Gönderen Konu: Risale-i Nur denen kepazelik.  (Okunma sayısı 2325 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 10.465
  • Puan: +32/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Risale-i Nur denen kepazelik.
« : Haziran 05, 2008, 10:30:11 ÖÖ »
Risale-i Nur denen kepazeliğe, şaklabanlığa tepki göstermek için ortak çalışmaya davet ediyoruz...


Zaman zaman hepimiz duymuşuzdur. Risale-i Nur denilen, safsata ve kepazeliğin dik alası kitapta;Ata' mıza hakaretler edilmekte,deccal denilmekte,kendini peygamber sanan bir deli, (Said-i Nursi!!!!) halkın beynini yıkamakta, o saçma kepazeligi Kur'an ile eş tutmakta, o saçmalıkların kendisine Allah tarafından geldigini söylemekte, pek çok keramet ve mucizeler oldugunu yazmaktadır.

Bunları çoğu kez duymuşuzdur ve bu safsata'nın tuzağına düşmüş, beyni yıkanmışlarla tartıştığımızda ise çoğu kez;
"Risale-i Nur'da  öyle birşey yazmıyor, sen hiç 5000 sayfalık külliyatı okudun mu?" şeklinde cevaplarla karşılaşmışızdır.

Ee, doğal olarak o saçmalığı okumaya tenezzül etmediğimiz için ilgili sayfa ve maddeleri verememişizdir.

Sadece aydınlarımızdan okuduğumuz bilgilerle yetiniyor ve onlara güveniyorduk. Ancak sayfa ve madde no'su ile araştırmamıştık...

İşte, şimdi o an geldi... Bu beyni yıkanmışlara anında sayfa ve madde no'suna kadar herşeyin cevabını verebilecek çalışmayı sizler için bir kaç haftalık çalışmadan sonra hazırladık...

Önümüzdeki haftalarda ise Kur'an' dan ayetlerle bugünün dinci geçinenlerini tek tek çamura saplayacak, onları haksız çıkartacak,yobazlıklarını deşifre edecek herşeyi,değiştirilmiş,  çarpıtılmış ayetleri tek tek açıklayacağız...

VE TEPKİMİZ BU NOKTADA BAŞLAYACAK!!!!
Sizlerle ortak bir plan, strateji belirleyip bu saçma Risale-i Nur denilen kitabın, Ata' mıza hakaret eden bu saçmalığın,insanların beynini yıkayıp kandıran, hatta Rusya'da bile faaliyetleri yasaklanan bu kepazeligin son bulması için gerekli yerlere tepki gösterecegiz...
Hedeflerimizi sizlerin de görüşleri doğrultusunda belirleyeceğiz.

Risale-i Nur saçmalıklarının belli başlı olanlarını sizlere sunuyoruz.
İlk önce o saçma kitaptaki ana temadan başlık attık.
Ardından ilgili kitabın sayfa ve madde no'sunu yazdık...

Ve daha sonra ilgili yazıdan bir paragrafı sunduktan sonra, paragrafın altında internetten de kolayca tastik edebilmeniz için ilgili sayfanın bağlantı yolunu (link) ekledik.

YAZILARI ARŞİVLEYİNİZ,ÇEVRENİZLE PAYLAŞINIZ,BÜTÜN BU KEPAZELİKLERİ  ANLATINIZ..
 (Hiç kimse,"bunlar yalan" diyemeyecek,çünkü hepsini kendi kitap ve sitelerinden belgeledik.)

************
İŞTE GERÇEKLER.
Mustafa Kemal'e deccal dedigi yer...
Şualar - Sayfa 361  -

http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sualar&Page=361

65: Süfyan ve bir İslâm deccalı, Mustafa Kemâl olduğu Beşinci Şuada anlaşılıyor.
66: Şapka fes gibidir. İman ile hiç alâkası yoktur
67-68: Şapkanın küfür alâmeti ve devam-ı ısrarı da dinsizlik olması üzerinde çok durmaktadır.
Şapkanın giyilmemesi için propagandaya ve kendi tabirlerince mücadele ve mücahedeye giriştikleri görülmektedir.
69: Nur talebelerinin şapka giymeyerek bere giydikleri müşahede edilmiştir.
70: Şapkanın küfür alâmeti olması ve sayılması bir iman haline geldiği gibi......
---------------------------------------------------------------
Mustafa Kemal'e katıksız kafir diyor!!!!!!!!!!!!!
Şualar, Sayfa 313

-Ezcümle, bir hadiste, "âhir zamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar,alnında 'Hâzâ kâfirün' (katıksız kafir) yazılmış bulunur" diye hadis var deyip benden sordular.
 Dedim: "Bir acîp şahıs bu milletin başına geçer ve sabah kalkar,başına şapka giyer ve giydirir."
Bu cevaptan sonra bunu sordular: "Acaba o zaman onu giyen kâfir olmaz mı?"
Dedim: "Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat, baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşaallah Müslüman edecek."
http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sualar&Page=313
------------------------------------------------------------------------
Mustafa Kemal'e karşı Nurun tokadı ......dediği yer;
Şualar, Sayfa 334

İkinci esas: Neşriyatı gizlemesi - gizli düşmanlar yanlış mânâ verdirmesin.
 Yoksa siyasete ve dünya âsâyişine temas cihetiyle değildir. Hem eski harfle teksir makinesini bir bahane bulmasınlar. Mustafa Kemal'e karşı Nurun tokadı ise HAŞİYE altı mahkeme ve Ankara makamatı bilmiş, ilişmemişler ve bize beraat verdiler ve Beşinci Şua ile beraber bütün kitaplarımızı iade ettiler. Hem onun
 fenalığını göstermek, ordunun kıymetini muhafaza etmek içindir. Bir şahsı sevmemesi,orduyu muhabbetkârane senâ içindir.
 http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sualar&Page=334
---------------------------------------------
Şapkaya itiraz ediyor,sarhoş kıyafeti diyor!
Şualar, Sayfa 259

Sonra o zâlim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler:
"Sen, yirmi senedir bir tek defa takkemizi başına koymadın.
Eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetinle bulundun. Halbuki on yedi milyon bu kıyafete girdi."
Ben de dedim: On yedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızasıyla ve kalben kabulüyle ancak yedi bin Avrupa-perest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat-ı şer'iye ve cebr-i kanunî cihetiyle girmektense, azîmet-i şer'iye ve takvâ cihetiyle, yedi milyar zatların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmi beş
seneden beri hayat-ı içtimaiyeyi terkeden adama "inat ediyor,bize muhaliftir" denilmez. Haydi, inat dahi olsa, madem Mustafa Kemal o inadı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilâyetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhude hem milletin, hem hükümetin zararına, o inadın kırılmasına çabalıyorsunuz?
http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sualar&Page=259
-----------------------------------------------
Dehşetli adam rakı müptelası,başkalarını da alıştıracak diyor!!!!
Şualar, Sayfa 314

Sonra dediler:
"Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hadise ile 'Süfyan' olduğu bilinecek."
Ben de cevaben dedim: "Bir darb-ı mesel var. Çok israflı adama eli deliktir denilir. Yani elinde mal durmuyor,
akıyor, zâyi oluyor deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya müptelâ olup, onunla hasta olacak ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak."
Sonra birisi sordu ki: "O öldüğü zaman İstanbul'da dikili taşta şeytan dünyaya bağıracak ki, filân öldü."
O vakit ben dedim: "Telgrafla haber verilecek." Fakat bir zaman sonra,radyo çıkmış işittim. Eski cevabım
tam değilmiş bildim. Sekiz sene sonra Dârü'l-Hikmette iken dedim:
"Şeytan gibi radyoyla dünyaya işittirecek."
http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sualar&Page=314
----------------------------------------------------------
Ve yine Mustafa Kemal'e söylüyor!!!!!

Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, Çünkü bütün şerefi ve mânevî ganimeti o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor.
Şualar sayfa 315
Beşinci Şuada sen hiç kalben nedamet etmedin mi ki, onu rakıdan ve şaraptan su tulumbası gibi tâbirlerle tezyif etmişsin?"
Ben onun bütün bütün mânâsız ve yanlış ve dostluk taassubuna mukabil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez,yalnız onun bir hissesi olabilir. Nasıl ki ordunun ganimeti, malları,erzakları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır.
Evet nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni itham etti,âdeta vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle itham ediyorum. . Hakikat ise, müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate,orduya tevzi edilir ve menfîler ve tahribat ve kusurlar başa verilir.Eski Harb-i Umumîden biraz evvel, ben Van'da iken, bazı dindar ve müttakî zatlar yanıma geldiler.
Dediler ki: "Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor. Gel, bize iştirak et.Biz bu reislere isyan edeceğiz."
Ben de dedim: "O fenalıklar ve o dinsizlikler,o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onunla mes'ul olmaz.
Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılıç çekmem ve size iştirak etmem
."
http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sualar&Page=315
----------------------------------------------------------------------------------------
İngilizler, islamı kendi elinizle bitirin diyor..
Bugün kü F.G' de aynı yolda ilerliyor!!!!! Eski Amerikan Cia şefi, Ronald  Kessler'in "Cia at War"  kitabında da aynısı var!
Fetullah Gülen(ya da Fethullah), Dinlerarası diyalog ve ılımlı islama öncülük ediyor.
Yabancılar , aramızdaki dostluğun tek engeli islam diyorlar, yahudi ve hristiyanlar hakkındaki sert ayetler diyorlar.
İslam'ı kendi ellerinizle bitirin diyorlar.

İşte İngilizlere hizmet eden din simsarı said nursi, işte amerikanlara hizmet eden din simsarı fetto!!!! İkisi de aynı.... Aşağıdaki sözlerini okuyunuz...

