Gönderen Konu: TÜRK DEMEK TÜRKÇE DEMEKTİR  (Okunma sayısı 427 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
TÜRK DEMEK TÜRKÇE DEMEKTİR
« : Mayıs 24, 2008, 12:13:01 ÖS »
Değerli dostlar,
"Türklük ile alakalı dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş dehalardan biridir Atatürk,bunu anlamak için önce Türk olmak sonra Türkçe konuşmak gerek"demiş devam etmiştim bir dost bloğu ziyaretimde...

Ne yazık ki tüm ülke  düşmanlarının bildiği gerçeği biz hala kabullenemiyorsak suçu bizde aramak değil yine Ata nın kendi söyleminde belirlediği yerlerde aramak gerekiyor.....gafler,delalet,hıyanet.....

Türkçe kaldırıldıktan yada önemsizleştirildikten sonra rahatlıkla alt-üst kimlik ve Türkiyelilik modasını kolayca yutturabileceklerinin hesabını 70 yıldır yapmaktadırlar.
Daha da ileri giderek ümmetçiliğide eskiden sağ-sol söyleminde olduğu gibi kullanmakta gecikmediler.Bunun ilk uygulaması olarakta "Ne Mutlu Türküm" söylemine dikkat çekmek istiyorum.ilk söylendiği şeklindeki birinci cümle kasten ve bilerek milletin zihninden kaçırılmıştır.

Aslında araştırmalarımdan anladım ki o söylem tek cümleden oluşmamış,ancak bize bu hali ile yani tek cümle ile aktarılmış yada yutturulmaya çalışılmıştır.....nedenini de araştırmalarımda tesbit ettim.
Türklüğü tarihten silmenin oyunlarının bir açılımı olarak Türkçe'nin ilk aşamada kaldırılmasına sessiz kalınmasını sağlamak için yapılmış bir tezgahın ilk parçasıdır.
Yani ana başlıktaki söze bakacak olursak hepimizin bildiği hali ile bize ulaşan sonraki söylemle çok farklı olduğunu göreceğiz,bunu ileri aşamalarda eğitim politikamız halinde bize kabullendirme çabalarında da görmekteyiz.

Eğitim de evvela İngilizce eğitim şarttır deyişleri ile başlatılan bir moda vardır.Daha sonrabu sistem bazı Türk aydınları tarafından Türkçe ve dolayısı ile Türklük şuuru elden gidiyor diye ortaya atılınca, Anadolu liseleri adında  yapılacak yatırımlar haline dönüştürülmüştür.(bu konuyu altta inceleyecğiz).
Hatta yabancılaştırılma oluyor bu hala devam ediyor diyen bazı aydınlar susturulmuş (bu her şekilde kendini göstermiştir) şekil değiştirerek özel okullar halini almış bazende  adına Türk kolleji denecek şekliyle milletin sofrasına sunulmuş böylece Türkçe eğitime son verilme çabaları üst seviyelere taşınmıştır.....
Kasıt yıllar sonra günümüzde kendini belli etmektedir.
Bu hareket Türkiye'de ilk olarak İngiliz ajanı Mr.Browning tarafından yenişehir kolejinde başlatılmış ve yaygınlaştırılmıştır.Bu nedenle ing.kraliyeti tarafından ödüllendirilmiştir de.

Anadolu liselerine gelince,Türk kültürünün yunan ve ermeni kültürlerine dayandığını savunan bu kesimler bunu bize dayatmak ve kabul ettirmek için yabancı dildeki eğitime karşı çıkıldığını görünce de sinsi bir plan hazırlayarak bunun adını değiştirip anadolu lisesi diye dayatmışlardır.

Tabii ki bu önceleri millletimizde çekici bir hal uyandıracağı şüphesiz dir.Çünki bizim anladığımız anlamda Anadolu söylemini kullanmamaktadırlar.
Onlara göre Anadolu demekAnatolian demektir.

Anatolian Roma eyaletinin adıdır.

BAKINIZ:
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1208904/

Anadolu lisesi demelerinin altında yatan işte budur.Yani burası ileride eyalet olursa Türk eyaleti değil haliyle Anatolia eyaleti olacaktır.

Artık günümüzde öylesine kabul ettirilmiştir ki milli sözünü kullanmıyoruz dahi.Millilik onlara göre Faşistliktir,

Yıllardır sol-sağ diye bölmelerindeki temel neydi?

Solcular tek bildiği şeyin faşizme karşı olduğunu söylerlerdi.

Tabii ki milliyetçiler de tek karşı oldukları şeyin komünizm olduğunu sanırlardı.Oysa kazın ayağının öyle olmadığını geçte olsa anladık.

Şimdilerde de Milli lafı günahtır,Ümmet lafını kullanın diyorlar.Yani taktik aynı..

ör:1970 lerde kurulan bir Ford vakfı vardı,amaçlarını da Türkiye de komünizmin gelişmesini engellemek olarak gösteriyorlar dı.Birde bakıyorsunuz ki komünistleri desteklemeye başlamışlar.Neden?

