Gönderen Konu: Anglikan kilise,Kraliçe II.Elizabeth,Fethullah bağları  (Okunma sayısı 1158 defa)

sevgisonsuz ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Anglikan kilise,Kraliçe II.Elizabeth,Fethullah bağları
« : Mayıs 17, 2008, 06:54:08 ÖS »
Hristiyan aleminde iki tane önemli kilise kavramı var.

Birincisi,bildiğimiz kiliseler,ikincisi "Invisible Church" diye tanımlanan kilise kavramıdır.
Sanki yokmuş gibi bir oluşum.

Protestanlar örgütü gibi faaliyet gösteren bu kiliseler "İslam inancında olanların,Müslümanlık'tan Hristiyanlığa geçmesi gerekmez.Oldukları yerde, oldukları gibi kalsınlar,Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler" görüşünü benimserler.

"Müslüman gibi düşünmek yerine Hristiyan gibi düşünsün.Ancak  Müslüman gibi yaşadığına inansın."İşte bu yapılanmaya "Invisible Church" denir.

İkincisi Katolik Kilisesi'nin davet kısmını yapan çok önemli gizli bir teşkilat var.
Bu kilise teşkilatının adı "OPUS DEİ"olarak bilinir.
"Tanrının İşleri" demektir.
 
Bu teşkilatın bir rivayete göre 80 bin üyesi olduğu söyleniyor.Üyelerin tamamı doktor,profesör,gazeteci ve zengin iş adamlarından oluştuğu
söyleniyor.Hücreler halinde çalışır.Bu hücre çalışmasını sıkça duyduğumuz Hizbullah'ın yapılanmasında da görmekteyiz.

 Hücrenin başında bir kardinal bulunur,Kardinali Papa tayin eder,Onun altındaki herkes hangi ülkede ise o ülkenin insanlarından oluşur fakat
onlar o ülkenin yasalarına tabi olmak yerine doğrudan doğruya Papaya biat ederler.Bu da bir ülkede "Opus Dei" nin ne denli etkin uygulama alanı bulduğunu gösterir.

2. Vatikan Konsülü:
2.Vatikan Konsülü'nü toplayan Papa 23.John,bu gizli teşkilata bağlı olarak 1936-1943 yılları arasında Türkiye'ye
gelir.Türkçe konuşabildiği için rahatlıkla casusluk yapabildiği söylenmektedir.

Burada II. Elizabeth’in heyetinden bahseden Aytunç Altındal'ın bir tesbitine bakalım.
Genel heyetin içinde yer alan kişilerden biri Granvil Beynat diye birisi. Şimdi bu zat, Amerikalı, bunun hanımı İsrailli çok önemli bir
istihbaratçının ailesinin kızı. Bu şahısın aynı zamanda çok çok güzel Türkçe konuşur bu adam.

(A.Dursun olarak bir not düşeyim bu arada.Her güzel Türkçe konuşan yabancı ajan demek değildir.Bu örnekler özel olarak
verilmiştir
.)

Ve konuşmasının da ötesinde Abdullah Gül’e en yakın adamdır ve Majesteleri’nin Güvenlik Teşkilatlarının da en sevdiği şahıstır.
Şimdi benim şaşırdığım husus bu adamın da bu heyetin içinde yer alması. Bu adamın burada yer almasıyla Abdullah Gül’ü hatta gidip kendi evinde kalmıştır. Abdullah Gül, bu Granvil’in evinde de kalmıştır zamanında.

Eskiden Davos’taydı bu Granvil. Dolayısıyla da ki ben bu noktaya dikkat çekeyim ki gazeteciler biraz da bu konularla ilgilensinler,yok üzümlü elbise giydi,yok çilekli eldiven taktı falan diye abuk sabuk şeylerle uğraşacaklarına biraz da bu konulara baksınlar.
Ve buradan yola çıkarlarsa sanıyorum epey güzel bilgilere ulaşırlar.Söylediğim gibi bakın gelen şahısın kimliğini söyledim, o şahısın aynı zamanda Amerika’da Başkanlık adayı olan Normon bir zat vardı, onun en yakın adamı. Amerika’da
Başkanlık adayıydı biliyorsunuz. neydi,Norti diye bir adam.

O şey papaz hani Normon papazı,eski,e onla da en yakın arkadaş bu Granvil. Ve birlikte şirketleri de var. Her
şeyleri var. Bunlar dolayısıyla dediğim gibi biraz bu tarafına baksınlar işin.İngiltere projesinin ne olduğunu,Ortadoğu’daki projeyi görürler.
Kaldı ki Erbakan’ın tavsiye edilmesi Londra’da başladı.
Yani Londra’da Abdullah Gül ve Tayip Erdoğan’ın birlikte Londra’ya giderek orada yaptıkları bir görüşmeydi. Ve gene size ilginç bir bilgi
vereyim, bu Granvil denen şahıs da o gizli toplantıdaydı. Yani Tayyip Erdoğan, Morton Abramoviç, Richard Paul ve Granvil, bunların hepsi bir arada bulunuyorlar. Ve tabi Majestelerinin yakın güvenlikçileri ve ondan sonra zaten Erbakan tavsiye edildi yerine Tayip
Erdoğan ve Abdullah Gül ikilisi geçirildi. Benim söyleyeceklerim bu kadar.”
Kaynak:
http://www.odatv.com/index.php?id=12466

Devam edelim....
1954'te XXIII. John, Papa olduktan sonra, 1958 yılında ilk defa bir Müslüman Devlet Başkanı Papa'nın ayağına giderek kendisini kutsadı. Bu Celal Bayar'dı.
Aytunç Altındal'ın verdiği bazı bilgilerde,Celal Bayar 1960'ta ihtilalle devrilince Papa da onu idamdan kurtardı
diyor.
Tabii ki burada söylemek gerekir,1971'de de gelmişti.Bu resmi ilk ziyareti olarak kayıtlara geçmişti.
O zaman da 12 Mart muhtırası vardı.Rejim yine sıkıntı içindeydi.
Şimdiki ziyareti 2.resmi gelişi ancak toplamda 3.gelişi.

Acaba neyimiz sıkıntı içinde dersiniz?
Peki ya eşi Edinburgh Dükü Prens Philip'in babası,kraliçenin kayın pederi kimdir biliyormusunuz?
Edinburgh Dükü Prens Philip'in babası Yunanistan ve Danimarka Prensi Andrew.
Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan 2’nci Kolordusu’nun komutanıydı.

Türk ordusunun Başkomutanı ise Mustafa Kemal’di. 1921’deki savaş 22 gün 22 gece sürdü ve Yunan ordusu kaçmak zorunda kaldı. 30 Ağustos 1922’de de Yunanlılar bozguna uğratıldı.
Kaçarlarken,İzmir'i yakma emri veren adam Prens Andrew'den bahsediyorum.Oğlu,Edinburgh Dükü Prens Philip'ne acıdır ki gelip Mustafa Kemal'in kabri önünde başı eğik kaldı.
Devamı için bakınız..
http://www.haberturk.com/haber.asp?id=74330&cat=180&dt=2008/05/15

Unutmayalım ki İngiltere'nin ezeli ve ebedi düşmanları yoktur,ezeli ve ebedi dostları da yoktur,İngiltere'nin ezeli ve ebedi
çıkarları vardır'
.Bunu ben demiyorum zamanında başbakanları söylemiş.
Zira İngiltere Tudorlarıyla, İskoçya Stuartları arasındaki evlenmeler,iki geleneksel düşmanı birbirine yaklaştırdığı görülmektedir.Neden acaba?

Düşünsenize AB'nin üyesi olacaksınız ancak Avro para birimini kabul etmeyeceksiniz.Boşuna mı 1961'de İngiltere'nin AB üyeliği için yaptığı başvuru,Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle tarafından reddedilmiş idi.
Türkiye'ye ise sömürge tutumu takınıp,Fransa kötü rol oynarken İngilizler dost rolü oynayacak biz de yutacağız.

Kaldığımız yerden devam edelim.
İşte o Papanın hazırladığı"Opus Dei"çok önemli bir girişimde bulundu.
Dedi ki: "Öncelikle okullar açmalıyız." Ve 1962'den 1984 yılına kadar dünyanın çeşitli yerlerinde,463
üniversite,2112 de ilköğretim okulu açtılar.Bunu da"Opus Dei"nin en önemli girişimi olarak Papalık,misyonerliğin çağrı kısmını gerçekleştirdikleri gerekçesiyle kutsadı.

Burada F.Gülen'in de aynı yolu izlemesini istediklerini hatırlatalım.
Bu oluşumu Loyola adlı biri kurmuştu.2001 yılında azizliğe doğru yükseltildi.

Aslında Anglikan kiliselerinin oluşumunu izah etmeden evvel Tudor’lardan bahsetmek gerekir.Yukarıda bahsettiğim konuyu açmalıyım.
Çünkü,Tudor’lar bilinmeden bazı konular anlaşılmakta güçlük çekilecektir.
Tudor’lar İngiltere tarihinin çok önemli bir dönemine kapı aralıyorlar.Orta Çağ’da,tıpkı diğer Avrupa devletleri gibi güçsüz durumda olan İngiltere’yi güçlü bir devlet haline getiren Tudor’lar dır.
Bir zamanlar İngiltere için söylenen “Üstünde güneş batmayan imparatorluk”sözünde Tudor’ların hakkını yememek gerekir.

Ana fikir oluşturmak açısından Britanya'nın Tudor’lar kökenli hükümdarını şöyle görebiliriz.
- Kral VII. Henry (1485-1509)
- Kral VIII. Henry (1509-1547); VII. Henry'nin oğlu
- Kral VI. Edward (1547-1553); VIII. Henry'nin oğlu
- Kraliçe I. Mary (1553-1558); VIII. Henry'nin büyük kızı
- Kraliçe I. Elizabeth (1558-1603); VIII. Henry'nin ikinci kızı
 
Tudor hanedanı salt İngiltere’yi kapsamaz. İngiltere,İrlanda ve bir kısım İskoçya'nın bir kısmı da Tudor
hanedanlığın dan etkilendiği söylenebilir.
Tudor’ların ilki Owen Tudor’la başlayıp,1485-1603 yılları arası 118 yıl etkin olmuşlardır.
Bu dönem Britanya topraklarının en ihtişamlı dönemidir.
VII. Henry,monarşinik yapıyı sağlamlaştırmış,ekonomi de ileri düzeyde gelişim göstermiştir.Yerine ise oğlu VIII. Henry geçer.
VIII.Henry,dinde yenilik istemekte ve “Roma Katolik Kilisesi” etkisinde olan İngiliz Kilisesi’ni,bağımsızlaştırmak,sadece İngilizlere ait bir yapı oluşturmak ister.

 Bu amaçla İngiliz Kilisesi’ni,Roma Katolik Kilisesi’nden ayırır.
Merkezi bir otorite kursa da ekonomik açıdan zayıflamaktadır.

Sıra VI. Edward'a gelmiştir.
O nun döneminde,rönesanstan sonra reform hareketi yayılma gösterir,böylece İngiltere’de Protestanlık sağlamlaşmaya başlar.

Ancak,16 yaşında ölünce yerine Jane Grey geçer fakat 9 günlük bir  kraliçelik sürecinden sonra koyu bir Katolik olan I.Mary tarafından tahtan indirilip idam edildiği için birçok kaynakta buna rastlamak mümkün olmamaktadır.
I.Mary dönemi kanlı ve zalimliklerle anılan bir dönem olmasının altında,reform hareketleri sonucu oluşan
Anglikan mezhebiyle epeyce uğraşması ve Anglikan Kilisesi’ni ortadan kaldırması sayılabilir.
I.Mary,Kilise mahkemelerinin yeniden otorite kazanmasını sağlamış,birçok protestanı yaktırmış ve kendisine de “Kanlı Mary” denmsine sebep olmuştur.İspanya kralı olan Felipe ile evlenip Fransa’ya karşı İspanya ile taraf olan I.Mary ölünce çocuğu olmadığından yerine kardeşi Elizabeth geçti.

I.Elizabeth en büyük Britanya hükümdarı olarak kabul edilmesinin nedenlerinden biri de belkide Tudor’ların son hükümdarı olması etkili olmuştur..
Askeri anlamda büyük başarılarına,güçlü İspanyol donanmasını yenerek perçin atmıştır.
I.Elizabeth zamanında devletin resmi kurumları,makamları para karşılığı satılmıştır.
Belki de özelleştirmede bizler onu örnek mi alıyoruz dersiniz?
Yoksa II.Elizabeth Türkiye ziyaretinde,I.Elizabeth'in mirasını ne denli benimsediğimizi görmeye mi geldi dersiniz?
I.Elizabeth’in  çocuk ya da varis olabilecek bir kimsesi olmadığından ölümü ile dönem kapanmıştır.Böylece yönetim Tudor’lardan Stuart’lara
geçmiştir.
Şimdi özel olarak VIII.Henry dönemine bakalım:
VIII.Henry(1509-1547),Martin Luther'in protestanlık mezhebine uygun bir yol ile,Katolik kilisesini protesto edip,Protestanlık esasına uygun
Anglikan kilisesini kurdu.
Böylece Anglikanlık mezhebi kuruldu ve ingiltere'nin Resmi Mezhebi oldu.

