

Bu nasıl bir anlayış olabilir?
Son 6.yılda böyle bir zihniyet geliştirildi. Bu son derce yanlış ve tehlikelidir. Bu hasta insan ruh halidir. Bu hastalık yıllardır kangren olmuş insanı yiyip bitiren bir hastalıktır. Oysa asıl amaç darbecileri yasadışı olayları devletimizin olanaklarını kendi çıkar ve düşüncesi için kullananları bulup çıkartmak değimli? Şimdi Sn. Başbakana sormak lazım bu nasıl darbe avcılığıdır?
Darbeyi yapanlar kanıtlanmış,12 Eylül askeri darbesi gerçekleşmiş failleri belli liderleri Marmaris de tatil yaparken siz şimdi olmamış veya düşünülmüş olan eyleme dahi geçmemiş olan varsayımla hareket edilen bu saçmalığın savcısı olacağınıza olmuş vuku bulmuş olan darbeyi neden yargılamıyorsunuz? Buna kâfi derecede gücünüz mevcut her türlü belge, bilgi oy meclis çoğunluğunuz var.
Darbe avcılığı yaptığınız bizlere pek inandırıcı gelmiyor. Sizin amacınız cambaza bak misali halkı kandırarak (BOP)Büyük Ortadoğu projesinin eş başkanlığı olan vazifenizde ılımlı İslam modeli dayatmasının şeriat dersinde geçen rolü ezberlemektesiniz.

Suflörleriniz ABD-AB ajanlarıdır.
Artık sizin inandırıcılığınız kalmamıştır. Eğer siyasetçiler, savcılar yargı üyeleri, darbecileri yakalamak mahkûm etmek istiyorlar ise öncelikle demokrat olmalıdır. Ve 12 Eylül darbecilerinden yola çıkmalıdır. İşin özü orada gizlidir.12 Eylül öncesi sıkıyönetim komutanları binlerce halkımızın ölümüne sebebiyet verdiler, fakat 12 saat sonra bıçak gibi kesiliverdi. Nedeninin hesabını henüz kimse vermiş değildir. Bunlar tozlu raflarda durur iken hiçbiriyle ilgisiz, irtibatsız beceriden yoksun insanlarla uğraşmak inandırıcı gelmiyor. Eğer savcılar ve siyasetçiler devlet içindeki çete ve mafya yapılanmalarını ortaya çıkarmak istiyorlarsa bunun yolu ve yöntemi bu değildir önce dokunulmazlıklar kalkmalıdır. İşe oradan derhal başlanmalıdır. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.

1970–1980–1990 yıllarında meydana gelen olayların sayısı hayli kabarıktır.
Faili meçhul cinayetlerin sayısı 17.830 olduğunu hepimiz biliyoruz. Neden hala aydınlatılmamış cinayetleri sorgulamadan, failleri belli ve suçüstü yakalanmış hüküm verilmiş Danıştay olayını başka yöne sevk ederek toplumdan neyi gizlemeye çalışıyor olabilir? Bunun da sorgulanması gereklidir. Basınımız burada kısır döngü içindedir. Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Kemal Türkler, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Ahmet Taner Kışlalı, Hırant Dink ve bir sürü aydın sanatçının katledilmesi neden irdelenmiyor, 3–5 tetikçi akıl hastasının yaptığı mı düşünülüyor?
Niçin Savcılar ve Siyasetçiler bunların esas faillerini aramıyorlar. Bir nedeni mi var yoksa elleri kolları mı bağlı? Gazetecili yapmak bunların sorgulanmasını gerektirir. Ergenekon davasından sizlere bir sonuç çıkmaz ben size çıkmayacağını net ve kesin söyleyebilirim. Çünkü bu da bir örtü bu da kamuoyundan birçok gerçeklerin saklanması davasıdır. Siyasi otorite buna kararlı değildir. Zaten bu zihniyet de olanlardan da bunlar beklenmemelidir. Yüce Türk Milleti birçok gerçeği aslında biliyor, düşünüyor.

Fakat kimse de çıkıp konuşabilecek durumda değildir. Tıpkı benim durumumda olduğu gibi. Yasalarda ve demokratik usullerde gereken özgürlük yoktur.
 ‘Ceberut’ Devlet anlayışının olduğu Faşist yönetimin hâkim olduğu ülkemizde kim neyi konuşabilir ki? Buna bir nebze yeltenenlerin akıbeti malumdur.
Ucu açık soruşturmalar hangi gece neden nerede derdest edileceğiniz meçhul olarak kapınızın önünde dururken kim neyi konuşabilir?
Komşunuza şaka dahi yapmayın akşamdan sabaha kadar kapı ziline sakın basmayın, zira korkudan kalp krizi geçirebilir, cinnet geçirir. Belki de kendini camdan atabilir. Kimin ne zaman kapınıza geleceği kime ne zaman gelineceği henüz kimse bilmemektedir. Yakın bir tarih de katledilen Sivas’ın tam ortasında yakılarak katledilen 33 sanatçımız, aydınımız, Gazi mahallesinde infaz edilen 18 yurttaşımızın da maalesef, Maraş da 111 kişinin öldürülmeleri, Çorum da 57 kişinin sebepsizce kurşunlara hedef olmaları ne çabuk unutulup hafızalardan silindi? P.K.K terör örgütünün aldığı 45 bin vatan evlatlarımız neden sorgulanmaz, Hizbullah’ın Vahşi cinayetleri hiç mi ilginize mucip olmuyor? 2001 yılında görevi başında katledilen ‘Gaffar Okan’ cinayetinin sebep ilişkileri neden sorgulanmıyor.

Kürt Aydınları ve masum güneydoğu halkımız neden bu vahşetle baş başa bırakılıyor.
Medya’nın yeterince bunları sorgulamadığı kanaati yaygındır.
Acaba bu Ergenekon goygoyculuğu yapanların küçük olan beyinleri bunca olayları anlamak da zorluk mu çekiyor? Yoksa bu olaylara bakabilecek zamanları mı yoktur. Yoksa bu güzel ve garip olayların olduğu ülkemizde insanların, yaşayanlara kalmadığı saygı ölmüş birçok aydınımız da kalmadı mı? Çok değerli basınımızın yazmakta zorlanan köşe yazarları, bir eliniz kalemde olduğu zaman diğer eliniz de vicdanınızda olmasını talep ediyorum. Daha doğru ve gerçekleri çarpıtmadan yazabilir ve düşünebilirsiniz. Bu kısa açıklamayı yapmanın zamanı çoktan gelmiştir.

Sabır ve tahammül sınırlarını zorlamanın kimseye fayda getirmediğini hepimiz biliyoruz.
Benim bu anlattıklarımdan herkes kendi payına olanı almasını isterim. Benim üslubumun herkesin anlayabileceği dilden olduğunu belirtmek isterim. Bu kadar açık ve net anlattığım bu açıklamadan hala bir şeyler anlayamayanlar çıkabilir. Onlara da akıl sağlığı tavsiye ediyorum. İnsan su misali zaman akar ve gider hepiniz ve yaşayanlar görecek ki bu davadan somut hiçbir netice çıkmayacaktır. İnsanlar bizler üzülüp, yorulup, kırılıp, helak olacağız kaybeden zaman ve bu olayın mağduru olan bizler olacağız. Çünkü kötü niyetle başlatılan soruşturmalar asla netice vermemiştir. Husumet ve kin besleyenler sağlıklarını bozarak hasta olacaklardır. Tarih bizlere şunu öğretti; Kılıç taşıyanlar kılıçla ölür.
Dr. Hayrettin Ertekin

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Pontus'ta soykırım yok.
« Yanıtla #18 : Ocak 04, 2009, 04:24:19 ÖS »
                                                  Pontus'ta soykırım yok

Yunanistan'ın "Pontus Soykırımı" ilan ettiği Karadeniz'deki kanlı çatışmaları da inceleyen Kostopulos olayların Rum, Türk ve Ermeniler için ölüm kalım meselesi olduğunu belgeleriyle ortaya koyuyor.

Pontus'ta soykırım yok ama çok kan döküldü.
Yunanistan'ın "Pontus Soykırımı" ilan ettiği Karadeniz'deki kanlı çatışmaları da inceleyen Kostopulos olayların Rum, Türk ve Ermeniler için ölüm kalım meselesi olduğunu belgeleriyle ortaya koyuyor

Yunanlı gazeteci ve araştırmacı Tassos Kostopulos'un "1912-1922 Savaş ve Etnik Temizlik" kitabının arka sayfasındaki tanıtım yazısında ilk olarak şu cümleler dikkati çekiyor: "...Megali Idea (büyük Yunanistan'ı kurma idesi) çığırtkanlığı yapanların öne sürdüklerinin tersine, Yunan ordusunun ve ona paralel olarak faaliyet gösteren çetelerin, gerek 1912-13 Balkan savaşlarında; gerekse 1919-22 Anadolu seferinde uyguladığı şiddetle, rakiplerin uyguladığı şiddet arasındaki fark yok denecek kadar azdır..." "...Yeni ya da arzu edilen sınırların (yanlış) tarafında kalan yüz binlerce insan bu şiddet ve terör karşısında diz çökerek ana vatanlarından sürülmüştür... Köklerinden sökülerek sürülen İzmir ve Karadeniz Rumları gibi Giritli Müslüman Türkler de Makedonya Slavları da Yunan orduları sayesinde yanıp kül olmuş köy ve kentlerini terk etmek zorunda kalarak bu projenin kurbanlarından bazıları olmuştu..." Kostopulos bu kitabını yazmak için o savaşlarda yer almış Yunan askerlerinin anı defterlerinden, o dönemleri yaşayanların yazdıkları kitaplardan, yayınlanan ve yayınlanmayan askeri arşivlerden, dönemin gazetelerinden, Küçük Asya Araştırma Merkezi'nden, Yunan parlamentosu tutanaklarından, Türk Tarih Kurumu'ndan, istatistik enstitülerinden ve birçok yabancı kaynaktan yararlandı. Yunan önder Venizelos'un 1918'de Paris ve Londra'da yaptığı görüşmelerde "Anadolu Rumları Türkler tarafından katlediliyor" gerekçesiyle ordusunun İzmir'e çıkmasını nasıl sağladığını kaleme alıyor. Ancak Venizelos'un 1920'de ve savaş ortamında seçimleri kaybetmesiyle tekrar tahta çıkan sürgündeki Kral Konstantin'in, ordularını geri çekme yerine Ankara'ya taarruzu sırasında Türk ahalinin direnişine karşı kullandığı şiddet, geçtiği köyleri yakıp yıkması, kadınlara tecavüz edilmesi gibi savaş suçu işleyen Yunan askerleriyle Yunan subayları arasındaki çatışmaların orduyu nasıl iki cepheye ayırdığını irdeliyor.

YAZARIN CESARETİ...
Tüm bu olaylar, savaşmış Yunan askerlerinin anı defterlerinden ve Yunan askeri arşivlerindeki raporlardan alıntılarla çok detaylı bir biçimde kaleme alıyor. Kostopulos, Yunanistan'ın 1992'de "Pontus Rumlarının Soykırımı" olarak kabul ettiği Karadeniz'deki kanlı çatışmalara da değiniyor kitabında. Yunan parlamentosunun 1992'de "Pontus Soykırımı" olarak tanıdığı kanlı çatışmaların hiçbir durumda "soykırım" olmadığını; bu çatışmaların gerek oradaki Rumlar, gerekse Türk ve Ermeniler için birer "ölüm kalım meselesi" olduğunu görgü tanıklarının anılarına, yabancı elçilerin raporlarına ve çeşitli istatistiklere dayalı olarak belgelerle kanıtlıyor. Kostopulos'un bu kitabını okurken sık sık "Helal olsun yazarın cesaretine" demekten kendimi alamadım. Bunu kendisine de bizzat söyledim. Kitabı okuduktan sonra haberini yapıp gazeteye göndermek istedim ancak kendimi frenledim. Bazı kesimlerde bu kitabın yalnız özetini ya da haberini okuyunca düşmanlık, kin ve nefret duyguları hortlayabileceği endişesine kapıldım. Ve haberi "askıya" aldım.. Ta ki, Kostopulos ile bu söyleşiyi yapana kadar...

CAMİDE DİRİ DİRİ YAKTILAR
Kitaptan bir belge.. Albay Stylyanos Gonatas'ın raporundan: "18-25 Ağustos 1922. Yunan askerleri ricat halindeyken geçtikleri bütün köyleri yakıp yıkıyor, yağmalıyor. Salihli, Kasaba, Manisa, Uşak, Dikili... Her yer alevler içinde bırakıldı. Bu askerler, askerlikten çıkmış vaziyette. Urla'da yerel Rumlar bile Yunan askerlerinden köylerini korumak için silahlanmış durumda. Askerden firar edenler kendi çetelerini kuruyor ve köyleri talan ediyorlar. Aralarında Yunan ordusuna destek veren Çerkezler ve Kırgızlar da var. Bandırma'da bir camiyi ateşe verdiler. Sığınanları diri diri yaktılar. Görgü tanıklarına göre, Uşak'ın kasabalarından birinde de Yunan askerlerinden kaçan ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklar bir camiye sığındı. Başıbozuklar camiye girmediler. Ancak camları kırarak içine dal, ot, tahta ve odun atarak ateşe verdiler. Katil askerler can havliyle kaçanların üzerine ateş açtı. Hepsi öldürüldü. Diğer görgü tanıklarına göre genç kızlara kah ağaçlara bağlayarak, kah örgülü saçlarını yere çaktıkları çivilere bağlayarak cani askerler tarafından topluca tecavüz ediliyor."
STELYO BERBERAKİS
http://www.atv.com.tr/haber,fe6c3cd72eb04ad3ad55b41a7474f3cf.html
*****************
PONTOS:AMASYA’NIN MÜFTÜSÜ VE MUSTAFA KEMAL PAŞA
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1553.0
-----------
Atatürk Ermenileri ölümden nasıl kurtardı?....

İlave dikkat çekici bilgiler.Düşünce fırtınası için okuyunuz.
SİGARA VE 19 MAYIS YASAĞININ GİZLEDİKLERİ
Sigara yasağı ile,19 Mayıs ilişkisini kurmak öyle kolay iş değildir.
Zira çok ince dengeleri kurmak gerek..........

19 MAYIS Sözde Pontus Soykırımı.
Yunanistan'ın şu günlerde (2005) başlattığı Türkiye aleyhtarı sözde PONTUS soykırımı propaganda kampanyasının Logosunun üzerindeki yazı, "19 MAYIS PONTUSLULAR SOYKIRIMI" şeklindedir.....

Tamamı için bakınız...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3148.0
-------------
PONTUS RUM:İLGİLİ BAZI KAYNAKLAR
ERMENİ:PATRiK GREGORIOS'UN RUS CARINA MEKTUBU.KİN KAPISI
Bu yazının sonunda verilmiştir.
***********
Yunanistan Parlamentosu'nun 'Küçük Asya Felaketi' adı altında her 19 Mayıs'ta andığı sözde 'Pontus Soykırımı' tarihi belgelerle çürütülüyor.Devamı için.....
http://samsun03.blogcu.com/1974714
**************
Pontusçuluk neyin nesi? için....
Özelde Trabzon genelde Karadeniz bölgesinde son zamanlarda seslendirilmeye çalışılan “Pontusculuk” acaba neyin nesidir? Bu gün Yunanistan da ve dünyanın muhtelif yerlerinde, Türkiye Cumhuriyetine dönük zararlı faaliyetler gösteren sayıları yüz yetmişi aşmış “Pontus” dernekleri acaba neyi amaçlamaktadırlar.
http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=7001956&tarih=2007-02-03
**********
Tarihi süreçte Pontus Sorunu için...
http://www.genckolik.net/forum/turk-ve-dunya-tarihi/872-tarihi-surecte-pontus-sorunu.html
*************
PONT0(U)S YALANI   hazırlayan Ahmet Turan için bakınız....
http://www.turan.tc/pontusdosyasi/index.htm
**********
Tarih Perspektifi İçinde Pontus Olayı: Yakın Tarihimize ve Günümüze Etkileri

Yrd. Doç. Dr. Hamit Pehlivanlı
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 29, Cilt: X, Temmuz 1994    için bakınız....
http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=496
********************
Pontus Meselesi ve Yunanistan'ın PolitikasıDoç. Dr. Yusuf Sarınay
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 31, Cilt: XI, Mart 1995     için bakınız....
http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=808
*************
ATATÜRK’ÜN DEMEÇLERİNDE ERMENİLER için....
http://www.turkatak.gen.tr/index.php?option=com_frontpage&Itemid=1&limit=15&limitstart=120

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Türkler nasıl mahvedilir?
« Yanıtla #19 : Ocak 04, 2009, 04:50:28 ÖS »
Türkler nasıl mahvedilir?