Emirdağ Lahikası, Sayfa 277

Büyük Doğu'nun yirmi dokuzuncu sayısında; "Lozan'ın İçyüzü" diye yazılan makaleden.
İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi.
 Dedi ki:
"Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve
 Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz."
Lozan'da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye'yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak
olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
"Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an'ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri-yâni İsmet'in  beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir."
Sonra Ankara gizli meclis toplantıları... Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları ve karar: "Din öldürülecektir."
Lozan Konferansının ikinci sayfası: "..... Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile herşey yapılacak.
Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle, bu millette,İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte,hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip kumandanlarından, dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de,hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir."
Nihaî Vesika Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında,"Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?" diye yükselen itirazlara,Lord Gürzon'un verdiği cevap:
"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.
http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=EmirdagLahikasi&Page=277
------------------
Mustafa Kemal ve İsmet islamiyeti öldürüyor diyor!!!!
Emirdağ Lahikası, Sayfa 278

Yani Mustafa Kemal ve İsmet'in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır."
Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?
Gizli anlaşmanın entrikası
Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile,Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu,tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur'ân'ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika'da hazırladıktan sonra İngiltere'ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
"Siz Türkiye'nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum."
Aynı Hayim Naum Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet'i kendine dost bulmuş.
Onun için üçü birleşmiş. Ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır.
Hayim Naum o sırada Ankara'ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanında-emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir.
Öyle ki, bu tesir, mahut mevzuda Hayim Naum'dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur
tamamlanmıştır.
İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli
şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.
http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=EmirdagLahikasi&Page=278
---------------
Kur'an a zararlı, ölmüş gitmiş adam, Mustafa Kemal diyor!!!!!!!
Emirdağ Lahikası, Sayfa 247

Bana hücum eden garazkarların en esaslı sebebi, Mustafa Kemal in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar.
Ben de o garazkarlara derim ki:
Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükumetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla Kur'ân a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi.
Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini hilaf-ı hakikat olarak M. Kemal e vermediğim için,garazkar dostları, beni yirmi senedir bahanelerle tazip ediyorlar.
Evet, mahkemede ispat ettiğim gibi, "şerefler, müsbet hayırlar,maddi-manevi ganimetler orduya, cemaate verilir, tevzi edilir; kusurlar, menfi icraatlar başa, reise verilir" diye bir kaide-i hakikatle, "Kahraman ordunun ve bilfiil asker ve asker başında çalışan cesur zabitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafa Kemal e verilmez;
belki kusurlar, hatalar yalnız ona verilir" diye, beni onu sevmemekle itham edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla itham edip, onlara hain-i millet nazarıyla bakıyorum.
http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=EmirdagLahikasi&Page=247
------------
Sözde bir hadis-i şerif'te islamiyetin zararına çalışacak birinden bahsediliyormuş ve bu kişiyi Mustafa Kemal olarak kendine göre tefsir etmiş!!!!
Emirdağ Lahikası, Sayfa 248

O, beni taltif etmek ve bütün vilayat-ı şarkıyeye vaiz-i umumi yapmak için, Ankara ya istedi.
Ben oraya gittim. Bu gelen üç madde, beni, onun dostluğundan vazgeçirdi. Yirmi sene inzivada azap çektim, dünyalarına karışmadım.
Birinci madde : Bir hadis-i şerifin, ahir zamanda an anat-ı İslamiyenin zararına çalışacak diye haber verdiği adam bu olduğunu ef aliyle göstermesidir. Ben, otuz altı sene evvel o hadisi tefsir etmiştim.
 Aynen bu adama manası çıkmış. Mahkemedeki müdafaatımın üçüncü esasında izahı var.
http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=EmirdagLahikasi&Page=248
--------
Reis-i Cumhura Gönderilen İstidanın Zeylidir Ki Mecbur Oldum .
"Ölmüş gitmiş dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis–i Şerif'in ihbariyle Kur'an'a zararlı bir adam çıkacak demiştim.Sonra Mustafa Kemal'in o adam olduğunu zaman gösterdi.
Emirdağ Lâhikası
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3669&a
-----------------
Risale-i nur'u herkes okuyabilir ve kimse itiraz etmez diyor!!!!
Haşiye O muhakkiklerden tek birisi Risale-i Nur'dur. Yirmi senedir en muannid filozofları ve mütemerrid
zındıkları susturan eczaları meydandadır. Herkes okuyabilir ve kimse itiraz etmez.
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1817
(sayfanın en altında yazıyor.)
--------------------------
Bir kepazelik olan Risale'nin,askerlikten ve kutsal savaştan üstün olduğunu söylüyor!!!
Nur' cular askere gitmiyorlar,kaçıyorlar!Gidenler ise o gözbebeğimiz TSK'yı yıkmak için ellerinden geleni yapıyorlar!!!!!!
Bakın aynen şöyle diyor;

 Risale-i nur öyle değerli bir kitaptır ki ,kuranın onda yansıyan nurlarına hizmet etmek ,askerlikten ve kutsal savaştan daha üstündür.benim elimde fırsat ve param olsa, Risale –i nur hizmetinde olan değerli kardeşlerimi askerlikten kurtarmak için; bin lira karşılığında bile olsa bedeli öder ve kurtarırım onları.
Lemalar | On Altıncı Lem´a | 156

Ve ayrıca yine Atatürk'e atıfta bulunarak "başların çoğu sarhoş,okumaz. Okusa da anlamaz" diyor!!!
Diyorlar ki:
"Madem sizin elinizdeki nurdur, topuz değildir. Nura karşı muaraza edilmez ve nurdan kaçılmaz ve
 nurun izharından zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz, çok nurlu risaleleri halklara gösterilmesini men ediyorsunuz?"
Bu suale karşı cevabın muhtasar meâli şudur ki:
Baştaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz, yanlış mânâ verip ilişir. İlişmemesi için, aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzım geliyor. Hem çok vicdansız insanlar var ki,garaz veya tamah veyahut havf cihetiyle nuru inkâr eder veya gözünü kapar. Onun için, kardeşlerime de tavsiye ediyorum
ki, ihtiyat etsinler, nâehillerin eline hakikatleri vermesinler.
Hem ehl-i dünyanın evhâmını tahrik edecek işlerde bulunmasınlar. Haşiye http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1330&
--------------------------------------------------------------------
"Risale-i nur,kalbi,ruhu,duyguları aydınlatan ve insanların her derdine ilaç olan bir kitaptır. " !!!!!! diyor!!

Lemalar | Fihrist | 365

bütün musîbetzedelere mânevî bir tiryak ve gâyet nâfi bir ilâç hükmünde bir risâledir.
Bu risâle, maddî musîbetleri, ehl-i îman için musîbetlikten çıkarıyor.
Asıl ehemmiyetli musîbet, kalbe ve rûha gelen dalâlet  musîbetleri olduğunu beyân ettiği gibi, musîbetzedelerin ömür dakikaları ehl-i sabır ve şükür hakkında ibâdet saatleri hükmüne geçip, şekvâ kapısını kapar, dâimâ şükür kapısını açar bir risâledir.
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1586&a
-----------------------------------------------------
Kuranı kerimin ruhu risale-i nurun cesedine girmiştir.diyor!!!!

Emirdağ Lâhikası | Yirmi Yedinci Mektubun Lahikasının Zeyli | 74
 O nurcunun sözünü aşırı bir şeymişl gibi düşündüğüm zaman , kuranın hakikatı bana bana manen şöyle seslendi:
cesede elbiseye bakma ; bana bak.O , benim hakkımda konuşturuyor.Doğru söylemiş! Kuran böyle söyleyince bende artık itiraz etmedim.
Bu zat, doğrudan doğruya hakaik-i imaniye ve Kur'âniyeyi bir şahs-ı manevi mahiyetinde, Risale-i Nur şahs-ı manevisinin cesedine girmiş ve eczalarının libasını giymiş bir tarzda, fevkalade bir sena ile ona hitap ediyor. Ben, baktıkça, birden itirazkarane hüsn-ü zannı pek ziyadedir tahattur ettiğim dakikada, hakikat-ı Kur'âniye manen dedi: "Cesede, libasa bakma; bana bak: O, benim hakkımda konuşuyor.
Doğru söylemiş." Ben daha ilişmedim.
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3515&a
---------------------------------------------------
Risale-i nur, Kuran'ın bir mucizesi  imiş... miş... miş!!!
Mesnevi-i Nuriye | Katre | 71

Risale-i nur kuranın bir mucizesi olduğu için , her şeyde bir marifet penceresi açmıştır.Bu kitap kurana mahsus bir sırrı çözerek,bir yıllık işi bir saatte görecek duruma ulaşmıştır.. Risale-i nur,peygamberin asası gibi , nereye vurmuşsa su çıkarmıştır.
Kur'ân ise, bize asâ-yı Mûsâ gibi bir hakikat vermiştir ki, nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor.
Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=2355
------------
Kur'ân ise, bize asâ-yı Mûsâ gibi bir hakikat vermiştir ki, nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor.
 Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=2356
----------
Çekirgeler, kuşlar bile Risale ile ilgileniyorlarmış!!!
Emirdağ Lâhikası | İkramı İzhar Mektubunun Tetimmesi | 61

 Diğer yaratıklar nasıl risale-i nurla ilgileniyorlarsa,kuşlarda ,ilgilenirler elbette onunla … kuşlar risale-i nuru , başarılarından dolayı tebrik edip alkışlarlar.
risale-i nura çekirgeler , kuşlar bile ihtiyaç duyarlar .onun için risale-i nur okunurken gelir;onu dinlerler.hatta yalnızca risale-i nuru değil ;nur şakirtlerinin gelen mektupları bile dinledikleri olur bunların.
Marangoz Ahmed in gönderdiğimiz mektupları arkadaşlara gecede okumak zamanında, iki çekirge mektubun başına gelip ta bitinceye kadar dinlemelerini gördüm. Birkaç gün evvel biz mektubu yazarken,iki güvercin, mektubun makbuliyetini ve müjdeci serçe ve kuddüs kuşlarının müjdelerini tasdik ettikleri gibi, marangozun iki çekirgeleri de güvercinleri ve müjdeci kuşları tasdik ederek, "Biz dahi Risale-i Nur u tanıyoruz diye" lisan-ı halleri ifade ediyor diye latif ve manidar tevafuk olmuş.
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3483&a
----------------------------------------------------
Yağmur ve şimşek meleği,risale-i nuru alkışlıyor.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi | Risale-i Nurdan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım
Güzel Mektuplar | 183

Risale-i nuru sadece kuşlar değil,gökte ve kuşlar bulunan her şey de alkışlıyor.Bu kitabın kerameti,yalnızca insanlar da,hayvanlarda,uçan kuşlarda değil,cansız cisimlerde bile kendini gösteriyor.Bu keramet karşı koyuyorsa yağmur yağmıyor.Ayrıca kuraklık oluyor.Gerekli kılıyorsa yağmur yağıyor.Yağmur ve şimşek
meleği,risale-i nuru alkışlıyor.Ona saygısızlık gösterildiği,aleyhine bir iş yapıldığı zaman yeryüzü itiraz ediyor.
Bu yüzden deprem oluyor.Kainat,risale-i nurun serbest bırakılmasına sevinirken onun mahkum edilmesi toplattırılması karşısında hiddetle şidetini gösteriyor öfkeleniyor.(sikke-i tasdiki gaybi)
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3941&a
----------------------------------------------------------
2.Dünya savaşına katılmamızı Risalei nur engellemiş!!!!
Sikke-i Tasdik-i Gaybi | Risale-i Nurdan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektuplar | 180

"dünya savaşına katılmamızı önleyende risale-i nur olmuştur.
 Risale-i nur kerametiyle bela ve felaketleri önlüyor.böylece risale-i nurun kerameti sadece yaratıklarda değil olaylarda da  etkisini gösteriyor.anadoluya gelecek bela ve felaketlerin önüne geçmekte risale-i nuır en önemli bir rol oynuyor.
http://www.risaleara.com/oku.asp?id=3938&a
------------------------------------------------------
Değerli Tepki Grubu,
Sizleri,bu saçmalık,kepazelik ve şaklabanlıklarla daha fazla sıkmamak için buradan itibaren kısa kısa geçiyorum...