Bunu ozaman vakfın Türk masasındaki birinin ağzından dinleyelim.

-ne olacak ki?onlar liberal.......ne demek liberal yani gayrı milli olmak...(liberal partili dostlar yanlış anlamasınlar kasıt o manadaki söylem değildir.Hani yanlış anlama modası var ya bunu özellikle belirteyim dedim.).

İşte ozaman bazı kesim aydınların aklı dank etmiştir,yani batının tek derdi var oda Milli menfaatlerini düşünenlere düşmanlık beslemektir.

Aynen yakın tarihimizdeki örnek Saddam gibi...bu detayı başka bir yazımda izah etmiş idim.

Onlara göre milli menfaatini düşünenler Faşist yada Komünist tir.
Bazaen de karşımıza laik-anti laik olarak çıkarlar,yobazlaşırlar,vs,vs.....uzar gider.

Yani ne isterlerse o ismi yakıştırır bizde afiyetle yeriz.

Kelime oyunları AB-D empoşlarının (empoş benim yakıştırmamdır emperyalist diye uzatmamak yerine kullanıyorum)uydurdukları birşeydir,ve çok ustaca yaparlar buna mutlaka dikkat gerek.

Neyse 1953'e kadar Türkiye de tek yabancı dilde eğitim yapan kuruluş yok iken bu İng.ajan Mr.Browning, neden İng.kraliçesinden madalya alıyor?İşte bu sömürüyü bize yutturma başarısını gösterdiği için.

Asılarak öldürülen bir rahip vardır bilenler biliyor,adam ölmeden evvel dediği birşey çok dikkat çekicidir.

Biz diyor, Türkleri tarihten asla silemeyiz,bunun için iki şey lazımdır.İlk evvela dil lerini silmek sonrada inançlarını...

İşte bunu adam yıllar evvel anlamış.

Biz savaş alanlarında bunları asla yenemeyiz.

Neden?Çünki adamlar ölümü bir şeref bir şehitlik mertebesi olarak görüyor,ancak biz ne yazık ki vatanı zorla savunduruyoruz.

İşte dostlar burada uyanmalaıyız artık.Geçen bir yazıda okumuş idim Türkler diyor ölümü akıllarına dahi getirmiyor ancak hristiyanlar bu korkuyu hala aşamamış,çok korkuyorlar.

Aslında dünki bir tv.konuşması ile alakalı yazacaktım nerelere geldim,
kısaca demem gerekirse Atatürk ün sözünü tam demem gerekir diyorum.işte bu nedenle tam olarak şöyledir...

"TÜRK DEMEK TÜRKÇE DEMEKTİR,NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE
M.Kemal ATATÜRK.
saygılarımla
Ahmet Dursun
Not:Gelen yorumlar ve kaynak için bakınız..
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1036046/
**
Türkçe yazım kuralları...
http://www.anadoluajansi.com.tr/images/stories/DOSYALAR/tdk/yazim_kurallari.htm
*******
TÜRK KİMDİR?
      Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela, korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir. 
K.ATATÜRK
Bakınız...
Ford Vakfinin zeki ogrencileri ABDye goturmek icin kurdugu Fen Lisesi.
http://www.ankarafenlisesi.k12.tr/?SectionID=29

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
TÜRKLERİN ANA YURDU "TÜRKÇEDİR"
« Yanıtla #1 : Ekim 29, 2008, 09:45:03 ÖS »
TÜRKLERİN ANA YURDU "TÜRKÇEDİR"