Devrin Fener Patriği Grigoryos’un Rus Çarı I.Aleksandr’a yazdığı ve Türklerin nasıl mahvedileceğine dair tavsiyeleri şunlardır:

“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayri mümkündür. Çünkü Türkler başka milletleri gurur ve ifrada sevkedecek zaferler önünde olduğu kadar her türlü ümitleri kaybedecekleri mağlubiyetlere ve felaketlere karşı sakin, sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefislerine fevkalade düşkündürler. Ferdi iradelerin üstündeki hadisatı değişmez mukadderat sayma inancına sahiptirler. Bu inanışları dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevkü idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından ahlaklarının selabet ve safiyetinden bilhassa dinî ve manevî hayatlarını tanzim ve tedvin eden şahsiyetlere olan bağlılık ve hürmetlerinden gelmektedir. Türkleri evvela bu din ve maneviyat şahsiyetlerinden mahrum bırakmak, buhran anlarında irşad vazifesini îfâ edecek şahsiyet ve mihraklardan nasipsiz kılmak icap eder. Bunun da kestirme yolu dinî ve manevî hayatı temsil eden teşkilat ve şahsiyetleri milletleri üzerinde müessir kudret halinden çıkarmak. Halkı da ananat-ı diniyye ve milliyetlerine intibak etmeyen haricî telkin ve fikirlerle tahrip etmektir. Manevî mihraklardan mahrum oldukları gün Türkleri kendilerinden şeklen çok kudretli, kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kuvvetleri sarsılacak ve ancak o zaman maddî vesaitin faikiyetine istinat edilerek Türkleri yıkmak mümkün olacaktır”.[1]

Peki dün durum böyleyken acaba bugün nasıldır? Başbakanlık Basın ve Yayın Enformasyon Trabzon İl Müdürlüğü’nün 7. 10. 1997 tarihli bir yayınında şu ifadeler yer alıyor: “Trabzon’da 20-28 Eylül tarihleri arasında Fener Rum Patrikhanesi tarafından düzenlenen “Din, Bilim ve Çevre” konulu sempozyumun Türkiye’nin tanıtımındaki olumsuz etkileri tartışılırken, komitenin dağıttığı haritalardaki Rum izlerinin, sempozyumun amacının dışına taştığına ilişkin görüşleri doğrular nitelikte olduğu belirtiliyor. Sempozyumun yapılacağı Karadeniz çevresindeki illerin yetkilileri ile katılımcılara dağıtılan haritada Karadeniz “Pontus Gölü” olarak gösterilirken, başta Doğu Karadeniz olmak üzere Karadeniz kıyısındaki yerleşim yerlerinin isimleri Rumca olarak yazılmış, Trabzon ise Trapezus olarak adlandırılmıştır”.

Aynı hadise Milli Gazete’nin 7 Ekim 1997 tarihli sayısında da yer almaktadır. Bahsi geçen geminin adı Venizelos’tur. Ve içinde yüzlerce papaz ve yerli işadamımızla birlikte Fener Rum Patriği Bartholomeos da bulunmaktadır. Karadeniz sahilini tamamen Yunanistan’ın toprak parçası olarak gösteren haritayı bizzat patriğin kendisi dağıtmıştır.

Patrik, son zamanlarda yabancı devlet başkanlarına dinî nişanlar da vermeye başlamıştır. Yeni Mesaj Gazetesi’nde yer alan bir habere göre, “Gazeteci yazar Aytunç Altındal, son olarak geçen hafta Almanya Cumhurbaşkanı Johannes Rau’nun Türkiye’ye gelişinde Fener Patrikhanesi’ni ziyaret etmesine dikkat çekerek, son iki yıldır Türkiye’ye gelen tüm devlet başkanlarının Patrikhaneyi ziyaret edip kutsanmalarının anlamlı olduğunu vurguladı. Altındal, gelen devlet başkanlarından hiçbirinin Diyanet İşleri Başkanı’yla görüşmeye tenezzül etmemesinin de dikkat çekici olduğunu ifade etti. Altındal şunları dile getirdi: ‘Patrik sanki Türkiye’de iki devlet başkanı varmış gibi bir tutum içindedir. Başta Clinton olmak üzere kendisi de devlet başkanı sıfatıyla gelenleri kendi sarayında ve tahtında karşılıyor. Bu taht kavramını ben uydurmadım. Patrik, resmî belgelere Konstantinopol’daki tahtın temsilcisi olduğunu belirterek imza atıyor. Patrik, Alman Devlet Başkanı’na bir nişan verdi. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nde bir Türk vatandaşının başka bir devletin temsilcisine dini nişan vermesi yasaktır. Patriğin verdiği nişan Aziz Andreas Haçı’dır. Çok anlamlı bir haçtır. Hıristiyan aleminde çok kutsal bir değeri vardır. Hıristiyanlık inanışına göre; Aziz Andreas, İsa’nın ilk havarisidir. Ve bizzat İsa tarafından Anadolu’yu Hıristiyanlaştırmakla görevlendirilmiştir. Şu yaşananlara bakıp Patrikhane’nin Türkiye’de ‘devlet içinde devlet’ olduğunu söylemeden geçemeyeceğim”
[1]: Albay Enver Topuz, Konferans Notlarından 
http://www.hunturk.net/forum/index.php?topic=223.msg677
------------------------------------------
VENİZELOS’UN SÖZLERİ
 “Bana verilen ve daha sonra da bazı tecelliyatı ile hakikate tamamen intibak ettiği de tespit edilmiş olan teminata göre , Memalik-i Osmaniye’de mevcut ve Rumların meskun bulunduğu bir cümle küçük, büyük şehirler ve kasabalardaki kiliseler ve Rum mektepleri , tamamen birer silah deposu haline getirilmişlerdir. Bu sonuç için o bölgede yaşayan Rumlar büyük bir cesaret ve basiret göstermişler ve Türkler’in mabetlerine olan hürmet ve mahalli mekteplere bahşettikleri dokunulmazlıktan istifade etmişlerdir. İzmir işgaline tekaddüm eden günlerde İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesin’den gelen bir heyet gelip beni gördü. Karadeniz sahillerinde müstakil bir Rum devleti kurmak için derhal faaliyete geçmek kararında bulunduklarını , milis alaylarını harekete geçirmek için sadece Yunan zabitlerini beklemekte olduklarını bana iblağ etti. Heyetin sahip oldukları serveti öğrenince miktarı beni hayrette bıraktı. Kendilerini sahip olduğu altının mevcudu o anda Yunan hükümetinin sahip olduğu altın yekunundan fazla idi.”

NUTUK
 “Bundan başka , memleketin her tarafında , anasırı Hristiyaniye hafi, cel, hususi emel ve maksatlarının temini istihsaline , devletin bir an evvel , çökmesine sarfı mesai ediyorlar.

Bilahare elde edilen mevsuk malumat ve vesaik ile teeyüdettik ki , İstanbul Rum Patrikhanesinde teşekkül eden Mavri Mira Heyeti vilayetler dahilinde çeteler teşkil ve idare etmek , mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Salibiahmeri , resmi muhacirin komisyonu ; Mavri Mira Heyeti’nin teshili mesaisine hadim. Mavri Mira Heyeti tarafından idare olunan Rum mekteplerinin izci teşkilatları , yirmi yaşını mütecaviz gençler de dahil olmak üzere her yerde ikmal olunuyor.” (Mustafa Kemal Atatürk , NUTUK , I , Ankara , s. 2)

Gene Nutuk’ta bu heyetin doğrudan Venizelos’tan talimat aldığı ve liderinin Patrik vekili Droteos olduğu ve İstanbul Patrikliğinin ve Yunan Konsolosluğu’nun silah deposu haline getirildiği anlatılmaktadır. (Mustafa Kemal Atatürk , NUTUK , III , (belgeler) 1.)

LOZAN
Lozan’da İnönü İngiliz diplomatı Lord Gürzon’un ısrar ve ricalarına boyun eğerek,
“Ruhani alanda faaliyet göstermesi kaydıyla” İstanbul’da kaldı yoksa Fener Rum Patrikhanesi Aynoroz Adası’na nakledilecekti.

III-Cumhuriyet Sonrası Fener Rum Patrikhanesi
Büyük Yunanistan , Megoli Edia – Enosis İstanbul, Kıbrıs ve Egeyi Kapsar.
(1982 Yunanistan Kültür Bakanı Melina Merküri’nin dağıttığı harita)
Yunanistan'ın Türkiye'ye yönelik politika ve stratejilerini özellikle 2000 yılından sonra çok yönlü olarak ele almak gerekir. Yunan devlet adamları ve basını, Megalo İdea'ya yeni bir yorum getirmiş Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile bir ortak savunma doktrini geliştirmişlerdir. Rusya, Bulgaristan Suriye, İran Ermenistan ve Arnavutluk ile askeri işbirliği antlaşmaları imzalamışlar ayrıca Balkanlarda Sırplar ve Rusya Ortodoks ittifakı oluşturmuşlardır. Özellikle bölücü PKK terörüne destek vermişler, bütün bunların yanında argüman olarak Fener Rum Patrikhanesi, Heybeli Ada Ruhban Okulu ve Pontus davalarını ön plana çıkarmışlardır

Günümüzdeki Heybeliada ruhban Okulu ve Bartelemeos’un Ekümenik olma isteği bu çerçevede yok olmak üzere olan Ortodoks nüfusuna rağmen Türkiye’nin egemenliğini tanınmama gayretinin sembolüdür.

Fener Patriği için istenen “Evrensel Ekümenik Patriği” ünvanı bir devletin başı yada başkanı anlamında olduğuna göre Fener Rum Patriği acaba kurulacak hangi devletin başına düşünülmektedir ?

Türkiye'yi "kuşatma"ya ve uluslararası sistemden soyutlamaya yönelik bu hareketin önemli bir unsuru olarak gündeme getirilen Fener Rum Patrikhanesi, 1990'dan itibaren şu dört önemli hedefi gerçekleştirmek için açıkça çalışmaktadır:

1. Ekümenik unvanını alarak, 1500-2000 kişilik bir cemaatin "Azınlık Kilisesi"nin dini makamı olmaktan çıkarak, Vatikan benzeri devlet içinde devlet niteliğinde bir makam haline gelmek.
2. 1971 yılında kapatılan Heybeliada Ruhban Okulu'nu açmak

1971'de okulun bir Türk üniversitesine bağlanmasına karşı çıkılarak kapatılmasının gerçek sebebi milli mücadele dönemindeki ataları gibi Patrik Athenegoras, Metropolit Emilyanos, ,Makarios gibi Türkiye alehinde faaliyet gösteren militan Papazların hep , Heybeliada ruhban okulundan mezun olmalarıyla açıklanabilir. .

3. Ayasofya'nın tekrar kilise haline getirilmesi ve Ortodoks ibadetine açılması.
4. Patrik seçimlerinde, T.C. vatandaşı olma zorunluluğunu kaldırtmak.

Yunanistan'da devlet başkanı statüsünde askeri törenlerle karşılanan ve gene Yunanistan’ın sağladığı Bizans sembolü olan çift başlı kartal amblemi taşıyan özel bir uçakla Vatikan'a giderek Papa 2. Jean Paul ile görüşen, , ABD Başkanı Clinton tarafından Devlet Başkanlarına düzenlenen bir protokolle ağırlanıp adı New York'ta sokaklara verilen ve Amerika'da, ilk kez George Washington'a verilmiş bulunan Amerikan Kongresi Onur Madalyası ile ödüllendirilen ,bütün bu gezilerde de Türkiye'yi dünyaya şikayet ederek , Türkiye’de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyoruz” diye veryansın eden Fener Rum Patriği Bartholomeos'un 1500-2000 kişilik cemaati olan bir kilisenin başkanı olmadığı açıktır.

İngiltere Prensi Philip'in(Philip aslen Yunan'dır) başkanı olduğu Doğal Hayatı Koruma Vakfı'nın Patmos Adası'nda düzenlenen ve Bizans ikonaları konusunda araştırma ödülü alan “Vahiy ve Çevre Sempozyumu", çevrecilik maskesi altında Venizelos gemisiyle Karadeniz’de Pontus Devleti'ni ihya etmeye amacını güden "Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu" , Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın düzenlediği "Hoşgörü" toplantıları gibi etkinlikler, Fener Rum Patriği Bartholomeos'un gizli niyetleri ve asıl görevi hakkında bize çok net bir portre çizmektedir. .

a) Vahiy ve Çevre Sempozyumu (23 Eylül 1995)
Tören günü Patmos Adası, Doğu Roma ve Yunanistan bayraklarıyla donatılmıştı. Patriği, Patmos Adası'na götüren Yunanistan'ın tahsis ettiği "Aleksandros" (İskender) adlı yat, Çanakkale Boğazı'ndan çıktıktan sonra iki adet Yunanistan muhribi tarafından karşılanmış ve törenin yapılacağı adaya kadar refakât edilmiştir .

Patrik, Devlet Başkanı protokolüyle karşılanmış, 21 pare top atılmış, Yunan marşı çalınmış ve bir Korgeneralin eşlik ettiği askeri kıtayı teftişi sırasında, askerleri selamlarken, elindeki haçı havaya kaldırarak onları takdis etmiştir .

Ertesi gün, 24 Eylül 1995 sabahı bir manastırda yapılan çok gizli toplantıya yalnızca Avustralya, Amerika, Kıbrıs Rum Kesimi, Sırbistan, Orta Doğu ve Afrika'daki Ortodoks kiliselerin Patrik ve Başpiskoposları katılmışlardı. Toplantının yapıldığı bina askeri kordon altına alınmış ve hiç kimse yaklaştırılmamıştı .

b) Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu (20-28 Eylül 1997)
Sempozyum, Giritli bir armatöre ait olan Yunanistan bandıralı El. Venizelos Gemisi'nde gerçekleşmiş ve ilk durak olarak Trabzon Limanı seçilmiştir

Batum, Novorossisk, Yalta, Odessa, Köstence, Varna, İstanbul ve Selanik limanlarında da birer oturum gerçekleştirilmiştir. Sempozyum, Avrupa Birliği'nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu'nun Başkanı Jacques Santer ve Fener Rum Patriği Bartholomeos'nun himayesini sağlamıştır.

Yunanistan, 35 yıl aradan sonra ilk kez Selanik'e gelen bir Fener Rum Patriği'ni "devlet töreni" ile karşılayarak, Patrikhane'nin Ortodoks dünyasına yönelik projesine destek verdi. El. Venizelos, Adalar Denizi'nde Yunanistan karasularındayken, iki adet Yunanistan savaş gemisi de gece yarısı selam durarak gemiye bir süre eşlik etti. Yunanistan Cumhurbaşkanı Stefanopulos, Selanik'teki devlet töreninde : "Ortodoks Kilisesi'nin günümüzün dünyevi sorunları ile de ilgilendiğini ispat ediyorsunuz..." diye konuştu.

Sempozyuma katılanlar, 28 Eylül 1997 günü öğleden sonra saat:14.00'de Selanik'te Doğu Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş olan Ayios Dimitrios kilisesinde yapılan dini törene de katıldılar.

Patrik Bartholomeos'nun yönettiği dini ayinde Selanik Kilisesi'nin başpapazı Hz. İsa'nın esir İstanbul'u Türk işgalcilerin ellerinden kurtarması için dua etti ve Doğu Roma İmparatorluğu'nun merkezi olan İstanbul'daki Patrikhane'de gerçekleştirilemeyen bu ayinin Doğu Roma İmparatorluğu'nun ikinci payitahtı olan Selanik'te yapılmasının büyük anlam taşıdığını belirtti.
Bartholomeos; ayini, üzerinde çift başlı Doğu Roma kartalı bulunan altın kaplamalı bir tahttan yönetti. Patriğin ayakları altına serilen halılar ise çift başlı Doğu Roma kartalı ile bezenmişti. Patriğin tahtının iki yanında bulunan yine üzerinde Doğu Roma İmparatorluğu'nun sembolleri ile süslenmiş daha mütevazi tahtlarda ise Bulgaristan, Sırbistan ve diğer bazı Balkan ülkelerinin başpapazları oturmaktaydı. Kilisede yaratılan görüntü Ortodoks Doğu Roma İmparatorluğu ve ona bağlı Balkan ülkelerindeki eyaletlerinin başında bulunan kilise temsilcilerinin bir araya gelişleri şeklindeydi.