Bunun altında yatan başka bir nedeni de izah etmekte fayda var.
VIII. Henry'nin Anglikanizm(sonuçta bir hristiyanlık mezhebidir)karısından boşanmak için kurduğu
tarih notlarında belirtilmektedir.
Yani,Reform hareketi'nden sonra(16. yuzyil)ingiltere'sinde dogmus bir hristiyan ekoludur(okul,Mezhep,görüş,fikir,doktrin).Anglikan kilisesi,VIII.Henry'den itibaren roma ile olan bağlarını kopartmış olduğu için,Anglikanizm'i İncil'e baglı ancak düzeltilmiş bir
katolik mezhebi şeklinde tanımlanmasını sıkça görmekteyiz.Papa'nın otoritesini reddeden anglikan kilisesi,16.yuzyıldan beri ibadette latince yerine ingilizce'yi kullanıyor.Kilise kral ve kraliçe tarafından temsil ediliyor.
İngiltere'nin kral veya kraliçesi aynı zamanda Anglikan Kilisesi'nin başıdır.

Peki Anglikan kilisesi Papa'nın otoritesini neden red ediyor?
Bunda Papa'nın,VIII. Henry'yi Bağışlamayı Reddedetmesi de etkilidir.(1533)

Papanın bağışlaması,Tanrının kanunlarına karşı gelen insanları affetmenin bir yolu olarak kabul edilir.
O çağda papaların metresleri,gayri meşru çocukları oluyordu.
Bu şartlar altında bağışlanma kağıtları Vatikan hazinesine yapılan bağışlarla kolaylıkla elde edilebiliyordu.

1503 yılında İspanyol Ferdinand,kız kardeşi Katherine'in 11 yaşındaki İngiltere Prensi Henry ile evlenmesi için Papa II.Julius'dan izin alması (bağışlama) gerekiyordu.
Çünkü,Katherine zaten Henry'nin ağabeyiyle evliydi ancak kocası ölmüştü.
Papa ise Hıristiyanlığın bir adamın kardeşinin karısıyla evlenmesini yasakladığını ve bu tür birleşmelerin Tanrının onlara çocuk vermemesiyle lanetleneceğini açıklmaktaydı.
Fakat,Papa'ya birlikte davranış garantisi ile beraber büyük bir maddi varlık(servet)sunulunca,İngiltere'nin gelecekteki kralı Henry Tudor iki yıl sonra kendinden beş buçuk yaş büyük Aragon'lu Katherine ile evlenebildi.
İspanya,İngiltere ve Roma için önemsiz görünmekle birlikte,11 Haziran 1509'da düğün yapıldı,Henry düğünden iki ay önce İngiltere kralı olarak taç giydi.
Henry ve Katherine birlikteliklerinde verimlilik simgesi olan nar sembolünü kullandılar.
Katherine,1518'e kadar altı kez hamile kalmış ve üç kız,üç erkek doğurmuştu.
Ne yazık ki, bunlardan sadece bir kız hayatta kalmıştı. Bu kızın adı Mary idi.
Katherine,Çirkinleşmiş ve kendini iyice dine vermişti.
Henry bir arayış içine girmiş,genç kadınlara genç kadınlara yönelmişti.Çünkü halkına bir prens borçluydu.
Sarayda Anne Boleyn adıyla bilinen bir genç kadın dikkatini çekmişti.
Henry bu kadını "melek ruhlu,taht gülü,kraliçeliğe yakışan" olarakalgılamaktaydı.

Lakin Anne hırslı ve kralın metreslerinden biri olmaya hiç niyeti olmayan bir kadındır.
 Anne kraliçe olmak istiyordu, Henry de taht için erkek varisler.Aranan kan bulunmuş gibiydi.
Ancak sorun,Henry hala Katherine ile evliydi ve Katherine'in Henry'yi bırakmaya hiç niyeti yoktu.
Danışman olan Kardinal Wolsey,papa Clement'e,"Henry'nin Katherine ile olan evliliği geçersiz say,çünkü ilk bağışlama olayı hatalıydı"demektedir.
Bu "hata"düzeltilecek olursa,Katherine'in kızı Mary'nin de tahtın varisi olmadığı,geçersiz bir evlilikten doğan bir çocuk anlamı çıkacaktı.
Katherine'in sadık adamları ve ailesi,Vatikan'la bağlantı kurup"bu bağışlamayı sadece kişisel zevkleri için,ona layık olmayan bir kadınla beraber olmak için istemektedir"diyecekti.

Kardinal Wolsey ise konuyu,"tahta bir erkek varisin gerekliliği, Anne Boleyn'in erdemleri ve Katherine'in hastalığı yüzünden krala karşı olan karılık görevlerini yerine getiremiyor" diye açıklamaktaydı.
Anne ile alakalı gelişmeler Roma'ya ulaştı.
Katherine'in kraliçe olarak kalması Roma için gerekliydi.
Henry'nin sabrı tükenmekteydi,Roma,İngiltere ile olduğu kadar İspanya ile de arasını iyi tutuyor ancak sorun gittikçe çözülmez oluyordu.
Papa Clement kendinden önceki bir papanın aldığı kararı bozmak istemiyordu.Böylece Henry karar vermek zorunda kalmaktaydı.
Bunun sonucu olarak,Roma ile giriştiği tüm görüşmeleri kesti ve yeni bir kilise kurdu.Anglikan Kilisesi.
Hemen kendisini kilisenin başı ilan etti,Anne ile evlendi ve ilk evliliğini geçersiz ilan etti.
Henry aforoz edildi ama artık kendi kilisesi vardı ve istediğini yaptırabilirdi.
Anne Boleyn 19 Mayıs 1536'da idam edildi ve Henry tamamen özgür kalmış idi.
Papa'nın aforoz etmeden birkaç yıl önce "İnancın Savunucusu" unvanını verdiği Henry'nin Anne Boleyn'le evlenme fikri tarihe bir hüsran olarak geçmiştir.
VIII.Henry döneminde,ingiltere nüfusu savaşlar ve salgınlar nedeniyle azaldı.

Nüfusu arttırmak için hapishanlerdeki fahişeler ve tutuklu erkekler kralın kontrolü altında cinsel birliktelikte bulunabiliyorlar idi.
Mahkumlara çocuk doğurma karşılığında özgürlükleri verilemye başlanmış idi.
Çocukların bakım masraflarını da kral üstlenmişti.
Hatta fuhuş anlamına gelen bir kelime de(fuhuş diyelim sansür olmasın) o zamanlardan miras kaldığı söylenmektedir.
Yani,(fornication under control of the king) kralın kontrolü altındaki fuhuş diyebiliriz.Baş harfleri birleştirin ne demek istediğim ortaya çıkacak.Bu yöntemle ingiltere nüfusunun arttığı söyleniyor.

NOT:+18 Fuck(fornication under control of the king)nerede hangi şekilde anlaşılıyor?
Bakınız.....
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1180.msg1572#msg1572


Şimdi bu bilgiler ışığında sizlere bazı gazete haberlerini sunacağım.
Peki neden haberleri sunacağım?
Okuyalım sonra anlatalım.
Avustralya'da Anglikanların ilk kez bir kadına papazlık sıfatı vermesinden 16 yıl sonra piskopos yardımcılığına getirilen Kay Goldsworthy (51), Avustralya televizyonuna yaptığı açıklamada, "Avustralya Kilisesi'ndeki kadınlar için bugün, uzun zamandır beklenen bir gündür" dedi.
-----
Anglikan Kilisesi'ne kadın Başpiskopos
Hıristiyan Anglikan Kiliselerinin ilk kadın başpiskoposu din adamlarını birbirine düşürdü! ABD'nin Anglikan Episkopal Kilisesi Katharine Jefferts Schori (52)'yi yeni başpiskopos ilan edince kıyamet koptu!
Kilisenin yenilikçi kesimi liberaller, Schori'nin seçilmesine sevinirken, muhafazakarlar "Hıristiyan inancına sığmaz" diyerek başpiskoposları aralarına katılan "ilk kadını" tanımamaya davet etti.
Episkopal Kilisesi daha önce de homoseksüel Rahip Gene Robinson'u piskopos yaparak tartışmalara neden olmuştu.
-----
1992 yılında papaz olan, evli ve ikiz çocuk annesi Goldsworthy'nin, Avustralya'nın ilk kadın papazlarından olduğu belirtildi.
----------
Papa ile Anglikan lideri 'İslam'ı görüştü.
İslam hukukunun bazı kurallarının İngiltere'de uygulanmasını isteyen Anglikan Kilisesi lideri, Papa ile biraraya geldi.
Papa ile Anglikan lideri 'İslam'ı görüştü. 5 Mayıs 2008  
-----------
Papa Benedict,İngiltere Canterbury Piskoposu Rowan Williams ile "Hıristiyan-Müslüman ilişkilerini görüştü. Vatikan sözcüsü; Rowan Williams ile Papa'nın yaklaşık 20 dakika özel olarak konuştuklarını söyledi. Sözcü, görüşmede,Hıristiyan-Müslüman ilişkilerinin,dinlerarası diyaloğun ve Papa'nın geçen ay gerçekleştirdiği ABD ziyareti izlenimlerinin ele alındığını kaydetti. Papa'nın sözcüsü,görüşmenin "sıcak ve dostane" geçtiğini de belirtti.
Dünya Anglikanlarının lideri ve Canterbury piskoposu Williams,geçtiğimiz sene, İslam hukukunun bazı bölümlerinin, İngiltere'de yaşayan Müslümanlar için uygulanmasını isteyerek,ülkesinde şiddetli tartışmalara yol açmıştı.Williams'ın konuşması,ülkede fırtına koparmış ve İngiltere'deki 1.8 milyon Müslümanın nasıl entegre edileceği tartışmalarını alevlendirmişti.
----------
Mart'ta Vatikan'ın İslam ile ilişkilerinden sorumlu en üst düzey yetkilisi Kardinal Jean-Louis Tauran,Williams'ın "İngiltere'de İslam şeriat yasasının bazı kısımlarının uygulanmasının kaçınılmaz olduğunu" söylemesinin yanlış ve "safça bir tutum" olduğunu ileri sürmüştü.

Rowan Williams, önde gelen Hıristiyan ve Müslüman bilim adamlarının İncil ve Kuran metinlerinin kapsamlı incelenmesi ve çalışılması için düzenlenen bir toplantı için Roma'da bulunuyor. Toplantı "7. Köprüler İnşa Etme Semineri" adını taşıyor.
Kaynak: Reuters
*******
Evet uzunca bir yazı oldu.

Ancak bazı konuları açıklayabilmem açısından bunları elzem olarak görüyordum.

Şimdi Kraliçe II Elizabeth acaba nereleri gezdi?Bunu bir düşününüz derim.

Bir örnek ben vereyim.
Bursa’ya bağlı Trilye’nin (Zeytinbağı) Siyi Köyü’ndeki dünyanın en eski üçüncü kilisesi olarak gösterilen 1227 yıllık Başmelekler Kilisesi, 400 bin dolara satışa çıkarıldı. Hürriyet, 19.07.2007  Mudanya’ya 7 km. mesafede, MÖ 220’den beri bir yerleşim olan,Rumca’da "sükunet" anlamına gelen Siği,bugünkü adıyla Kumyaka. Burayı Orhan Bey almış idi.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra köy tekrar Türklerin eline geçti.Siği’nin önemi,burada turistik denebilecek tek yapı, olması özelliği ve dünyanın en eski üçüncü kilisesi olduğu söylenen Taksiyarhon Kilisesi.
Bir diğer adı Başmelek Kilisesi olan Ortodoksların bu ibadet yeri,her yıl Fener- Rum Patriği Barthelemaos tarafından ziyaret ediliyormuş.
Taksiyarhis Kilisesi 1873'te inşa edilmiştir. Adanın merkez kilisesi olarak kullanılmaktaydı.Taksiyarhis Kilisesi, adada yaşayan insanların rivayet ettiğine göre dünyadaki Ortodoks kiliselerinin zeytin, zeytin yağı ve sabun ihtiyacını karşılamaktaydı. Şu anda en sağlam durumda olan kilisedir.  Taksiyarhis Kilisesinin çanı II. Dünya Savaşı yaklaşırken 1936'da yerinden çıkarılarak savaş halinde halka haber verilmesi için Ayvalık İlk Kurşun Tepesine getirilmiştir.


Siği’den 4 km. daha ileride Tirilye var.
Tirilye’de Rumlardan kalma 7 Kilise, Üç Manastır ve Üç Ayazma bulunuyordu. Bu kiliselerden bugün sadece üçü ayakta. En büyüğü halen Fatih Camii (Hagios Stephanos Kilisesi) olarak kullanılıyor. Tarihte duvarlarına ilk kez resim yapılan kilise olarakkabul edilen Kemerli Yemekhane olarak adlandırılan kilise (Panagia Cemaat Kilisesi) ya da bir diğer adıyla Küçük Ayasofya,Kazım Karabekir Paşa zamanında Tirilye’de eğitim gören öksüz, yetim ve kimsesiz çocuklar için yemekhane olarak kullanılmış.

1909 yılında,Tirilye’nin metropoliti burayı bir papaz okulu olarak yaptırır.1924’e kadar ilkokul olarak kullanılan binada,daha sonraları önemli makamlara yükselen Rum çocukları eğitim görür.Kıbrıs eski Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un bu okulda okuduğu biliniyor.