"Ana dili" (native/national language, mother tongue) sözü, bir benzetmenin ötesinde, gerçek bir "ana", gerçek bir "ilk" oluşu ifade etmektedir: "Pek çok dil öğrenilebilir veya sonradan edinilebilir; fakat yalnızca bir tanesi, bebeklikten bir dil topluluğunun üyesi olana kadar geçilen yol ve geçirilen zaman içinde, doğrudan doğruya yaşanarak, denemesi yapılarak öğrenilebilir.
Öğrenilen yabancı dile veya edinilmiş dile tezat oluşturan millî dil (denenmiş dil ) kavramı, tabiî bir olguya bağlıdır ve bu, her bireyin hayatında yalnız bir kez yaşanır". Nesnelerin adlarını kendisini merkez yaparak, yani varlığı kendisi etrafında kavramlaştırarak öğrenmeğe başlayan bebek ve çocuklar, zamanla, nesnelerin ve nesne adlarının arasındaki ilişkileri sezmeğe, benzerliklere ve benzemezliklere dayanarak birleştirmeler ve ayırmalar yapmağa başlar: "Fakat dikkat edilirse, her sentez, aynı zamanda bir analizdir. Çünkü sentez birliğe doğru gidiştir, ancak birlik ve bütünlükten tekrar unsurlara doğru bir iniş vardır ki, o da analizdir. Şu halde, sentez ve analiz, tahlil ve terkip birbirinin zıddı gibi görünmesine rağmen, aslında birbirinin tamamlayıcısı olan iki işlemdir".
İşte bu noktadan itibaren, sosyal bir yapı olan insan dilinin, kavramlık dilin ses, kısacası ana dilinin seslerini çıkaracağı organlarının yapısı oluşmağa, ana dilinin yapı ve anlam örgüsü kurulmağa başlar. Artık çocuk, kendisi-varlık ilişkisini, her öğrendiği yeni bilgiyi, bu ilk öğrenmeleriyle ilişkilendirerek gerçekleştirecektir. Didier Erasmus'un "Bende, benden gelmeyen hiçbir şey yoktur" diye özlü bir şekilde ifade ettiği gibi, insanın varlığı algılayıp onları kavramlaştırmasında, eski bilgiler, hep işin içindedir: "Öğrenenin diğer önemli bir özelliği, yeni bir öğrenmeye başlarken beraberinde getirdiği eski öğrenmelerdir. Yetişkin kişiler hiçbir yeni öğrenmeye sıfırdan başlamazlar" . Bu yüzden, "yeni bilgilerin eski bilgiler yüzünden zor edinilmesi veya eski bilgilerin yeni bilgiler yüzünden zor hatırlanması" , yani bilgi bulanıklığı (interference) durumu, öğrenme psikolojisinin önemli konularındandır. Bu yapısıyla ana dili, bilgisayarların ilk ve temel çalışma programlarına benzemektedir; her yeni program, kesinlikle, bu ilk programla ilişkilendirilecektir. Ana dili dediğimiz insan zihninin bu ilk programının önemi de burada başlamaktadır. Kişinin ana dili edinimindeki her yanlışlık veya eksiklik, yeni öğrenmelerde, yeni ilişkilendirmelerde katlanarak artacaktır. Kişinin sağlam ve zengin bir ana dili anlam örgüsüne sahip olması ise, yeni öğrenmelerinde işini kolaylaştıracaktır. Bu programın yaratıcıları, ana-baba ve çevredir: "Dil özellikleri biyolojik varlıktan tevarüs edilmez. Çocuk doğduğunda ağlar, mırıldanır; fakat belirli bir dili öğrenmesi, bütünüyle çevreye bağlıdır. Bebek, bulunmuş veya evlat edinilmiş gibi, çevresinin dilini öğrenir, çevresindekiler gibi konuşur. İnsanoğlunun ilk öğrendiği dil, onun millî dilidir ve kendisi de bu dilin milli konuşucusudur".
Bebeğin veya yetişkinin hayatındaki çeşitli ihtiyaçlar, onları, bu ana dilleri dışındaki başka dilleri de öğrenmeye götürebilir: "Bir çocuk, göç, çok uluslu evlilik, vb. sebeplerle bir başka dili edinmek zorunda kalabilir. Bu ikinci dil, onun için bir edinilmiş dil (adopted language) veya bir yabancı dil (foreign language) ve kendisi de, bu ikinci dilin yabancı konuşucusu (foreign speaker) olur" . Çağımız insanının hayatında, kendi deney ve yaşantısıyla elde ettiği bilgilerin oranının, başka zaman, mekan ve kişilerden edindiği bilgilerin yanında günden güne azalmasının bir sonucu olarak, edinilmiş diller, büyük önem kazanmaktadır.
Çağımız insanı, ihtiyacını duyduğu bilgi hangi dilde saklanmışsa, o dile koşarak, onu öğrenmektedir. Edinilme dil veya daha yaygın adıyla  yabancı dil öğrenmekteki insan ihtiyaçları, tıpkı ana dili gibi, insan-insan (konuşma) ve insan-varlık (öğrenme) haberleşmeleri sırasında ortaya çıkar; yani insan, bir yabancı dili, ya ana dili kendisininkinden farklı olan kişilerle konuşmak ya da onların dillerinde taşınan bilgileri edinmek ve kendi ana diline aktarmak için öğrenir. Aslında, konuşma ve öğrenme, ana dilinin de edinilen yabancı dilin de başlıca iki görevidir ve üçüncüsü de yoktur. Durum böyle olmasına rağmen, bir yabancıyla konuşma veya bir bilgiye ulaşma ihtiyacı doğmamasına rağmen, ana dili dışında bir veya birkaç yabancı dili öğrenmeye veya öğretmeye kalkışmalarla da karşılaşırız. Bu ise, bütünüyle dil dışı bir konudur; dinî, siyasî, ekonomik, vb. alanlarda üstün oldukları düşünülen halkların dillerine karşı, başka halklar tarafından duyulan özentiden ibarettir.
İnsan beyninin işleyiş düzen ve düzeneğini oluşturan, ana dili eğitimidir. İnsanın hayvan varlığı veya fizik yapısı dünyanın herhangi bir yerinde yaşarken, insan varlığı ve millî kimliği, ancak ana dilinde yaşayabilir. Bu yüzden, "Ana yurdumuz ana dilimizdir" demek hiç de yanlış olmaz: "İngilizceyi çocukluğumuzda yaşayıp öğrenir ve ana-babalarımızın bir armağanı olarak severiz; fakat aynı zamanda içinde İngiliz ruhu kazançlarının yatırımının yapıldığı ilgi çekici bir kültür serveti veya sermayesi olarak değerlendiririz. Tabiî tercihlerimiz, evimizde konuşulan diyalekttir; objektif hükmümüz yazı dili tarafındadır. Bir dizi başarılı gençlik kaçamağı bulunan geçmişimize merakla bakarız; yetişkinlikteki başarılarımızdan dolayı, sonraları kendimizle gurur duyarız. Öyleyse millî duygu, millî dile bağlıdır ve aşkla gurur arasında bir sarkaç gibi sallanır. Millî dilimize verdiğimiz değer, millî gururumuzdur. Bu bizim zarara uğramamış, azalmamış, bölünmemiş bütün millî gururumuzdur ve yalnızca dil üzerinde yoğunlaşmaktadır".