1991 yılında Boğaziçi Üniversitesi rektörlük salonunda bir seminer yapılıyor. Seminerin konularından birtanesi İstanbul’un Fatih’teki Zeyrek Camii’nin “Paramikariteros” haline getirilmesiydi. Seminerde görüşülen bir başka konu ise Bizans Hipodromunun ortaya çıkarılması için Sultanahmet Camii’nin yıkılmasını isteyen Harward Üniversitesi öğretim görevlisi Jhor Sevçenko’nun teklifiydi.

Adından aslen bir Rus Ortodoksu olduğu anlaşılan Jhor Sevçenkoyu anlıyorumda 1999’da belki Turizm’e katkısı olur diye Aziz Nektorios’un Silivri’de şu an boş bir arsadan ibaret olan evinin aslına uygun şekilde inşa etmeye çalışan yerel belediyeyi anlayamıyorum. Aziz Nektorios Yunan ayrılıkçı hareketini ilk planlayıcısı ve başlatıcısıdır.

2001 yılında Ayasofya’nın “Ortodoks” ibadetine açılması AB nezninde resmen istendi .
Merkezi İsviçre’de bulunan “Süryani” topluluğu Türkiye’den resmen toprak talebinde bulundu (Ekim 2001) benzer bir iddia da 1999 yılında Ermenistan’dan geldi.

Yahudileri İ.S. 66 yılında kaybettikleri İsraildeki topraklarını da alacaklarını kimse ümit etmiyordu. Yahudiler tam 1880 yıl topraksız, vatansız ve devletsiz yaşadılar. Ama 18. yy dan sonra İsrail kuruldu . Yahudiler tevratta belirtlien toprakların bir kısmını aldılar ve devlet kurdular . İşte Hristiyan aleminin Türkiye üzerindeki emellerini kışkırtan sebep budur. Son 50 yıldır komünizm ile savaş edildiği için bu talep gündemde yoktu. Bu gün vardır.

Kurulan ev kiliselerinin sayısı 400’ü geçmiştir. Birtakım kişiler bu topraklarda bir “pontus devleti” başkenti İstanbul olan bir “Marmara Devleti”nin kurulmasını istemektedirler.

Patrikhane İstanbul’da yaşayan yoksul Rumlara ayda adam başı 200 dolar yardım yapmakta ve bu yardımlardan yaklaşık 600 Rum yararlanmaktadır.

CLINTON’UN MEKTUBU
Bu mektubu yazmadan önce Clinton Kanada ve ABD Ortodoks Kilislerini başı ve Özal’ın yakın dostu Metropolit Yokavas ile görüşüyor. Mektupta bu tür yazışmalarda geleneksel olduğu üzere Fener Rum Patrikhanesi değil tam tersine “Church Of Greece” yani Yunanistan Kilisesi kullanılıyor.

“Coğrafi itibarla Türkiye uluslararası komşuluk açısından zır bir bölgededir ve ABD Türkiye ilişkilerini ikili olarak ve NATO aracılığı ile sürdürecektir… Bu bölgedeki gerilimi en aza indirmek için Yunanistan dahil , Türkiye’nin bütün komşularıyla birlikte çalışması Türkiye’nin yarına olacaktır. Yunanistan’la olan ilişkilerinizdeki en son gerilimi azaltmak üzere hükümetiniz tarafından bazı sembolik adımlar atılabilir. Bu konuda şu anda bazı gelişmeler kaydedilmesinin denenmesi kanaatindeyim. Bu sembolik adımlardan bir tanesi , İstanbul’daki Yunan Kilisesi ( Fener Rum Patrikhanesi’nden bahsediyor) olabilir ve bu kurumun işlerlik kazanması hususunda mevcut olan bazı zor koşulları kolaylaştırmanın yollarını göz önünde bulunduracağınız ümit ediyorum”

Rum İsyanı devam ederken Patrik Grigoryos’un Mora’da Etniki Eterya’nın ileri gelenlerinden Petro’ya gönderdiği mektubun ele geçirilmesiyle ihanetinin anlaşılması üzerine 22 Nisan1821’de Patrikhanenin orta kapısında idam edilmiştir. Bu kapı o günden bugüne yas işareti olarak hiç açılmamıştır ve bilenen adı “Kin Kapısı” dır.

Fener Patrikleri T.C. yasaları çerçevesinde mahalli idare açısından Fatih savcılığına ve İstanbul Valiliği’ne muhataptırlar. Çoğu cemaatsiz 18 metropolit tarafından seçilen patrik , bu makama getirildiğinin onayını validen alır.

Yunanistan kendi dini içindeki mezheplere dahi en ufak müsahama göstermezken nasıl olurda laik Türkiye cumhuriyeti içinde ikinci bir Vatikan’a izin veririz ? Nasıl olurda statüsü cami imamından yada müftüden ileri gitmeyen Rum patriği başka ülkelerde devlet töreni ile karşılanır ?

Yunanistan’da sadece Yunan- doğu Ortodoks kilisesinin yayınladığı İncil’in okunması ve okutulması serbest bırakılmıştır. Diğer İnciller , örneğin Katolik İncili’nin okutulması hatta bazı durumlarda bulundurulması dahi suçtur. Dinsel propaganda ve protesti (dinden çevirme) kanıtı olarak yorumlanabilir ve hapisle cezalandırılır.

IV. Türk Ortodoksları:
Türk Ortodoksları ellerindeki gayri menkulleri bir türlü değerlendirememekte ve Vakıflar Başmüdürlüğü ile bürokratik bir mücadeleyi sürdürmektedir. Geçmişte Türk Ortodoks Patrikhanesine ait olan bazı gayri menkuller Hazine ve Vakıflar arasında koruma amacıyla paylaştıkları için gelir kapısı onlara masraf kapısı da bu kiliseye ihale edilmiş durumdadır.
V. Heybeliada Ruhban Okulu
Heybeliada Ruhban Okulu'nun ve özellikle de bu okulun Teoloji Bölümü'nün tekrar açılmamasının hukuki dayanakları şunlardır:

- Türkiye'nin istiklal savaşı sonrasında 1924 yılında imzalanan Lozan Antlaşması'nın azınlıklara imtiyaz değil sadece Müslüman Türk halka tanınan müsavi (eşit) muamele görme hakkı tanıması ve bu durumun Anayasa'nın 12. Maddesi'ndeki eşitlik prensibine uygun olması,

- 403 Sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun Türkiye'de dini tedrisatı cemaatlerden ve özel kişilerden alıp, devlet görevi olarak Milli Eğitim Bakanlığına vermesi,

- T.C. Anayasası'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olarak nitelenmiş bulunması ve bunun gereği olarak dini öğretim yapan özel okul açmanın ve yönetmenin yasak olması, yine aynı kanunun 28. maddesine göre bir özel okula alınabilecek yabancı uyruklu öğrenci sayısının, okulda okuyan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğrencilerin yüzde 20'sini aşmamak kaydıyla Milli Eğitim Bakanlığınca tayin olunur hükmünün bulunması,

- 625 Sayılı Kanunun 3. maddesinin 3. paragrafında 'askeri okullar, dini eğitim ve öğretim yapan özel öğretim kurumları ile emniyet teşkilatına bağlı okulların aynı veya benzeri özel öğretim kurumu açılamaz' hükmünün mevcut olması,

- Anayasanın 132. maddesindeki 'kanunda gösterilen usul ve esaslara göre kazanç amacına yönelik olmak şartı ile vakıflar tarafından devletin gözetim ve denetimine tabi yüksek öğretim kurumları kurulabilir' hükmüne göre patrikhane bir vakıf hüviyetinde olmadığı için patrikhaneye bağlı bir özel yüksek öğretim kurumu da açmasının mümkün olmaması,

- Anayasa'nın 24. maddesinde 'din ve ahlak eğitim öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır' hükmünün bulunması,

- Lozan Antlaşması'nda ve öteki uluslararası sözleşmelerde azınlıklar için imtiyazlar değil, vatandaşlarla eşit haklar tanınmıştır. Din görevlilerinin özel okullarda değil devlet okullarında yetiştirilmesi, Anayasa, Anayasa Mahkemesi kararı, Yüksek Öğretim Kurumları Kanunu ve Milli Eğitim Temel Kanunu ile düzenlenmiş devlet politikasıdır. Bu nedenle azınlıklara verilecek bir hak vatandaşlar arasında azınlıklar lehine bir eşitsizliğe neden olur.
T.C. Devleti, din görevlilerini bir devlet okulu olan İmam Hatip Okulları ve devlet üniversiteleri bünyesindeki İlahiyat Fakülteleri'nde yetiştirmektedir. Eğitim-öğretim faaliyetleri devletin denetimi ve gözetimi altında yapılmaktadır. Hiçbir cemaat veya zümreye bu konuda ayrıcalık tanınmamıştır.

Heybeliada Ruhban Okulu 1971 yılında 'Özel Yüksekokulları Kapatan Kanun'un yürürlüğe girmesiyle kapanmıştır. Bu kanun çıkartılırken ve Anayasa Mahkemesi'nin 625 Sayılı Özel Öğretim Kanunu'nun bazı maddeleri iptal edilirken hiçbir şekilde Heybeliada Ruhban Okulu'nun kapatılması amaçlanmamıştır.

Yapılan düzenlemelerle, özel üniversitelerin açılmasına 'devlet denetiminde olma' şartı ile izin verilmiştir. Ancak, Patrikhane bu şartı kabule yanaşmadığı için, Heybeliada'daki okul açılamamıştır. Patriğin 'kendi din adamlarımızı eğitme hakkından mahrumuz' iddiası doğru değildir. Patriğin, sadece dini eğitim vermesi gereken bir kurumun, devletin denetimi altında faaliyet göstermesine rıza göstermemesinin nedenlerini anlamak güçtür. Bununla beraber patriğin ve kendisine bağlı 12 metropolitin T.C. vatandaşı olma şartlarının da (ki bu şartlar Lozan Antlaşması'nın ilgili maddeleri gereğidir) kaldırılması isteği gözönüne alınırsa; yani ikisi birarada değerlendirilirse durum açıklığa kavuşacaktır.

Sonuç:
1) Fener'deki Patrikhane,kendisine yasaklandığı halde siyasi faaliyetlerde bulunmaya devam etmektedir.
2) Patrikhane, siyasi faaliyetleriyle Türkiye'ye yönelik şer çemberinin içerisinde olduğunu kanıtlamıştır.
3) Patrikhane Türkiye'den çıkartılmalıdır.

Atatürk'ün Tabiriyle
Bir Fesat ve İhanet Odağı Olan Fener Rum Patrikhanesi ve Faaliyetleri

I. Ortodoksluk ve Fener Rum Patrikhanesi
Hıristiyanlığın resmi devlet dini haline gelişi İmparator Konstantin’le başlar. Konstantin 330 yılında İstanbul’da bugün patrikhane denilen dini kurumu kurar.

Başlangıçta ruhani bir kurum olarak kurulan Patrikhane İ.S. 451 yılında Kadıköy semtinde toplanmış olan konseyinde aldığı kara çerçevesinde statüsü Roma’ya eşit sayılmış ve konseyin kabul ettiği 20 numaralı kanun ile Patrikhane sadece ruhani öderlik değil aynı zamanda hükümet etme yetkisini de almıştır. O gün bugün Patrikhane her zaman bölge siyasetinde etkin bir kurum olmuş ve Osmanlı’dan bu yana 5. kol faaliyetinin en etkin oyuncularından biri olmuştur. (Beşinci kol faaliyeti bir ülkenin içinde o ülkenin bazı seçilmiş ve özel amaçlarla yetiştirilmiş yurttaşları tarafından yönlendirilen bozgunculuk faaliyetleridir)

Patrikhane Doğu (Yeni Roma) Kilisesinin temsilcisidir. 1054 yılında Batı (Roma) kilisesi ile İsa’nın Hıristiyanlıktaki statüsü üzerine dönen ve 585 Toledo konseyinden bu yana devam eden tartışmalar neticesinde birbirlerine girerler ve Roma Piskoposu ( PAPA) “Konstantinopolis” Patriği’ni aforoz eder. Kendilerini Katolik (Evrensel) gören Roma ile kendilerini tek ve gerçek Hıristiyan gören Ortodoks Doğu Kiliseleri birbirinden koparlar.

İstanbul’da Rumlar arasında bütün kuvvet , Fener Rum Patrikhanesi ve kendilerini “Bizans’ın varisi” olarak gören fenerlilerin elinde idi.

19. yy ‘ın başında Birer Türk düşmanlığı müessesi olan Rum okulları sadece İstanbul’un değil Küçük Asya’nın bütün illerine yayılmıştı. Tümüyle Rum din adamlarının elinde olan bu eğitim kurumlarında gençlere eski Yunan medeniyeti , hayat ve kültürü öğretilir. Denetimden uzak bu okullarda Rumlar ve diğer Hıristiyanlar özgürlük ve istiklal için bilenirlerdi.

(Not:Fethullah Gülen okulları da aklınıza geliyor mu?Benzerlikleri var mı?Düşününüz.)A.Dursun'un notu.

Çok erken Avrupa ile temas kuran ve çocuklarının eğitimlerini Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde – özellikle Fransa- almasını sağlayan fenerli Rumlar çok çeşitli alanlarda kendilerini eğiterek divan içine kendilerini yavaş yavaş soktular ve sonunda memleketin dolaylı yöneticisi oldular. Divan-ı hümayun, Derya tercümanlıkları , Başkatiplik ve Kapı Kethüdalığı , Eflak ve Boğdan voyvodalıkları onlara verilmeye başlandı , öyle bir zaman geldi ki Osmanlı Dışişleri tamamen fenerli Rumların eline geçti.

Bir yandan Rumlar bağımsızlık mücadelesinde Avrupa ve Hıristiyan dünyasını arkalarına almak isterken diğer yandan Hıristiyan Dünyası ve özellikle Rusya, Fransa ve İngiltere Rumları bir dayanak noktası olarak kullanarak Osmanlı üzerindeki emellerini gerçekleştirmek istiyorlardı. Nitekim 1774 Kaynarca anlaşmasında Rusların talep ettiği ve aldığı haklardan bir tanesi Osmanlı Devleti’nin Hıristiyan tebaasını himaye hakkıdır.

Günümüzde halen Rusya Ermenistan, Ukrayna, Moldavya, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan ve Kıbrıs’ı da içine alan Ortodoks devletleri kuşağının liderliğine oynamaktadır.

Aynı şekilde Napolyon doğu Akdeniz’e yerleşerek Mısır üzerinden Hindistan’a ulaşmak için Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasını istiyordu.

Napolyon’un Avrupa’da krallık rejimine karşı giriştiği faaliyetleri İngiltere, Avusturya ve Rusya’nın menfaatlerine ters düştüğü için bu devletler hür türlü ihtilal ve isyan girişimlerine karşı çıkmışlar bu sebeple 25 sene kadar Rum isyanları sekteye uğramıştır. Bu dönemde Rumlar gemiciliğe , ticarete ve okullar açmaya daha fazla önem vererek bunlar aracılığı ile Etniki Eterya ve onun etkili mücadelesini doğuracak ortamı hazırlayacaklardır.