Risale-i nur düşmanları teslim almak zorunda bırakan elmas bir kılıçtır.(sikke-i tasdiki gaybi  Ölüm hakikatının muammasını yalnızca Risale-i nur çözmüştür.(meyve risalesi)  Risale-i nur said nursiye Allah tarafından verilmiş.( bediüzzaman 1960 cevap veriyor)

risale-i nurun kerameti öldürücü zehirlerin 9 kat daha tesirlisini yutan adamı bile ölümden kurtarıyor.risale-i nurun kerametiyle bu kadar tesirli ve öldürücü zehir üstada yutturulmuş ama ona tesir etmemiş.( (sikke-i tasdiki gaybi) risale-i nurun kerameti kendisine önem vermekte kusur edenlere tokat vurmak biçimindede kendini gösterir.bu tokatlardan kimileri zecr ve ceza tokatıdırlar.kimileride şefkat tokatıdırlar.Risale-i nur
tarafından vurulan tokat olaylarının sayısı 100 den fazladır.Vurulan tokatlarla bazı kimselerin işleri bozulmuş durumalrı sarsılmıştır.Bazı kimselerin sağlıkları bozulmuş hatta kalem tutan elinin parmakları kırılmıştır.Bazı kimselerin malları hatta hayatları ellerinden gitmiştir.(lemalar risalesi)

Ekmek ve suya ne kadar ihtiyaç varsa,risale-i nura da o kadar ihtiyaç vardır. .(Emirdağ lahikası)
 peygamberimiz nasıl sadece kuran kerimin tercumanı idiyse üstatda risale-i nurun bir tercumanı durumundadır.( hizmet risalesi)
risale-i nur peygamberimizin risaletinin bir mirasını verir üstada.(iman hakikatlaeri)
risale-i ur bu çağda , bu tarihte bir urvetil vuska kopmayan kulptur.Kopmaz bir zincirdir.Bir Allah ipidir.Bu Allahın ipinei elinei alıp tutunan kurtulur.(meyve risalesi)
 şeraite nüfuz etmenin en kısa , en hatasız en zevkli yolu ; risale-i nura bağlanmaktır.( meyve risalesi)
risale-i nur kendisine hizmet edenleri , başta talebelerini mutlaka cennete götürecek.(sikke-i tastiki gaybi)
risale-i nur , herkese ,abı hayat=hayat suyunu , yani ölmezlik suyunu içiriyor.Musa peygamberin asası,nasıl bir taştan 12 çeşme akıttıysa ve gerek musayı , gerek beraberindekileri nasıl susuzluktan kurtardıysa,risale-i nurda öyledir.bir kuran asasıdır.(miftahül imam)

 Risale-i nur ve talebelerinin uğraştıkları,yeryüzündeki bütün önemli görevlerden daha önemlidir.(hizmet rehberi) risale-i nuru okumak , ona hizmet etmek bir ibadettir.Ona hizmet üç aylarda yapılan zikirlere bile tercih edilir.( meyve risalesi) risale-i nur u okumak ve yazmak , alim olmak için yeterlidir.Başka bir şey istemez. meyve risalesi) fazla değil yalnızca 1 yıl bu risaleleri ve onun verdiği dersleri okuyan kimse,bu zamanın en önemli en gerçek alimi olur.
Hatta hiç anlamasa bile,değil miki,risale-i nur talebelerinin manevi bir kişilikleri vardır.Öyleyse bu zamanın alimidir.Sizin kalemlerinizde,o manevi kişinin parmaklarıdır.Öyleyse hadiste gösterilen sevabı alırsınız.(nur meyveleri)

 Risale-i nur bir elektiriğe benzer .Son derece yüksek ve derin bir ilimdir o.Öyleyken,ne tahsile,ne ders çalışmağa,hacet kalmadan,zahmet bile çekmeden herkes onu anlayabilir.(sikkeyi tasdiki gaybi)

 Nur medreseleri eski medreselerden farklıdır.Eski medreselerde 5-10 yıl okumaya karşılık,risale-i nur okutulan yerlerde 5-10 hafta okumak yeter.Çünkü risale-i nur , 5-10 haftada 5-10 yıllık sonucu
verebiir. (sikkeyi tasdiki gaybi)

 Risale-i nura itiraz edilemez.yapılacak bir itiraz,en ulu kişilerden kutubu azamdan da gelse aldırış edilmemelidir.(hizmet rehberi)
 Risale-i nur günahlara kefarettir. (sikkeyi tasdiki gaybi)

 Risale-i nur,herhangi bir günahın terk edilmesinden doğacak günahı bağışlattırır.(taryak)

 Risale-i nur tek başına bir ordu kadar güçlüdür.( sikkeyi tasdiki gaybi)

 Risale-i nurdaki güç hiçbir cemiyette , hiçbir komitede yoktur.(sözler risalesi)
Biz Kaç Kişiyiz Tepki grubu.
***********
Fethullah'ın SNIPER ÇETESİ.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1601.0
-------------
ATATÜRK'E DECCAL DİYENLER
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=857.0
----------
Laiklik,obur peygamber,Türban
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=322.0

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 10.465
  • Puan: +32/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Yorumlar.
« Yanıtla #1 : Haziran 05, 2008, 11:59:01 ÖÖ »
YORUMLARDAN:Rezale-ti Nar küfriyatta ayyaş atatürke deccal kafir diyorsa doğru diyor.irfanmektebi grubundan.
Haslet Mahir                         
----------
selamün aleyküm. RİSALE-İ NUR gibi bir ilim deryası kitaba bu sözleri sarfedemezsiniz.bu kitabın aynı bölümünü okuyupta hep yeni şeyler çıkarmak mümkündür. insanı derinlere daha fazla düşünmeye iter.o dediginiz  bölüm her neresiyse kişinin ruh hali o yanlış yorumu yapmayı getirmiştir.ben külliyatı her  okudgumda degişik haz alıyorum.ATATÜRKE  hürmetim sonsuzdur  bu arada. haklıya hakkını veririm. ama haşa ATATÜRKÜ  RASÜLÜMÜN(SALLALLAHÜ ALEYHİ VESELLEM ) yerine koymaya çalışan insanlardan olmayın ALLAH(C.C) RIZASI İÇİN.esvetnur       
----------
Ve aleyküm selam.
Atatürk'ü hiç kimse resul yerine koymaz,koyamaz,buna imkan da yoktur.
Tabii ki samimi inanç sahipleri için bu geçerlidir.
Öyle ise şüpheye sevk olduğunuz durum nedir ki bu yazıyı kaleme alma zorunluluğu hissetiniz?
Risale-i Nur sizce ilim deraysımıdır?
Öyle ise nasıl olur da "hürmetim sonusz" dediğiniz Atatürk'e deccal yakıştırması yapmasını eleştirmiyorsunuz?
Yoksa ben mi yanlış anladım?
Allah rızası için,allah aşkına doğru neyse söyleyiniz.
Ben yanılgı içindemiyim dersiniz?
Saygı ile...
Ahmet Dursun
----------
Lozan'da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye'yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak
olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve
teminatı veriyor ve diyor ki:"Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an'ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri-yâni İsmet'in  beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir."
Sonra Ankara gizli meclis toplantıları...
Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları ve karar: "Din öldürülecektir."
H.Seyyidoğlu
----------
İsmet inönü.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/44-yil-sonra-iste-ismet-inonu/7798637
----------
İnönü hilafeti savunuyor.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/ismet-inonu-inonu-hilafeti-savunuyor/2279216
----------
Atatürk'ün bilinmeyen yönleri.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/3648935/
---------
Amerikan mandası.
Yunus Nadi'nin mektubu
http://ahmetdursun374.blogcu.com/yunus-nadi-cumhuriyet-gazetesi-kurucusundan-wilson-a-mektup/2106439
----------
İnönü:Bütün memleketi parçalanmadan ancak bir Amerikan mandasina tevdi etmek, yasayabilmek için yegane ehven çare gibidir.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/inonu-inonu-ansiklopedisi-ve-bir-itiraf/887111
************
Atatürk ve islam
http://ahmetdursun374.blogcu.com/ataturk-ve-islam/8429655
************
Atatürk'ün resmi vasiyeti mi?
http://ahmetdursun374.blogcu.com/ataturk-un-resmi-islami-vasiyeti-mi/8429644
***********

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 10.465
  • Puan: +32/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
"RUMİ FORUM" NABIZ YOKLADI!
« Yanıtla #2 : Haziran 05, 2008, 12:04:35 ÖS »
"RUMİ FORUM" NABIZ YOKLADI!

ABD'de yaşayan Fethullah Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı,Rumi Forum Fonu, ABD Kongresi'nden parlamenterlerin danışmanlarını Ankara'ya getirdi.

Danışmanlar Çankaya Köşkü'nden TBMM'ye kadar pek çok yerde siyasetin önde gelen isimleriyle buluştu. Devlet Bakanı Şimşek "Kapatma ekonomiyi etkiler'" derken, AKP'li Kınıklıoğlu "Kapatılsak da bağımsız olarak yola devam edeceğiz'" dedi.

Fethullah Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı, merkezi Washington'da bulunan Rumi Forum Fonu, ABD Kongresi'nden parlamenterlerin danışmanlarını Türkiye'ye getirdi. Danışmanlar Çankaya Köşkü'nden TBMM'ye kadar pek çok yeri ziyaret etti.
Ziyaretlerde"AKP kapatılacak mı?"sorusuna yanıt arandı.Heyette ABD Kongresi'nde görevli 12 parlamenterin danışmanı ile bazı yazar ve sanatçılar da yer aldı.

"HER DURUMDA…"
Grubun merak konularının başında AKP hakkında açılan kapatma davası yer aldı.Kongre üyelerinin danışmanlarından oluşan grup TBMM'de temaslarda bulundu.AKP Çankırı Milletvekili ve Dışişleri Komisyonu
Sözcüsü Suat Kınıklıoğlu ile görüşen danışman heyeti, Kınıkoğlu'na kapatma davası konusunda sorular sordu. Danışmanların "Partiniz kapatılacak mı?" sorusuna Kınıkoğlu, "Ya kapatılmayacak, ya kapatılacak ama kimse ceza almayacak, ya da kapatılacak ve ceza alanlar olacak. Biz her durumda bağımsız milletvekili olacağız, yola devam edeceğiz" diyerek mesaj verdi.

"EKONOMİYİ ETKİLER"
Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek ile de görüşen heyet,Şimşek'e de aynı soruyu sordu. 5 yılda yakalanan ekonomik istikrarın önemini anlatan Bakan Şimşek, "Anayasa Mahkemesi'nin kapatma kararı ekonomik istikrarı olumsuz etkileyeceği açık. Son verilere bakıldığında enflasyondaki artış da dünyadaki artışa paralel olarak istikrarsızlığın sonucu" değerlendirmesini yaptı.

Grup daha sonra MHP Ankara Milletvekili Tuğrul Türkeş ile buluştu. Bu görüşmede daha çok Ermeni soykırım iddiaları ve Ortadoğu politikasına yönelik sorular yönelten danışmanlar, Türkeş'ten Ermeni soykırımı olmadığını, ancak ABD'nin bu yalanı kabul etmeye çalışmasının süper güç olma konumuna yakışmadığı yanıtını aldı. Türkeş, "1915'te üzücü olaylar yaşandı,ancak bu asla soykırım değildi" dedi. Türkeş, ABD'li danışmanlara, ABD'nin son yıllarda bölge politikaları nedeniyle
sokaktaki vatandaşta "ABD düşmanlığı" oluştuğunu, ancak Türkiye'de partiler arasında böyle bir şey olmadığını anlattı. ASAM'ı da ziyaret eden ve brifingler alan danışman heyeti, İstanbul'da da çeşitli
ziyaretler gerçekleştirdi. İstanbul'un tarihi ve turistik yerlerini gezen ve yetkililerden bilgi alan heyet, Yazarlar Vakfı'nı da ziyaret etti.