Görüldüğü gibi, insanın beden varlığı dünyanın herhangi bir yerinde veya her yerinde yaşayabilirken, onun "insan" varlığı, ancak ana yurdu olan ana dilinde yaşayabilmektedir. Tarih, bize, ana dillerinde yaşayan toplulukların dünyanın herhangi bir yerini kolayca yurt haline getirebildiklerini, ana dillerini kaybedenlerin kendilerini kaybettiklerini öğretmektedir. Yine tarih, başka yurtları "yurt" haline getirebilen fatihlerin yiğitlik hikayeleriyle doludur. Yalnız, bir coğrafyayı "yurt tutuş", bir şarta bağlıdır. O da, fatihlerin, belirleyici kültürün temsilcilerinin, yani üst katman dilini konuşanların, bu yeni yurtlarına kadınlarını, yani
"analar"'ı da yanlarında götürmeleridir. Bu şart gerçekleştirilmezse, fatihler, işgal ettikleri topraklarda kaybolurlar. "Alt katman dili hayatta kalıp üst katman dili unutulabilir. Eğer fatihler çok sayıda değilse, özellikle de yanlarında kadınlarını getirmemişlerse, bu sonuç hep mümkündür" . Türklerin de insan varlıklarının veya Türk kimliklerinin ancak Türkçede yaşayabildiği açıktır; kısacası, Türklerin ana yurdu Türkçedir. Ana yurdumuz Türkçeyi, bilinen zaman ve mekan boyutları içinde gezersek, acaba nelerle karşılaşırız?
Takip edebildiğimiz tarihi seyri içinde Türkçe, komşularına, en az onlardan aldığı kadarını vermiştir; yani Türkler, teknoloji başta olmak üzere, pek çok bilim dalından bilgilerin, çeşitli yaşayış tarzlarının, kültür faaliyetlerinin ve modaların ithal edildiği son yüzyıla kadar, komşularına, onlardan öğrendiklerinden fazlasını öğretmişlerdir. Hattâ İslavlar, Macarlar, Rumlar ve Farslarla ilişkileri söz konusu olduğunda, bu bilgi alış verişinde Türkler'in komşularına öğrettiklerinin, onlardan öğrendiklerinden epeyce ağır bastığını görüyoruz.
Şimdi sizlere Türk diline komşu olarak yaşamış Fars, Arap, Rus, Romen, Bulgar, Sırp-Hırvat, Arnavut, Yunan ve Macar dillerine ait sözlükler ile bu dillerin Türkçeyle ilişkileri konusundaki çeşitli makaleleri gözden geçirerek, Türkçenin, bu dillere, yalnızca beslenme ve giyim-kuşam kültürüyle ilgili verdiği kelimelere ait bazı rakamlar vermek istiyorum:
Türkçenin komşularına verdiği beslenme kültürüyle ilgili kelimeler: Farsçaya 258, Arapçaya 179, Rusçaya 300, Romenceye 193, Bulgarcaya 185, Sırp-Hırvatçaya 347, Arnavutçaya 188, Yunancaya 141, Macarcaya 176 . Türkçenin komşularına verdiği giyim-kuşam kültürüyle ilgili kelimeler:
Farsçaya 233, Arapçaya 180, Rusçaya 280, Romenceye 189, Bulgarcaya 183, Sırp-Hırvatçaya 316, Arnavutçaya 163, Yunancaya 118, Macarcaya 171 . Türkçenin giyinme ve beslenme gibi temel kültür konusunda dokuz komşusuna dün verdiği bu 1525 kelimeyi görünce, bugün Türk olarak üretememenin, Türkçede biriktirememenin ve başkalarının ürettiklerine hazıra konmanın utancı içinde, şu sorulara cevap bulmağa çalışıyorum:
1. Türkçemiz, ana dilimiz, böylesine bereketli bir geçmişe sahip olmasına rağmen, bugün bizim onun karşısındaki tavrımız nedir?
2. Okullarımızda ana dilimizi yeterince öğretebiliyor muyuz? Ana dilimizi öğretmede yeni ses ve yazı teknolojilerinden yeterince yararlanabiliyor muyuz?
3. Çocuklarımızın çevresini kuşatan sözlü ve yazılı basının ana dilimize karşı duyması gereken sevgi ve sorumluluk yeterli mi?
4. "Din dili, evrensel dil" gibi yutturmacalarla çok küçük yaşlarda, daha çocuklarımızın ana dillerinin yapı ve anlam örgüsü oluşmadan ve büyük kısmının ömür boyu ihtiyaç duymayacakları yabancı dilleri onlara zorla öğretmeye devam edecek miyiz? Böyle yaparak, ana yurdumuz olan ana dilimizi terk ederek, topluca, bir başka ülkeye, yani bir başka dile taşınmağa mı karar verdik?
5. Sovyet zulmünden kurtulan kardeşlerimiz, alfabelerini değiştirmeye, ana dili okullarını çoğaltmaya ve eski devirlerin Rusça ders kitaplarını kendi ana dillerine aktarmaya çalışırken, yabancı dille eğitim ve öğretimi yaygınlaştırmayı düşünüyor muyuz? Kazakistan başkanı Nursultan Nazarbayev, Kazak Türkçesini bilmeyen beş milyonun üzerindeki Rus asıllı yurttaşına Kazak Türkçesini öğretmeğe çalışırken, "Başkan Bush" yerine "Presedent Bush" veya "uyum, uyuşma, uzlaşma" yerine "consensus" diyen ve böyle dedikçe kendilerini bir hoş hisseden yöneticiler yetişmeyi sürdürecek miyiz? Bir ömür boyu edindiğimiz  bilgileri, ana dilimiz Türkçede mi, yoksa İngilizce, Fransızca, Almanca veya Arapçada mı biriktireceğimize karar verdik mi? Bir asırdan fazla bir  süredir yabancı dil öğrenen ve bilgilerini ana dillerinde mi, yoksa edindikleri yabancı dillerde mi biriktireceklerine karar veremeyen Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Mısır gibi ülkelerin durumundan ders almayı düşünüyor muyuz?
6. Türkçe üzerine çalışan biz Türkologlar, ne kadar ciddi ve samimi çabalar içindeyiz?
Bütün bu soruları, daha büyük bir soruda toplayalım: "Biz ne yapıyoruz?". Yıllardan beri kulaklarımda sürekli bir soru uğulduyor.
Bilge Kağan soruyor,
Kaşgarlı Mahmud soruyor,
Karamanoğlu Mehmed Bey soruyor,
Atatürk soruyor: "Siz ne yapıyorsunuz?".
Gerçekten "Biz ne yapıyoruz?".
Prof. Dr. Günay KARAAĞAÇ