Fener Rum Patrikhanesi’nin açtığı okullardan birisi olan İkonomos akademisinin 1884 yılı ders müfredatında olan Ada belediye başkanı tarafından ele geçirilen ders müfredatında şunlar yer alıyordu ;

1) Türkler ezeli bir düşman olarak Rumlara tanıtılacak.
2) Türklerin en küçük hataları büyütülerek Avrupa’ya duyurulacak ve uygar dünya Türklere düşman edilecek.
3) Türkler ekonomik bakımdan çökertilecek. Bu amaçla zengin Türkler sakat ticaret yollarına götürülecek, bol fazili krediler açılacak, ağır şartlarla rehin kabul edilecek.
4) Türklerin ahlak, milliyet, din ve gelenekleri dejenere edilecek. Bu amaçla küfürler öğretilecek ve bu küfürlerin Türkler arasında yayılmasına çalışılacak. Türkler ziyana ve diğer ahlaksızlıklara teşvik edilecek. Türk gençleri arasında kabadayılık ruhu aşılanarak sevgi ve saygı bağlılıkları kırılacak. Aralarına ikilik sokulacak. Argoya benzer bir küfür dili Türkler arasında yayılarak milli dil ve duyguları bozulacak. Zengin Rum tüccar ve esnafı Türk hocalara bol hediye ve veresiye vererek onları elde edecek. Hocalar içkiye alıştırılacak. Her türlü uydurma inanışlarla dini inançları saptırılacak. Onlara yalan yanlış olaylar anlatılıp , Türk halkı ile hocaların arası açılacak.
5) Türk hükümranlığı baltalanacak. Bu iş yavaş yavaş geliştirilip, Bizans yeniden kurulacak.
6) Türk halkı arasında sürekli olarak anlaşmazlık tohumları ekilecek. Ayaklanmalar düzenlenip zamanında aradan çekilerek Türkler arasında kardeş kanı akıtılacak. Komiteler kurulup Türk köyleri basılacak.
7) Bir savaş sırasında Türk halkını sefalete götürecek her yola başvurulacak. Türk topraklarındaki en önemli gıda maddeleri , halkın elinden hızla ve gizlice toplanıp adalara gönderilecek.Buradan komşu ülkelere satılacak.Rum tüccarların uğradığı zarar milli bankalar tarafından para olarak ödenecek.
8) Doktor ve eczacı Rumlar, hastaları özellikle kimsesiz hastaları gizlice zehirleyip öldürecek. Kör , sağır, sakat edecek. Saf dışı bırakmaya çalışacak.
9) Tarım politikasında Türk çiftçisi ağır faizlerle toprağından mahrum edilecek . Borçların kolayca çoğalması sağlanacak. Böylece Türkler ellerindeki toprakları Rum tüccarlara satmak zorunda kalacaklar.
10) Yüksek rütbeli devlet memurları rüşvet, ziyafet ve hatta kadın ikramları ile Etniki Eterya’nın emrine alınacak. Ancak bu işler tamamen okuldan yetişmiş papazların talimatına ve okulun tayin edeceği kişilerle bunların vereceği direktiflere göre uygulanacak.
11) Fırsat çıktıkça özellikle resmi binalarda yangın çıkarılacak., ölümlü kazalar yaratılacak, savaş gemilerine yangın ve yaralar açılacak.
12) Bir ileri karakol ve gözetleme yeri olan manastırlardaki istekleri hemen yapılacak., verecekleri mektuplar kendi işlerinden önce yerine götürülüp teslim edilecek.
13) Bütün Rum ustaları kesinlikle Türk çırakları kullanmayacaktır. Politik düşüncelerle bir Türk çırak almak gerekirse Rum usta, Türk çırağı bir hizmetçi gibi kullanacaktır.
14) Bütün bu kurallar gizli olarak yapılacak, kurallara uymayanlar hemen aforoz edilecek , kredileri kesilecek ve Rum toplumu arasından kovulacaktır.

19. asırdan itibaren Türkiye’ye yoğun olarak girmeye başlayan Avrupa sanayicileri Osmanlı İmparatorluğu’nda tabii olarak ilk etapta gayri Müslim tebaa ile ticari ilişkilere giriyordu. Avrupa burjuvazisinin sermayesi ile birlikte 1789 Fransız ihtilali sonrası Avrupa’da gelişen milliyetçilik duyguları bu tebaaya nüfuz etti. Bu ideoloji gayrı Müslimleri özelliklede imparatorluk bünyesinde Türklerden sonra ikinci kalabalık grup olan Rumları doğrudan etkilemiştir.

Ayasofya Kilisesi’ndeki resimler Fatih Sultan Mehmet (2. Mehmet) tarafından üzerine sürülen badanaların altında kendilerini nasıl muhafaza etmişse Hıristiyan gayrı Türk tebaa da Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında öyle kalmıştı.

Nitekim yıllar süren isyanlardan sonra 1830 yılında gelindiğinde İngiltere, Fransa ve Rusya’nın desteğiyle Mora ve civarında bağısız bir Yunanistan devleti kuruluyordu.

Fener Rum Patrikhanesinin hayalini kurduğu Megali İdea dediğimiz Büyük Yunanistan hayali sınırlarını taa İskender’in dolaştığı toprakları içine alacak kadar büyüktür. Kaldı ki İskender Yunan asıllı olmak şöyle dursun Yunanistan’ı baştan başa çiğneyip geçmiş bir Makedonyalıdır ( aslen Arnavuttur) oysaki yunanlılar tarihte bir gün bile Makedonya’ya sahip olamamışlardır. Yine esasen Yunanlılarla hiçbir ilgisi olmayan doğu Roma demek olan Bizans’a gayrı meşru çocuk gibi bağlanmayı ifade eden “Megali İdea” Yunan şarlatanlığının eserinden başka bir şey değildir.

Gene aynı şekilde Rum Patrikhanesine doğrudan bağlı Trabzon Metropolitliğini gayretleri ile Karadeniz’de Pontus devleti ihya edilmeye çalışılıyordu.

Karadeniz’e “Pont Oksen” denilmesinden yola çıklarak miladın 65 senesine kadar evam etmiş bir Pontus adında Rum devletinin olduğu öner sürülmektedir. Easında bu devlet Yunanlılar tarafından değil İran Şehinşahı Birinci Dara tarafından kurulmuştu. En meşhur hükümdarı Mihridat olup “adalet güneşi” demek olan bu Farsça ad dahi bu devletin Rumlukla lakası olmadığını ispatıdır. Easen Rum olsa bile unutmamak gerekirki bu söz Roma’da bozmadır . Yani Rum Grek demek değildir. Doğu Roma yani Bizans halkını ifade eder.
II 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı Esnasında Fener Rum Patrikhanesi:
İstanbul Fener Rum Patrikhanesi , Mondros mütarekesinden sonra İtilaf kuvvetlerine hitap eden bir beyanname neşrederek Türk Vatanın İşgal edilmesini istemişti.

1 Eylül 1918’de yayınladığı bir başka beyanname ile Yunan Ordusu’nun Türklere karşı muzafferiyetlerini överek yerli Rumların filen Yunan ordusuna katılmasını emretmiştir. Mütareke yıllarında Patrikhane kararıyla Türk topraklarındaki Rum okullarında Türkçe okutulması yasak edilmiştir.
http://www.ulusalmeydan.com/FORUM/forum_posts.asp?TID=20&PID=21
*******************
Bunak Papa zehrini kustu... 8/7/2007 
   Papa 16. Benediktus, Osmanli Devleti doneminde Turklerin Italya'nin  guneyindeki Otranto'ya yaptiklari cikarma sirasinda yasamini yitiren Antonio Primaldo ve yandaslarini aziz ilan edecek.

   Vatikan'dan edinilen bilgilere gore, Papa 16. Benediktus, gunumuzden 517 yil once cereyan eden Otranto cikarmasi sirasinda   hayatlarini kaybeden, Piskopos Primaldo da dahil toplam 800 Hristiyana azizlik   unvani verilmesine iliskin  kararnameyi imzaladi.
   Vatikan'da Azizlik Davalarini Degerlendirme Kurulu'ndan onay almis olan kararname 16. Benediktus tarafindan da imzalanmis bulunuyor.
   Osmanli Devleti'nin Italya'nin kuzeyindeki Otranto kentine yaptigi cikarma, Fatih Sultan Mehmet'in tahtta oldugu donemde 28 Temmuz 1480'de Gedik Ahmet  Pasa komutasindaki bir grup asker tarafindan  gerceklestirilmisti. Gedik  Ahmet Pasa'nin kisa surede fethettigi Otranto,  yaklasIk 1 yil boyunca Turklerin elinde kalmisti. Italya'daki tarihi kaynaklarda, Gedik Ahmet Pasa komutasindaki Turk askerlerinin karaya cikmalarinin ardindan iki  hafta sonra Otranto surlarini asarak kente girmeyi basardiklari belirtiliyor.
   Kent merkezinde uc gun suren  direnis sirasinda Piskopos Stefano Pendinelli'nin de yasamini yitirmis  oldugu kaydediliyor. 
 http://www.muhabberat.com/?Sayfa=HaberDetay&id=722
------------------------
Rektör Hilmioğlu, gençlere hitaben yaptığı konuşmada, ulus olarak "Ne mutlu Türküm" demekten onur duyanlarla "Türkiyeliyim" diyenlerin savaşması gerektiğini savunarak, "Ulus olarak bir savaşın verilmesi zorunlu hale gelmiştir. Bu savaş, emperyalizm ile bağımsızlık düşüncesinin savaşıdır. Bu savaş, sömürgeci güçlerin taşeronu bölücülük ve irticaya karşı ulus birliğini ve laikliği savunan Cumhuriyetçilerin savaşıdır. Bu savaş, 'Ne mutlu Türküm' diyebilenler ile bunu diyemeyenlerin savaşıdır.
Bu savaş, 'Türküm' demekten onur duyanlarla, bunu diyemeyip 'Türkiyeliyim' diyenlerin savaşıdır. Bu savaş, 'Lozan' ile 'Sevr'in savaşıdır.'' dedi.
 http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=93271
Kaynak:
http://dursuna.tr.gg/K&%23304%3BN-KAPISI%3BFENER-PATR&%23304%3B&%23286%3B&%23304%3B-GR&%23304%3BGORYOSUN-h-UN-&%23304%3BT&%23304%3BRAFLARI-.htm?PHPSESSID=b0ca3391ba9d56e848a274650092e4b6

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
İnsanlar niçin değişik dillerde konuşuyorlar?
« Yanıtla #20 : Ocak 05, 2009, 03:42:37 ÖS »
İnsanlar niçin değişik dillerde konuşuyorlar?

Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu 3000′den fazla dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca 15′ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin’deki Mandarin dilidir. Yazı dili bütün Çin’de aynı olmasına rağmen halkın yüzde 70′i Mandarin dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.

Afrika’da 1000′e yakın dil konuşulmaktadır fakat 1 milyondan çok kişinin konuştuğu dillerin sayısı 30′u geçmez. Hindistan’da 800′den fazla dil konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12 kilometre gittikçe lisanın değiştiği söylenmektedir.

Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük bir olasılıkla Yakın Doğu’da doğarak yayıldığı ve dünya üzerindeki iki toplum coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara, Ortadoğululara ve Hintlilere daha yakındırlar.

Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı paralellik gösterir. Teoriye göre milattan önce 7500 yıllarında tarımın başlaması ve hayvancılığın gelişmesi ile birlikte Yakın Doğu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya ve Hindistan’a büyük göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.

Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel oluşumuna dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden kaynaklandıkları varsayılan diller aynı öbeğe konulmuştur. Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması yapılamamasına rağmen bu üç dil grubu şunlardır: (1) Hint-Avrupa dilleri, (2) Ural-Altay dilleri, (3) Hami-Sami dilleri.

Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil öbeklerinin dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden gösterilir. Hami-Sami dillerinin en belirgin örneği Arapça’dır. Çin-Tibet ve Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana sınıflandırmanın dışındadırlar.

Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır: (1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.); (2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe); (3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kö-
künde değişiklik yapılarak ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami); (4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin lek sözcüğe dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde “takusariartorumagaluarnerpa” kelimesi “onun bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz” anlamına gelir.

Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin, daha az kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani daha kısa olmalarıdır. Ayrıca hemen hemen bütün lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının isimlerinin bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe’deki baş, bel, kaş, göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.

Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün etkisi vardır. Eskimo’lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde atın cinsine, yaşına, rengine göre değişik isimleri varılır. Ancak bizler de ‘kar’a sadece kar derken Eskimo dilinde karı ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.
Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu “bili-bili” diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler tavuğu “çak-çak” (chuck), Finliler “fibi-fibu” diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş…
http://www.tr-cafe.net/insanlar-nicin-degisik-dillerde-konusuyorlar.html

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
3 saatlik ’turistler’ tartışma yarattı

 
Trabzon’un Maçka ilçesine gelen 60 kişilik Yunan turist grubu geleneksel kıyafetlerle ’Kalandar- yeni yıl’ kutlaması yaptı. Yerel gazetelere bazı vatandaşlar tepkilerini iletirken belediye başkanı "Neden rahatsız oluyorlar anlamıyorum" dedi.

TRABZON yöresine özgü şekilde yeni yılın başlamasının kutlandığı ’Kalandar’ için bölgeye gezi düzenleyen yaklaşık 60 kişilik Yunan turist grubu tartışma yarattı. 2 Ocak’ta geldikleri Maçka İlçesi’nin Yazlık Köyü’nde geleneksel kıyafetleriyle eğlenen, dans eden ve tiyatro gösterileri sergileyen kafile, Rum geleneği olduğunu söyledikleri Kalandar’ı kutlayıp, daha sonra uçakla İstanbul’a gitti.

Sadece turizm değil
Yunan turistlerin bölgede kültür propagandası ve misyonerlik yaptığını ileri süren bazı vatandaşların, yerel gazetelere konuyu aktarması üzerine tartışma başladı. Yerel gazetelerdeki yorumlarda, "Tabii ki Türk misafirperverliğini göstereceğiz. Fakat turistik amaçlı gelen bu tip grupların, ’kültür turizmi’ adı altında yaptıkları misyonerlik çalışmalarına karşı tahrik olmamalıyız, malzeme vermemeliyiz. Normal turist gibi bölgeye gelen bazı grupların ilçelerde, beldelerde, köylerde yaptıkları çalışmalara, söylemlere, ilginç kıyafetlerine baktığımız zaman, buna sadece turizm gözüyle bakmakla kendimizi kandırıyoruz" denildi. Gazetelere gönderilen yorumlarda "otobüslerin arkasında Pontus bayrağında da yer alan çift başlı kartal vardı. Ayrıca ’Burası Yunanistan’ anlamına gelen ’Aton Hellas’ yazıyordu. Köy halkıyla sürekli Rumca konuşmaya çalıştılar" ifadeleri dikkat çekti.

Olayı abartıyorlar
Yazlık Köyü’nün muhtarı Turgut Yılmaz, bazı kişilerin olayı abarttıklarını belirterek, "Zaten üç saat kalıp gittiler. Benim bir rahatsızlığım yok, köylülerin de olduğunu sanmıyorum" dedi. Maçka’nın CHP’li Belediye Başkanı Ertuğrul Genç de, "neden rahatsız oluyorlar, anlamıyorum" diye konuştu.

Kalandar, Trabzon ve civarında hem miladi takvime göre 14 Ocak’a denk gelen yılın ilk gününü, hem de mahalli takvimde yılın ilk ayı olan Ocak ayını tanımlamak için kullanılan terimdir. Trabzon’un kendi içindeki yörelerde Kalandar adetleri değişir. Kalandar sabahı, güneş doğmadan evdekilerden biri kalkar, evin her tarafına su serper, mısır haşlar ve evdeki çocuklara yedirir. Rızık meleklerinin evi ziyaret edeceği inancıyla tüm kapılar açılır. Kalandar gecesi köyün çocukları çeşitli tekerlemeler ve türküler eşliğinde horon oynar, ev ev gezerek kapıya iplere bağlı torbalar bırakır ve kuruyemiş, çikolata, meyve gibi yiyecekler toplar. Ayrıca bazıları korkutucu kıyafetler giyerek gittikleri evdeki çocukları da korkutmayı amaçlar.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/10765023.asp?gid=229
******************
PONTUS içerikli bazı paylaşımlar.