"GÜLEN'DEN TAVSİYE ALIRIZ"
Rumi Forum, 1999 yılından bu yana ABD'de yüksek profilli dinler ve kültürlerarası diyalog etkinlikleri gerçekleştiriyor. Forum, geçen yıl ilk kez düzenlediği "Rumi Barış ve Diyalog Ödülleri" kapsamında
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve İspanya Başbakanı José Luis Zapatero'yu "Medeniyetler İttifakı" projesinden dolayı ödül verdi. Bu yıl İKÖ Başkanı Ekmeleddin İhsanoğlu da ödül verilecek isimler arasında yer alıyor. Rumi Forum ayrıca Amerikan Kongresi'nde düzenlediği iftar yemekleri ile her yıl Washington'da politikacı,bürokrat, büyükelçi ve din adamlarını bir araya getiriyor.

Rumi Forum Başkanı Dr. Ali Yurtsever, GazetePort'a yaptığı açıklamada, "Her sene 5-6 gezi yapıyoruz. Kanaat önderleri ve akademisyenleri Türkiye'ye getirip her gezide Türkiye hakkında yanlış kanaatleri kırmak, düzeltmek kültürlerarası köprü kurmak istiyoruz.
Her gelen Türkiye ve tarihi doğal güzellikleri ve diğer özelliklerini beğenip ayrılıyor. Bugüne kadar 150 civarında kişi geldii" dedi.
Yurtsever, Fethullah Gülen ile ilgili olarak da "Sayın Gülen, onursal başkanımızdır. Tavsiyeleri oluyor. Bu doğrultuda, dünya barışına ulaşmaya çalışıyoruz" diye konuştu.
GazetePort
*********
ABD'DE, DECCAL'A KARŞI DURAN MEHDİ,BAŞBAKANA BARIŞ ÖDÜLÜ VERDİ!!!

http://ahmetdursun374.blogcu.com/tayyip-odul-aldi-abd-de-deccal-a-karsi-duran-mehdi-ye-v/1204760
***********
GULEN INSTITUTE . . .
http://guleninstitute.org/

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 10.465
  • Puan: +32/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
VAHABİ YOBAZ DER Kİ
« Yanıtla #3 : Nisan 01, 2009, 11:05:18 ÖÖ »
VAHABİ YOBAZ DER Kİ

BİR YAŞINDA OLSA BİLE !!!!
KÜÇÜK KIZLARLA EVLENEBİLİRSİNİZ ...

Türkçe alt yazılı izleyiniz...
http://videonuz.ensonhaber.com/haber-18575-iste-vahhabi-kafasi.html

Çevrimdışı *POYRAZ

  • KATILIMCI
  • **
  • İleti: 764
  • Puan: +37/-0
  • Cinsiyet: Bayan
Ynt: Risale-i Nur denen kepazelik.
« Yanıtla #4 : Nisan 01, 2009, 12:13:59 ÖS »


Birde bu Humeyni asiklari katagorisine ve degisik gürühlarda laik,
Türkiye  topluma dis bileyenlere  sormak lazim...

Kadin!
Bir yasina gelen bebegini bu adamlara seks aleti olmak üzere vermeye hazir misin?
Baska bir babadan edindigin evladini ikinci bir kocaya gittiginde, kendine   kuma etmeye hazir misin?
Kadin sünnetini bilir misin,nasil yapildigini..?
Penis hegamonyasinin ne demek oldugunu tahmin edebiliyor musun,
hülle denen olayin ne oldugunu,seni nasil pazarladigini,asagiladigini?






Anladik ki,
bir adin boz atli Hizir
Bir adin Mustafa Kemal
Gayri alnimiza,
daga tasa yazilir

Ya Ölum Ya Istiklal.

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 10.465
  • Puan: +32/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
RİSALE-İ NUR'U İLKOKULDA TANIDIM/“Ağabeyler Anlatıyor”
« Yanıtla #5 : Ekim 15, 2009, 11:45:26 ÖÖ »
RİSALE-İ NUR'U İLKOKULDA TANIDIM

İbrahim Canan'ın son röportajı

Geçirdiği trafik kazası vefat eden Prof. Dr. İbrahim Canan, son röportajını “Ağabeyler Anlatıyor” kitaplarının yazarı Ömer Özcan'a vermişti.


Serinin 4. kitabıyla ilgili çalışmalarını sürdüren yazar Ömer Özcan, İbrahim Canan ile ilgili bölümünü ilk defa Risale Haber okuyucuları için paylaştı.

Prof. Dr. İbrahim Canan, Konya'nın Ermenek ilçesinin Karapınar köyünde 1940 yılında doğmuştur. Talebimiz üzerine Üstad Bediüzzaman hazretleriyle alakalı hatıralarını anlatmış ve kamera çekimlerine izin vermiştir.

İbrahim Canan, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Tarihçe-i Hayat kitabının son sayfalarında neşredilen fotoğrafı -19 yaşında iken- çeken büyüğümüzdür. Fotoğrafın ilginç bir hikâyesi var… Said Özdemir ağabey ile beraber planlayarak gerçekleştirmişler bu çekim işini. Bu ölümsüz fotoğraf karesinin kamera arkasını bütün ayrıntılarıyla kendisine sorduk; hadiseyi adeta yeniden yaşayarak anlattı bize…

İbrahim Canan hocamızın Bediüzzaman hazretleriyle alakalı diğer hatıralarını da kaydettik. Daha ilkokul çağlarından itibaren Üstad Bediüzzaman'ı ve Risale-i Nurları tanıyan İbrahim Canan, geminin kazan dairesinden veya mutfağından yetişmiş ilahiyatçı bir ‘Nur Hadimi.' Başta Risale-i Nur eserlerinin teksir işlerinde olmak üzere neşriyat yoluyla yaptığı çok hizmetler var. Mübağalasız üç düzineden fazla yayınlanmış kitapları ve muhtelif gazete ve dergilerde neşredilmiş sayısız makale ve yorumları var. Eserleri, daha çok Risale-i Nur'un verdiği şuur ve birikime göre hazırlanmış… Kitaplarının çoğu “İslam'da Çocuk Terbiyesi” üzerine… Birçoğu da “Bediüzzaman ve Risale-i Nur” hakkında…

Çok üretken bir ilim adamı olan İbrahim Canan hocamız, 18 Ciltlik “Hadis Ansiklopedisi Kütüb-i Sitte” isimli muazzam eserin hazırlayıcısı. Bugün on binlerce ev, kütüphane, cami ve işyerlerinde gördüğümüz bu kıymetli eseri Zaman gazetesi her okuyucusuna ücretsiz olarak dağıtmıştır.

Bu bereketli akademisyen, Prof. Dr. İbrahim Canan üniversite hocalığı, fakülte dekanlığı ve üniversite rektörlüğü de yapmıştır. Şimdi emekli olarak ilmî çalışmalarına İstanbul'da devam etmektedir.

İlmî enaniyetten veya havf damarından veyahut da başka sebeplerden dolayı uzun yıllar -belki de hala- Bediüzzaman ve eserlerine mesafeli duran ilahiyatçı hocalar dikkate alındığında, İbrahim Canan gibi ‘nadir'lerin kıymeti herhalde daha iyi anlaşılacaktır.

Bize vakit ayırdığı için kendisine teşekkür ediyorum. (Hatıralarını yazdıktan sonra bizzat kendisi tashih ve teyid etmiştir.)

İbrahim Canan anlatıyor:

1940 senesinde Konya'nın Ermenek kazasının Küçük Karapınar Köyünde doğmuşum. Küçük Karapınar yakınındaki köylerle birlikte önce kasaba daha sonra da Sarıveliler ilçesi olmuştur. Halen nüfus kaydımız oradadır. İlkokulu köyümde, liseyi 1958'de Konya'da bitirdim. Liseyi bitirdikten sonra aynı sene Ankara İlahiyat Fakültesine kaydoldum ve 1962'de diplomamı aldım. İki sene öğretmenlik yaptım. 1966'nın sonunda askerlik görevimi tamamlayıp döndüm. Akşehir'de tekrar öğretmenliğe başladım. Babamın ısrarı ile yurtdışı doktora eğitimi için imtihana girdim. Aslında pek istekli değildim, hazır da değildim. İmtihana girmeden önce elimde bazı tefsir kitapları vardı; onlara biraz baktım, tevafuk eseri o baktığım yerlerden çıktı sorular. Kazandım. Sonra Fransızca imtihanı yaptılar, yüksek bir puanla onu da kazanmışım. Doktora için 1967'de Fransa'ya gittim, 1971'de Ülkeme döndüm. Yalnız doktora kayıtlarımın içine bir yıl da ‘Arapça Kayıtları Araştırma' diye bir fasıl koydurmuştum. O arada bir sene de Tunus'ta kalmış oldum. Böylelikle Devletimiz bize sahip çıkmıştı. Bu sebeple bu devlete ve bu millete hizmet lazım diye bir minnet duygusu taşıyorum hala içimde.

1973'de Erzurum İslami İlimler Fakültesinde hocalığı başladım. 1978'de doçentliğimi, 1989'da da profesörlüğümü orada tamamladım. Aynı fakültede bölüm başkanlığını üstlendim. 1993'de Harran Üniversitesinde üç yıl Dekanlık yaptım. Dekanlığımı tamamladıktan sonra aynı sene Bakü Kafkas Üniversitesine Rektör olarak gittim. Bu Üniversite Fethullah Gülen Hocaefendinin himmeti ve teşviki ile açılmıştı… Rektörlük teklifi geldiğinde ailevî sebeplerden dolayı –çocukların eğitimi gibi- biraz tereddüt geçirmiştim. O sırada Üstadı rüyamda görünce kabul ettim ve bir buçuk sene Bakü'de bu görevi yaptım.

Yayınlanmış kitaplarım

Şimdiye kadar basılmış kitaplarımı soruyorsun. Bilgi vereyim:
Yurt dışında iken “Peygamberimizin tebliğ metotları” diye bir çalışma yaptım. Doçentlik tezimde “Peygamberimizin Sünneti ve Terbiye” konusunu işledim. Bu çok ciddi bir çalışma olmuştu. Batıdan ve Mısır'dan bile kitaplar getirterek çalıştım. Bu sırada bir müşahedem oldu; maalesef Mısır'daki Peygamberimizin eğitim ve terbiye metoduyla ilgili kitapların neredeyse tamamı batıdan tercüme edilmiş.