Burada bazı sorularım olacak.
1-Kraliçe acaba bu yapıyı gizlice ya da başka bir yöntemle gezdi mi?
2-Ekümeniklik tartışmalarının sıkça yaşandığı bu dönemde kraliçe'nin ortodokslarla bir rekabeti bu ziyaretine neden olmuşmudur?
3-Satıllacağı söylenen bu yapının acaba kraliçe'ye satılmış olma ihtimali varmıdır?
4-Kraliçe acaba Türkiye'de hangi durumun kötüye gittiğini düşünerek zımni bir destek vermeye çalışmıştır?
5-Madem dostluk yerine çıkarları öenmsemektedirler.Öyle ise AB'ye üyelik için neden Fransa'yı gerektiğinde karşılarına almaktan çekinmektedirler?Yoksa çıkarları bu yöndedir de bizler anlamakta geç mi kalmaktayız?
6-Kraliçe'nin Kur'an dinlemesi ne anlama gelmektedir?Bu dinletinin altında yatan ne olabilir?Panagia Cemaat Kilisesi'ne,Taksiyarhis Kilisesinine,Hagios Stephanos Kilisesine,veya başka deyişle Başmelek Kilisesine,ya da Siği’ye,Tirilye'ye yakın olan bu yerlere özel bir düşkünlüğü mü var?Yoksa oralardan satın alınmış bir arazisi mi vardır?
7-Bilmekteyiz ki Kaz Dağları'n dan krlaiçe'ye özel hormonsuz ziraat ürünleri kamyonlarla gitmektedir.Gözümüz de yoktur.Ancak Kaz Dağlarının Altın rezevleri açısından ne denli önemli olduğu da bilinmektedir.
Sn yıllarda hızlı tren raylarında kullanıldığını öğrendiğim altın acaba gelecekte inşaasına başlanacak olan hızlı tren yollarının yapımınının,F.Gülen cemaati dentiminde olan koza madenclilikle bir bağı varmıdır?
8-Bu bağlantıyı kurduğum yer şurasıdır.
Futbolcu Hakan Şükür'ün Kraliçe onuruna verilen davette başbakanı dahi şaşırtması acaba rastlantımıdır?
Çünki kendisinin F.Gülen cemaatine yakınlığı bilinmekte ve kendisinden bir yalanlama yapılmamıştır.
9- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğü'nün (Daire Başkanı Mehmet Tombul imzalı) avukat Senih Özay 'a gönderdiği ''resmi yazı'' ya göre, Koza'ya maden işletme ruhsatı verildiği bildiriliyor.
Bilindiği gibi Kaz Dağı'yla Kanadalı ''El-Doragold'' ilgileniyordu.
Koza'nın yönetim kurulu başkanı Akın İpek , daha önce ABD'li ''Newmend'' den Bergama Ovacık'taki ''altın madeni'' ni almıştı...
''Akın İpek'in Koza şirketi ABD'li ve Kanadalı şirketlerin taşeronudur...'' Acaba İngiltere kraliyet ailesiyle de bir ilgisi var mı?Akın İpek, ''Bugün'' gazetesinin de sahibi. Fethullahçı Samanyolu Okulları'nın yönetim kurulu başkanıdır.
Ayvalık sırtları, Burhaniye Sübeylidere, Avunduk, Karadere, çokuluslu Newmont şirketinin...
İvrindi'nin Ergama, Çamavşar ve Kınık bölgeleri "Galata Madencilik" in...
Bergama Ovacık'ı, yıllarca yabancı şirketler işletmişti. Eurogold,Newmont bir süre Ovacık'ta boy göstermişlerdi. Ardından Akın İpek'in Koza şirketi, Bergama'daki madeni satın aldı.
Siz sayın Kraliçe,bu oluşumda gizli bir ortaklığınız mı var,yoksa bilmediğimiz bir nedenle merak ettiğiniz bu yerleri sadece ziyaret mi amaçladınız?
10-Dinler arası diyalog temsilcisi olan F.Gülen'in son günlerde Türkiye'de olduğu söyleniyor.
Acaba ABD'de sizi görüştürmediler de gizli bir şekilde görüşme imkanı mı yartıldı.
Öyle ya bu hengamede kim ne derse desin ben dahi inanmazdım.
Yoksa Nurcuları desteklemeyi dinler arası diyaloğun bir ulvi görevi olarak mı görüyorsuuz?Ne de olsa Ilımlı islamın aldığı yolu gözlerinizle görmek istemiş te olabilirsiniz...
Haksızmıyım acaba?
11-Bu yazıyı neden mi yazdım?

Çünkü biz de sizi en az siznin bizi tanıdığınız kadar tanıyoruz.
Bu böyle biline...


1900'yılında Anglikan Kilisesi Masonları Desteklemeye başlamıştır..
Sizler bununla ilgili başka bir yazıyı diğer bölümde paylaşacağım.
Saygı ile...
Ahmet Dursun
Özel bir soru:
Sigara yasağı neden 19 Mayıs'ta başlıyor dersiniz?
18 Mayıs değil,20 Mayıs değil,özellikle 19 Mayıs neden acaba?Düşününüz....
Bakınız...
19 Mayıs,Alah'a isyan
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1148.msg1523#msg1523

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Masonik bağlar
« Yanıtla #1 : Mayıs 17, 2008, 07:10:55 ÖS »
Yukardaki yazımda,
1900'yılında Anglİkan Kİlİsesİ Masonlar' Desteklemeye başlamıştır.diye bir söylemden bahsetmiştim.
Şimdi bu konuda bazı alıntı bilgiler paylaşayım.

Varlığı halen tartışılan Gül Haç (Rose Croix) örgütünün de masonluğun farklı bir devamı olduğu, hatta 1614’lerde kliseye karşı Ingiltere’de
manifestolar verdiği de söylenir. Rose Croix’da bulunduğu ve büyük üstatlık yaptığı söylenen bazı kişileri son yıllarda bulunan
parşomenlerdeki kayıtlarına ve ‘Holly Blood and Holly Grail’ (Kutsal Kan, Kutsal Kase) isimli kitaptaki bilgiye göre sayalım isterseniz.
(Baigent 1983).
Leonardo da Vinci (1510-1519); Robert Boyle (1654-1691); Isaac Newton
(1691-1727); Charles Radclyffe (1727-1746); Victor Hugo (1844-1885);
Claude Debussy (1885-1918). Daha pek çok ünlü isim mevcut bu gizli masonik örgüttedir! Bu örgütün de farklı bir masonik örgüt olarak
faaliyetlerini halen dünyanın heryerinde sürdürdüğü iddia edilmektedir.
ILLUMINATI’ye de bir kol veren grubun Gül Haç teşkilatı olduğu düşünülmektedir.

GREJUVA (Rum Ateşi)
*Bizanslılar için Rum Ateşi kadar sırrının korunması da önemliydi. Sifon teçhizatının düşman eline geçmemesi için mümkün olduğunca az
kullanılıyor, gizemli tarifi hakkındaki yasaklar ve efsaneler giderek artıyordu.
İmparator VII. Konstantin Porphyrogennetos oğluna yazdığı bir mektupta bu sırrın müttefiklere bile verilmemesi gerektiğini şöyle açıklıyordu:
"..kullanılacak malzemeler birinci büyük Hıristiyan imparatoru Konstantin'e bir melek tarafından verilmiştir... ve bu büyük imparator,
bu sırrın kendisinden sonra geleceklere kalmasını sağlamak için, bu ateşin sırrını başka bir ulusa vermeye cesaret edenlerin, istedikleri
rütbe veya onura sahip olsunlar, lanetlenmesi ve Hıristiyan sayılmaması gerektiğini ve böyle bir şey olması halinde, ister imparator, ister
patrik, isterse herhangi bir hükümdar ya da tebaadan biri olsun, bu emre uymayan kişinin elinden ayrıcalıklarının alınarak yüzyıllar boyunca adi bir suçlu gibi teşhir edilmesini hem yaşıyla hem de Tanrı'nın Kilisesi'nîn Kutsal Mihrabı'ndan bildirilmiştir."
---------
Türkiye Hür ve Kabil edilmiş büyük masonlar Locası’nın resmi yayın organı Tesviye’de yer alan bilgiler bu konuda oldukça aydınlatıcıdır: “Üstadı Muhterem kürsüsünün arkasında, eşkenar üçgen vardır.
Üstadı Muhterem, birinci ve ikinci Nâzır kürsülerini birleştiren hatlar üçgen oluşturur, Önceki Üstadı Muhteremin sembolü dik kenarlı üçgendir.”

Aynı dergide yer alan ilginç bir ayrıntıya göre, “Piramitlerin yanlarının üçgen olması da bir mimari tesadüf değildi!” Buna göre “Eski Mısır’da, eşkenar üçgen Tanrı ile Nur’un sembolüydü!”

Masonların resmi yayın organı Mimar Sinan Dergisi’ne göre de Üçgen, “Operatif Masonlar tarafından Teslis’in (Hristiyanlıktaki Baba-Oğul ve Kutsal Ruh üçlemesi) sembolü olarak kabul edilmis ve böylece bugünkü spekülatif masonluğa intikal etmisti.”
“Her şeyi gören göz” olarak da nitelendirilen bu sembolün kökeni Mısır’a dayandırılıyordu. Putperest Mısır’da “Ra” kelimesi, “güneş tanrısı anlamına” geliyordu. İmparatorun altında “Naacaller” denen bir yönetici sınıf bulunuyordu. Bu yöneticilerde “Kutsal Sırlar Kardeşliği!”nin üyesiydiler.

Masonlukta Üç Nokta’nın sırrı
Bir gizli semboller topluluğu olan Masonluk’ta en az üçgen kadar önemli bir diğer sembolde “üç” rakamı. Kendisini “Alegori perdesi arkasına gizlenmiş sembollerle tasvir edilen bir ahlak sistemi olarak” tanımlayan Masonlukta “Üç”ün özel bir anlamı vardı. Bu yüzden Masonik semboller arasında en sık rastlanan şekillerden biride “Üç nokta”ydı.
Burada daha evvel yazımda belirttiğim ve adına  1957'de 3'lü dini merkez denilen oluşumun ilerde dinler arası diyalog,sonrasında medeniyetler ittifakı denmesini hatırlayınız.
Bir Mason adayı Masonluğa kabul töreninde yemin ederken elinde kadeh tutar. Türkiye Masonları’na ait Çırak, Kalfa-Usta dergisinden öğrendiğimize göre “Çırak derecesinde, ilk yemin yapılırken, sağ el kalbin üzerine konuyor. Ve sol elde ise bir Kadeh tutuluyor!”

Masonlara göre “içinde saf su” olan bu kadeh, safiyetin sembolü. Ancak bir çok kaynağa göre, Masonluktaki Kadeh sembolü, gerçekte Tapınak Şövalyelerinin “Kutsal kase” inancıyla bağlantılı. Da-Vinci Şifresi gibi büyük yankılar uyandıran onlarca kitaba, Indiana Jones gibi onlarca filme ve hatta BBC gibi etkin yayın organlarında belgesellere konu olan “Kutsal Kase” efsanesi neydi?

Bir rivayete göre Kutsal Kase, Hz. İsa’nın çarmıha gerilerek idam edilmesinden önce Havarileri ile yediği son akşam yemeğinde şarap içtiği Kadehti!. Bir diğer rivayete göre ise Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi esnasında Arimatea’lı Yusuf’un, İsa’dan akan kanı doldurduğu kaseydi.

Ancak Kutsal Kase konusundaki asıl fırtına birçok akademisyeninde itibar ettiği üçüncü iddiadan sonra koptu. Gerçekte Kutsal Kadeh, Hz. İsa’nın soyunu temsil ediyordu.

Hz. İsa, çarmıha gerilmeden önce Mecdelli Meryem ile evlenmiş ve ondan bir çocuğu olmuştu. Tapınakçılar ve Masonlar için Kutsal Kase bu soyu temsil eden bir simgeydi. Gerçekte korunan ve saklanan Kutsal Kase değil, İsa’nın soyundan gelen çocuktu.
Ve Büyük Siyon Krallığı kurulduğunda tahta geçirilecekti.

1507 yılında inşa edilen, İrlanda’daki Limerick köprüsünün temelinde bir Gönye bulunmuştu ve Gönye’nin yüzüne kazılan İngilizce metinde “Gönye’nin yardımıyla ölçülen dikey hat gibi, sevgi ve yardım ilkelerine uyarak yaşamaya gayret göstereceğim” yazısı yer alıyordu.
Özet olarak kayıp medeniyet ve kültür hazinesinin bulunması için her yıl onlarca araştırma yapılıyor.
 Nuh `un Gemisi,Sular altında kaldığı söylenen kayıp medeniyet,Kaynak olarak Atinalı Solon `u gösteren Eflatun `a göre Atlantis , Cebelitarık Boğazı `nın batısında, Libya `dan daha büyük bir ülke iddiası.

19. Yüzyılda İngiliz araştırmacı James Churchward kayıp kıta için Orta Amerika `da çeşitli araştırmalar yaparak, konuyla ilgili eserler kaleme aldığı, Atatürk `ün, Churchward `ın Mu kıtasıyla ilgili eserlerini Türkçe `ye çevirtmesi ve Tahsin Bey `i araştırma yapmak üzere Meksika `ya büyükelçi ataması, kayıp kıta Mu`nun Türklerin kökeni açısından da önemli olabileceği düşüncesinden kaynaklanmıştı.