TÜRKLÜĞÜN HAKİMİYET SEMBOLÜ:ÇİFT BAŞLI KARTAL
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2927.0
-----------
Çift/tek başlı Kartal Türklerde ne anlama gelir?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2390.0
Ya da direkt görmek için...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2390.msg6357#msg6357
-------------
KİN KAPISI;FENER PATRİĞİ GRİGORYOSUN'UN İTİRAFLARI
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=986.0
---------
FENER RUM PATRİKLİĞİ VE ATATÜRK'ÜN TANIMLAMASI
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=997.0
----------
"ANATOLIA"'da Türk Soykırımı.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1200.0
---------
TÜRK DEMEK TÜRKÇE DEMEKTİR
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1199.0
-----------
RUM YUNANLI DEĞİLDİR..Prof.Dr.Övgün Ahmet ERCAN
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3839.0
---------
Atatürk Ermenileri ölümden nasıl kurtardı?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3148.0
------------
ATATÜRK; GİZLİ CELSELER-1
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=949.0
---------
ATATÜRK'ÜN AĞZINDAN UYDURULANLAR
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=346.0
---------
SİGARA VE 19 MAYIS YASAĞININ GİZLEDİKLERİ
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1252.0
---------------
ERMENİ:İZMİR'İ KİM YAKTI?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3084.0
--------
ANADOLU'DA MANDA İDARESİ KURMAK.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1518.0
-----------
ATATÜRK'ün ANADOLU'YA GÖNDERİLİŞİNİN İÇ YÜZÜ
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=852.0
----------
PONTOS:AMASYA’NIN MÜFTÜSÜ VE MUSTAFA KEMAL PAŞA
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1553.0
------------
Fethullah'ın SNIPER ÇETESİ.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1601.0
-----------
Kemal'in Askerleri,Vahdettin'in Politikacıları.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2046.0
-----------
Prof. Dr. Nezih ERVERDI' nin değerlendirmesi.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2118.0
---------
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN İLK MECLİS KONUŞMASI.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3292.0
---------
AKP NASIL KURULDU?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2621.0
-----------
SOROS DİYOR Kİ;"ULUS DEVLETLER GEREKSİZDİR."
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1201.0
----------
KARDEŞ BELEDİYE LİSTESİ ve KARDEŞ İSTİLASI
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=987.0
---------
TAYYİP ERDOĞAN'A GÖNDERİLEN CFR PLANI
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=355.0
--------------
AYAKLANMALAR - Em. Dz. K. Kd. Alb. Vural Vural
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=226.0
---------
ATATÜRK'E DECCAL DİYENLER
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=857.0
----------
AYTUNÇ ALTUNDAL VATİKAN'IN BİLİNMEYEN YÜZÜ...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=663.0
----------
ZİHİN KONTROLÜ:GİZLİ ÖRGÜTLER DÜNYAYI YÖNETİYOR
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1060.0
----------
ÇOK GİZLİ TUTULAN" FETHULLAH GÜLEN-SİYONİZM İLİŞKİSİ
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3729.0
----------
UYGUR PİRAMİTLERİ/Yasak "Türk Piramitleri"
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=4188.0
-----------
TARİH BOYUNCA TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ SEMPOZYUMU.İlber Ortaylı
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=4157.0
-----------
TÜRK OKULLARINDA KÜRDİSTAN BAYRAĞI
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1006.0
--------------
SİYONİZM,EVANJELİZM SAPKINLIĞI VE SİYONİZMLE İTTİFAKI
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=531.0
-------------
7.000 yıllık Türk varlığı/SUMER'Lİ LUDİNGİRRA
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=978.0
------------
1 MAYIS'TA CIA,GÜLEN PARMAĞI VE AĞALARIN SAVAŞI
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=821.0
-----------
SİGARA VE 19 MAYIS YASAĞININ GİZLEDİKLERİ
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1252.0
-----------
KARDEŞLİK MASALLARIYLA KISKACA ALINIYORUZ
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1005.0
----------
OPUS DEİ ve Tarikat Gerçeği.(BELGESEL)
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3107.0
---------
EKÜMENİK KAVRAMI VE LOZAN
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=999.0
-----------
Anglikan kilise,Kraliçe II.Elizabeth,Fethullah bağları
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1147.0

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
LAZLAR DA TV İSTİYOR
« Yanıtla #22 : Ocak 14, 2009, 11:45:51 ÖÖ »
LAZ:KOL-ETİ,Laz dediğimiz kardeşlerimiz için bakınız...
http://ahmetdursun374.blogcu.com/955859/
----------------
LAZLAR DA TV İSTİYOR


TRT’nin Kürtçe yayına başlamasının ardından, Lazlar TRT’ye iletilmek üzere internet üzerinden bir imza kampanyası başlattı.

Kampanyada anadilde yayının anayasal bir hak olduğu belirtildi.
TRT’nin yeni kanalı TRT 6’nın uydu üzerinden 24 saat Kürtçe yayına başlamasının ardından, anadillerinde yayın yapılmasını talep eden bir diğer etnik grup da Lazlar oldu. TRT Genel Müdürlüğü’ne iletilmek üzere başlatılan imza kampanyasında, anadilde yayının anayasal bir hak olduğu vurgulandı.
İnternet üzerinden, faksla, telefonla ya da mektupla TRT Genel Müdürlüğü’ne “anadilde yayın” taleplerinin iletilmesini sağlamak amacıyla
http://www.lazcayayinistiyorum.azlaguyi.com/
adresinde başlatılan kampanyada, Lazcanın Anadolu’da binlerce yıldır konuşulduğuna dikkat çekildi.
“Eğer ortada her yurttaşın eşit olarak faydalanabileceği bir hak varsa, anadili Lazca olan yurttaşlar da bu haktan faydalanmalıdırlar” denilen kampanyada, “Anadiline sahip çıkan herkes, yasalardan doğan bu hakkını kullanmak üzere devlet kurumu olan TRT’ye talepte bulunmalıdır” ifadesi kullanıldı.

TRT’ye eleştiri
Kampanya çerçevesinde hazırlanan internet sitesinde, Lazların yalnızca Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki Pazar, Ardeşen, Arhavi ve Hopa’da yaşamadıkları, Marmara Bölgesi’nde ve büyük kentlerde de çok sayıda Laz’ın yaşadığı vurgulanarak, bu vatandaşların anadillerinde yayın yapılmasını talep ettikleri kaydedildi. TRT’nin, Lazcayı haftada yarım saat yayın yaptığı diller arasına da almadığı anımsatılan sitede, buna Lazca ile Rumcanın aynı dil ailesinden geldiğini gerekçe göstermesi iddiaları da eleştirildi.
Geçen hafta Çankaya Köşkü’ne çıkarak Cumhurbaşkanı Abdullah GüL'e İLETİLDİ.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
REKTÖR ÖZTÜRK'TEN KARADENİZ STRATEJİSİ
« Yanıtla #23 : Ocak 19, 2009, 01:15:30 ÖS »
Giresun Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Osman Metin Öztürk, Türkiye'nin, Karadeniz'deki mevcut savunma, güvenlik ve istihbarat yapılanmasını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini söyledi.

Prof.Dr.Osman Metin Öztürk

Prof.Dr. Öztürk, Karadeniz'in, çok ciddi gelişmelere ve değişime açık, öneminin de her geçen gün artan bir coğrafya olduğuna dikkat çekti. Türkiye'nin, halihazırda Karadeniz'de en uzun kıyı şeridine sahip ülke durumunda bulunduğunu anlatan Öztürk, Türkiye'nin, Doğu-Batı dengesinin dokunulmazlığına sığınarak savunma, güvenlik ve istihbarat yapılanması açısından bu bölgeyi ihmal ettiğini savundu.

Karadeniz'in, başta enerji olmak üzere hemen her konuda dünyaya açılmakta ve mücadele alanı olarak gözüktüğünü belirten Öztürk, şöyle konuştu: "Bu değişim, en uzun kıyı şeridine sahip olması ve bu kıyı şeridinin doğudan batıya bir bütün olarak Karadeniz'i kontrol etmesi nedeniyle kaçınılmaz olarak en çok Türkiye'yi etkileyecektir."

Karadeniz'deki mevcut savunma, güvenlik ve istihbarat yapılanmasının gözden geçirilmesi gerektiğini anlatan Öztürk, sözlerine şöyle devam etti: "MİT Müsteşarlığı'nın bu bölgedeki yapılanmasını gözden geçirerek yetki, personel, kaynak ve teçhizat yönünden güçlendirmeli."

HAYATA GEÇİRİLMESİ GEREKEN KONULAR
Öztürk, bu gölgede yapılması gereken önemli çalışmaları şöyle anlattı: "TSK'nın, Ege Ordusu'na benzer bir oluşuma giderek kıyı şeridinin orta kesiminde (muhtemelen Giresun) kolordu seviyesinde bir yapılanmaya gitmelidir. Yine TSK'nın Akdeniz için Marmaris'te öngördüğü ve hayata geçirdiği Akdeniz Donanması'na ev sahipliği yapan deniz üssünün bir benzerini, Karadeniz Donanması için Karadeniz kıyılarında hayata geçirmeli, yine bu deniz üssü için de Giresun kıyıları düşünülmedir. Ayrıca yörede OR-Gİ Havaalanı olarak anılan Ordu ile Giresun illeri arasında inşa edilmesi öngörülen havaalanının çift kullanımlı (sivil ve askeri) olarak düşünülmeli, Karadeniz kıyılarının hemen gerisinde yükselen dağların hemen arkasında (örneğin Giresun'un Alucra İlçesinde ve benzeri bir-iki yerde) yedek havaalanları yapılmalı. İç ve Orta Anadolu'yu Karadeniz kıyısına bağlayacak, Şebinkarahisar-Giresun karayolunun büyük araçların kullanımına ve ağır yüklerin taşınmasına elverişli hale getirilmesidir. Bunların ve konuya ilişkin çalışmada ortaya çıkabilecek benzeri önerilerin hayata geçirilmesi, Türkiye'nin Karadeniz ile ilgili ortaya çıkabilecek riskleri ve tehditleri karşılamasına hizmet edecektir."

Öztürk, belirttiği konularda atılacak adımların ülke birliğine ve insanların kaynaşmasına hizmet etmesinin yanı sıra Karadeniz kıyı şeridinde ortaya çıkacak alt yapı yatırımları bölge insanı için ciddi iş ve istihdam imkanının da doğmasına vesile olacağını söyledi. Ancak bunların, milli bütçeden yapılmasını arzu ettiklerini anlatan Öztürk, sözlerini şöyle sürdürdü: "NATO fonlarından, ABD'den veya AB'den alınacak koşullu kaynaklarla bu işe girişilmesinin Türkiye'yi yeni gailelerle karşı karşıya bırakabileceğini değerlendiriyoruz. Yağmurdan kurtulma amacına yönelik önerilerimizin bizi dolu ile karşı karşıya bırakmasını hiç arzu etmeyiz."

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Pontus Soykırım Plaketi Üzerine
« Yanıtla #24 : Ocak 23, 2009, 01:33:24 ÖS »
Pontus Soykırım Plaketi Üzerine
BASIN AÇIKLAMASI

Avustralya/ Adelaide’de bulunan Güney Avustralya Göç Müzesi’nde, 20 Aralık 2008 tarihinde, “ Pontus Soykırımı”ndan söz eden bir plaketin açılışının yapılması üzerine, Karadeniz kıyısında bulunan Giresun Üniversitesi’nin Rektörü tarafından aşağıdaki açıklamanın yapılması zarureti hasıl olmuştur.

“1918 yılında imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması sonrasında Rum çetelerinin silahlı faaliyetlerinin Anadolu’da düzeni bozduğunu, can ve mal güvenliğini ciddi şekilde tehdit ettiğini ve bunun için tedbirler alındığını, yakın tarihe objektif olarak yaklaşan herkes tarafından bilinir.

Pontus sorunu veya soykırım iddiaları, tarihsel ve bilimsel temele dayanmayan; Anadolu’da gözü olan devletlerin tarihsel gerçekleri saptırarak ve bilim adamlarını istismar ederek, kendi emelleri istikametinde kullanmak istediği bir konudur. Dile getirilen sorunun ve iddiaların, tarihsel gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur.

Bunun en güzel örneği, Trabzon Rum Ortodoks Cemaati’nin, Trabzon’da yayınlanan “İstikbal Gazetesi”nin 18 Şubat 1921 tarihli nüshasında yer alan aşağıdaki beyanatıdır.

“Kendi haklarını müdafaa ederken, bizim hukukumuzu da müdafaa ettiklerine inandığımız Türklerle ebedi surette dost ve kardeş kalmak, bugün de, yarın da, bizim için ebedi ilkedir.”

Türkiye ve Türkler, tarihi ile barışık bir ülke ve ulustur. Ülke ve ulus olarak, veremeyeceğimiz bir hesabımız ve utanç duyacağımız bir geçmişimiz yoktur. Türklerin tarihi, kendisine yapılan kötülükler ve haksızlıklar karşısında sergilenmiş, asil, insancıl ve saygıya değer davranışlarla doludur. Çanakkale Savaşı, bunun en iyi bilinen örneğidir. Türkler, binlerce mil uzaktan gelip Çanakkale’yi ve Anadolu’yu işgale kalkışan Anzaklara, “burada ne işiniz var” dememiş, Anzaklara savaş sonrasında dostça yaklaşmış ve kucaklamıştır.

Kötülük yaratıcısı, kötülük abartıcısı ve kötülük aydınlatıcısı olanların, iyilik ve güzellik yaratıcısı olamayacaklarını herkesin görmesi gerekir. Daha barışçı ve yaşanabilir bir dünya istiyorsak, bizlerin iyi ve güzel şeylerin peşinde olması gerekir.

Karadeniz’in en güzel kıyılarına sahip Giresun’da kurulu Giresun Üniversitesi, barışın egemen olduğu bir dünya ortaya çıkarmak için, sizleri, insanları birbirine yaklaştırmaya, iyiyi ve güzeli aydınlatmaya davet ediyor.

Bilgilerinize saygı ile sunarım.”
Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK
Giresun Üniversitesi Rektörü

www.giresun.edu.tr
rektor@giresun.edu.tr

Metin İngilizce olarak ekte sunulmuştur.
*******************
ZİHİN KONTROLÜ:BİLİNÇ ALTINA GİZLİ MESAJ
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1131.0
----------
SİGARA VE 19 MAYIS YASAĞININ GİZLEDİKLERİ
Emperyalizmin hizmetkarlığını örtemeyen Türban savunuculuğu yetmedi şimdi sıra 19 Mayıs'ın zımni düşmanlığına soyunmaya mı kaldı?
Yeni örtü SİGARA yasağının 19 Mayıs'ta başlatılması olmasın?
19 MAYIS Sözde Pontus Soykırımı.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1252.msg5338#msg5338
----------------
Sigara yasağı ile,19 Mayıs ilişkisini kurmak öyle kolay iş değildir.
Zira çok ince dengeleri kurmak gerek.
Sigara destekçisi olmak ile,AKP destekçisi ya da Cumhuriyet düşmanlığı arasında bir yerlerde kalmadan bu konuda yazmak çok ince bir ayar gerektiriyor.

Araştırmalar, Türkiye’de her yıl 750 bin çocuk ve gencin sigaraya başladığını, gençlerin üçte birinin sigaranın yol açtığı hastalıklardan erken yaşta hayatlarını kaybedeceklerini ortaya koyuyor.
13 yaş ve üstü sigara içenlerin oranı yüzde 45, 18-25 yaş arası üniversite öğrencilerinin sigara içme oranı ise yüzde 58.
Yazının tamamı...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1252.0
---------
ZİHİN KONTROLÜ:AY'DA PETROL BULUNDU
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1047.0
----------
ZİHİN KONTROLÜ:UZAKTAN KUMANDA EDİLMİŞ İNSANLAR
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1045.0
-----------
ZİHİN KONTROLÜ:MANÇURYA KOBAYLARI/CIA TARAFINDAN YARATILAN DİNLER
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1134.0
----------
Millet kavramını konusunu inceleyen yazımı okumanızı öneriyorum.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2515.msg4140#msg4140

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Sanık Hayrettin Ertekin'den ŞOK ifadeler.
« Yanıtla #25 : Şubat 06, 2009, 12:00:17 ÖS »
Bu sayfalarda sayın Ertekin ile yaptığımız yazışmalardan örnekler sunmuş idim.
Bu nedenle de ilgili aberleri yine bu başlık altında sunmaya çalışıyorum.
Ahmet Dursun
--------------
SABAH-ATV İHALESİ İÇİN AKİF BEKİ ARADI!
 Ergenekon davasının 48. duruşması tutuklu sanık Hayrettin Ertekin Sabah ATV ihalesine girmemesi için Başbakan danışması Akif Beki tarafından arandığını ileri sürdü. İşte Ertekin'in şok ifadeleri…

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılamanın bugünkü duruşmasında savunmasını sürdüren Ertekin, mahkemenin ''Ergenekon şeması'' adı verilen şemadaki üzerleri kapalı bazı isimlerin açıklanmaması yönünde karar aldığını hatırlattı.
Bu kişileri kendilerinin de bildiklerini ancak hiçbir zaman açıklamadıklarını kaydeden Ertekin, şöyle konuştu: ''Mağdur edilmelerini istemedik ama buradaki insanlar saygın değiller mi? Burada şemada olmayan insanlar da var. Orada olmadığım halde buradayım. Sayın savcılarımız baştan düşünseydi de böyle saygınlık kriteri ölçer bir dosyayı karşınıza getirmeseydi.''