Sonra “Kur'an ve Çocuk” diye bir kitap yazdım. 1979 yılı çocuk yılı olarak ilan edilmişti. O sene epey çalışmalarım oldu ve “İslam'da Çocuk Hakları” diye bir çalışmam daha ortaya çıktı. Sonra “İslam'da Temel Eğitim” diye bir kitap daha çıkardım. Osmanlılar zamanında tab edilen “Ahkâm-ı Sığar” diye bir kitabı tercüme ederek tekrar tab ettirdim. “Hz. İbrahim'den Mesajlar” diye bir çalışmam daha oldu. “Bediüzzaman'dan Çözümler”, Risale-i Nur ışığında Alevilik-Sünnilik.” Ve daha birçok kitap…



(İbrahim Canan, Ömer Özcan'ın sorularını cevaplandırırken...)

Sonra hepinizin bildiğini zannettiğim 18 ciltlik “Hadis Ansiklopedisi Kütüb-ü Sitte” çalışmamız oldu. Zaman Gazetesi bunu promosyon olarak her okuyucusuna verdi. Yüz binlerce dağıtılmış oldu. Bu kitaplarda bazı Hadislerde Fethullah Gülen Hocaefendinin açıklamalarını koydular. Bunu bana haber verdiklerinde ben memnuniyetimi belirttim ve dedim ki: “Benim üslubum zaten tekniktir, kurudur, edebiyatçı değilim ben. Hocaefendinin mükemmel edebî üslubuyla destek vermesi benim için bir iftihar vesilesidir.” Öyle de oldu… Son eserim “Bediüzzaman'ın Fikrî Programı Üzerine Bir Analiz”dir.

RİSALE-İ NUR'U İLKOKULDA TANIDIM

Ben Ortaokulu Ermenek'te babamın halasının oğlu Ali Kaynak amcanın evinde kalarak okudum. Sonradan Üstadın kardeşi Abdülmecid Nursi'nin kızı ile evlenecek olan İbrahim Kaynak'la beraber kaldık orada. Ali Kaynak, Zübeyir ağabeyle hem meslektaş, hem de hemşeriydi. Yani ikisi de Ermenekli ve PTT memuru... Üstelik Urfa'da aynı PTT'de beraber çalışmışlar. Risale-i Nur'u Zübeyir ağabeyden öğrenmiş olan Ali Kaynak amca, evinde kalırken bize de anlatmıştı. O tarihlerde Ermenek'te PTT memuru idi. Dolayısıyla ben daha ilkokul talebesi iken, 1953'de, Bediüzzaman ismini duymuş oldum. Henüz kitaplarını okuduğumuz yok ama sadece büyük bir zat çıkmış diye duymuş oldum. Ali amca Risaleleri heyecanla yazardı. Onun ihlâsla yazması bana o kadar çok tesir etmişti ki, o yaşta eski yazıyı bilmediğim halde, resim yapar gibi taklit ederek ben de yazmıştım yani.

1954 senesinde ortaokulu da Ermenek'te başladım. 1955'de Orta ikinci sınıfı okurken Konya'ya göçtük ve orada Konya Lisesine gittim. Orada da Risale-i Nur ile alakalı ağabeylerle irtibat kurdum. Dr. Sadullah Nutku, Said Gecegezen, Mehmet Parlayan, Mazhar İyidöner ve Zübeyir ağabeye Risaleleri tanıtan Rifat Filizer vardı o zaman Konya'da. Risale-i Nur'u o tarihlerde bu ağabeylerle beraber okumaya başladım.

Hatta Filizer ağabeyle ilgili bir hatıramı anlatayım: Ben Ankara İlahiyatta okurken bir ara Konya'ya gelmiştim. Baktım Rifat Filizer ağabey diğer ağabeylere kafası bozulmuş, kızmış, ciltli kitaplarını bir koli yapmış ve satılığa çıkarmış. Hüsrev ağabeyin el yazması Osmanlıca eserlerdi… Bunları ben alayım ağabey dedim. Ucuz fiyata hem de taksitle bana verdi. Ama nasıl seviniyorum bilemezsin. Yalnız 1971'de ben yurt dışında iken babam rahmetli, o baskınlar döneminde korkmuş ve onları toprağa gömmüş. Maalesef kitaplar çürümüş orada. O zamanlar bir de Üstadın Kardeşi Abdülmecid Efendi ile iyi görüşürdüm. O Konya'da ikamet ediyordu. Abdülmecid ağabey Üstadın kabirden çıkarılma hadisesini teker teker bana anlatmıştı. Ama bunları yazmayı ihmal ettim.

RİSALE-İ NUR KİTAPLARI SIFIRA YAKIN HATAYLA BASILIRDI

1958'de Ankara İlahiyat Fakültesine başladım. O tarihte Ankara'da, -belki de Türkiye'de- ilk ve tek bir tane talebe dersanesi vardı… O da Cebeci'de… Çok dik bir yokuşun sonunda… Biz oraya “Dermankesen Yokuşu” derdik. Orada Ankara Hukuk Fakültesinde okuyan rahmetli Atıf Ural kalıyordu. Ben de orada onların yanında kalmaya başladım. Biz daha sonra burayı bırakıp, Hukuk Fakültesinin 50-100 metre kadar yakınında başka bir yer tuttuk. Orada dördü Kastamonulu olmak üzere yedi arkadaş kalmaya başladık. Haftada iki gün sohbet olurdu bu dersanede. Atıf Ural, Üstad'ın emriyle, 1956'da Sözler'i yeni harflerle matbaada ilk defa tab eden ağabeyimizdi. Sonra savcı oldu ve genç yaşta vefat etti.

Ankara'da Risale-i Nur neşriyatının başında Said Özdemir ağabey vardı. Mektubat kitabının basımında kendisine yardımcı olduk biz. Said Özdemir ağabeyin Ulus'ta neşriyat yeri Murat Lokantasının üstündeki dersaneydi. Oraya gider Said ağabeye neşriyatla ilgili yardımlarda bulunurduk. Forma falan kırardık. Bilhassa matbaadan getirip götürme şeklinde de yardım ederdik. Bu hizmeti daha çok beraber kaldığım Senirkentli Hüseyin Aşçı ile yapardık. Birlikte kaldığımız diğer arkadaşlar ise başka türlü talebe hizmetlerine bakarlardı.

Said ağabey, birkaç nüsha numune forma çıktığı zaman bunları Isparta'ya Üstada gönderirdi. Evet, önce birkaç nüsha basılır, Üstad tashih ettikten sonra 5 bin adet gibi basılırdı. Böylece sıfıra yakın hata payıyla basılırdı kitaplar. Yalnız çok dikkatli tashih edilirdi. Üstad tashihata çok önem verirdi. Ankara'da İhtilaflı bir durum çıktığında, Isparta'ya Üstad'a havale edilirdi işler. Şunu bilhassa belirtmek istiyorum; Risale-i Nur değiştirilmiş falan gibi laflar asla doğru değildir. Üstad hayatta iken Risalelerin tamamı çok dikkatli tashih edilerek yeni yazıyla basılmıştır. Üstad “tamam basın” dedikten sonra basılmıştır.

O zaman şimdiki gibi bilgisayarlar olmadığından, kurşun harfler dizilerek hazırlanırdı sayfalar. Bu sebeple bir kitap için, matbaanın ortasında, sayfalar, koca bir kurşun yığını oluştururdu. Üstad'dan da formalar hemen gelmezdi. Her sayfa, kurşun yığınları halinde bağlanır, matbaada bekletilirdi. Hatta illallah etmiştir matbaacılar. “Yahu niye bastırmıyorsunuz, bastıracaksanız bastırın artık bunları” diye sızlanırlardı. Tabi adamın kurşunu da bağlanmış oluyordu. Çünkü onları bastıktan sonra kurşunları eritip, harf kalıplarında yeniden dökmesi lazımdır. Ama tashih illa tashih ve Üstadın onayı…

En son basılan kitap Sikke-i Tasdik-i Gaybi'dir. Hatta baştan Üstad, bu kitap mahremdir, tenkit edilir diye müsaade etmemişti. İstanbul'daki ağabeyler, Üstad'a “basalım Üstadım” diye ısrar edince, Üstad da “peki” dedi ve Ankara'da basıldı.

KAÇIRDIĞIM BİR FIRSAT VE ÜSTADIN BİR KERAMETİ

Sene 1959. Bir gün Said ağabey bana, numune için basılan formaları “Üstad'a sen götür” diye teklif etti. Biz o sırada 170 lira burs alan talebelerdik. Bu para azami iktisatla ancak yetiyordu. Tahsil hayatım boyunca pederden 5 kuruş bile para gelmemiştir bana. Parasızlıktan o gün gidemedim ben. Ama çok büyük bir hata etmişim, bunu şimdi anlayabiliyorum… Bir fırsat kaçmıştı...

Ben o formayı götürmeyince Senirkentli Hüseyin Aşçı götürdü Isparta'ya. Üstad tam evinden çıkıp arabasına bineceği sırada görmüş onu. Hüseyin daha evvel de gittiği için hemen tanımış. “Kardeşim ben seni arabayla gezdirecektim ama senin trenin kalkıyor, hemen git, ben seni sonra gezdiririm” demiş. Hakikaten Hüseyin: “İstasyona geldim, hareket memuru düdüğü çaldı, tren yürümeye başladı, son anda yetiştim” diye gelince anlatmıştı bize.

Şimdi anlatacağım hadisenin devamı çok önemli:
Aradan birkaç ay geçmişti… Bir gün bizim Hüseyin eve gelmekte gecikti. Saat 11.00 gibi oldu, geldi. Kastamonulu Veli Işık Kalyoncu vardı beraber kaldığımız; kapıyı o açtı. Hüseyin içeri girdi. Hüseyin'in lakabı, boyu küçük olduğu için aramızda “Küçük Komutan”dı. Şunu yapın bunu yapın diye emrederdi. Veli “hayrola Küçük Komutan bugün sekiz köşesin, ne oldu” dedi; ama istihzai bir üslupla. Hüseyin tıknaz iri gözlü bir arkadaştı. Baktık gözleri iyice irileşmiş, kendinden geçmiş vaziyette. “Üstad arabaya bindirdi beni, Üstadın arabasına bindim ben” dedi. Ve şöyle devam etti: “Ulusta yolda giderken bir araba önümden geçti ve az ileride durdu. Baktım birisi el ediyor beni çağırıyor. Gittim bir baktım ki, bana gel diye işaret eden Üstad…”

Hüseyin'i o gün arabasına alan Üstad, Onu Ankara Kalesine götürmüş ve orada gezdirmiş. Buradan şunu anlıyoruz; Üstad bir şey söyledi mi mutlaka yapar. Nitekim aylar önce vermiş olduğu sözünü bu şekilde tutmuş oluyordu... Hem de bir keramet olarak… Ben buna şahidim.

Ben daha sonraları Hacı Bayram Camii civarındaki 27 nolu dersanede –ki Üstadın vefatından sonra Bayram Yüksel ağabey burada kalmıştı- bir müddet Binbaşı Hayri Bey ile kaldım. Isparta'dan mumlu kâğıda yazılmış sayfaları gelir, orada teksir ederdik. Sonra aramıza İstanbul'dan Abdülvahid Mutkan katıldı, üçümüz teksire devam ettik.

ZÜBEYİR GİBİ KABUL EDİYORUM

Üstad 1959'da Ankara'ya gelmişti. Emek Mahallesinde Üstada bir yer tutuldu ve döşendi. Hatta Üstad gelmeden bir gece önce orada kaldım ben. Said Özdemir ağabey tutmuştu evi.