Ahit Sandığı veya Tabut-u Sakine olarak adlandırılan,Hazreti Musa `nın kutsal kitap Tevrat`ı çoğaltarak 12 kabilesine dağıttığının,aslını ise yaptırdığı bir sandıkta korumaya aldığının Hazreti Musa `nın  Antakya `da bir mağarada saklandığı da ileri sürüldüğü sandığı da en önemli kayıplar arasında.
--------------
SHUGBOROUGH ŞİFRESİNİN ÇÖZÜMÜ
http://www.gradale.com/solution-tr.htm
----------
Çoban Anıtı"nın kitabesi, aslında üç parçadan oluşan gerçek şifreyi bulmamızı sağlayan bir anahtardı. Bu şifrenin çözümü ise Kutsal Kase"nin yerini verecekti… Çözüm, karmaşık matematik işlemler ve detaylar içeriyor, bunları nasıl bulduğumu internet sitesinde detaylı olarak yazdım. Üç parçadan oluşan gerçek şifre aslında Fransızca olarak hazırlanmış bir anagram. Okunduğunda ortaya çıkan cümle şu: ENRICO DANDOLO A ECRİT CLEF MONTRE SUR MUR SOUS LUNE QUE GARDE ST GRAEL. Türkçesi: Enrico Dandolo gösterilen anahtarı Kutsal Kase"yi koruyan ayın altındaki duvara yazdı.
http://www.hurhaber.com/news_detail.php?id=95361
------------
Bursa’ya bağlı Trilye’nin (Zeytinbağı) Siyi Köyü’ndeki dünyanın en eski üçüncü kilisesi olarak gösterilen 1227 yıllık Başmelekler Kilisesi, 400 bin dolara satışa çıkarıldı. Hürriyet, 19.07.2007
------------

Kraliçe II. Elizabeth
YEŞİL CAMİİ’YE GİDECEK
Bursa’da Yeşil Camii, Koza Han’ı ziyaret edecek olan Kraliçe, kadın girişimcilerle bir araya gelecek ve Olgunlaşma Enstitüsü tarafından hazırlanan defileyi izleyecek.
Tarihi mirasın gelecek nesillere taşınması ve tarih bilincinin oluşturulması amacıyla kurulan Tarihi Kentler Birliği'nin (TKB), 2008 yılının ilk buluşmasının yarın Bursa'da gerçekleşeceğini belirten Harput, TKB Bursa buluşmasının açılış konuşmasını, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yapacağını kaydetti.
Şimdi yukarıdaki yazı ile birleştirin bakalım ne demek istemişim acaba?
Ayrıca bakınız...
KARDEŞLİK MASALLARIYLA KISKACA ALINIYORUZ
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1005.msg1364#msg1364
-----------
Bartholomeos'la yapılan 'gizli' Ruhban Okulu pazarlığı......
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1004.msg1363#msg1363
--------
Saygı ile...
A.Dursun

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Dolmabahçe'de DELİĞE SÜPÜRÜLMEK
« Yanıtla #2 : Mayıs 19, 2008, 01:01:24 ÖS »
Fikri Sağlar’ın Birgün Gazetesi’ndeki köşe yazısında,Büyükanıt’a “şantaj” yapıldığı iddiasını,tıpkı Erdil Paşa’nın başına gelenlerin Büyükanıt’ın da başına gelebileceği iması yer almış idi.
Aslında bunların altında yatan sırları görmek için hafıza tazelemekte fayda var.

Deliğe süpürmeyin dedikleri sayın başbakan acaba Dolmabahçe'nin deliğine mi süpürüldü de kendisine kurulan tezgahın farkında değil dersiniz?
Bir önceki yazımda;ABD'nin binlerce yıllık Pers kökleri ile Arap dünyasının birleşmesinden korktuğunu söylemiş idim.
Son yazımda ise,KRALİÇE II.ELİZABBETH'in ziyaretinin altında yatan nedenleri sıralamaya çalışmış idim.Fazla sıkmadan Elizabeth-Kerkük bağlantıları kurmaya çalışalım.

KRALİÇE II.ELİZABBETH,ANGLİKAN KİLİSE,FETHULLAH BAĞLARI
http://ahmetdursun374.blogcu.com/16349761/
---------
Peki ABD'nin Pers-Arap birleşmesinden çekinmesinin altında yatan nedenler acaba KRALİÇE II.ELİZABBETH'in de aynı düşünce tarzına uygun davranışlara yorumlanamaz mı?

Yani KERKÜK bu konuların içinde mi?Ne kadar içinde?Kraliçe'nin Kerkük bağlantısı var mı?Ya da Başbuğ'un tasfiyesi için bir operasyon ortaklığı mı var?

Yani yukarıdaki yazımda anlattıklarım inandırıcı değil diyenler için başka açıdan incelersek,bunların gizlenebilmesi,Cumhurbaşkanı Gül'ün yakasına takılan nişan,giydiği smokin vs.. gizli operasyonların örtülebilmesi için Elizabeth'in,Kur'an dinletisine katılması özellikle düzenlenmiş olamaz mı?
Hatırlanacağı üzere birkaç hafta önceki yazımda Orgeneral Başbuğ hakkında saptırma amaçlı yazıları yakında göreceğiz demiş idim.

9/3/2008 tarihli,BÖLÜNMEDE NAKŞİLERİN ROLÜ
http://ahmetdursun374.blogcu.com/10521321/  yazısında düştüğüm bir not var.Bu notu burada yineliyorum.
---------
BAŞBUĞ PAŞA'NIN ACI GÜNÜ 29 Ekim 2007 Salı

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ'un dün İstanbul'da vefat eden kayınvalidesi Talia Çağatay'ın (81) cenazesi, toprağa verildi.

Talia Çağatay için ikindi vakti Levent Camisi'nde düzenlenen törene, kızı Sevil Başbuğ ve damadı Orgeneral İlker Başbuğ'un yanı sıra İstanbul Valisi Muammer Güler, 1. Ordu Komutanı Orgeneral İsmail Koçman, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ile çok sayıda vatandaş katıldı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de törene çelenk gönderdi. Talia Çağatay'ın cenazesi, ikindi vakti kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

Burada Talia adının köklerinin arştırılmasına gidileceği ve bundan vazife çıkartılacağını düşünmekteyim.Bu nedenle bazı bilgileri paylaşayım.
TALİA : Güzel, şirin
ÇAĞATAY : Tay-Doğu Türklerine verilen ad.
Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han'ın ismine nisbetle Mavera-ün Nehr taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebi lisan olarak kullandıkları Doğu Türkçesine verilen isimdir.

Şimdi de değişik yorumlara bakalım.
TALİA'ın ibranice tercümesi,tanrıdan gelen çiğ damla..
Talia natalia'nın kısaltılmış şeklidir.Ruslar natasha derler. Yahudi ya da biblical ismidir.

Madem öyle şimdi de sayın başbakan Erdoğan'ın bazı çocuklarının ve gelininin adlarına bakalım.

Burak :
Köken : Arb.
Cinsiyet: Erkek
Anlam :Hz. Muhammed'in Miraç Gecesi'ndeki biniti.

Esra :Köken : Arb.
Cinsiyet: Kız
Anlam :En çabuk, pek çabuk


Reyyan :
Köken : Arb.
Anlam: Suya kanmış, suya doymuş

Burak Hz.muhammed  miraca çıkarken bindiği bir "şey"in(At deniyor) ismi yani ne olduğu belli değil imam hatip mezunu bir basbakan oğluna nasıl olur da Burak ismini koyar ingilizce okursanız alın size BARAK..


Peygamberin bineti köpek olabilirdi, deve olabilirdi o zaman ne konulacaktı isim..?

Reyyan da holywood starı R'yan O Neil gibi yazılıyor...

Kızı ibranicesi EZRA,oğlu BURAK..Gelini Ryyan...damadı Berat..Ha, berat yersen BERAT eğer yemez isen sabetay sevi'nin Arnavutluk'ta öldüğü kendin adı...
Diğer bazı bilgiler...
http://www.thinkbabynames.com/meaning/0/Talia

Bu derleme,yakın gelecekte yapılabileceğini tahmin ettiğim tartışmalara ışık tutması amacı ile yapılmıştır.

Derleme:Ahmet Dursun

Çünkü sayın Başbuğ,Kerkük konusunda çok özenli açıklamalar yapmış idi.Bakınız...

BAŞBUĞ'DAN NET MESAJLAR 
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1121479/
--------
BAŞBUĞ'DAN SERT YANIT
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1108751/
--------
KERKÜK'TEN ÖNEMLİ NOTLAR
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1187619/
---------
ABD GÖZÜYLE ÜÇ PAŞA
http://ahmetdursun374.blogcu.com/986979/
---------
Öncelikle Persler konusunda bilgi tazelemek gerekir.
Sonra da bu konuya değişik bir bakış açısı ile yaklaşan sayın Behiç Gürcihan'ın yorumunu sizlere sunacağım.

Öncelikle bazı bilgileri bazı alıntılarla hafızalarımızda tazeleyelim:
ORTA DOĞU:
Orta Doğu deyimini,İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bilimsel çalışmalarda ve uluslararası siyasette giderek kullanımı yaygınlaşan "Ortadoğu" (Middle East; Moyen Orient; eş-Şarku'l-Evsat) kavramını ilk defa 1902 yılında Amerikan deniz tarihçisi ve stratejisti Alfred Thayer Mahan,National Review'de yayınlanan Basra Körfezi'nin önemini ele aldığı "The Persian Gulf and International Relations" başlıklı yazısında Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi ifade etmek için kullanmıştır.

Bu durumda Avrupa'nın ta Romalılardan beri "Doğu" kavramı ile ifade edilen dünya üç ayrı bölgeye ayrılmış bulunuyordu: "Yakındoğu" (Near East), "Ortadoğu" (Middle East) ve "Uzakdoğu" (Far East). Yakındoğu,daha çok Balkanlar ve Osmanlı Devletini, Ortadoğu Hindistan'a yakın Basra Körfezini ve Uzakdoğu da Çin ve Japonya'yı ifade ediyordu.

"Ortadoğu" kavramının sivil ve siyasi alanlardaki yaygın kullanımına rağmen uluslararası kuruluşlarda ve resmi yayın ve çalışmalarda,belirsizliği nedeniyle fazla tercih edilmediği gözlenmektedir. Mesela Birleşmiş Milletler Organizasyonu içinde bu kavram pek tercih edilmemektedir.
Bu bölgeye yönelik kuruluşlardan biri United Nationals Relief and Agency for Palestine Refugees in the Near East (UNRWA)'dır ve burada "Ortadoğu" (Middle East) değil "Yakındoğu" (Near East) kavramı kullanılmıştır. Lübnan, Suriye, Ürdün, Batı Şeria ve Gazze'de yaşayan Filistin göçmenlerine sağlık, eğitim ve sosyal alanlarda yardım sağlamak amacıyla kurulmuş olan bu teşkilat 1950 yılından beri hizmet vermektedir.
----------
PERSLER:
Persler İran’a hakim olan eski bir kavim. Ari ırkına mensup, Hint-Avrupa kavmi kebul edilip,M.Ö. 2000 yılında, kuzeyden gelip, Orta İran’a yerleşirler. Eski Ortadoğu’ya hakim Elamlılar ve Medlerin hakimiyetinde yaşadılar. M.Ö. 6. yüzyıl ortalarında, Pers Prensi Keyhüsrev, Medlerle mücâdele etti. Keyhüsrev, M.Ö. 533’te Medlerin İran’daki hâkimiyetine son vererek, Pers İmparatorluğunu kurdu. Büyük Keyhüsrev denilen ilk Pers imparatoru, İran ve Anadolu’ya hâkim olup,sınırlarını Balkanlardan Orta Doğu düzlüklerine kadar uzanmasına neden olan,Pers Kralı Kyros (İ.Ö. 559-530 arasında yönetti) belirledi.

Kısa bir süre içinde,yaklaşık bütün Ortadoğu'yu egemenliği altında birleştirdi.
Yerine gelenlerden,Kambyses(İ.Ö. 530-521 arasında yönetti)ve Darius (İ.Ö. 521-486 arasında yönetti) Mısır'ı ve Kuzeybatı Hindistan'ı, Pers İmparatorluğuna kattı.