SABAH ATV İHALESİ İÇİN AKİF BEKİ ARADI
ATV-Sabah ihalesine girmemesi yönünde baskıya uğradığını söyleyen Ertekin, bu konuya ilişkin eski Başbakanlık Basın Sözcüsü Akif Beki'nin de kendisini aradığını iddia etti. Ticari ilişkilerinden bahseden Ertekin, Türkiye'nin ekonomik dar boğazdan çıkması için çalışmalarda bulunduğunu kaydetti.

ALTERNATİF HERON'U BULGARİSTAN'DA ÜRETTİK
Yaptığı işlerle yurt dışında Türk iş adamlarının nasıl çalıştığını, neler gerçekleştirebileceğini gösterdiğini söyleyen Ertekin, şöyle konuştu: ''İsrail'den alınmak istenen Heron uçaklarını biz Bulgaristan'da ürettik. Ben bu konuda Sayın bakanla da görüştüm. Hatta bize randevu verdi. Sayın bakan bunu yalanlıyor ama tapelerde var. Bu konuda görüşmeler yaptık. İsrail'e gerek olmadığını, bizim de en iyisini yaptığımızı, İsrail'in verdiği uçaklarla çekilen fotoğrafların aynı zamanda İsrail'deki firmaya gittiğini, bunun sakıncalı olduğunu anlattık. Ancak lobi faaliyetleri nedeniyle yine bu ülkeden uçak kiralandı.''

ŞİKE İDDİASI ASILSIZDIR
Ertekin, futbolda şike yaptığının iddia edildiğini de belirterek, eski Ankaragücü teknik direktörü Ünal Karaman'ın, aile dostu olduğunu, Karaman hakkındaki bir telefon konuşmasının da bu şekilde yansıtıldığını, oysa böyle şeylerle alakası olmadığını söyledi.
Dava dosyasında bulunan bir fotoğraftaki kişinin basına Sami Hoştan olarak yansıtıldığını ifade eden Ertekin, yanındaki kişinin Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Oktay Asadov olduğunu öne sürdü.

SEDAT PEKER'İ SAVUNDU
Sedat Peker'i, basından saygın bir iş adamı olarak tanıdığını söyleyen Ertekin, ''Sedat Peker'in mafyalığı varsa cezasını çeker. Zaten Kayserili bir düzenbazın iftirasıyla yatıyor. Sedat Peker yardıma ihtiyacı olan kişilere bir sürü yardımda bulunuyor. Bunlardan kimse bahsetmiyor'' diye konuştu.

HARP AKADEMİLERİ GİRİŞ KARTI
Ertekin, dava dosyasına, Harp Akademilerine giriş kartının konulduğunu ifade ederek, akademide bir konferans verdiğini, kartın da kendisine o nedenle verildiğini anlattı.
Yazdığı bir kitap nedeniyle Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün, Sayıştayda görev yaptığı sırada kendisine bir teşekkür mektubu gönderdiğini söyleyen Ertekin, bu mektubu okuduktan sonra mahkemeye sundu.

DEVLETİN TEŞEKKÜR ETTİĞİ TERÖRİSTİM
Ertekin, ''Nasıl bir teröristim ki bu devletin bütün kademeleri teşekkür ediyor. Nasıl bir teröristim ki devlete yüklü miktarda vergi veriyorum'' diye konuştu. İlk eşinin ölümünün ardından, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in başsağlığı mektubu gönderdiğini belirten Ertekin, bu mektubu da mahkemeye verdi.

EŞİNE TEŞEKKÜR ETTİ
Söz konusu mektubu ikinci eşinin arayıp bulduğunu belirten Ertekin, ''Bu süreçte gösterdiği gayret ve destek için kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır'' diye konuştu.
Ertekin, ilk eşinin cenazesine çok sayıda devlet adamı, iş adamı ve askeri yetkilinin katıldığını anlatarak, ''Hangi teröristin cenazesine böyle insanlar gidiyor?'' diye sordu. Melahat Üzümcü'nün, eşinden boşandığı sırada mücevherlerin bölüşülmesi için uzman olarak çağrıldığını belirten Ertekin, çiftin malları bölüşmek amacıyla bir araya geldiklerinde büyük bir kavga çıktığını anlattı.

AKP'YE DARBE PLANLAMAKLA SUÇLANIYORUM AMA
Ertekin, bu konuda tanık olarak dinlenilmek için çağrıldığını belirterek, ''Salih Güngör benim yakın arkadaşımdı. O nedenle Adil Serdar Saçan bana başka başka şeyler sordu'' diye konuştu. AK Parti'ye yönelik darbe planlamakla suçlandığını belirten Ertekin, ''eski TBMM Başkanı Bülent Arıç'ın 20 yıllık dostu olduğunu, hatta annesinin cenazesini kendi elleriyle kabre indirdiğini'' ileri sürerek, cenazeye ilişkin olduğunu öne sürdüğü fotoğrafı mahkeme heyetine verdi.
Türktime
***********
İlgili diğer yazılar için bakınız...
TAŞINA, TOPRAĞINA şarkısı
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1677.0
----------
FETHULLAH DENİNCE AKLIMA MARAŞ KATLİAMI GELİR
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=498.0
-----------
Kuddisi Okkır'dan sonra sıra Ayşe Asuman Özdemir'de mi?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1896.0
---------
BAŞBAKAN ERDOĞAN HUMEYNİ'NİN YOLUNDA!
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2910.0

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Lazca Manifestosu
« Yanıtla #26 : Mart 20, 2009, 12:50:25 ÖS »
Lazca Manifestosu

Durmuş Hocaoğlu

WEBANALİZ/19.03.2009 Perşembe 
 
Yeniçağ'da 23 Ocak 2009, Cuma günü yayınlanmak üzere kaleme alınan, ancak, herhangi bir gerekçe gösterilmeden ve hiçbir açıklamada bulunulmadan yayına konmayan yazı olup, işbu WebAnaliz nüshasında herhangi bir değişiklik yapılmamıştır; "çeşit çeşit etnik toplumların oluşturduğu bir çiçek bahçesi" ve "diğer toplumlar" ibârelerindeki bold vurgular bana âit olup, yayını reddedilen nüshasında da aynıyla mevcuttur - D.H.
 
Bugün, Kürtçe TV'nin açılışının hemen akabinde, "Münir Yılmaz Avcı" imzası ile internetten yayınlanan, "Lazca Yayın Hakkı" başlıklı aşağıdaki manifestoyu, yer darlığı endişesiyle ilk paragrafını çıkararak, yorumsuz takdîm ediyorum
  • .

Yazının tamamı için bakınız...
http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5528640
**************
LAZCA YAYIN HAKKI
Her nedense ülkemizde bir hakkın alınabilmesi için mutlaka çok zorlu uğraşlar vermek gerekmektedir... Ve biz öylesine bir gariplikler ülkesiyiz ki dünyada emsali az görülür. Örnek mi lazım... Önce vatan haini ilan edip Menderesi ipe gönderdikten sonra 180 derece geriye dönüp pardon diyerek bir türbe dikeriz. Yine dün vatan haini ilan ettiğimiz Nazım Hikmeti bugün baştacı ederiz. Elbette bunun örnekleri o kadar çok ki...  Çünkü, biz öyle bir ülkeyiz ki bugün hiç düşünmeden karar verir yarın ise geri döneriz. Bunun için de nerede, neden ve ne kadar yanlış yaptığımızı düşünmektense işin kolay yolunu seçip vatandaşa, "Ben eğer bir yanlış yapmışsam git de hakkını mahkemelerde ara!" diyerek hakkını da alacağını da fitil fitil burnundan getirecek kadar da acımasız ve pişkin bir zihniyetin esirleriyiz. 
Şimdi gelelim esas konuya.
Tamamı için bakınız...
http://lazcayayinistiyorum.azlaguyi.com/avci.htm

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
LAT(Laz) Halkı TAV’landı.
« Yanıtla #27 : Nisan 24, 2009, 12:29:40 ÖS »
                                                          LAT Halkı TAV’landı
M.Morgül
24.4.2009

         LAT halkının bizdeki karşılığı LAZ’lardır. Doğu Karadeniz’in halkına adını veren Sümer Tanrıçası LAZ Ana belli ki Latvia-Letonya halkına da adını vermiş.

Son günlerde dış basında en çok konuşulan ülke Latvia, diğer adıyla Letonya.
Şakalar ülkesi, müzik şenlikleriyle ünlü, 2.3 milyonluk nüfuslu. Baltık kenarındaki Riga en ünlü şehri. Tarihte Vikingler buradan İstanbul’a gelmişler. Bana sanki ata ülkelerini ziyarete gelmişler gibi geliyor.
AB’ye alındıklarında çok yoksul düşmüşler. Bu LAT ülkesini bugünlerde bir delikanlı Rus işadamına şakayla satmak istemiş, onu destekleyenler artıyormuş, imza topluyorlarmış. Komik ama gerçek.
Bizim Atatürk Hava limanını yapan TAV şirketi şimdi Riga havaalanını yapıyormuş. Onun için TAV’landı dedim. Yap işlet devret modeliyle işi almış bizimki.

Bu küçük ülkede yaşayan azınlıklar, Ruslar ve Ukraynalılar, resmi dil olan Lat dilini bilmek zorundalar, yoksa vatandaş olamıyorlar ve AB parlamento seçimlerinde oy kullanamıyorlar. Yani Latvia’da vatandaş olmak için herkes resmi dili Lat dilini bilmek zorunda. Bunu bizimkilerin de bilmesi iyi olur diye yazıyorum.
Latvia’da öğretmenler büyük protesto yaptılar. Ocak ayında maaşlarından %15 kesilmiş, Haziran’da da %20 kesilecekmiş. Bunu da AB’ye girince neler olacak bilelim diye yazdım.
AB’ye girmiş ve satılık hale gelmiş bir ülke olmasından elbette üzülüyorum. Bu halk benimle akrabadır, çok kişi bilmez. Adındaki LAT, bize LAZ olduğunu söylüyor. En eski Oğuz/Işık oğullarının inanış adıdır LAZ, söyler dururum. MÖ.63’de Kırım’da yenik düştüğünde Mitridate, onun Fırtına Vadisinden götürdüğü kadınlı erkekli 2 bin atlı askeri Romalılara teslim olmamak Kırım’dan geri dönmedi, kuzeye doğru Baltık ve İskandinav topraklarına doğru yürüdü. Gagauzlar da böyledir.

Sonradan Rus esiri olarak oraya götürülmüş Türkler de var, örneğin Sesis kasabasında 26 Türk mezarı ve bir anıt var. Şehre ilk fırını onlar getirmiş, halk da saygılarından onlara ayrı mezarlık ve anıt yapmış. Fırın yapıp işletme kültürü bizde kimlerindir, bir düşünelim.
Ben iyi Lazca bilen varlıklı biri olsam, giderim Latvia’ya, dolaşırım Paluze, Surmela, Marupe, Babite illerini, konuşurum yerli halkla.

Adamın adı Ayvars İsdağ ise “Aybars bey, merhaba” derim.
Kızın adı Arta Mitroyova ise, “Arda Bedriyaba, merhaba” derim.
Para birimleri de Lat. Daha ne olsun, Laz oldukları parasından bile belli, diye düşünürüm. Şu bizim, birbirini tutmayan Hopa, Arhavi, Pazar Lazcaları var ya, merak ederim, orada hangi ildeki lehçe bizimkilerin hangisine daha yakın diye.

Bizim Rizeli zengin iş adamlarımız yok mu? Başbakanımız bile var. Neden biz satın almayalım Letonya’yı. Yabancıya gitmesin. Aramızda para toplasak yine alırız. Neden olmasın? Madem satılıyor, niye olmasın!?
Lat insanları gezmek için en çok Türkiye’ye geliyorlarmış, döndüklerinde ay yıldızlı tişörtle dolaşıyorlarmış Riga sokaklarında; “Türkiye’ye gittim, Türkiye’yi gördüm” demek. Bu insanlar bizim satın almamıza hayır demeyeceklerdir.

Ülkesini Rus işadamına satmayı öneren Andris Zuganovs adındaki o delikanlıya bize satmasını teklif edelim, bakalım ne diyecek? Zaten adı Andros, yani Toros-analı, soyadı Zugan-Ovus; Su-han Oğuz. Anlaşabiliriz.
Haydi bizim Laz zenginleri, Sümer Tanrısı Kibele’nin Laz/Lat olduğunu biliyorsunuz ve onun adı bir dilin adı olarak sizden başka bir de LAT-VİA’da var.

Sonuç: Lat halkını neden bizim Lat halkı tav’lamasın?
************************
KÜRT-TÜRK-LAZ AYNI SOYDANDIR.
9-KUTRİGURLAR, 10-LİGURLAR(Lekler, Lazlar), 11-OGURLAR(Oğuzlar), 12-SALGURLAR
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=356.msg5429#msg5429
---------
LAZLAR DA TV İSTİYOR
LAZ:KOL-ETİ,Laz dediğimiz kardeşlerimiz için bakınız...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1702.0
--------------
Tartışma Konusu:Kolbastı mı Pontus bastı mı?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=4827.0

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
ABD, gözünü Trabzon'a dikti
« Yanıtla #28 : Temmuz 27, 2009, 06:58:23 ÖS »
Bu yazının başlığı dikkatinizi hiç çekmişmiydi?
Karadeniz'de Etnik Kozlar.
(Bu sayfanın giriş kısmında.).A.Dursun
**********
ABD, gözünü Trabzon'a dikti    

Karadeniz ve Kafkaslara hakim bir yerde kendine yer arayan ABD, gözüne Trabzon’u kestirdi. Sivil toplum kuruluşlarının sert tepkisi Amerika’yı şaşırttı.
 
ABD Trabzon’da üs kurabilmek için sivil toplum kuruluşlarının ve parti yöneticilerinin nabzını tutuyor. Trabzon’da bulunan sivil toplum kuruluşları ve parti yöneticileri ise buna karşı çıkıyor. AKP’nin Trabzon Belediye Başkanlığı’nı kazanmasının ardından ABD’li yetkililerin Trabzon’a ziyaretlerinin arttığı gözleniyor. Öte yandan, ABD’lilerin Trabzon’da sadece MHP İl Başkanı ile görüşmelerinin de, bölgede milliyetçilerin ABD’ye bakışını ölçmek amaçlı olduğu savunuluyor. Trabzon’da 1 Temmuz 2009 tarihinde kurulan Donanma Komutanlığı’na ait 2 gemi sürekli olarak Trabzon Limanı’nda bulunuyor. Gemiler 15 gün arayla ikmal için değiştiriliyor. ABD’nin Trabzon’da üs kurmak istediğine ya da üs kuracağına dair Genelkurmay Başkanlığı’ndan resmi bir açıklama ise yapılmadı.

MHP: Askerin denetiminde olur
MHP Trabzon Milletvekili Süleyman Latif Yunusoğlu da Karadeniz’in en stratejik kenti olan Trabzon’un küresel güçlerin hedefinde olduğunu belirterek, “Dünyaya hakim olmak isteyen küresel güçler ve onların oyuncağı ülkeler, Türkiye’yi kontrolleri altına almak için her yolu deniyor” dedi. ABD’nin Trabzon’da talep ettiği askeri üssün, Orta Doğu’daki ve özellikle de Azerbaycan’daki enerji ve petrol kaynakları açısından önemi olduğuna dikkat çeken Yunusoğlu şöyle konuşuyor: “ABD için bu bölgeyi kontrol altında tutmak hayati önem taşıyor. Bunun için de en stratejik bölge Trabzon’dur. ABD, Trabzon limanını, havaalanını ya da yeni inşa edilecek bir başka ulaşım merkezini kendisi için istiyor. Bu Türkiye için son derece zararlı sonuçlar doğuracak bir durumdur. Karadeniz kıyılarındaki ülkeler kontrol edilecekse, bunu sadece Türkiye yapmalıdır. Orada bir üs kurulacaksa da bu yalnızca TSK’nın denetiminde olmalıdır.” Trabzon’daki üs tartışmalarının henüz kamuoyuna tam olarak yansıtılmadığını da belirten Yunusoğlu, “Halk tam olarak meseleyi kavrayamadı. Ancak bu konuda bir atılım yapılırsa, milli hassasiyeti üst seviyede olan Trabzon vatandaşları buna gereken cevabı verecektir” diyor. Hükümetin, halk tepkisini ortadan kaldırmak için caydırıcı bir takım yönlendirmelere “sinsice” başvurabileceğine de dikkat çeken Yunusoğlu, “Bu gayret Trabzon’da fayda getirmez” dedi.