Biz Üstad'ı karşılamak için, Kızılcahamam yolunda Ankara'ya girişte beklemeye başladık. Polisler de haber almış, onlar da bekliyordu. Arabanın dışına çıktığımız için bizi fark ettiler, tanıdılar ve durdular. Ayaküstü bir iki konuşuldu. Hüsnü ağabey şofördü. Sonra bir gazladı, bizim araba onun yanında yaya kaldı. Polislerin arabası da yaya kaldı, onlar da yetişemediler. Sonradan anlattılar bana; orada Üstad, “bu kimdir?” diye beni sormuş. “Zübeyir'in hemşerisi Ermenekli İbrahim” demişler. “Onu Zübeyir gibi kabul ediyorum” demiş. Yalnız Üstad, o sırada, Emek Mahallesinde tutulan eve değil de otele indi. Ulus'taki Beyrut Palas Oteline… Otelde Üstad'la görüşmek için adeta kuyruğa girdik. Yalnız çok gelen giden vardı; polis de çok baskı yapıyordu. Bize sıra gelmeden Üstad ayrıldı. Polisler zorladı, emniyetin baskısıyla bu ziyaret kısa sürdü.

İşte bu ziyaret az evvel anlattığım Hüseyin Aşçı'yı gezdirdiği zamanki seyahatidir…

TARİHÇE-İ HAYAT'TAKİ FOTOĞRAFIN KAMERA ARKASI

Lisede okurken amatör olarak fotoğrafçılık yapardım ben. Bir fotoğraf makinem vardı benim. Fotoğraf nasıl çekilir öğrenmiştim. Fotoğrafları tab ettirmeye gittiğimde fotoğrafçı bana; “güneşi arkana al, ışığa doğru çekme, ayarları şöyle yap böyle yap” diye öğretirdi. O zamanki makineler şimdikiler gibi otomatik değildi tabi. Elle ayarlamak lazım her şeyini.

Sene 1959. Üstad Ankara'da. Said ağabeye dedim ki: “Üstadın fotoğrafını çeksem?” “Olur” dedi. “Sonra Üstad darılmasın bize” dedim. “Yok, darılmaz” dedi. “Ama Üstad geldiği zaman arabaya kadar şemsiyenin altına alınıyor, fotoğraf çekilmesine müsaade edilmiyor” dedim. Said ağabey “Bediüzzaman fotoğrafçılara poz veriyor, hoşuna gidiyor, nefsanî oluyor gibi bir duygu vermemek için, herhalde onun için müsaade etmiyordur. Aslında Üstad fotoğrafa karşı değildir. Biz de senin gibi zannediyorduk. Hatta Tarihçe-i Hayat ilk olarak 1956'da neşredildiği zaman fotoğraf koymamıştık. Üstad ‘Fotoğraf niye koymadınız' demiş. Ondan sonra koyduk .” (1) Said ağabey bu şekilde cesaretlendirince ben Üstad gücenir, günahkâr olurum diye olan düşüncemi atmış oldum. Sonra Said ağabey “ben de sana yardımcı olurum” dedi.

Ondan sonra biz hazırlığımızı yaptık. Ben Beyrut Palas Otelinin önünde beklemeye başladım. Üstad üst katta kalıyordu. Orada lobi dedikleri hol gibi bir yer vardı. Hatta orada holün karşısında helâ vardı. Holü geçince helâya varılıyordu. Otel deyince şimdiler aklınıza gelmesin. Odasında helâ olan Lüks bir otel değildi. Ben sonra o lobide bekledim Üstadı. Bu anlattıklarım gece oluyor. Bir ara Üstadın helâya geçtiğini gördüm, ama orada fotoğrafını çekemedim.

Sabahleyin Üstad gidecek diye haber geldi bize. Ben Üstadın odasının kapısının önünde beklemeye başladım. Said ağabeyle de anlaştık. Üstad kapıdan çıktı. Çıkar çıkmaz şöyle etrafa bir baktı. Yanı başında solunda Tahsin Tola ağabey vardı. Arada bir kişi daha var, ben onun yanında üçüncü şahıs olarak varım. Üstad Tahsin Tola ağabeyi görür görmez elini uzattı, başını okşadı, omzunu sıvazladı. Üstadın oradaki şu konuşmasını çok iyi hatırlıyorum. Ona, “sen Risale-i Nur'un basılmasına hizmet ettin, bundan sonra da hizmet edeceksin; Tevafuklu Kur'an basılacak bundan sonra; Onun tab'ı için 6666 lira para ayırdım” dedi. Yalnız Necmeddin Şahiner bunu, 6666 lira parayı elden verdi diye yazmış, doğrusu budur. O hatayı da burada tashih etmiş olalım. Biz bu para ayırma işini daha evvel de duymuştuk aslında, ama bu sefer Üstattan kulağımla bizzat duymuş oldum. O arada ben de Tahsin ağabeyin yanından şöyle başımı Üstad'a doğru uzattım, ama olmadı. Bize okşaması nasip olmadı uzakta kalmıştım.

Baktım Üstad hareket etmek üzere; ben hemen kalabalığı yarıp koştum çıktım. Makine yanımda tabi… Hemen mesafe, ışık ayarlarını yaptım. Bu hareketli olacak diye makinenin hareket ayarını da yaptım. Üstad merdivenden inerken kollarına girdiler ve inmeye başladılar. Said Özdemir ağabey beni görünce “Üstadım!” diye dikkati çekti. Üstad hemen başını kaldırıp baktı. Yoksa Üstadın yüzü, gözleri aşağıda olacaktı. Çünkü o anda başı öne eğikti. O anda deklanşöre bastım. Resme, Üstad'a dikkatli bakarsanız bunu anlarsınız. Said ağabeyin ağzından da tebessümünden de anlayabilirsiniz. Bir tane poz alabildim. Bana daha fazla niye çekmedin diyorlar. İkinciyi almak için makineyi tekrar kurup hazırlamak lazım. Üstad bir taraftan yürüdüğü için ikinci pozlara fırsat kalmadı. Fakat fotoğraf o kadar net çıktı ki; hâlbuki bulanık, karanlık bir gündü. Flaş falan da yoktu makinede. Neyse Üstad hiçbir şey demeden yürüdü gitti... Makinenin markası “Light” olacaktı galiba. Maalesef o fotoğrafın filmi evde vardı, şimdi bulamıyorum, kayboldu.

Fotoğraftakiler: Bediüzzaman Said Nursi; Said Özdemir; elinde sepet olan hizmetin minibüsünün şoförü Hulusi Ok; yanındaki astsubay Hasan Okur; Üstadın arkasındaki Mehmet Günay Tümer Kastamonulu, beraber kalmıştık, Prof. Oldu, trafik kazasında vefat etti; Ali Rıza Öztürk; arkada sadece başı görünen Abdülkadir Denizlioğlu, sivil polis, irtica masası şefi, aslında o, çok da menfi bir adam değildi ama bizi bir zaman sabaha kadar Emniyet Müdürlüğünde bekletmişti; onun yanında başı öne eğik olan ….

Erzincanlı Refet Kavukçu vardır ressam ve hattat. O Risale-i Nur'dan büyük levhalar yapmış ve Ankara Belediye otobüslerinde bunlar asılıp teşhir edilmişti. Bunlardan iki tanesi de Ankara Tren Garına asılmıştı. “Dur Yolcu…” diye. Ben bunlarında fotoğrafını çekmiştim. Fakat birini zayi ettim birisi duruyor.

Dipnot:

(1) Tarihçe-i Hayata konulan bu fotoğraflar meselesini “Ağabeyler Anlatıyor 1” kitabımın çalışmaları sırasında yıllar evvel rahmetli Mustafa Cahid Türkmenoğlu ağabeye sormuştum. Şu şekilde cevap vermişti: “Tarihçe basılırken Said (Özdemir) kardeşe Badıllı'dan (Abdülkadir Badıllı-Urfa) bir fotoğraf geldi. Said kardeş de matbaada ekseri ben bulunduğumdan fotoğrafı bana verdi: “Bu fotoğrafı kitaba koy” dedi. Tamam dedik ve ilgili bir yere kitaba koydum. O formayı da Üstad'a ben götürdüm.”

“Üstad'la beraber bu Tarihçe-i Hayat kitabını tashih ederek okurken o sayfaya geldik. Üstad fotoğrafa baktı baktı “Bu Said değil” dedi. Meğerse o fotoğraf Üstad'a aid değilmiş. Badıllı Üstad'a aid diye resmi birinden almış, Said Özdemir'e göndermiş. O da “Üstad'ın resmidir bas” diye bana verdi. Yani hiç birimizde kabahat yok. “

“Eyvah yanlış basmışız deyip ben hemen Ankara'ya döndüm ve o formaların iki sayfalarını kitaplardan çıkarttık, Üstad'ın esas resmini koyduk. Aslında ilk baskılarda fotoğraf koyamadık, çünkü bazı yerlerden “caiz değil hadîs var” diye tenkid geliyordu. Fakat gönlümüz de basmak istiyordu. Onun için bazı boy fotoğraflarını kuşe kâğıdına bastık, fakat kitaba ilâve etmedik. Bu sefer kitabı “Mehmed Emin Birinci” götürdü Üstad'a. Üstad kitabı karıştırırken: “Burada Said'in resimleri olacaktı” demiş. Hemen kuşe kâğıda basılmış ve kitaptaki yerleri belirlenmiş fotoğrafları aralara koyuvermişler. Üstad hiç ses çıkarmamış, yalnız kurşun kalemle fotoğrafların boynuna çizgiler çekmiş. Tabi biz çizgi çekmeden öylece dağıttık kitapları.”

NOT:

1-Röportaj 05.06.2009 tarihinde İzmir'de yapılmıştır.

2-Ağabeyler Anlatıyor kitabı Nesil Yayınları arasında 3 cilt olarak yayınlanmıştır. İbrahim Canan röportajı 4. ciltte yer alacaktır.
samanyoluhaber.com

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 10.465
  • Puan: +32/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Risale-i Nur tahrif mi edildi?Mason Abduh, Said Nursi'nin Üstadı mı?
« Yanıtla #6 : Ekim 22, 2009, 06:03:22 ÖS »
CIA Ajanı Henze:
                  “Atatürkçülük Öldü:Nakşîler,Nurcular İlericidir”
----------

Risale-i Nur tahrif mi edildi?Mason Abduh, Said Nursi'nin Üstadı mı?


“Siz nasıl kalem karıştırırsınız!”

Mustafa Kaplan Bey, geçen haftaki bir yazısında “Risale-i Nurlara el atıldığını ve bazı değişiklikler yapıldığını” yazıyor ve haklı olarak sert bir şekilde de tenkit ediyordu.