Bununla birlikte, Pers İmparatorluğu ancak iki yüzyıldan biraz fazla yaşayabildi ve sonunda (İ.Ö. 330'da) bir iç ayaklanmayla değil,İmparatorluğun uzak batı sınırlarında uzanan, hâlâ yarı barbar düzeyde bulunan Makedonya'dan gelen bir saldırıyla yıkıldı.
----------
THERMOPİL SAVAŞI VE MEDENİYETLER ÇATIŞMASI
Amerikalı ve İngiliz askeri tarihçilerden oluşan bir komisyonun yazdığı "Bütün Zamanların 70 Büyük Savaşı" adlı kitapta Thermopil savaşından on yıl önce yine Perslerle Yunanlıları karşı karşıya getiren meşhur Marathon Savaşı anlatılırken şöyle deniyor: "Marathon zıtların bir
çarpışmasıydı. Ufak bir demokratik kent-devleti yüzlerce misli büyük bir despotik imparatorluğun karşısındaydı. Bu kültürler çatışması, Batı uygarlığının sonraki gelişimini köklü bir biçimde etkileyecekti."
(BBC Türkçe) haberine göre,İranlı ve İngiliz arkeologlardan oluşan ekibin bulguları, antik Perslerin askeri güç ve mühendislik bilgisi açısından Romalılardan aşağı olmadığını gösteriyor denildi.
--------
Kurt Johnstad’la birlikte senaryonun da yazarlarından olan Yönetmen Zack Snyder'ın 2006  Amerikan yapımı olan 300 Spartalı filmi için,Rotterdam Üniversitesi Öğretim Üyesi Erol Sanburkan'ın yorumunda,bu filmi Tarihi bir fılmden çok ‘mitolojik destan’ olarak görmek daha uygun olur demektedir.
Neden öyle demektedir?
Yönetmen, Asyalılar içerisine çirkin zenciler falan da katarak Batılılardaki Asyalı- siyah ırk düşmanlığını doruğa çıkarmakta,izleyiciyi daha ilk anda Pers (Asyalı) düşmanlığına hazırlaması hiç de zor olmuyor.Pers askerlerinin geleneksel Arap- İslam kıyafetleriyle gösterilmesi de hayli ilginç. Sanki savaşanlar Persler nezdinde Müslümanlar. Böylece film Asyalı, İslam ve zenci düşmanlığını Perslerin şahsında toplayarak, yani tarihsel olanın üzerinden bugünü,İslamı, siyah ırkı, Asyalı fakirleri, yani Avrupalı olmayan herkesi ve her şeyi topa tutuyor.

Kingdom of Heaven,Kudüs’ü almak isteyen Selahaddin Eyyubi komutasındaki İslam ordusu ile, bunlara direnen Haçlılar arasındaki savaşı anlatıyordu. 300 Spartalı da neredeyse bu filmin aynısı. Bir tek din faktörü yok bu filmde. Onun yerine Persler ve Yunanlılar şahsında Asyalılar ve Avrupalılar, dolayısıyla barbarlar ve uygarlar (!) savaşı söz konusu.
Yani, film bu mesajı ile Avrupa’nın düşman hedefini de ta o zamandan gösteriyor: Asya.

Herkül’den (herkül görünümlü kahraman savaşçılar), Ben Hur’dan (cüzzamlılar ve hilkat garibesi), The Lord of the Rings’ten, sonuç bölümünde de Braveheart ve The Passion of the Christ’ten etkilerin açıkça görüldüğü filmin IMDB (The Internet Movie Database) puanı 8.1
(yaklaşık 73.000 kişi). Çoğunluğu Amerikalı olan izleyiciler filmi oldukça başarılı bulmuşlar. Bunda son yıllarda yoğunlaşan İran ve İslam düşmanlığının büyük etkisi var. Ne yazık ki, sinema bir kez daha siyasetin emrinde.

ABD ve destekçileri Irak’a saldırmadan önce korkunç bir propaganda savaşı başlatmışlardı. Şimdi de aynı taktikle bir ‘İran karşıtı psikolojik savaş’ başlamış durumda. 300 Spartalı da bu psikolojik savaşın bir parçasını oluşturuyor.
Yani 2487 yıllık bir hikâye günümüzde olası bir saldırıya, işgale Dünya ölçeğinde psikolojik ortam hazırlamak için kullanılıyor ve bunun İslam, yabancı düşmanlığı ile beyni uyuşturulmuş Batılı insanlar göz önüne getirildiğinde başarıya ulaştığını söylemek de mümkün. Gerektiğinde Pentagon’un bir şubesi gibi hizmet veren Hollywood, tarihi fırsatı kaçırmıyor ve İran’a saldırıyı şimdiden başlatıyor.

Yedisinden yetmişine İranlılar kızgın. Onlar Pers İmparatorluğu’nu tarihin en büyük imparatorluğu,Fars (İran değil) milletini de tarihin en kahraman milleti olarak gördüklerinden Avrupalıları Türkler kadar fazla gözlerinde büyütmüyorlar.

Ortada bir İran- Yunanistan karşıtlığı mı var, diye sormadan edemiyorsunuz. Böyle bir karşıtlık, düşmanlık aslında yok. Türk/ Azeri düşmanlığını (Burada bir parantez daha açmam gerekti: Biliyorsunuz, İran tam 9 asır, yani tam 900 yıl Türkler tarafından yönetildi. Bunun 600
yılı Kaçar Hanedanlığı yönetimidir. İranlılardaki Türk düşmanlığının bir nedeni bu ülkedeki 30 milyona yaklaşan Türk nüfus ise, bir diğer nedeni de işte bu, yani 900 yıl Türk yönetimi altında kalmanın yarattığı ezikliktir.) millî politikalarının ilk sırasına yerleştiren İranlıların
şu anda bile en büyük müttefiklerinin Ermeniler ve Yunanlılar olduğunu yakın dönemin tarihsel gelişmelerini dikkatle takip eden herkes biliyor.

(Hatemi,Karamanlis ve Koçaryan’ın Türkiye’ye ve Azerbaycan’a karşı kenetlenmiş ellerini, oluşturdukları ittifakı hatırlayınız.) O nedenle öfkeli İranlılar Yunanlılara değil de, Amerikalılara kızıyorlar. Amerikalılar Spartalı (Yunanlı) tipini Avrupalı insanın, dolayısıyla kendi kültürlerinin ‘prototipi’ gibi öne çıkarıyorlar. Çünkü o tarihte Amerika kıtası da yok, Amerikalılar da. Hatta ‘Avrupalı – Asyalı bilinci de. Esas amaç Avrupalı ülkelerin ve insanların bütün güçleriyle İran’a karşı, İslam’a karşı birleşmeleri. İran, İslam’ı ne ölçüde temsil ediyor; o ayrı bir tartışma konusu, ama sıradan Batılı için İran çoktan İslam ile özdeşleştirilmiş durumda.
Şiilik olgusunu ‘milli devleti kurmak için’ çok ustaca kullanan İranlılar (Bu bağlamda Azerileri etkisiz hale getirmeyi becerdiler; ama Azerbaycan- Ermenistan Savaşı’nda Ermenilere verdikleri büyük destekle İslamiyet’in de, Şiiliğin de İranlıların hiç umurunda olmadığını, esas amaçlarının İran’da Fars milliyetçiliğini tesis etmek olduğunu herkes gördü.) Ön- Asya’nın en ırkçı kavimlerinden olduklarından, filmin içeriğinin içine gizlenmiş anti- İslamcı (daha doğrusu anti-Sünni ) anlayışa değil, açıkça öne çıkarılan anti- Pers anlayışa tahammül edemiyorlar.
---------
KUDÜS:
M. S. 614'te Kudüs, Persler (İranlılar) tarafından ele geçirildi. 627 yılında Bizanslılar şehri Perslerden geri aldılar.
 Kudüs, 1291'de Memlükler'in hakimiyetine geçti ve bu hakimiyet 1517'de Filistin toprakları Osmanlı devletinin eline geçinceye kadar devam etti.

Osmanlı hakimiyeti 1918'e kadar sürdü. Haçlı seferleri sonunda gerçekleştirilen işgalden sonra ikinci büyük işgal 1918'de İngilizlerin Filistin topraklarına girmesiyle başladı. İngilizlerin bu topraklara girmekteki maksatları bölgede yahudilerin bir devlet kurmalarına imkan sağlamaktı.

Nitekim zamanın İngiliz dışişleri bakanı Arthur Belfour tarafından 1917'de yayınlanan ve "Belfur deklarasyonu" olarak tarihe geçen belgede bu husus dile getirilmiştir. Söz konusu deklarasyonda şöyle deniliyordu: "Haşmetli İngiliz kraliyet hükümeti, Filistin'de yahudi halkı için milli bir devlet kurulmasını memnuniyetle karşılıyor.

Bu gayeye ulaşmayı kolaylaştırmak için en değerli mesailerini harcayacaktır. Şurası açıkça bilinmelidir ki, haşmetli kral, Filistin'de bulunan yahudiler dışındaki milletlerin dini ve medeni haklarına zarar verecek veya yahudilerin başka herhangi bir ülkede elde ettikleri haklarını ve siyasi nüfuzlarını zedeleyecek hiçbir şey yapmayacaktır
."

Filistin topraklarının işgaliyle yahudilerin buralara yerleştirilmesinin amaçlandığı 1916 tarihli Sykes - Picot Anlaşması'nda da dile getirilmişti. İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması'nda Filistin toprakları üzerinde bir yahudi devleti kurdurulması için bu topraklara yahudilerin yerleştirilmesi karara bağlanmıştı.

Sykes - Picot anlaşmasının uygulamaya geçirilmesinde ve İngilizlerin Kudüs'ü işgal etmelerinde Ürdün kralı Hüseyin'in babasının dedesi olan Şerif Hüseyin'in önemli rolü olmuştur. Şerif Hüseyin, kendisine vaadedilen "Arap yarımadası krallığı" karşılığında İngilizlerin Kudüs'ü ve çevresini işgal etmelerine yardımcı olmuştur. Sykes - Picot anlaşmasının Filistin'le ilgili maddesinde: "Diğer ortakların ve Mekke şerifinin muvafakatı alındıktan sonra Rusya ile de istişare yapılarak bu bölgede uluslararası bir yönetim kurulsun" denmesi o zaman Mekke şerifi olan Hüseyin'in ihanetteki rolünü ortaya koyuyordu.
------------
İsrail gazetelerinden Haaretz, Rus Novosti haber ajansına dayandırdığı haberinde, İran'ın Çin'den aldığı 24 adet J-10 savaş uçağının İsrail teknolojisi ile üretildiğini, bu teknolojinin İsrail tarafından şartlı olarak Çin'e verildiğini yazdı.

Haberde, İran ile Çin arasında 1 milyar dolarlık uçak satış anlaşmasının imzalandığı, uçakların 2008-2010 yıllarında İran'a teslim edileciği yazıldı.

Savaş uçaklarının harici yakıt tankerleri ile birlikte menzillerinin 3.000 km olduğu, dolayısıyla İran'dan kalkan bu savaş uçaklarının İsrail'İ vurup dönecek konumda olduğu belirtildi.

İsrailli bazı gözlemciler, İran ile Çin arasında yapılan silah satış anlaşması ile, İsrail'in kendi teknolojisi ile vurulma rizkinin ortaya çıktığını, bunun da İsrail'in ileriyi göremeyen yanlış ihrac
politikasının bir sonucu olduğunu belirtti.

TAHRAN (A.A)
Yarı resmi Fars ajansının haberine göre, Neccar, gönüllü milis teşkilatı (Besic) üyelerine yaptığı konuşmada, savunma sanayisi alanında "önemli ve etkili adımlar attıklarını" belirtti ve "İran, 2 bin kilometre menzilli Aşura isimli yeni bir füze üretti" dedi. Neccar, bunun dışında çeşitli füze, havan topu, tank, askeri araçlar ve denizaltıları yaptıklarını, "Saiga" ve "Azerakhş" adlı savaş uçaklarıyla pilotsuz uçaklar ürettiklerini anlattı.
İran Savunma Bakanı, çeşitli füzelerin üretimi ve elektronik modern sistemlerin geliştirilmesinin de bakanlığının "askeri kazançlarından bazıları" olduğunu kaydetti. Neccar, yeni üretilen "Aşura" isimli uzun menzilli füze hakkında fazla bilgi vermedi. İran'ın elinde, menzili 2000 kilometreyi bulan Şahab-3 füzeleri de bulunuyor.
----------
KERKÜK:İMAM,HAHAM TARİHSEL İŞBİRLİĞİ:
Behiç Gürcihan'ın yazısı..
http://ahmetdursun374.blogcu.com/16486621/
Yazı kaynağı:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/16487051/

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
KRALİÇE’YE BU KATLİAMI HATIRLATILDI MI ?
« Yanıtla #3 : Mayıs 22, 2008, 02:20:35 ÖS »
KRALİÇE’YE BU KATLİAMI HATIRLATILDI MI ?
BU UNUTULUR MU ? (Ama maalesef unuttuk…)

Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere,150 bin askerimiz esir düştü.
Bu askerlerden bir kısmı da Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’na hapsedildi. Kampın tam adı, ‘Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı’ idi. Bu kampta, 1918′de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen’in 48. Alayı’na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12Haziran 1920′ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar. Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…
Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savaş bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizler’in işine gelmiyordu. Çünkü, olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti. Çözüm toplu katliamdı…

Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmıştı.
Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyordu. Ancak İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez İngilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözleri yanmıştı… Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahşet, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM’de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır’da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM’nin teşebbüse geçmesini istediler. Tabii ki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işi de unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar…
Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması…
En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması...
Sinan AYGÜN
ATO Başkanı
26 Eylül 2005 Pazartesi
Kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/555707/

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Kilise ve Darwin.
« Yanıtla #4 : Eylül 30, 2008, 09:20:45 ÖS »
Kilise ve Darwin
 
MAHFİ EĞİLMEZ

EKONOMİ
Anglikan Kilisesi 126 yıl sonra Charles Darwin'den özür diledi. Giordano Bruno dünyadan başka pek çok gezegen bulunduğunu söylediği için 1600 yılında Katolik Kilisesi'nin kararıyla Roma'da yakılarak öldürüldü. İşin tuhafı Bruno tanrıyı reddetmiyor, Tanrı ile evrenin iki ayrı cevher olduğuna karşı çıkarak bunların aynı gerçeğin iki farklı yansıması olduğunu iddia ediyordu. Galileo Galilei, kilise tarafından uğradığı türlü baskılar sonucunda dünyanın döndüğü iddiasından vazgeçmek zorunda kaldı. Galilei'nin tanrı inancı da tamdı ama bilimsel yaklaşımı kilisenin tanımlarına uygun değildi. Yaşamının son dönemini evinde müebbet hapisle tamamladı.   