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
TÜRK OLMAK NE DEMEKTİR?
« Yanıtla #2 : Ekim 30, 2008, 09:43:16 ÖS »
TÜRK OLMAK NE DEMEKTİR?

Dudaklarını büzüştürüp, Türk olmak nedir ki?
Arkasından, küstah bir tavırla Türklük dediğin nedir ki? 

Sonradan, ha sizin “Türklük” dediğiniz yoksa şu kuru Türklük davası mı?

Demek suretiyle, Türklüğe hakaret eden, Türklüğünü unutmuş veya Türklüğü dar bir kalıba koyup küçülten insanlara, “Türk Olmak” adına söylenecek çok şey vardır elbette.

Aslında çok şeydir, Türk olmak.

Yürekten gelen duyguların dillerde Türkü olması ve gönülden Türkü olarak okunmasıdır, Türk olmak.

“Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı, onbeşliler (seferberliğe) gidiyor kızların gözü yaşlı” Türküsündeki “onbeşliler” gibi vatan ve namus savunması için asker olmaktır, Türk olmak.

“Kışlalar doldu bu gün. Doldu boşaldı bugün” Türküsündeki gibi kışlaları dolduran ve boşaltan Mehmetçik olmaktır, Türk olmak.

“Çanakkale içinde vurdular beni, ölmeden mezara koydular beni” Türküsündeki gibi vatan ve namus savunması için vurulup, ölmeden mezara konulmaktır, Türk olmak.

Haçlı ordularını Çanakkale’de yenerek Zafer kazanan,  Şair Mehmet Akif’in “Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi” diyerek övdüğü Mehmetçiktir, Türk olmak.

1913’de bir kör kurşun bile atılmadan, 16 maddelik teslim anlaşmayla Hasan Tahsin Paşa tarafından Selanik’in Yunanlılara teslim edilmesi üzerine yakılan“Çalın davulları çaydan aşağıya, Mezarımı kazın belden aşağıya” Türküsündeki gibi memleketin düşmana teslim edilmesinin verdiği utançla davullar çaldırıp mezarını belden aşağı kazdıran adamdır, Türk olmak.