Sakarya Üniversitesi hocalarından Sayın Dr. Alaaddin Yalçınkaya da Cemaleddin Efgani isimli eserinde bu değişikliklerden birine dikkat çekiyor. Alaaddin Bey’in ifadeleri şöyle:


“İttihad-ı İslâm (İslâm birliği) ve Cemaleddin Efgani ile alâkalı, Said Nursi’nin de bazı görüşleri vardır. Said Nursi şöyle demektedir:


“… Ben bu ittihadın efradındanım (bireylerindenim) ve bu ittihadın tezahürüne (meydana gelmesine) teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebebi iftirak (ayrılık sebebi) olan fırkalardan değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o Kürtleri ikaz etti. Onlar da ona biat etti. Şimdiki Kürtler o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim (benden önce aynı düşüncede olanlar) Cemaleddin Efgani, Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Süavi, Hoca Tahsin Efendilerle Kemal Bey (Namık Kemal) ve Sultan Selim’dir.”


(Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Tenvir Neşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet.)


Alaaddin Yalçınkaya devam ediyor:


“Said Nursi’nin bu konudaki görüşleri, arada küçük olmakla beraber farklı yorumlara sebep olabilecek diğer bir kaynakta şöyle nakledilmektedir:


“İşte ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim, onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o, vilayat-ı şarkıyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu meselede seleflerim; Şeyh Cemaleddin Efgani, allamelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Süavi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâm’ı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki…”


(Bediüzzaman Said Nursi, İki Mekteb-i Musibet’in Şehadetnamesi, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Aksi Seda Matbaası, Samsun, 1957, s 14-15)


Fark ortada. Birindeki “Kürt” kelimesi diğerinde “vilayat-ı şarkiye” olmuş. Bu durumda, insan “Yoksa Risale-i Nurlarda benzer şeyler yapıldı mı?” diye düşünmez mi? Demek ki, Mustafa Kaplan Bey feveranında yerden göğe kadar haklı…
Bir kelimenin değiştirilmesine bile bizzat Risale-i Nur’un yazarı şiddetle karşı. Bakın:
Mana daha güzelleşiyor diye Fihrist Risalesi’ne yapılan çok küçük bir ilaveye itiraz eden Said Nursi, şiddetli bir tokat aşkettikten sonra, “Titremeliydiniz. Ben dahi (Risale-i Nur’a) kalem karıştıramıyorum. Siz nasıl kalem karıştırırsınız!” demiştir. (ittihad.com.tr sitesindeki 14 sahifelik metnin 6. sahifesi. Aynı cümle Sikke-i Tasdik-i Gaybi’de de mevcut.)


1996 veya 97’de Aksaray Akgün Otel’de Risale-i Nur toplantısı yapılmıştı. Galiba Filistin’den gelen hatipdi; konuşması içinde “Said Nursi, üstadlarım Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Süavi diyor” dedi. Konuşmaları anında tercüme eden Suat Yıldırım Hoca, hatibin bu cümlesini tercüme etmedi. Arkasından, Suriyeli Ramazan el Buti konuştu. İşe bakın ki, bir önceki hatibin söylediğini o da söylemesin mi… Suat Hocamız, Buti’nin o cümlesini de es geçti. Bendeniz, tercümede bazı yerleri niçin atladığını yazıp kâğıdı masaya bıraktım. Suat Hocamız cevap vermek mecburiyetinde kaldı ve “Efendim biz polemik olmasını istemiyoruz” dedi. Hoca kendine göre bu iki ismi yani Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi Said Nursi’nin üstadı olarak göstermek istemiyordu. İyi de, Said Nursi kendisi bu isimleri vermekten çekinmemişse bize ne oluyor!..


Sizin anlayacağınız değerli okuyucular, böyle şeylere şahit oldukça, Mustafa Bey’e bir defa daha ‘haklısın’ demekten kendimizi alıkoyamıyoruz.


16 Mart 2006 Perşembe
(Ali Eren, Vakit)

Ali Eren Bey’in ifade ettiği gibi; her ne kadar Suat Yıldırım polemik çıkmasın diye saklamaya çalışsa da Said Nursi’nin Masonluğu tescillenmiş sapık Abduh’un ve Cemalettin Efgani’nin izinden gittiğini çok iyi biliyoruz. Bu konu ile ilgili makaleleri de yayınlayacağız inşallah.
Kaynak:
http://diyalogcu.wordpress.com/2008/05/08/risale-i-nur-tahrif-mi-edildi-said-nursi-gercekleri/
**************************
Shell neden Risale-i Nur dağıtıyor?
Shell Neden Risale-i Nur dağıtıyor?

----------
"bu millet , hükumet, Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak"
“İnşaallah istikbaldeki İslamiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umûmiyi de temin edecek.” (Tarihçe i Hayat, Birinci Kısım, İlk hayatı)
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=7299.0
------------
ÖCALAN-CİA-NUR CEMAATİ TÜRKİYE YE HAZIRLANAN OYUN
Bediüzzaman'ın bahsettiği Kuran ise denizde mürekkep olsa bunu bitiremiyor.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1587.0
-------------
“Kürdistan'ı kurtaracak Kürtlerdir.Risale-i Nur Kürt'lerin imdadına gönderilmiş.Bizim de devletimiz olsun,dinsiz bir devlet olsun.Şerefime namusuna dinsiz bir devlet bizim Kürtlerin bu halinden hoştur.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2001.0
------------
BÖLÜNMEDE NAKŞİLERİN ROLÜ   9/3/2008
http://ahmetdursun374.blogcu.com/10521321/
------------
Konu ile ilgili arşivimiz...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?board=91.0


Çevrimiçi DerinMavi

  • KATILIMCI
  • **
  • İleti: 65
  • Puan: +18/-0
Ynt: Risale-i Nur denen kepazelik.
« Yanıtla #7 : Aralık 20, 2009, 09:48:44 ÖS »
Öncelikle Ahmet Dursun a teşekkür etmek isterim.Yazıyı okuyupta bir teşekkür etmeyenler adına da.

Amerikayi yeniden keşfetmeye gerek olmamasına ragmen milletimiz bunu israrla yapmaya çalışıyor ve yoldada Amerikanın yolunu bildiğini iddia eden bazılarınca aldatılıyor.Ne yazıkkı bu aldanış zamanla benimsenerek dogma haline getiriliyor ve mutlak gerçekler karşısına ondan daha mutlakmış gibi çıkarılıyor.

İnsanlar risale dedikleri seyi okuyorlar ve bu risaleleri yazan kişinin düşüncelerini kendi düşünceleriymiş gibi savunuyorlar.Açık ve net soylemek gerekirse milletimiz yuce Kuran ı Kerim i Türkçe olarak okursa ortada ne risale kalır ne de nurculuk.Bu ülkenin insanlarinin onurlu bir biçimde yaşamaları için hayatını adamış bir insana iftira ederek dedikodusunu yaparak haksız yere günahına girenler yüce yaratıcıya bunun hesabını elbet vereceklerdir.

Son olarak üstad Aşık Mahsuni Şerif in sözünü hatırlatmak isterim ''Ölüm Allah ın emridir. Ölümsüzlük ise kulun marifetidir''.Yaptıklarıyla gönlümüzde ölümsüzleşen bir lider için ne kadar yakışan bir söz ne dersiniz.Nankörlere duyurulur :D
 
 

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 10.465
  • Puan: +32/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Ynt: Risale-i Nur denen kepazelik.
« Yanıtla #8 : Aralık 21, 2009, 01:55:36 ÖS »
Hepimiz Türk'üz diyemeyenler!

-------------
Hoca Efendinin İşleri

Hoca efendiyi 1978 yılında İzmir Bornova'da bir konuşmasını dinleyerek tanıdım.

Namık Kemal Zeybek

Cami çok kalabalıktı, namazı dışarıda kılabilmiştik. Etkili bir ses, akıcı bir konuşma biçimi ve içtenlik ve bilgi ile dolu bir ders... Cemaat içinde çok fazla üniversite'de yardımcı hocalar vardı. Onlar şimdilerde profesör...
Sonra cemaatin bir dershanesinde yüzyüze tanıştık. Odanın en alt köşesine oturan ve alçak gönüllülükte kendisiyle yarışan hoca efendiyi tanıdık.
Yıllar yılları kovaladı ve Hoca efendi'nin çevresinde binlerce insanın toplandığını duyar olduk. İçinden çıktığı Nur Cemaati içinde seçkinleşen ve önder durumuna geçen bir hoca efendi... Ve onun işaretiyle kurulan eğitim kurumları, dershaneler... Yetişen bir gençlik...
1990'dan başlayan Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinde birdenbire Hoca efendinin öğrencilerinin yeni kurulan Türk Cumhuriyetleri başta olmak üzere Avrasya coğrafyasına yayıldıklarına; okullar açtıklarına, Türkiyeli iş adamlarının oralara akmasına yardımcı olduklarına ve zaman içinde büyük nüfuz kazandıklarına tanık olduk.
Yapılan işler şaşırtıcı ve heyecan vericiydi. Kamu kurumlarının yapamadıklarını 'bir hoca efendi'nin işaretiyle halkımız yapıyordu.
Ama ne yapmak?
Kemiyet artarken, keyfiyetten ödün vermeden... Yani sayı çoğalırken kaliteyi bozmadan... Niteliği nicelik ile dengeleyerek de diyebiliriz. Bilim olimpiyatlarında ve üniversite sınavlarında alınan başarılar ve birkaç dili öğretme becerisi ve Türkçeyi yaygınlaştırma çabaları...
Elbette övdüm, destekledim ve başarılarıyla övündüm...
"Çünkü" diyordum, "Bu başarı aynı zamanda milletimizindir. İnanan ve inandıran bir önder bulunursa halkımızın neler yapabileceği ispat edilmektedir." Ekliyordum: "Tarihte büyük işler yapan milletimizin büyük işler yapmak yeteneğini yitirmediğinin açık göstergesidir bu okullar..."
O zaman öyle diyordum, okullar hakkında hep böyle düşündüm ve bugün de aynı düşüncedeyim...
Sayıları 10'u geçmiş üniversite ve sayıları 1000'e yakın lise ve kültür merkeziyle dünyanın 115 ülkesine ulaşmış bir eğitim gücü oluşturmakla övünmek hakkımız değil mi?
Bunun sonucunda ne mi olur?
"Bütün nefisler ölümü tadacaktır."
Ama yapılan bu büyük çalışmalar elbette boşa gitmeyecektir.
Halaclı Mansur'un yüzlerce öğrencisiyle Türk dünyasına yaptığı çalışmalar boşa mı gitti?
Hoca Ahmet Yesevi hazretlerinin yetiştirdiği; Türk dünyası ve çevre coğrafyaya gönderdiği binlerce öğrenci olmasa Osmanlı gerçeği oluşur muydu?
Hoca efendinin ve öğrencilerinin olağanüstü çabalarıyla oluşan kadroların gelecekte Türk dünyası, İslam dünyası ve insanlık dünyası için 'çok önemli ve çok hayırlı hizmetlere' zemin oluşturacağını düşünüyorum.
Hangi 'hayırlı hizmetlere' mi?
İslam'ın doğru ve aydınlık yüzü doğru temsil edilerek insanlığa gösteriliyor. Bu az hizmet mi?
Başka?
Onu zaman gösterecek ve yaşayanlar görecek...
tr.fgulen.com
***************
Açılım denen şey.