Charles Darwin, Bruno'dan ve Galilei'den daha şanslıydı. Sanayi devrimine doğru giden yolun yarattığı altyapı dünyayı değiştirmişti. Dinle devlet yönetiminin ayrılmasını bilimin dinsel öğretiden kopması izlemişti. Darwin böyle bir altyapıda yetişti. Açıkladığı görüşler Giordano'nun ve Galilei'nin görüşlerine göre kiliseye çok daha tersti. Eğer bu görüşlerini Giordano ve Galilei'nin yaşadığı dönemde öne sürmüş olsaydı kazığa geçirilmekten ya da diri diri yakılmaktan kurtulamazdı. Ama dediğimiz gibi devir değişmiş insanlar bu tür düşüncelere karşı daha hoşgörülü olmuşlardı. O nedenle kilise, Darwin'in görüşlerini reddetse de ona karşı bir şey yapamadı. Kaldı ki o tarihte Darwin'in görüşlerini destekleyenlerin sayısı da az değildi. Bu kez onun teorisini insanın maymundan geldiği iddiasıyla özdeşleştirmeye çalıştılar. Bütün bunlara karşın Darwin'in türlerin kökenini anlatan kitabı, dünyanın en çok okunan kitaplarından birisi oldu ve çok yandaş buldu.

Zaman içinde kilise önce Bruno'nun ve Galilei'nin haklı olduklarını kabul etmek zorunda kaldı. Bilim ve teknoloji hızla ilerliyordu ve kilisenin evren ve yaratılış teorisinin birer hurafeden ibaret olduğu bir bir anlaşılıyordu. Darwin teorisine çok uzun süre direndi kilise. Nihayet sonunda ona da direnemez oldu. Çünkü dünyanın her tarafından evrimle ilgili çok sayıda kanıt geliyordu. Bana sorarsanız dönüm noktası, Tiktaalik Rosaea'nın bulunuşudur.

Bu konuda 16.04.2006'da yazdığım bir yazıdan bir alıntı yapmak istiyorum izninizle: "Evrim kuramına karşı olanlar, kendi görüşlerini kanıtlamak gibi bir zorunluluk içinde olmadıklarından, evrim kuramının geçersizliğini kanıtlamaya uğraşıyorlar. En çok ileri sürdükleri iddia bir türden ötekine geçişle ilgili ara formlara ilişkin fosillerin bulunmadığı iddiası.
Bu iddiayı ileri sürenlere göre örneğin zamanın bir dönemecinde balıkların bir bölümü evrim kuramında ortaya atıldığı gibi koşulların gerektirdiği bir nedenle sudan çıkıp kara hayvanına dönüşmüş ise yarı balık, yarı sürüngen bir yaratığın fosilinin var olması gerekiyor... Nature Dergisi'nin 5 Nisan 2006 tarihli sayısında yayımlanan bir makalede... Tiktaalik Roseae'nin, 385 milyon yıl önceye tarihlenen Panderichtys adı verilen balık fosiliyle 365 milyon yıl önceye tarihlenen Acanthostega adı verilen ilk dört ayaklı kara canlısı fosili arasındaki geçiş formu olduğu öne sürülüyor.
Tiktaalik Roseae, sığlaşmaya başlayan sulardan çıkıp karada yaşamaya hazırlanan bir türün görünümünü ifade ettiği ve balıktan kara sürüngenine geçişin ara formunu gösterdiği için evrimle ilgili olarak, daha önce bulunan bütün fosillerden daha net bir kanıt olarak ortaya çıkmış bulunuyor." İşte bu buluş bence kiliseyi pes ettirmiş, evrim kuramına karşı çıkışını gözden geçirmesine neden olmuş ve işi Darwin'den özür dilemeye kadar getirmiştir diye düşünüyorum.

1979 Nobel Fizik ödülü sahibi Steven Weinberg, "Günümüzde, özellikle Batı'nın yerleşik din kurumlarında doğanın dinsel yollardan açıklanması çabasına son verildi ve bu alan bilime bırakıldı" diyor. Kilisenin önce Bruno ve Galilei'nin kuramlarını kabulü sonra da Darwin'den özür dilemesi bu yaklaşımın somut göstergeleri. Buna karşın kilisenin özrünü fazlaca büyütmemek gerekir. Kilise önce karşı çıktığı sonra kanıtlar karşısında pes edip kabul ettiği bütün bilimsel buluşları bir şekilde yaratılışın içine monte etmekte becerikli davranarak çevresinde toplananları kaybetmemeye çalışıyor. Bu özür aslında kilisenin evrimi yaratılış yaklaşımına monte etmesinin biraz zaman almasından kaynaklanan özrüdür. Kimsenin buradan hareketle kilisenin bilimsel bir yaklaşım içine girdiği zehabına kapılmaması gerekir. Buna karşın kilisenin bu özür dilemesini laiklikten daha önemli olan din ile bilimin birbirinden ayrılması yaklaşımına verilen bir onay olarak kabul edersek Anglikan Kilisesi'ni takdir etmek gerekir.

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
İznik neden önemli?
« Yanıtla #5 : Temmuz 27, 2009, 03:01:07 ÖÖ »
İznik neden önemli?

Bursa İli'ne bağlı olan İznik, Marmara Bölgesi’nin Güney Marmara bölümünde bulunmaktadır. Bursa’ya uzaklığı 75 km.dir. Denizden 85 m yükseklikte kurulmuş olan İznik doğal güzellikleri, seramikleri ve tarihi ile ün yapmıştır.

Adı Yunanca “Eis Ten Nikaieon” (Nikaia’ya) anlamına gelen kelime grubunun “Eis” ve “Nik” kısımlarının “Eisnik”, “İsnik” olarak telaffuz edilmesiyle günümüze kadar gelmiştir [1] . Bir başka kaynakta ise İznik’in günümüzdeki adının kaynağı şöyle anlatılır; Nikaia civarına yerleşen Türk fetihçiler, Rum köylülere “Bu yol nereye çıkar?” ya da “Nereye komşu?” diye sorduklarında aldıkları cevap hep “Nikaia’ya” yani “İs-Nikean”olmuştur.Türkler bu cevabı bir kalıp olarak almış ve kentin ismini de ilkin “İsnikean”, daha sonra da kısaltarak “İznik” olarak benimsemişlerdir [2] .

İznik’in dört kapısından biri olan Lefke Kapı üzerindeki yazıtlardan “Nikaia”lıların kendi soylarını “Herakles ve Dionysos”a bağladıklarını biliyoruz [3] . Bununla birlikte Osmanlı menkıbelerinde İznik’in Nuh’un en sevgili oğlu “Sam” tarafından kurulduğuna inanılmıştır [4] . Strabon’dan günümüze İznik’in kent planı temelde değişmemiştir. Son dönemdeki arsızlıklar bu mirasa da ciddi zararlar vermektedir. Hellenistik şehirden hemen hemen hiçbir kalıntı kalmamış olsa da ana yolların doksan derece çakışması, Hippodamos prensiplerine dayanan bir antik çağ planının uygulanmış olduğunu göstermektedir. Günümüzde, Roma Dönemi’nden bir tiyatro ve MS 123 yılı civarında Hadrianus’un yaptırdığı ve MS 268-269 yılında Claudius Gothicus’un tekrar elden geçirdiği fakat bugün büyük bir kısmı 8., 10. ve 13. yüzyıl Bizans işçiliği olan şehir surları kalmıştır. Bunların dışında kalan Osmanlı öncesi yapıların çoğu Bizans döneminden kalmıştır.

Strabon’a göre İznik, yüz altmış beş stadia yükseklikte ve dörtgen bir yapıya sahiptir. Kentin caddeleri dik olarak birbirlerini öyle keserler ki Gymnasium’un ortasına konan bir taştan dört kapısı da görülebilir [5] . Yine Strabon’dan öğrendiğimize göre İmparator Diocletianus devrinde yaşayan Nikea’lı bir aziz kentin yerleşim yeri olarak seçilmesinin nedeni olarak, yerinin elverişliliği, ılımlı iklim,  çepeçevre verimli arazi ve bolluk akıtan bir ırmak, salkım salkım üzüm bağları, zeytin yüklü ağaçlar, her yandan akan sular, sıra sıra değirmenler, bağlar, bahçeler ve her yanında hamamlar, suların aşılmazlığı, tapınakların görkemi, insanlarının seçkinliği, başka yerlerden gelen ve yanı başındaki gölden çıkan ürünlerin bolluğu ile bunlara ilaveten bir günden daha az uzaklıktaki denizden sağladığı yararlar olarak göstermiştir.

Hiç şüphesiz İznik’in öneminde Hellenistik dönemden günümüze kadar önemini koruyan İznik Gölü’nün yeri büyüktür. Hellenistik dönemdeki adıyla Askiana Gölü, Prehistorik Çağlarda da önemli yerleşmelere ev sahipliği yapmıştır. İznik’in coğrafi konumundan dolayı Karacakaya, Karadin, ve Çonga gibi Kalkolitik yerleşmeler ile Ilıcapınar, Höyücektepe, Çakırca gibi höyüklerle Prehistorik çağlardan beri iskan edildiği anlaşılmıştır. Örneğin Ilıcapınar kazıları sonucunda höyükte üst üste 11 tabaka belirlenmiştir ve en alt tabakadaki yerleşim günümüzden 7200 yıl öncesine yani Neolitik Çağ’a tarihlenmiştir [6] .

Hellenistlik dönemde İznik ilk olarak “Helikore” ismiyle anılmıştır. İznik daha sonra Büyük İskender'in generallerinden biri olan ve aynı zamanda Philippos’un oğlu Antigonos tarafından yeniden kurulmuş ve buranın ismi “Antigonia” olarak değiştirilmiştir [7] . 

Kentin tarih sahnesine çıkışı Büyük İskender’in komutanlarından Antigonos zamanına rastlamaktadır. Bithynia Kralları şehri başkent yapmışlardır. Roma İmparatorluğu’nda Anadolu’nun en büyük merkezlerinden biri olarak parlayan şehir MS 325’te I. Hristiyanlık Konsili'nin toplantı yeri olarak milletler arası bir ün kazanmıştır. İznik’in başkent sıfatını ve ünvanını uzun süre koruduğu MÖ 120 yılına kadar taşımasından anlaşılmaktadır. O devirde İznik, Prokonsillerin karar merkeziydi [8] 

MÖ 301 yılında Phygia’da Antigonos İpsos savaşında İskender'in generallerinden Lysimakhos’a mağlup olması ve yaşamını yitirmesiyle İznik Lysimakhos’un eline geçmiştir. Lysimakhos da kenti önceki durumundan daha fazla geliştirerek ismini karısına hitaben “Nikaia” olarak değiştirmiştir. Bithynia Krallığı döneminde Nikaia ve civarının MÖ 281 yılında Makedonya kralı Lysimakhos ile Suriye Kralı “Seleukos” arasında Kurupedion’da (Kyros Ovası) patlak veren savaş sonrasında Nikaia ve civarının Zipoites tarafından yeni kurulan Bithynia Krallığına bağlandığı anlaşılmaktadır. Bundan sonra I. Nikomedes ( 280-255), Ziaeles (255-230) ve I. Prausias (230-182) Krallığı yönetmişlerdir. MÖ 87-63 yılları arasında Mihridates Savaşları'nda geçici olarak kentin yönetimi el değiştirmişse de Nikaia Bithynia krallığının egemenliğine tekrar geçmiştir [9] .

MÖ 74 yılında Bithynia’nın son kralı III. Nikomedes Eupator ölünce krallığını vasiyet yoluyla Roma İmparatorluğu’na bırakmıştır. Bundan sonraki dönemde Bithynia bir Roma eyaleti olmasının yanında Roma’nın Anadolu’daki ikinci büyük kenti haline gelmiştir.

40-120 yılları arasında ünlü Prusalı (Bursalı) tarihçi “Dion Khrysostomos” verdiği önemli bilgiler ışığı altında “Nikaia ve Nikomedia kentleri arasında sürekli olarak mücadelelerin devam ettiği öğrenilmektedir. MS 194 yılında Nikaia iki Roma İmparatoru Septimius Severus ve Pescennius Niger arasında İmparatorluk’un tek hakimi olabilmek için yapılan savaşta taraf tutmuştur. Savaşta Nikaia’da yapılan “Niger’in tarafını tutan Nikaia mağlup tarafta kaldığından dolayı kent Septimus Severus tarafından cezalandırılmıştır.