“Ana Yemen’dir, gülü çemendir. Giden gelmiyor, acep nedendir” Türküsündeki gibi vatan ve namus savunması için Yemen’e gidip, bir daha geri dönmemektir, Türk olmak.

19 yüzyılda 1810, 1828-1829, 1853-1856 ve 1877-1878 tarihlerinde Ruslarla dört defa harp edip, evladı fatihandan yadigar Kırım’ı, Tuna boylarını, Kafkasya’yı kaybetmektir, Türk olmak. 

1853-1856 Kırım Harbi’nde sırf İngiliz ve Fransızlarla müttefik olmak için borç para almak, 25 yıl sonra 1881’de bu borcun Osmanlı hazinesinde oluşturduğu mali yıkım neticesinde, araya giren yabancıların teklifiyle “Duyunu Umumiye İdaresi”ni kurmak, 1923’de Lozan Antlaşması’yla bu borçları kabul etmek ve 1956’da da bu borcun en son taksitini ödemektir, Türk olmak. 

Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi bir şeydir, Türk olmak.

Yemen’de İmam Yahya isyanını bastırmak üzere Trablusgarp (Libya) kuvvetlerimizin Yemen’e kaydırılmasını fırsat bilen İtalyanların saldırıları sonucunda patlak veren, 1911-1912 Türk-İtalyan Harbi’ne gönüllü olarak (Mustafa Kemal gibi) katılmak ve İtalyan Haçlı saldırılarına karşı Arap mücahitleri örgütlemek ve kibirli Haçlı ordularını Tobruk ve Derne muharebelerinde yenmektir, Türk olmak. 

1912-1913’de Birinci ve İkinci Balkan Harbi’nde, dedelerimizin 150 yılda aldığı Makedonya, Kosova, Bosna Hersek, Arnavutluk, Batı Trakya gibi evladı fatihan topraklarını 15 gün içinde kaybetmek, hatta bir kör kurşun bile atmadan (Tahsin Paşa gibi) Selanik’i Yunan ordularına teslim etmektir, Türk olmak. 

Sonra da, uluslar arası görüşmeler ile BM ve AB komisyonlarında Anadolu’da, Arabistan’da, Kafkasya’da Balkanlar’da Kosova'da, Bosna'da, Batı Trakya'da, Kıbrıs'ta ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir, Türk olmak.

Demokrat ve çağdaş olmak adına, vatanına, milletine, tarihine sövülürken Avrupa’da “Türk lisanı”nın yasaklanması nedeniyle kendini ve derdini anlatamamaktır, Türk olmak
 
Avrupa'da hor görülmektir, Türk olmak. 
Viyana'yı kuşattığı için hoş görülmemektir, Türk olmak. 

Sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığı için hor görülmek ve hoş görülmemektir, Türk olmak.

Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen Türk minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünde gezmektir, Türk olmak.

Çok zor, çok çetin ve eziyetli bir iştir, Türk olmak.

Çanakkale ve İstiklal Harbi’nde olduğu gibi savaşta ölmek, ama namus bildiği sancağını ve silahını bırakmamaktır, Türk olmak.

Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görülmektir, Türk olmak. 

Sayısız imparatorluk kurmak, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmaktır, Türk olmaktır.

Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir, Türk olmak.

Kayıp Mu kıtasından Uygurlara, Uygurlar’dan Sümerlere, Sümerler’den bu yana medeniyetin akışına yön vermek, tarihin başladığı en eski topraklarda, süzülerek gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır, Türk olmak.

Doğu Roma'yı da Batı Roma'yı da yıkıp, yeni Roma barışı (Pax Rome)’nı kurmayı hedefleyen AB'ye girmeye çalışmaktır, Türk olmak.

Mostar'da köprü, Kerkük'te kale, İstanbul'da Kızkulesi, Anadolu'da buğday, Çukurova'da pamuk, Ege'de tütün, Karadeniz'de fındık, Trakya'da ayçiçeğidir, Türk olmak.

1915’de Çanakkale'de ölmek, ölmeden önce düşmanına su vermek, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır, Türk olmak.

1914-1918 Birinci Dünya Harbi’nde Çanakkale, Hicaz, Yemen, Asir, Trablusgarp, Sina, Filistin, Suriye, Irak, İran, Galiçya, Romanya, Mekadonya ve Kafkasya cephelerinde kendinden 10 kat güçlü İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya gibi saldırgan ülkelerin kuvvetlerinden oluşan müttefik Haçlı ordularına karşı, kahredici salgın hastalık ve çökertici açlığa rağmen yiğitçe savaşmaktır, Türk olmak. 

1914-1918 Seferberliğinde müttefik Haçlı ordularıyla işbirliği yapan, Şerif Hüseyin’in başlattığı ayrılıkçı Arap isyanı ve komitacıların başlattığı ayrılıkçı Ermeni isyanı ile arkadan vurulmaktır, Türk olmak.

1912’de başlayıp 1922’ya kadar 10 yıl süren harplerde şehit düşmek, esir olmak, hastalanmak ve yaralanmaktır, Türk olmak. 