Çevrimdışı Teriyont

  • KULLANICI
  • *
  • İleti: 4
  • Puan: +0/-0
Ynt: Risale-i Nur denen kepazelik.
« Yanıtla #9 : Aralık 21, 2009, 03:10:54 ÖS »
İslami şeriat devletlerinin yeterince geniş sınırları var ançıp halen doymuyorlar, bir de Türkiye'yi bu devletler arasına katmak istiyorlar.

İstiyorlar ki; Doğaya ulayu (ve) bilime dair hiçbir şey merak etmeyen ulayu dinsel metinlerin dışında hiçbir şeyi öğrenmek istemeyen ançıp iman ederek ibadetini eksik etmeyen bir müslüman ülke olsun Türkiye, biz de yasaların çevresini dolanarak yolumuzu bulalım... Bu oyun durdurulmalıdır bir an önce.

Tengriteg:Tengride:Bolmış:Türk:Bilge:Kağan:Bu:Ödke:Olurtum. (Göktürkçe Tamgalar Sağdan Okunur).

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 10.465
  • Puan: +32/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Tutuklamaların Ardındaki Neden Gülen Soruşturması mı?
« Yanıtla #10 : Aralık 23, 2009, 01:08:28 ÖÖ »
Tutuklamaların Ardındaki Neden Gülen Soruşturması mı?

Radikal
TBMM İnsan Hakları Komisyon Üyesi İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanarak Erzurum Askeri Cezaevi’ne konulan Erzincan Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Binbaşı N.E ve Şube Müdür Yardımcısı Üsteğmen E.E. ile Astsubay O.E ’yi dün ziyaret etti. Yaklaşık bir saat süren görüşmede askerler, Ersin’e çarpıcı açıklamalarda bulundu. Askerler, Ersin’e Savcılık sorgusunda kendilerine 2008’de Erzincan’ın Kemah ilçesinde dokuz askerin şehit edildiği olaylarla ilgileri olunup olmadığını sorulduğunu belirtti. Askerler ‘polisin komplo kurduğunu’ öne sürdü.

27 Ekim’de Erzincan Barajı ’nda bulunduğu iddia edilen askeri mühimatla ilgili olarak Özel yetkili Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal soruşturma başlattı. Soruşturma sonucunda Şanal, 18 Kasım’da Jandarma İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Üsteğmen E.E ile Astsubay O.E ’yi gözaltına aldı. Savcılık, 20 Kasım 2009’da ise iki askeri tutuklattı. Savcı daha sonra 25 Kasım’da Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Binbaşı N.E ’yi gözaltına aldı. N.E de 27 Kasım tarihinde tutuklanarak Erzurum Askeri Cezaevi’ne konuldu. Önceki gün aynı soruşturmada tutuklanan üç MİT personelini ziyaret eden CHP’li Ersin dün Erzurum Askeri Cezaevi’ndeki istihbaratçıları ziyaret etti. Milli Savunma Bakanlığı ’nın verdiği izin sonrasında gerçekleşen görüşme bir saat sürdü.

Erzincan Baraj Gölü’nde bulunan bombalarla ilgilerinin bulunmadığını Ersin’e aktaran askerler, “Bombaları polisin koyduğunu düşünüyoruz. Bize açık bir komplo var. Biz istihbarat birimi olarak polisin bu komplosunu açığa çıkarmak üzereydik. Zaten Jandarma bölgesinde bir polis aracının dolaştığını tespit etmiştik. Hemen ertesi gün adamın biri ‘Bomba buldum’ diye ihbarda bulundu”diye konuştu. Radikal ’e bilgi veren yerel yetkililer ise baraj gölünde bulunan malzemelerde Emniyet Genel Müdürlüğü yazısı bulunduğu iddia etti.

Neden Gülen soruşturması mı?
Askerler Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sürdürdüğü Fethullah Gülen cemaatine yönelik soruşturmanın etkisizleştirilmek için tutuklanmış olabileceğini de belirterek “İstihbarat birimi cemaatler üzerinde uzmanlaşmıştı. İsmailağa cemaatinin ardından Gülen cemaati soruşturması genişleyebileceğinden çekindiler. Ve bunu engellemek adına böyle bir komplo kurulmuş olabilir ”diye konuştu.
Askerler bürolarındaki aramaların da usulsuz olduğunu Ersin’e aktararak “Savcı genel arama kararıyla geldi. İstihbarat birimi için arama yoktu. İtiraz üzerine savcı resen arama kararını verdiğini söyledi ve odalarımızı aradı”dedi. Askerler arama, sorgulama ve tutuklama kararının veren kişinin aynı hâkim olmasının ilginç olduğunu dikkat çekti.

‘Cüppelisiniz üşümezsiniz’
Ersin’e askerler Savcılık sorgusunda 2008 Ağustos’un da Erzincan Kemah’ta terör saldırısı sonucu dokuz askerin şehit edildiği olayda sorumluluklarının olup olmadığının sorulduğunu belirtti. Savcı “Bu olayı siz mi yaptınız ” sorusuna sert tepki gösteren Binbaşı N.E “Sizden iğreniyorum. Nasıl emrimdeki askerleri öldürdüğümüzü düşünebilirsiniz “dediği belirtildi. SorgudaN.E ile savcı Osman Şanal arasında sert tartışmalar yaşandığı da öğrenildi. Sorgu sırasında N.E “Burası soğuk ama siz üşemezsiniz çünkü siz cüppelisiniz” dediği de öğrenildi. Askerler “Sadece Ergenekon üyeliğiyle tutuklandık. Hangi fiilden soruşturmanın içine alındığımızı bilmiyoruz” diye konuştu. Askerler gizlilik kararı kendilerine tebliğ edilmediği için itiraz haklarını kullanamadıklarını ifade etti. CHP’li Ersin ise görüşmelerden sonra “Dinlediklerim karşısında dehşete düştüm. Olayların kökeninde cemaat soruşturması var” dedi.

Çevrimiçi ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 10.465
  • Puan: +32/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Türkiye'de petrol uğruna kimler öldürüldü?
« Yanıtla #11 : Ocak 17, 2010, 04:14:33 ÖS »
Türkiye'de petrol uğruna kimler öldürüldü?

Shell'in Türkiye eski Genel Müdürlü Anthony Hages: ''ABD Petrol şirketleri bilirler ki, Türkiye 'Petrol Okyanusunun üzerinde oturmaktadır.''

“Bir damla petrol bir damla kandan daha kıymetlidir”
W.Churchill
-----------
Petrolün tarihçe özetini şu yazımda bulacaksınız.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3646.0
----------
Not:Shell neden Risale-i Nur dağıtıyor?
İzlenceyi Risale-i Nur tahrif mi edildi?Mason Abduh, Said Nursi'nin Üstadı mı? (http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1427.msg13572#msg13572) bölümünde bulabilirsiniz.

A.Dursun
--------------

Dünyada, petrol rezervlerinin haritasını kanla çizen küresel güçler, ''Türkiye'de petrol var'' diyen önemli sahışları bir bir ortadan kaldırıyor.
Muammer Aksoy, İhsan Güven, Altan Duransoy, Raif Karadağ ve Cudi Dağı'nda petrol arayan 6 mühendis'in öldürülmesinin ardındaki sis perdesi aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hala kalkmadı.
 
Faili meçhul olarak arşivlerde yerini alan bu cinayetlerin, failleri gerçekten meçhul mü?
Yoksa bu insanların öldürülme sebepleri, bu topraklarda 'petrol var' deyip girişimde bulunmaları mı?

Evet, maalesef, Türkiye'nin zengin petrol yataklarına sahip olduğunu ve bu gerçeğin birileri tarafından gizlendiğini söyleyenler yine o 'birileri' tarafından bir bir susturuluyor.

Bu konudaki en önemli örnek; Türkiye'nin petrol zenginlikleri konusunda yaptığı derin araştırma ve analizlerini kamuoyu ve devlet kademeleriyle paylaşan emekli kıdemli binbaşı İhsan Güven'in öldürülmesi olayı.

Türkiye'nin önemli hidrojeolog ve yer altı suyu doktorlarından birisi olan İhsan Güven, geçtiğimiz senelerde Tuzla'daki evinde başına sıkılan tek kurşunla öldürüldü.
Gazete ve televizyonların öldürülme sebebi olarak başka kılıfları ortaya attığı bu cinayetin perde arkasında, kara altının arkasındaki kara güçlerin bulunduğuna şüphe yok.

Bugün İhsan Güven'in yetiştirdiği ve petrol konusunda derin
bilgilere sahip bazı isimlerin ''konuşamaz'' hale gelmesi de, İhsan Güven cinayetinin çaydırıcı etkisiyle izah edilebilir ancak.
Çünkü Güven; petrol konusunda yaptığı her çalışmayı, devlet kademeleriyle paylaşan ve bu yönüyle milli devlet politikasının şekillenmesine katkıda bulunan bir isimdi.

İhsan Güven; yine petrol konusunda çeşitli çalışmalara imza atmış araştırmacı yazar Hakan Yılmaz Çebi'yle yaptığı son görüşmede, şunları söylüyordu:
''Büyük Atatürk'ün kurduğu Türkiye'mizin kurtuluşu, acil paraya yani petrole kavuşarak sağlanabilir. Bunu, en basit ve bilgili kişi net anlar.'' (hain değilse)

Bütün bunlar; en belgesel ve ağır ifadelerle, Türkiye Cumhuriyeti'ni idare eden herkese belgeler gönderilmek suretiyle ifade edilmiştir.
En ufak vicdan ve izan gösterilmemiştir.
Uyuyanlar uyandırılmak istenmemiştir.

Petrol cinayetleri, sadece bununla sınırlı değil.
'Petrol Fırtınası' kitabının yazarı gazeteci Raif Karadağ; Türkiye'nin petrol yatakları konusunda, Cumhurbaşkanı ve Başbakan'la görüşmeden birgün önce Ankara'da bir otel odasında ölü bulundu.

Yine; Türkiye'nin 'milli petrol davası'nı savunan önemli isimlerin başında gelen Muammer Aksoy, 'faili meçhul'e kurban gitti!

Altan Duransoy isimli genç bir beyin; Amerika'da, Türkiye'nin petrol zenginliğine dair bilgilere ulaştıktan sonra büyük bir heyecanla soluğu memleketinde aldı.
Ama onun heyecan ve bilgileri; birilerini rahatsız edince, Duransoy vahşi bir şekilde (kafası kesilerek) katledildi.

Ve asıl bomba, Türkiye'nin önemli petrol yataklarının bulunduğu Cudi Dağı'nda petrol arayan 6 mühendisin öldürülmesi olayıyla patladı.
1992 yılında; Cudi Dağı'ndaki tesisi basan PKK'li teröristler, orada çalışan işçileri öldürmeyip, sadece 6 mühendisi öldürüp olay yerini terk etti.

PKK'li teröristlerin sadece mühendisleri öldürmesi, 'Petrol Cinayetleri' konusunda bazı güçlerin nasıl nokta atışı yaptıklarının ispatı niteliğinde.

Bütün bunlardan sonra Türkiye'nin petrol zenginliği konusunda söylenecek pek birşey kalmıyor sanıyorum.
------------
Yazı paylaşımını sayın Cüneyt Şaşmaz(Cesuryorum) yapmıştır.
Kendisine teşekür ederiz.