Nikaia, 257-258 yıllarında Güney Rusya üzerinden Karadeniz’i aşarak Bosphoros (İstanbul Boğazı) üzerinden Khalkhedon’a oradan da Nikomedia, Nikaia, Kios, Apemia ve Prusa gibi bütün Bithynia kentlerine de saldıran Gotlar tarafından büyük bir istilaya uğramıştır [10] .

Bizans devrinde 787 yılında Nikaia’da tüm Hıristiyanlık aleminin katıldığı ve doğu kiliselerinin tanıdığı son Ekumenik konsülü (Nikaia’da yapılan ikinci genel olarak yedinci) yapılmıştır. İznik MS 959'da VII. Constantin döneminde imparatorluğun en zengin şehirlerinden birisi haline gelmiştir [11] .

1057’de İsaakios Kommenos ordusu ile İznik’e gelip VII. Mikail Ducas’a karşı üstünlük sağlayarak imparatorluğunu ilan etmiştir. 1071 yılında Bizans’ın Malazgirt Savaşı’nda Selçuklulara yenilmesiyle İznik üzerinde Türklerin baskısı artmaya başlamıştır. Bunun en belirgin örneği olarak Süleyman Şah’ın desteği ile 1078’de Mikail Parapinakes’e karşı Nikephoros Botanites’in önce İznik’e hakim olması daha sonra da İstanbul’da taç giymesi gösterilebilir.

Bu olayın ardından İznik’te kalarak imparatoru destekleyen Türkler 1080 yılında kendini Bizans İmparatoru ilan eden Nikephoros Melissinos’un tarafını tutarak Bizans taht kavgalarında belirleyici rol oynamışlardır [12] .

İznik’in Bizanslıların eline tekrar geçmesi 1097 tarihinde Godefray de Baullion komutasındaki Haçlı orduları sayesinde olmuştur. Kısa süreli olan Bizans egemenliği yaşanılan iç karışıklıklardan dolayı 1105 yılında I. Alexios’un şehri Kılıçarslan’a bırakmasıyla sona ermiştir. İznik’teki Selçuklu egemenliği 1147 yılına kadar sürmüş fakat daha sonraki dönemde Selçuklu Devletinin yıkılmasıyla egemenlik tekrar kısa bir aradan sonra Bizans’a geçmiştir. İznik’in Selçuklular elinde bulunduğu dönemde, kent Selçukluların idari merkezi haline gelmiştir.

İznik’te Bizans hakimiyeti kesintisiz olarak 1206 yılına kadar devam etmiştir. Aynı dönemde haçlı seferlerinin dördüncüsünde Haçlılar, Filistin’e gitmekten vazgeçip ani bir kararla kendileriyle müttefik konumunda olan Konstantinopolis’te zor kullanarak Latin Krallığı kurmuştur. Bunun üzerine Theodoros Laskaris, Bizans Tahtı’nı İstanbul’dan İznik’e taşımıştır.

Nikaia, İmparatorluk tahtını barındırması ve taç giyme törenlerinin gerçekleştirildiği yer olması bakımından imparatorluğun başkenti olmuştur. Theodoros I. Laskaris, Nikaia’yı yönetim merkezi yapmış ve buraya bir İmparatorluk sarayı inşa ettirmiştir [13] .

İznik kenti tarih içerisindeki en parlak dönemini Bizans İmparatorluğu'nun başkenti olarak 1206-1260 yılları arasında yaşamıştır [14] . Bu dönemde siyasal ve kültürel anlamda İznik, Bizans İmparatorluğunun merkezi olmuştur.

Nikaia’daki patrik o dönemde genel olarak tüm Ortodoks alemine karşı sorumluluk taşımıştır. Bu dönemde patriklik Bulgaristan, Rusya, Kıbrıs, Papalık ve Kafkasya ile diplomatik ilişki içerisine girmiştir. Aynı zamanda kentte biri piskoposluk biri patriklik olmak üzere iki dinsel kurum sürekli bulunmuştur [15] . İznik aynı dönemde önemli bir eğitim merkezi haline gelmiştir. Örneğin, Konstantinopolis İmparatorluk Okulu’nun ilk müdürü olan Georgioas Akropolites eğitiminin büyük bölümünü Nikaia’da almıştır.

İstanbul 1261 yılında Bizans İmparatoru VIII. Mikhael Palailogos tarafından tekrar ele geçirilmiştir. İstanbul’un Latin Devleti’nden geri alınmasından sonra başkent tekrar İznik’ten İstanbul’a taşınmıştır. Bu tarihten Nikaia, Moğollara ve Türklere karşı yeniden bir sınır kenti olmuştur. Bundan sonraki dönemlerde egemenlik Selçuklu ve Bizanslıların elinde sürekli el değiştirmiş Osmanlı egemenliği hakim kılınana kadar siyasal anlamda önemli bir istikrar sağlanamamıştır. 

1307 yılında Nikaia’nın başına II.Adranikos’un kız kardeşi Maria (Moğol Hanımefendisi) vali olarak getirilmiştir. Bunun nedeni “Maria’nın” İlhanlı Hükümdarı Abaka’nın eski dul eşi olmasıdır. Osmanlıları korkutacağı düşüncesiyle yapılan bu harekete karşın Osman Bey Nikaia çevresindeki kaleleri güçlendirmiş, İznik’e yakın yerleşim birimlerini ele geçirmiş ve İznik’i kuşatmıştır. Kentin çevresindeki kuşatmayı kaldırmak için 1329 yılında III.Andranikos ve ordu komutanı Ioannes Kantakuzenos Osmanlı ordularına bir sefer düzenlemiştir. Yapılan büyük çatışmalardan sonra 1331 yılında Sultan Orhan İznik’i ele geçirmiştir [16] .

Orhan Bey, şehrin merkezinde bulunan Ayasofya Kilisesi'ni Cuma Camii’ne dönüştürmüş ve bir manastırı (Süleyman Paşa) medrese haline getirmiştir. Bu, Osmanlı topraklarında kurulan ilk medresedir. Orhan Bey, Yenişehir Kapısı’nın dışına bir de cami inşa ettirmiştir. Bu da Orhan Bey’in yaptırdığı ilk camidir. Caminin yapım yılı tam olarak bilinmemekle birlikte, İznik’in ele geçirilişinden sonra bir ya da iki yıl içinde tamamlandığı sanılmaktadır.

İznik’teki ilk camilerden biri de, 1345 tarihli Hacı Hamza Camii'dir. Bu camiye 1349 yılında adına kaynaklık eden Hacı Hamza Bey Türbesi eklenmiştir. İznik’te kesin olarak tarihi bilinen ilk yapı 1333 yılında inşa edilen Hacı Özbek camidir. Bunu caminin ana kapısında yer alan bir yazıttan anlamaktayız. Bu yazıt aynı zamanda bir Osmanlı yapısına ait olan ilk yazıt olma özelliğini de taşımaktadır.

İznik’in bir Osmanlı kenti haline gelmesinde etkin rol oynayan kişilerden biri de Orhan Bey’in eşi Nilüfer lakabıyla anılan Bayalun Hatundur. Nilüfer Hatun 1388 yılında ölünce, I. Murad, annesinin anısına Nilüfer Hatun İmarethanesi’ni yaptırmıştır. Nilüfer Hatun İmareti Osmanlı mimarisinin standart biçimlerinden biri olacak olan T-planlı yapıların ilk örneklerindendir.

İznik, Bizans’ın başkentliğini yaptığı dönemdeki siyasal ve kültürel merkez olma özelliğini, 1402’deki Timur’un kısa egemenliğini saymasak, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1453’teki İstanbul Fethi’ne kadar geçen sürede sürdürmüştür.
İznik bu nedenlerle önemlidir.
TAMAMI İÇİN....
http://tayproject.eies.itu.edu.tr/haberarsiv20088.html


Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Endişe verici nüfuza sahip bir cemaat’in hikayesi.OPUS DEİ
« Yanıtla #7 : Aralık 31, 2009, 11:10:17 ÖÖ »
Hristiyan aleminde iki tane önemli kilise kavramı var.

Birincisi,bildiğimiz kiliseler,ikincisi "Invisible Church" diye tanımlanan kilise kavramıdır.
Sanki yokmuş gibi bir oluşum.

Protestanlar örgütü gibi faaliyet gösteren bu kiliseler "İslam inancında olanların,Müslümanlık'tan Hristiyanlığa geçmesi gerekmez.Oldukları yerde, oldukları gibi kalsınlar,Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler" görüşünü benimserler.

"Müslüman gibi düşünmek yerine Hristiyan gibi düşünsün.Ancak  Müslüman gibi yaşadığına inansın."İşte bu yapılanmaya "Invisible Church" denir.

İkincisi Katolik Kilisesi'nin davet kısmını yapan çok önemli gizli bir teşkilat var.
Bu kilise teşkilatının adı "OPUS DEİ"olarak bilinir.
"Tanrının İşleri" demektir.
Tamamı yazının baş kısmında mevcuttur.
A.Dursun
***************
Endişe verici nüfuza sahip bir cemaat’in hikayesi

 Soner YALÇIN
 
 Türkiye’de hep bir "cemaat" konuşulup tartışılıyor. Kimi eğitim çalışmalarını alkışlıyor, kimi açılan okulların gizli ajandasından bahsediyor.
Kimi "cemaatin" toplumsal uzlaşma için çaba sarf ettiğini iddia ediyor, kimi "cemaatin" emniyetten adalete, milli eğitimden TSK’ya kadar gizli örgütlenmeler içinde olduğunu ileri sürüyor. Biz aynı şekilde tartışılan başka bir "cemaati" tanıyalım: Opus Dei. Okullar, üniversiteler açıp medyada büyük bir güç haline gelen ve kiminin "kutsal mafya" diye tanımladığı bu "cemaatin" adını hiç duymuş muydunuz?

BEŞ kıtada 475 üniversite ve yüksekokulu, 200 koleji vardı...604 gazete ve dergiye sahipti...52 radyo ve televizyon kanalı aralıksız yayındaydı...

Bu bilgiler 30 yıl önce Opus Dei üyesi Alvaro del Portillo’nun 1979’da ağzından kaçırdığı bilgilerdi.

Bugün ne kadar bir güce hükmettiği bilinmiyor.

TV ve radyo sayısının 700 olduğu tahmin ediliyor.

Bu "cemaatin" endişe verici bu nüfuzu hep tartışma konusu. Kimilerine göre milyar dolara hükmeden Opus Dei, aslında sadece "kutsal mafya"!

Peki iş ve siyaset dünyasında karmaşık ilişkiler yürüten Opus Dei neydi?..

’Allah’ın Eseri’

Adı, Josemaria Escriva de Balaguer’di.

Madrid’de sıradan bir Katolik papazdı. İnzivaya çekildiği kilisede "Tanrı’dan gelen vahiy" sonucu 2 Ekim 1928’de "Opus Dei" (Allah’ın Eseri) adlı gizli "cemaatini" kurdu.

Amacı; Vatikan ve kiliseler dışında Papa’ya destek olacak iyi eğitim görmüş elit bir grup oluşturmaktı.

Opus Dei’ye göre Papa’nın kimliği, kilisenin ve Papalık kurumunun üstündeydi!

Papa; Tanrı-Krallığı’nın kutsal önderi "olağanüstü" bir kişiydi.

Opus Dei’nin ruhaniliği kendine özgündü. "Çilecilik"; acı çekme yüceltiliyordu. Müritler kırbaçla göğüslerine, sırtlarına vuruyordu. Çünkü onlara göre acılar ruhu Allah’a yaklaştırıyordu!

Müritler okullarda yetiştirildi

Papaz Balaguer "müritlerini" genelde Katolikliğe sıkı sıkıya bağlı varlıklı, iyi eğitim görmüş zenginlerden oluşturmaya gayret etti. (Cemaate bağlı işadamları genellikle turizm ve inşaat sektöründeydi.)

Mesleğinde başarılı doktor, mühendis, gazeteci, yazar vs. hepsini "cemaatine" kazanmaya çalıştı. Başarılı da oldu.

Tamamen gizli olan "cemaate" üç tipte katılım olanağı vardı.

En kalabalık olan "kadro dışı" olanlardı. Bunlar günlük hayatını "cemaat" idealine bağlı olarak yaşayan evli ya da bekár müritler idi.

"Kadrolular" ise kendini tamamen "cemaate" adamış seçkin, önderlik edecek erkekler ve kadınlardı.

Bir de "yardımcılar" vardı; "cemaate" üye olmayıp etkinliklere katılan ve özellikle de bağış yapan kişilerdi bunlar.

"Kadrolu" kişi Opus Dei’ye kabul edilmek için tanıklar önünde yemin etmek zorundaydı. Sadakatle bağlı kalmak, gizliliğe harfiyen uymak ve havarilere özgü bir yaşam sürmek şarttı. Aile yaşantısı onaylanmayan müritler ailelerinden uzakta özel evlerde barındırıldı.

Eğitim yoluyla seçkin-önder elemanlar yetiştirmeyi hedeflediler. Okullar açtılar ardı ardına. Yetmedi taşradaki başarılı çocuklar için yurtlar hizmete soktular. Yurtdışı burs olanaklarını iyi kullandılar.

Yetişen müritleri devletin kilit yerlerine yerleştirdiler.

Ve hep devlet desteği gördüler.

Çünkü, düşman ortaktı...