Arabistan cephesinde isyancı Araplar tarafından “hançerle yarılan karnında altın aranan” adamdır, Türk olmak. 

Filistin bozgununda şehit ettikleri, yaraladıkları ve esir aldıkları yetmiyormuş gibi İngilizler ve Arap işbirlikçiler tarafından sırf Mehmetçiğin şeref ve haysiyetini kırmak için üzerindeki elbiseleri zorla çıkarılmak suretiyle “çırıl çıplak” bırakılan adamdır, Türk olmak.

Şam sokaklarından Anadolu’ya doğru silahsız vaziyette çekilirken, evlerden açılan kurşunla öldürülen ve yaralanan Mehmetçiktir, Türk olmak.

Şam düşünce, sevinçten Osmanlı fesini yere çalıp, Arap agil ve kefiyelerini havaya fırlatmak suretiyle kovulması kutlanan adamdır, Türk olmak.

Şam Dar’ül Fün’un hastanesinde yatan binden fazla hasta ve yaralı askerimizin, İngiliz ve isyancı Arap saldırısı sonucunda ekin demeti gibi hasta yatağında biçilmesidir, Türk olmak.

Eylül 1918’de Amman’dan Anadolu’ya doğru trenle geri çekilen memur aileleri ve yaralı askerlerimizin, Arap isyancılar tarafından “Dar’a istasyonu”nda tamamen imha edilmesidir, Türk olmak.

Ekim 1918’de Şam’dan Anadolu’ya doğru trenle geri çekilen askeri rüştiye (ortaokul) öğrencileri, memur aileleri ve yaralı askerlerimizin İngiliz, Fransız ve Ermeni lejyon askerleri tarafından “Rabuva boğazı”nda tamamen imha edilmesidir, Türk olmak.

1914-1918 arasında seferberlikte, 2.800.000 Mehmetçik olarak cepheye gitmek, geriye sadece 600.000 Mehmetçik olarak eve dönmektir, Türk olmak.

1914-1918 arasında Birinci Dünya Harbi’nde, 18 ila 40 yaş arasında 22 senede yetişen her 6 Mehmetçik’ten 4’ünün savaşta esir, şehit, hasta, yaralı ve kayıp olmasıdır, Türk olmak.

1914-1918 arasında seferberlikte, yurt bekçisi olarak evde kalan 0 ile 17 yaş arasındaki her altı erkek çocuktan yarısının yetim kalmasıdır, Türk olmak. 

1918 sonu itibarıyla, bugün adı Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, İsrail, Kuveyt, Yemen olarak bilinen toprakları kaybetmektir, Türk olmak.
 
Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlından helallik almaktır, Türk olmak.

İstilacı ülkeler tarafından varlığı sona ermiş kabul edilen bir ulusun, varlığını sona erdirmemek için, 1918-1922 yıllarında kanının son damlası ve gücünün son zerresine kadar Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde toplanarak “Ya İstiklal Ya Ölüm” parolasıyla İnönü, Eskişehir, Dumlupınar, Sakarya, Afyon muharebeleri, Ege, Anadolu, Doğu Anadolu, Karadeniz ve Akdeniz bölgeleri, Adana, Mersin, Hatay, Osmaniye, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da vatan ve namus mücadelesi yapmaktır, Türk olmak.

30.08.1922’de Başkomutan Meydan Muharebesi ile düşmanı kesin olarak yenmek, istilacı devletlerin Sevr dayatmalarını gündemden kaldırmak, düşmanlarımızı Lozan’da barış masasına oturtmak, burada Ermenilerin Anadolu toprakları üzerindeki taleplerini reddetmek, Osmanlı padişahları tarafından yabancılara ihsan olarak dağıtılan ve bir sülük gibi kanımızı emen kapitülasyon ve imtiyazları kaldırmak, sabık Osmanlı borçlarından mazlum Anadolu halkının payına düşen miktarı kabul etmek, siyasi ve mali bağımsızlığımızı bütün dünyaya (Lozan anlaşmasını imzalamadığı için ABD hariç) kabul ettirmektir, Türk olmak.

Atatürk olmaktır, Türk olmak.
Atatürkçü olmaktır, Türkçü olmak.

Türk olmak, sabahları odana rahmet dolsun diye camı açmak, ekmeği çöpe atmamak, israf etmemek, kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. 

Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır, Türk olmak.

1939-2007 arası “Uyu uyu yat uyu” veya 2008’de “bugün rüyanda ne gördün” diye başlayan alfabe yerine, 1923-1938 arası Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi “uyan uyan sabah oldu” diye başlayan alfabeyi okumaktır, Türk olmak.
 
Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.
 
Türk olmak askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından 'bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim' demesidir.

Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'vatan sağ olsun' demesidir, Türk olmak.

'Türk çayında radyasyon olmaz' yalanları ile 'gusül abesti alana aids bulaşmaz' dolanları ile yaşamaktır, Türk olmak.

Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır, Türk olmak.