CHP: Tezkereyi engelledik bu projeye de karşıyız
CHP Ordu Milletvekili Rahmi Güner, 1 Mart tezkeresinin parlamentodan geçmesini engelleyen partisinin, Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde konuşlanacak ABD üssüne kesinlikle karşı çıkacağını ve böyle bir projeye onay vermeyeceğini söyledi. ABD’nin uzun bir süreden beri Trabzon ve Samsun gibi stratejik liman kentlerini kullanma niyetinde olduğunu hatırlatan Güner, şunları kaydetti: “Bunun arkasındaki tek neden, ABD’nin hem Kafkasları, hem Irak’ı, hem de İran’ı düşünerek bu bölgeye yerleşmek istemesidir. Türkiye’nin menfaatine bir durum olmadığı açıkça ortadadır. ABD Trabzon’a yerleşip nereyi gözetleyecek? Kendi çıkarlarını koruyacak. Orta Doğu’da denetim mekanizmasını oluşturacak. İran’ı, Azerbaycan’ı, Gürcistan’ı kontrol edecek. Trabzon’da üs kurmak, Karadeniz’i denetim altına almak anlamına gelir.”  CHP Trabzon İl Başkanı Necip Yıldız da, Trabzon’da yabancı bir askeri gücün konuşlanmasını asla kabul etmeyeceklerini söyledi. Yıldız, “Biz, kentimizde ne Amerika’nın ne de bir başka ülkenin üssünü istemiyoruz. TSK’dan başka bir askeri oluşumu kabul etmiyoruz” dedi.

Türkiye etkisizleştirilecek
1 Haziran 2009 tarihinde Trabzon’da  kurulan  Donanma Komutanlığı’nı önemli bir adım olarak gördüklerini belirten  MHP Trabzon İl Başkanı Nihat Birinci, ileride bu komutanlığın  NATO üssüne dönüştürülmesi endişesi içinde olduklarını söyledi. Nihat Birinci, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından Trabzon’a üs kurulacağının açıklanmasının ardından kurulacak olan bu üssün ABD’ye kullandırılmayacağının sözünü Genelkurmay Başkanı’ndan duymak istediklerini belirtti. Birinci, “ABD’nin Trabzon’da üs kurma talebi yeni planlanmış bir şey değildir. Yüz yıllardan beri yapılan bir hesabın sonucudur. Özellikle Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ABD, Kafkaslar ve Orta Asya’ya hükmetmek, bu bölgenin zenginliklerini batıya taşımak, Türkiye’yi etkisizleştirmek, İran’ı alanın dışına atmak, bölgemiz üzerindeki tarihi emellerini gerçekleştirmek için Trabzon’da bir askeri üssünün olmasını hep istedi, istemeye devam ediyor. Bu üsse  mecburiyeti vardır” dedi. Amerikalıların 2008 yılının ortalarında Trabzon’da üs kurma taleplerini hükümete ilettiklerini hatırlatan Birinci, “O zaman hükümet bunu yalanladı. Arkasından ABD’nin Ankara Büyükelçi yardımcısı bölgemize bir ziyaret düzenledi. Bölgenin nabzını tutmaya çalıştı. Benimle de görüştü. Bu görüşmede üs konusu gündeme gelmedi. Bölge insanının ABD’ye bakış alçısı ölçüldü. Tepki alınca da Ankara’ya döndüler” diye konuştu.
 
Uzmanlar uyarıyor,Türkiye doğrudan etkilenir
ASAM Uzmanı-Araştırmacı Hasan Kanbolat, ABD’nin NATO kapsamında soğuk savaş yıllarında Trabzon’da bir radar istasyonu olduğunu ve bunu daha sonra kendi isteğiyle kapattığını hatırlatarak,  “Bugün ABD’nin yeniden burada bir üs talep etmesi pek akla yakın gelmiyor” diye konuştu. Kanbolat, şu değerlendirmeyi yaptı: “Şimdi bölgede tekrar bir hareketlenme varsa, bunun tek nedeni Karadeniz’de ABD’nin daha etkin olmak istemesidir. Ama bu Türkiye’ye yönelik bir hareket değil. Direk Rusya Federasyonu’na yönelik bir harekettir. Trabzon’da bir ABD üssü, Türkiye’yi doğrudan etkileyecektir. Türkiye’nin şimdiye kadar ana politikası Rusya’yı ürkütmeden Avrupa Atlantik dünyası ile de dengeli ilişki kurmaktı. Karadeniz’i barış denizi halinde tutmak ana hedefti. Onun için Türkiye, Karadeniz’e kıyısı olmayan diğer bir devletin Rusya’yı etkileyecek şekilde, onu rahatsız edecek şekilde buraya konuşlanmasına izin verirse, bu komşuluk ilişkilerini de etkileyecektir. Türk boğazları ve Karadeniz’in statüsü açısından olumsuz bir etkisi olacaktır.”
 
Adım adım büyük tezgah
ABD, dünyada giremediği tek deniz olan Karadeniz’e yerleşebilmek için inanılmaz bir planı sahneye koyuyor.

1957 yılında hazırlanan  “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Girişimi”, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasıyla birlikte “Büyük Orta Doğu Projesi” olarak devreye sokuldu. Proje kapsamında Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da Yahudi spekülatör Soros’un paralarıyla “renkli devrimler” yapıp yandaşlarını iktidara getiren ABD, Karadeniz’de askeri varlık gösterebilmek için de çeşitli girişimlerde bulundu. Irak’ı işgal etmeden önce Türkiye’den üs isteyen ABD’nin konuşlanmak istediği limanlar arasında  Trabzon ve Samsun limanları da vardı. Ancak ABD’nin talepleri doğrultusunda hazırlanan “Irak Tezkeresi” nin 1 Mart 2003’te reddedilmesiyle birlikte Beyaz Saray’ın Karadeniz’e açılma umutları suya düştü.

Uyuşturucu bahanesi
Tezkerede umduğunu bulamayan ABD, daha sonra NATO’yu devreye sokarak, terör, uyuşturucu ve kaçakçılıkla mücadele bahanesiyle Karadeniz’e donanma göndermeye kalkıştı. Kendi ürettiği terörü bahane ederek Akdeniz’de NATO bünyesinde faaliyet gösteren ’Aktif Çaba Deniz Gücü’nün görev alanının Karadeniz’i de kapsayacak şekilde genişletilmesini gündeme getiren ABD’nin teklifi başta Rusya olmak üzere Karadeniz’e kıyısı olan bazı ülkeler tarafından reddedildi.

Sorosçular destekledi.
Rusya karşı çıktı
Ankara ve Moskova’nın tepki gösterdiği teklife, NATO’nun yeni üyeleri Bulgaristan ve Romanya ile Soros parasıyla iktidar koltuğuna oturan Gürcistan ve Ukrayna yönetimi ise sıcak baktı. Planlar rafa kaldırılırken boşa giden ikinci hamlenin ardından ABD’nin gerçek niyetini ortaya koyan açıklamalar gelmişti. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, açıklama yaparak, ülkesinin Karadeniz’de daimi donanma varlığı oluşturmak istediğini söylemişti.

Saakaşvili devrede
Karadeniz’e açılmak için iki girişimi de boşa çıkan ABD, çareyi bilindik taktiklere başvurmakta buldu. Soros devrimiyle iktidara getirdiği Mihail Saakaşvili yönetimini Güney Osetya’ya karşı sürekli kışkırtarak Rusya’yı rahatsız eden ABD, bölgede tansiyonu kontrollü olarak yükseltti. Gürcistan ise ABD’nin telkinleri doğrultusunda, 7 Ağustos akşamı tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya’yı işgal etti, Rusya da karşılık vererek Gürcistan’ı harabeye çevirdi. Washington işte bu tezgahın ardından Karadeniz konusundaki amaçlarına ulaştı. Rusya’yı savaşa çekerek Gürcistan’ı yerle bir ettiren Beyaz Saray, insanı yardım bahanesiyle, Karadeniz’e 2 askeri kargo gemisi, 2 donanma gemisi ve bir sahil güvenlik gönderme kararı aldı. ABD aynı zamanda bunu bahane ederek Polonya’yla füze kalkanı anlaşmasını imzaladı.
 
Savaş gemileri Boğaz’dan geçti
Türkiye ile ABD arasında yaşanan Montrö krizinin çözümlenmesinin ardından Karadeniz’de sular yeniden ısınırken ABD, Almanya ve İspanya savaş gemileri sahil güvenlik botlarının eşliğinde boğazlardan geçti.Takip eden günlerde de ABD’ye ait tonajı düşük iki donanma
gemisi ve bir sahil güvenlik gemisi daha Boğazlar’dan geçerek Karadeniz’e açıldı. Gemilerin İstanbul Boğazı’ndan geçişi sırasında kendilerini “Yurtsever Cephesi” olarak adlandıran bir grup ise ABD’yi protesto ediyordu.
27 Temmuz 2009,yeniçağ
*************
Demokrasi projesi ve GÜRCİSTAN işgali.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2379.0
--------------
Tartışma Konusu:Kolbastı mı Pontus bastı mı?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=4827.msg8463#msg8463
-------------
Yeni örtü SİGARA yasağının 19 Mayıs'ta başlatılması olmasın?
19 MAYIS Sözde Pontus Soykırımı.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1252.msg5338#msg5338
---------
SİGARA VE 19 MAYIS YASAĞININ GİZLEDİKLERİ
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1252.0

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Rumlar Trabzon'da Türk müdüre saldırdı
« Yanıtla #29 : Ağustos 17, 2009, 05:50:42 ÖS »


Al sana Potamya açılımı
Meryem Ana Yortusu’nu bahane eden 1000 kadar Yunan ve Rus, Sümela Manastırı’nda olay çıkardı.

Yasa dışı olduğu halde müzede ayin düzenlemeye kalkan ‘turist’ kılıklı alçak grup, kendilerini uyaran Trabzon Müzeler Müdürü Nilgün Yılmazer’e de saldırdı. Olay büyük infial yarattı.

Trabzon’da alçak tahrik
Kendilerine turist havası veren Rus ve Yunan 1000 kişilik bir grup, Sümela Manastırı’na ayin yapma bahanesiyle girmek istedi. Olaya müdahale eden Müze Müdürü yumruklu saldırıya uğradı.

Başbakan Erdoğan’ın İstanbul’da azınlık temsilcileriyle buluştuğu saatlerde kendilerini turist gibi gösteren 100 kişilik grup, Sümela Manastırı önünde provokasyonda bulundu. Yunanistanlı ve Rus grup, dün sabah saatlerinde Trabzon’a geldi. Daha sonra sözde turistler Maçka ilçesindeki Sümela Manastırı’na götürüldü. Manastır girişinde yaktıkları mumları duvar diplerini koymak isteyenlere görevliler izin vermezken, bırakılan mumlar, su dökülerek söndürüldü. Bunun üzerin turist kisvesi altındaki grup, yaktıkları mumları yere bırakmayarak, ellerinde tuttular. Rumca şarkılar eşliğinde kısa bir süre sonra Manastır girişine gelen Selanik Valisi Panayotis Psomyadis ile Rus milletvekili İvan Savvidi, Meryem ve Hz. İsa’nın resmedildiği bakır işlemeli bir objeyi önlerini alarak, özel kıyafetli sözde din adamı eşliğinde dua ve ilahi okumaya başladılar.

Yasalara aykırı
Bu sırada gelen Trabzon Müzeler Müdürü Nilgün Yılmazer, Meryem ve Hz. İsa resminin bulunduğu objenin önündeki duvar üstüne konulan büyükçe mumu söndürdükten sonra, grubu burada ayin yapmamaları konusunda uyardı. Yılmazer, şu konuşmayı yaptı: “Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre burada dini tören yapamazsınız. Burada tören yapılamaz. Burada Türkiye Cumhuriyeti yasaları geçerli. Kolluk kuvvetlerini devreye sokmak zorunda bırakmayın beni. Sizin ülkenizde yasalara uymasak nasıl tepki verirsiniz? Neden bunları yapıyorsunuz? Bu ülkede ibadete açık kiliseler var aşağıda, Trabzon’da. Burada fotoğraf çekinmek demek, biz burada tören yaptık demek.” Yılmazer’in konuşması sırasında Rus ve Yunanlılar, dinlemeyerek, dua ve ilahiler okumaya devam ettiler. Bunun üzerine bulunduğu yerden, biraz daha üst kısma çıkan Yılmazer, dua ve ilahileri bitirmeleri için gruptakilere müdahale etti.

Yumruk attılar
Bunun üzerine, Selanik Valisi Panayotis Psomyadis ile Rus milletvekili İvan Savvidi, Nilgün Yılmazer’e önce küfürler savurdu sonrada yumruklarla saldırdı. Ortalık bir anda karışırken, duruma müdahale eden görevliler ortamı kontrol altına aldılar.  Öte yandan, Trabzon Valisi Recep Kızılcık, geçen yıllarda olduğu gibi bu turist kafilesinin de ayin için talepte bulunduğunu belirterek, “Inlara Sümela’nın bir müze olduğunu hatırlatarak talebi geri çevirdik” dedi.


Pontus amblemli saldırı
Sümela Manastırı’na gelen ve öncülüğünü Selanik Valisi Panayotis Psomyadis ile Rus milletvekili İvan Savvidi’nin yaptığı turist kisveli grup, sözde ayin bahanesiyle ortalığı karıştırdı. Yunanlı Vali Psomyadis ile Rus milletvekili İvan Savvidi, Meryem ve Hz. İsa’nın resmedildiği bakır işlemeli bir objeyi önlerini alarak, özel kıyafetli sözde din adamı eşliğinde dua ve ilahi okuyarak tahrikte bulundular. Bu arada Müze Müdürü Nilgün Yılmazer’e yumruk sallayan Yunanlı valinin kravatındaki Pontus amblemi dikkatlerden kaçmadı.


Yunan’dan küstah sözler
Ortalığı birbirine katan provokasyonun ardından Sümela Manastırı önünde Yunanlı Vali, küstah açıklamalarda bulundu. Manastır’ın ibadete kapalı olduğunun hatırlatılması üzerine konuşan Yunanlı Vali Psomyadis, “Her şey kanunla kapatılamaz. Ben Pontuslu’yum, Trabzonlu’yum” dedi. Yunan Vali, yaşadıklarını Avrupa Birliği platformuna taşıyacaklarını belirterek, tehditlerde bulundu. Yunanlı Vali, “Brüksel’de gerekli girişimlerde bulunarak, yetkililer hakkında işlem yapılmasını sağlayacağız. İbadet hakkımız engellendi” diye konuştu.
yenicaggazetesi.com.tr

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Pontus ve Potomya esas
« Yanıtla #30 : Ağustos 17, 2009, 06:12:27 ÖS »
Bundan evvelki Papa , Türkiye’de demokrasi vardır ,Pontus ve Hristiyanlık propagandasını yapmakta güçlük çekmezsiniz demiş ve, misyonerlerİ ve propaganda yayınları ile bu yörede cirit atmağa başlamışlardı..Son 20 yıldan beri Anadolu’yu karıştıran Batılının odaklandığı Pontus’un değeri nedir inceleyelim.


Bıkmadan ,usunmadan  daime tekrarlayacağımız iki tarih vardır.

Anadolu’ya Doğudan 13 binlerde girdik.1071’de DEĞİL (Prof.A.Erzen Doğu Anadolu ve Urartular)
Anadolu’ya Batıdan İstanbul yöresinden 6 binde girdik(OQ ve OZ damgalı toprak kaplar- ist Archeo. Museum , A.turizm 1995 – prof.Alpay Pasinli) Buna Ahırkapı kazılarında bulunan kül kaplarını katarsak tarih 8500’e iner.
Kısacası, Anadolu’ya batının Sevr’e esas aldığı (+1071)de gelmiş değiliz bu Toquz Oğuzlarla Türklerin son gelişidir.Ondan önce Mengüçekler vardır.


Konuya gelelim: Anadolu’ya yazılarıyla gelmiş olan Ön-Atalarımızdan kalan ve Batılının da kabullendiği bir gerçek vardır : Anadolu ve dışında kelimelerin son eklerinde çok sayıda yer alan (US). (ON) ,(OM) ve (İYA-İYE) ekleri yer alırlar.