Türk olmak, ecdadının yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. 

Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. 
Göz hakkına, diş kirasına saygıdır, Türk olmak. 

Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermek, kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır, Türk olmak.

Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a âşık olmaktır. Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir tez tutamadan, toprağa girmektir, Türk olmak.

En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkıyaya Türkü yakmaktır, Türk olmak. 

Milletine sövmek, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.

Türk olmak Yunus'u bilmektir, Âşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı,Hacı Bektaşi Veli'yi ve Hoca Yesevî -tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.

Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde... 
Hayatın sana verdiklerine 'nasip', vermediklerine 'kısmet' demektir, Türk olmak. 

Her işin 'hayırlısına' inanmak, 'feleğe' küfretmek ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir, Türk olmak.

Türk olmak, Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir. 
 Irk sözünü bilmeden yaşamak, “yaradılanı Yaradandan ötürü sevmek”tir, Türk olmak. 
Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir, Türk olmak.

Türk olmak, mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milli maç için milyon kişinin bir araya gelmesidir.

Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir, Türk olmak.

Türk olmak, buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranın sorumlularına tek bir cam kırmadan en ağır cezayı sandıkta kesmektir, Türk olmak.

Türk olmak en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

Türk olmak Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamd etmek, her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir.

Bayrağını, bağımsızlığını, milletini, vatanını, namusunu bilmek, korumak ve gerektiğinde bu değerler için hayatını vermektir, Türk olmak.

Öksüz Türklük davasını savunmaktır, Türk olmak. 
Yani zor iştir, Türk olmak.

Netice olarak,
Türklüğü inkâr eden nankörler, 
Türklüğe hakaret eden bedbahtlar,
Türklüğü küçük gören sefiller,
Biliniz ki, tarihimizde yazılı,
“Türk’e kefen biçenin ölümü korkunç olur.”
ALINTIDIR.
**********
İran'da 35.000.000 Türk mü Var?
http://www.turkgundem.net/icerik/index.php?option=com_content&task=view&id=1871

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Voltaire'in kaleminden Türkler.
« Yanıtla #3 : Aralık 16, 2008, 02:19:12 ÖÖ »
Voltaire'in kaleminden Türkler.


1694-1778 yılları arasında yaşayan ve Fransız Devrimi´nin fikir babası, Fransa´da fikrin tamamen baskı altına alındığı bir dönemde ortaya koyduğu düşünceleriyle soyluları ve ruhban sınıfını son derece rahatsız eden, iki kere tutuklandıktan, Bastille Hapishanesi´ne atıldıktan sonra ülkesinden atılan ve İngiltere´ye sürgüne gönderilen Voltair´in kaleminden Türkler...

- Boş vakitlerini kötüye kullanmazlar, içlerinden pek azı birden fazla kadınla evlenir.

- Misafirperver, hoşgörü sahibi ve zannımdan fazla sözlerine sadıktırlar.

- Yenilebilse dahi boyunduruk altına alınamayan savaşçı bir millettir.

- Hür ve bağımsızdırlar. Aralarında hiçbir sınıf farkı yoktur. Devletteki görevleri dolayısıyla birer rütbeleri olabilir, ancak karakterleri hem sert ve dikbaşlı, hem de yumuşak ve sabırlıdır. Gururları çok yüksektir.

- Kafkas Dağı´ndan, Atlas Dağı´na, Epir´den Hindistan´ın en ücra köşesine kadar yerleşmiş bulunan Türkleri çekiştiriyor, onlara karşı durmadan kötü yazılar yazıyoruz. Ancak onların çoğunun bu kitaplardan haberi dahi yoktur.

- Türklerin sırtına yüklediğimiz iftiralar koskoca bir kitap olur. Ancak onlar dünyanın en güzel ve en büyük kesimine hakimdirler. Onlara küfürler savurmaktansa, o yerleri geri almaya çalışmak daha şık olur.

- Onlar, ülkeleri içinde, hatta devlet merkezlerinde Hıristiyanları hoş görür ve korurlar. İstanbul´daki Hıristiyan mahallesinin sokaklarında, paskalya yortusuna, ağır yürüyüşle yapılan ayinlere izin verildiği gibi, bu törenlerin başında dört yeniçeri muhafızlık yapar.

- Asilzadelik tanımazlar, yiğittirler, düello yapmazlar, kılıçlarını yalnızca harbe giderken taşırlar.
*************
"Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk birliğiyle açacaktır. Dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk'ün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek."

Bu memleket,dünyanın beklemediği,asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine,yüksek sahne oldu.
Bu sahne 7 bin senelik,en aşağı bir Türk beşiğidir.
Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı.O çocuk tabiatın şimşeklerinden,yıldırımlarından,kasırgalarından evvela,korkar gibi oldu;sonra onlara alıştı;onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu.
Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu;şimşek,yıldırım,güneş oldu;Türk oldu.
Türk budur.Yıldırımdır.Kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir."

Mustafa Kemâl Atatürk.