Pont/US…Us, vücut bulma, o halde olma, anlamlarını verdiğine göre Pontus, Pont olma, yani doğrudan Pont….Fakat, bu Pontus, esas adın kısaltılmışıdır, aslı

PONTUS ÖGZİNUS’tur.
ÖGZİN, doğrudan , su örtüsü , akarsu demek olan Ön-Türkçe ÖGİZ kelimesinin yozlaşmış hâlidir…Ögiz-us , Ögzinus hâlini almıştır.
Ögiz-us, su örtüsü hâli ve de Pont, köprü demek olduğuna göre acaba, Kıt’a Yunanistan’la bu su örtüsünün  yani, Karadeniz’in bir köprü olduğu mu düşünülmüştür, bilmiyoruz ve bunu olası çerçevesinde bırakıyoruz?..
 

Neden “su örtüsü”… Karadenizin  tarihteki ilk adı OQ-OZ ULIQ KÖL’dür.= tanrıdan gelen OQ(halkını) ulaştıran göl…Günümüze kadar yaşayan kökende, yoğun bir Ön-Türk Kültürü’nün varlığı görsel olarak karşınızdadır.  


Gelelim Potom/YA’ ya…Son ek, tüm dünyaya, binlerce yıldan beri yayılmış olan ön-Türkçe’deki İERÜÜ yani sahiplik , dolayısıyla “ülke” demek olan fiildir.(K.Mirşan)..günümüzde İYE’lik denmektedir.Örnekler:

Türk/İYE, Armen/İYA; Grec/İYA, Arab/İYA, Mezopotam/İYA,ve iki uçlarda :
Espan/İYA, Franc/İYA, Alleman/İYA…Japon/İYA…Avustral/İYA, Columb/İYA..Virgin/İYA  ve daha yüzlercesi…Ayni zamanda, kent adları olarak da…
 

Öyleyse, POTOM denen yer, sonuna, ondan önce orada bulunan yoğun Ön-Türk Kültürünün etkisiyle Potom/YA hâlini almıştır. : Potom olan yer…


Neden ve nasıl yoğun bir Ön-Türk Kültürü :

1-İstanbul’dan ASTAN BOLIQ’tan başlayalım: İstanbul’da UW-ON’ların yâni Kutsal Hunlar’In kurdukları OY-URUM ATIN’ devletinin sınırları

İstanbul / Ankara (belki Antalya)/ Trabzon üçgeninde egemendir.( Şine-Usu yazıtı, bölüm 15- Ö.Bin(ğ)abaşı-KM).
 

Kuzey Karadeniz’  e karadan ve denizden iki göç kolu :

2- Anadolu’ya 13 binlerde girmiş olan Ön-Türkler, Ön-Atalarımız , Anadolu’ya her yönde yayılmışlar ve bir bölümü Karadeniz sahillerindeki yaylâlara ve mağaralara

Yazıları ve Tek Tanrı inançlarıyla yerleşmişlerdir.
VE onun paralelinde, bir öteki ön-Türk göçmenleri( göçebe değil), ayni niteliklerle

3- Denizden gelenler denen , fakat ne  olduğu bilinmeyen ya da bilinmek istenmeyen(!)

Orta Asya’daki 5 içdenizlerden OM-OĞ ve UÇUĞIL KÖL’lerden yola çıkarak, sahil sahil ya da henüz incelenmemiş olan kayıklar ya da yelkenlilerle Karadeniz’e inenler, Ön-Atalarımız  vardır.
 

Trabzon’da Ön-Türkler :

Kentin ilk, tarihsel  adı OY-ONGUL ’dur ; “Tanrının varlığına inanma başarısı”demektir… Bunları Trabzon mağaralarındaki yazıtlardan öğreniyoruz
 

İkinci bir yazıtta OY ËSİNİS , Oy= inanç, Ësinis = anma , İnancı anma,
Tanrının varlığına inancı daima hatırlama  demektir.(KM).


 Üçüncüsü ise , UW-ON ON(g)ULUS UQUS  okunur, anlamı , Kutsal evrende ,Tanrıyla özdeşleşme , Tanrının varlığında erime, onun varlığını kabul etme demektir.(KM).

Yazıların tipine göre Ön-Atalar buraya ,en geç 6.000’lerde yerleşmiş olacaklardır.

Greklerin(?) buraya geliş tarihi ise (-756)(?) diye verilmiştir.

6000-756 = 5244 yıl önce yani Burada RUM PONTUS devleti kurulmadan önce Allah’ın varlığına inanılmaktadır.
Trabzon’dan sonra , Ön-Türklerin Karadeniz kıyıları boyunca yerleştiklerin görürüz:

 

Sinop Tersane kapısının lento yazıtı , K. Mirşan bulmuştur.Yazıtta, ON(g)UY-
     ËRAT, (Tanrıya erişme)başarısı nedeniyle takdir ediliş…Yazı tipi, resim yazıdan henüz ayrıldığı dönemi yani, 6000 öncesini gösterir.


KYTOROS, Kastamonu ‘nun Cide ilçesinde Antik yunan sitesi(?) Sitenin adı Ön-Türkçe okunabilir . QUTOROS.. ya da OQ-ÜY-.AT ËRUS?...
Sinop Amfora yazıtı… uzun cümleleri içeren bu yazıtı kayıt  ederek geçiyoruz.,
 

 200 kadar gümüş sikkeden oluşan Kandıra hazinesi…Helenistik dönem (-5’nci y.yıl) denir. üstlerinde, bir tarafta
Ön-Türkçe ÜY-ÖG-OY, düşünce yeteneği öte tarafta
4 kere ÖG, yani felsefi düşünce, Tanrıya erişme seviyesine varma yazmaktadır. 4 ise, 4 cihan olduğuna göre 4 cihanda tanrıya erişme yani ÖLÜMSÜZLÜK yazmaktadır.
 

Nihayet ,yukarda gördüğümüz ASTAN-BOLIQ’da, İstanbul’da kurulan ilk ön-Türk devleti OY-URUM ATIN ile Karadeniz sahillerindeki yoğun bir Ön-Türk Kültürünün varlığını noktalıyoruz.


Vardığımız sonuç şu :

Tüm Karadeniz sahillerinde tek Tanrı inancı, Allah inancı,Hristiyanlıktan binlerce yıl önce mevcuttur. Kültür sanıldığı gibi Hristiyan kültürü değil, yazıtların ortaya koymuş olduğu Ön-Türk kültürüdür.

Mevcut halk, Yunanistan’dan gelen Grekler değil Yerli Ön-Türk kökenli, Türk halkıdır… Fakat, bunların bir bölümü sonradan ve İsa’dan sonra yaklaşık, 2 nci yüzyıldan itibaren Hristiyanlığı kabul etmişlerdir. Fakat, âyinleri Türkçe yapmaktadırlar  ve ancak (+8)nci y.yıldan sonra âyinleri de Grekçe yapmağa başlamışlardır..  


TÜM  TARİHÇİLERİN  DİKKATLERİNE  ÖNEMLE  SUNARIM

Batı’nın ve Greklerin yazdıkları  tarihi göre durum şudur :

Yunan topraklarından kalkan tüccar gemiciler (-579)da Trabzon’u varmış ve orada bir   ticaret noktası , bir liman kurmuşlardır..Bu zamanla genişlemiştir.
Devlet hâline gelen bu ticaret noktasının adı, RUM PONTUS adını almıştır..
Dikkatimiz çeken noktalar :

Yunan Uygarlığı (-700)de tarih sahnesine çıkmıştır.. nasıl olur da bu tarihten 56 yıl önce
(-756)da Trabzon’a varırlar.?

RUM, Yunan demek değildir. RUM, İstanbul’da kurulan OY-URUM ATIN devletinin adındaki bayındır anlamına gelen URUM’un, RUM’a dönüşmüş şeklidir.
Hristiyanlık, Anadolu’ya (2)nci y.yıldan başlayarak SEN-POL ile girmiştir. Ve pek çok
Ön-Türklerin devamı olan Anadolu Türkleri, Hristiyanlığı kabul etmişlerdir.
OY-URUM’dan geldiklerinden kendileri ve bu köklerini inkâr etmiş olmamak için kendilerini RUM diye adlandırmışlar  ya da Anadolu halkı tarafından onlara RUM denmiştir.
Türk olduklarından (+8’nci y.yıl)a kadar âyinleri Türkçe yapmışlardır:  Karaman Rumları bunlara en güzel örnektir.
Roma impartorluğu’nun ikiye ayrılıp, Astan-Bolıq’ta, DOĞU ROMA imparatorluğunun kuruluşuyla gelen Hristiyanlık , adı Konstantinopolis’e dönüştürülen İstanbul’da da âyinler, (+8nci y.yıl)dan sonra Grekçe yapılmıştır.
Bu gerçeği İstanbul ve Trabzon Aya-Sofya kiliselerinde, İstanbul’da Kariye camiinde görmekteyiz. Bu kiliselerde bulunan yazıtların Ön-Grekçe olduğu iddia edilmişse de hiç biri
Ön-Grekçe okunamamış hepsi Mirşan tarafından Ön-Türkçe çözümlenmişlerdir.
ËSİS –UQUS, Tanrı eş değerinde olmak… ki, Grekçede bu YEZUS KRİSTUS  yâni hazreti İSA anlamını vermektedir.  

 Sonuç : Pontus’a PONTUS RUM devleti dendiğine göre bu devlet önce

Oy-Urum Atın halkı tarafından kurulmuş, Trabzon’daki bu ticaret sitesinin Doğu Roma tarafından yıkılması ile bu kere ayni halkın bu arada Hristiyanlığı kabl etmesi, ya da daha önceden Hristiyan olmuş olanların RUM adını taşımaları üzerine, bunlar tarafından canlandırılmış ve devlet hâlinde organize edildiklerinde PONTUS RUM devleti adını almış olacaklardır.
Tarihi gerçekler böyle olduğuna göre Batı’nın, Vatikan’ın, Yunanistan’ın, Pontus’la hiç bir ilişkisi yoktur.  


RUM adının sanıldığı gibi, Roma ile hiç bir ilişkisi yoktur Roma’yı kuran Etrüskler bu kente UP-URUM adını vermişlerdir ki, Merkez bayındır kent demektir ki bu ad sonradan ROMA olmuştur…; Toskana’da, esas Roma dili konuşan bu yörede Roma değil RUUMA denir.....


Çevik, zeki, çabuk ,öfkeli,hamsi’nin hoşafını bile yapacak kadar becerikli olan Lazlarımız Îsa’dan yaklaşık 6bin günümüzden 8bin yıl önce buraya yerleşmiş olan Ön-Türklerin devamıdırlar İşte bir öteki Ispatı :

Ön-türkçe      Lâzca  
----------       -------
ËM AT           med ma           Tek dişi kalmış canavarlar Anadolu’dan  ellerini

Ës AT             sed si              çekmelidirler.Onlara,şartlar ve propagandaları ne

OQ ËM           him                 olursa olsun Ön-Türk uygarlığı gerekli cevabı daima

US UQUY       sima                verecektir.Türk tarihini, ortaya gerçek yüzüyle çıkaran

AT UQUVA     TKVA               ve bu konuda çalışan araştırmacı kuşaklar yetişmişlerdir;

OQ  OYUNU    hini                 yetsin artık,Türk dünyasına Greko-Romen gözlüğüyle bakmak.


Halûk Tarcan    CNRS  Bilimsel araştırmacı(araştırmacı yazar değil)

16/08/2009 Mecidiyeköy

*(Evrensel Uygarlıkların Köken Kültürü- Halûk Tarcan) tarafımdan temin edilir. tarcanhaluk@gmail.com

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Pontus Açılımı
« Yanıtla #31 : Eylül 06, 2009, 08:48:17 ÖS »
Pontus Açılımı

Neval Kavcar

Gelişmeler bizi hızla savururken, değinme fırsatı bulamadığım konu hakkında, bir dost aşağıdaki satırları göndermiş.

Söylenecek ne varsa söylediği için, fazladan yoruma da gerek yok.

* * *
Sümela  Manastırı Rezaleti

***
15 Ağustos 2009 günü Trabzon'da, yani Türkiye Cumhuriyeti  sınırları içinde gerçek bir şirretlik ve rezalet yaşandı. "pontuslu" olduklarını ileri süren Yunanistan ve Rusya Rumlarından bir grup, başlarında İvan Savvidis (videoda ön plana çıkacak olan beyaz gömlekli kişinin yanında takım elbiseli-kravatlı) olmak üzere, MÜZE statüsündeki Sümela'da önce âyin yapmak ister.

     İvan Savvidis adlı şahıs Rusya’da emekli parlamento üyesidir ve 50 yaşlarında tescilli bir pontus militanıdır; bu son olaydan 3 gün önce yani 12 Ağustos'ta Yunanistan kilisesi tarafından "pontusçuluğa katkı ve hizmetlerinden" dolayı altın madalya verilmiştir. 

     Videoda onun yanındaki beyaz gömlekli şahıs ise Selanik valisi olduğunu ileri sürerek “Pontus” asıllı olduğunu iddia etmiştir. 

     Bu yasadışı ve korsan âyin girişimine MÜZE'nin vatansever müdürü NİLGÜN YILMAZER hanımefendi engel olmak ister ve T.C. yasalarını hatırlatır. Rum şirretliği durmaz, Türk yetkilisiyle alay ederler, onun uyarılarını gene âyin şarkıları ve ayrıca alkışlarla boğmak isterler. 

     Veeee en sonunda bu örgütlü Rum kalabalık topluca ve küstahça Yunan Millî Marşı ile olayı bağlar ve Türkiye'nin pırıl pırıl ses semâlarını kirletirler...

     Bu çirkin ve haddini bilmez girişim karşısında sergilediği cesur ve vatansever duruşundan dolayı sayın NİLGÜN YILMAZER’i kutlamak şarttır; sayın YILMAZER görevini –açık söylemek gerekirse- kahramanca yerine getirmiştir. 

***
Ancak küstahça tezgâhlanan bu olay Türk basınında tamamen eksik ve yanlış bilgilerle sunulmuş, Ankara’dan ise herhangi bir tepki gelmemiş veya soruşturma/kovuşturma açılmamıştır. 

***
Oysa bu Rum çevreler 12 Ağustos 2009’da açıkça böyle bir girişimde bulunacaklarını 14 Ağustostan 2009 günü ilân etmişlerdir:

http://en.sae.gr/?id=17205&tag=Pilgrimage%20to%20Panagia%20Sumela%20in%20Trabzon

***
Olayı bugüne kadar –benim tespit ettiğim kadarıyla- sadece TRABZON DERNEKLERİ FEDERASYONU resmen kınamıştır: 

http://www.trabzon.org.tr/t-d-f-sumela-manastiri-provakasyon-kinamasi/

***
2009 Cumhuriyet Türkiyesi için Trabzon ilimizde yaşanan ve Rum-Yunan saldırganlığıyla ortaya çıkan ibretlik bir "ulusal egemenlik kepazeliği"dir bu videodaki görüntüler.       

       İzleyenlerin kafasında, bu şirretliğin, son bir ay içinde Ankara tarafından başlatılan “açılım-saçılım” politikasının yeni bir boyutu olup olmadığı  konusunda yeni soru işaretleri belirmiştir. 

       Hiç şüphe yok ki, bu sözde pontusçu girişimlerin, Ankara’daki yönetimin ulusallık karşıtı tutumundan kaynaklanan ve ülke çapında yaygınlaştırılan ‘ulusal umarsızlık’tan cesaret aldığı ayrı bir gerçekliktir.

Yaklaşık 7-8 dakikalık bu kepazeliği seyretmek için, işte Yunan-Pontus  Sitesinin adresi:

http://www.efxinospontos.org/

[İlk açılışta sağ üst köşede hem videosu var hem de yanında olayın İngilizce yorumsuz bir açıklaması.]

Doç.Dr. M.Murat HATİPOĞLU

* * *
“Çözümsüzlük çözüm değildir” diyenlere, çözüm her kesimden geliyor. Yapılan Yunanistan’ın “Pontus Açılımı.”

Medya olaylara gerekli hassasiyeti gösteremiyor. Bunda olayların hızlı gelişmesi kadar, devletin dost – düşman algılama sisteminin ayarları ile oynanması önem taşıyor.

Devlet bütünlüğünü muhafazaya azami dikkat edilmesi gereken günlerdeyiz.
sonsayfa.com