Ağca’nın Papa’ya suikastı

Opus Dei kurucusu Papaz Balaguer antikomünistti.

"Cemaat" için komünistlerle mücadele esastı. Bu sebeple İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçilere karşı savaşan Faşist Franko’nun yanında saf tuttular.

İlişki karşılıklıydı; Franco iyi yetişmiş "cemaatin" insan kaynaklarından hep yararlandı. "Cemaat" ise diktatör Franco’nun gölgesinde büyüdü.

Opus Dei, iş dünyası ve politikadaki gücünü her geçen yıl artırdı.

Bir yanda sürekli "partiler üstü" gözüktüler, diğer yanda ellerini politikadan hiç çekmediler.

İlk dönem İspanya ile sınırlı mütevazı gizli "cemaat" zamanla mürit sayısını, siyasi ve iktisadi nüfuzunu artırınca ülke dışına da "hizmete" başladı. Çünkü soğuk savaş dönemi başlamıştı.

Yıl 1947. Opus Dei kurucusu Papaz Balaguer, Roma-Vatikan’a çağrıldı.

"Papa Hazretleri’nin Yüksek Papazı" unvanı verildi.

Opus Dei böylece dünyadaki kiliseler bünyesinde ayrıcalıklı bir yer edindi; tanındı. Özellikle 1982’den sonra Papa II. Jean Paul’ün kanatları altına girerek Vatikan’ın en etkili dinsel örgütü oldu.

(Ara not: Mehmet Ali Ağca’nın Papa II. Jean Paul’e 13 Mayıs 1981’de suikast yaptığını anımsatırım. Ergenekon soruşturması nedeniyle İtalya’daki Gladio’yu dillerinden düşürmeyenlerin Vatikan-Opus Dei ilişkisini göz ardı etmemelerini öneririm.)

’Hoşgörü’ ve ’diyalog’

Opus Dei’nin anahtar iki sözcüğü vardı: "Hoşgörü" ve "diyalog"!

Bu iki kavramı kullanarak dünyanın çeşitli ülkelerindeki insanlarla yakınlaştılar, konferanslar-seminerler düzenlediler, okullar açtılar, TV-gazete satın aldılar. Adları duyulmamış aydınları ünlü yaptılar.

Sahibi oldukları 12 film şirketini psikolojik savaşın emrine verdiler.

"Hoşgörü", "diyalog" sözcüklerini ağzından düşürmeyen Opus Dei, diğer yandan soğuk savaşın en güçlü antikomünist örgütlerinden biri oldu.

Özellikle İspanyolca konuşulan Latin Amerika’daki ülkelerde sosyal hareketleri destekleyen kiliseler ile sol hareketlerin kurduğu ittifakı bastırmak için aktif olarak kullanıldı. Örneğin, Şili diktatörü Pinochet gibi eli kanlı askerlerle sıkı işbirliği içinde oldu. Arjantin, Paraguay ve Uruguay’da otoriter rejimleri destekledi. Nikaragua’da diktatör Somoza’yı, Peru’da Fujimori’yi finanse etti. Yani CIA ile Opus Dei hep içli dışlı idi.

"Cemaat" Avrupa’daki politik kirli işlerin de içindeydi.

Fransa’da sosyalist Mitterrand karşısına Cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarılan Maliye Bakanı Valery Giscard d’Estaing’i desteklediler.

Zaten baba Edmond Giscard d’Estaing, Opus Dei’nin sahibi olduğu Banco Popular Espanol’un başkanıydı!

(Ara not: Gladio’nun Türkiye’deki dinci ayağı hep gözlerden kaçırılmak istenmektedir. Komünizmle Mücadele Derneklerini, İlim Yayma Cemiyetlerini hangi hocaefendiler kurdu? CIA, Türkiye’de hangi hocaefendilere kefildir?)

Tanrı’nın Ahtapotu

Opus Dei’nin kurucusu Papaz Balaguer, ülkesi İspanya’ya bir daha dönmedi.

Hayatının sonuna kadar Vatikan’da yaşadı.

1975’te öldükten sonra önce 1990’da "üstat" ilan edildi. Ardından 2002’de azizlik mertebesine çıkarıldı! 300 yıl beklemesi gerekirken 15 yılda bu unvanı alıvermişti!

Tüm bunlara rağmen kamuoyundaki imajını hiç iyileştiremedi. Milyar dolarlık serveti nedeniyle "kutsal mafya" olarak değerlendirildi.

İngiliz araştırmacı Michael Walsh, "cemaate", Opus Dei (Tanrı’nın Eseri) değil Actopus Dei (Tanrı’nın Ahtapotu) adını verdi.

İsviçreli toplum bilimci, siyaset adamı Jean Ziegler ise Opus Dei’yi terörizm kadar mücadele edilmesi gereken aşırı sağcı bir hareket olarak gördüğünü yazdı.

Bu arada şunu yazmalıyım:

"Avrupa’da Gladio’lar bir bir açığa çıktı; bir tek Türkiye’deki bilinmiyor" diye yeri göğü birbirine katan liberaller, İspanya’daki Gladio-Opus Dei ilişkisinin neden açığa çıkarılmadığını biliyorlar mı?

Bilmiyorlar. Bilmedikleri çok...

Opus Dei, Vatikan’ın en önemli "Hıristiyanlık Dışı Dinler ve İnançsızlar" kurumunu elinde bulunduruyor. Bu "diyalog arayıcısı" hoşgörülü kurum, Müslüman ülkelerdeki bazı "cemaatler" ile sıkı bir işbirliği içinde.

Peki kimdir bu "cemaatler"? Ortak paydaları nedir?

Yeni Dünya Düzeni’nin "İslam ayağı" olan "Ilımlı İslam Projeleri" nerelerde, nasıl kotarıldı?

Neymiş, "cemaatler yalnızlaşan insanın terapi merkezi" imiş!

Keşke mesele bu kadar basit olsa.

Opus Dei ve benzeri "cemaatler" aslında gerçeği yüzümüze çarpıyor.

Tabii görmek isterseniz.

Siyasetin merkezinde bir dergáh:
YENİKAPI MEVLEVİHANESİ

TARİKATLAR, cemaatler "politika üstü" veya "partiler üstü" müdür? Sanıyorum bu konuda pek okuma, araştırma yapılmadığı için medyada ilginç görüşler dile getiriliyor, yazılıyor.

Halbuki temeline baktığınızda bile tarikat-cemaat olgusu siyaset sonucu ortaya çıkmıştır.

Çok gerilere gitmeyelim...

Tarihimizde çok bilinen bir olaydan örnek verelim.

Sultan Abdülaziz 1876’da darbeyle tahttan indirildi.

Bu darbenin "başrolünde" kim vardı: Midhat Paşa.

Sivil Midhat Paşa’nın en büyük destekçisi Askeri Mektepler Komutanı Süleyman Askeri Paşa idi.

Tarihimizde askeri öğrencilerin kalkıştığı ilk darbeydi bu.

Bunlar biliniyor.

Ancak bu darbede Yenikapı Mevlevihanesi’nin rolü hep göz ardı edildi.

Özetleyelim:

Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülmecid bu dergáhın müdavimlerindendi.

Keçecizade Fuad Paşa, Ali Paşa gibi sadrazamlar, Mehmed Sadeddin Efendi, Ahmed Muhtar gibi şeyhülislamlar, nazırlar, valiler, álimler ve eşleri ve kızları bu dergáha intisap etmişlerdi. Bu dönemde Yenikapı Mevlevihanesi’nin şeyhliğini Osman Salaheddin Dede yapıyordu.

Ancak Sultan Abdülaziz döneminde dergáhın saray nezdindeki gücü azaldı. Padişah, dergáhı ziyaret bile etmedi.

Ayrıca...

Sultan Abdülaziz, gerek dış politikada gerekse ekonomide Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın inisiyatifiyle Rusya’ya yakın bir siyaset takip etmeye başladı.

Bu durum Osmanlı Devleti üzerinde büyük etkisi olan İngilizleri kızdırdı.

Ve sonunda İngilizlerin desteğiyle darbe gerçekleşti.

Darbe organizasyonunun merkezi Yenikapı Mevlevihanesi dergáhı mıydı?

Toplantılar dergáhta mı yapıldı?

İddiayı dile getirenler, Osman Salaheddin Dede ile Midhat Paşa’nın darbe sürecinde sık sık bir araya geldiğine dikkat çekiyor.

Ayrıca, darbe sonrası gelişmeleri de örnek gösteriyorlar:

Darbeciler, Sultan V. Murad’ı "akıl sağlığı" bozulması nedeniyle tahttan indirdi. Yerine Sultan II. Abdülhamid padişah yapıldı.

II. Abdülhamid tahta çıktığı gün verdiği davette Osman Salaheddin Dede de baş konuklar arasındaydı.

Ancak, II. Abdülhamid tahtını güçlendirdikten sonra Midhat Paşa’yı sürüp öldürttü.

Osman Salaheddin Dede’nin başına gelenler, "darbede Yenikapı Mevlevihanesi’nin rolü olduğunun" kanıtı gibiydi.

II. Abdülhamid iktidarı boyunca Yenikapı Mevlevihanesi’ni hep gözetim altında tutturdu. Osman Salaheddin’in 1000 kuruşluk maaşını kesti.

Benzeri zorluklar nedeniyle Osman Salaheddin Dede, yerini oğlu Mehmed Celaleddin Efendi’ye bıraktı.

Yukarıda yazdığım gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

Bunlar bize tarikatlar, cemaatlerin hep siyasetin içinde olduğunu gösterir.

Fırsat bulabilirsem, bir gün size İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki Bektaşiler ile Melamiler’in çatışmasını da yazarım. Liberallerin "kıblesi" Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın arkasındaki "cemaat" desteğini de görmüş olursunuz!

Nakşibendi Gümüşhanevi Dergáhı’nın Milli Nizam Partisi’ni kurduğunu hemen herkes biliyor.

Yani "cemaatleri" siyaset üstü / partiler üstü görmek çocukçadır.

Hep "gizli ajandaları" vardır.

Manevi Cihazlanma Cemiyeti

ÖMER Fevzi Mardin, bahriye teğmenliği sırasında İttihatçılara katıldı.

Trablusgarp Savaşı’nda gönüllü olarak yer aldı.

Harbiye Mektebi’nde öğretmenlik yaparken komutanı Rauf Orbay’ın aracılığıyla Nakşibendi şeyhi (Üzeyir Garih’in mezarını ziyaret ettiği) Küçük Hüseyin Efendi ile tanıştı.

Ve ondan icazet alıp askerliği bıraktı, "halifesi" oldu.

Zamanla kendi dergáhını kurdu. "Şeyh" oldu.

1942’de "İlahiyat Kültür Derneği"ni kurdu. Amacı "dinlerarası diyalog" idi.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin’e dinlerarası diyalog konusunda en büyük desteği Rahip Dr. Frank Buchman verdi.

Rahip Buchman ABD’de 1929 yılında "Manevi Cihazlanma Cemiyeti"ni kurmuştu.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin ile Rahip Buchman’ı yan yana getiren, bir gazeteciydi: Ahmet Emin Yalman!

Detaya girmeyelim...

Şeyh Ömer Fevzi Mardin 1949 yılında Rahip Buchman’ın davetiyle İsviçre’ye gitti. Bir şatoda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen din adamlarıyla bir hafta süren toplantılar yaptı. Yaptığı konuşmayı "İslamiyet ve Ehl-i Kitap Ailesi" kitabına aldı: "Müslümanlık devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkánlı millet olan Amerikalılar üzerine almış bulunuyor. Çünkü Allah onları bu işe seçmiş, hazırlamış ve harekete geçirmiştir."

İsviçre’deki toplantının nedeni "diyalog" idi ama sonuç farklı çıktı:

Solculara karşı yılmaz bir mücadele verilmelidir!

Şeyh Ömer Fevzi Mardin, İsviçre’den döner dönmez ne yaptı dersiniz; Mehmetçiğin Kore’ye gönderilmesini savunan kitap yazdı. "Kore Savaşı’na Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret."

Başta müritleri olmak üzere herkese ve basına, ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in Şeyh Küçük Hüseyin Efendi dervişanından Münir Ertegün vasıtasıyla gizlice Müslüman olduğunu söyledi!

Uzatmayayım...

Görüldüğü gibi "cemaatlerin" dış bağlantıları olabiliyor ve bunlar etkisiyle ülkenin siyasetini belirlemede hayli aktif görevler üstleniyor, "soğuk savaşın piyonu" haline geliveriyorlardı.

Demem o ki:

Dünyadaki siyasal gelişmeleri analiz etmeden "cemaat" olgusunu tek mistik boyutuyla kavrayamayız.
hurriyet.com.tr

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
Türkiye’de Gülen Cemaati Dünyada Opus Dei Cemaati.
« Yanıtla #8 : Haziran 13, 2010, 02:17:14 ÖS »
Hristiyan aleminde iki tane önemli kilise kavramı var.

Birincisi,bildiğimiz kiliseler,ikincisi "Invisible Church" diye tanımlanan kilise kavramıdır.
Sanki yokmuş gibi bir oluşum.
Tamamı en üstte.
-------------
BİR KİTAP: BU DİNCİLER O MÜSLÜMANLARA BENZEMİYOR
”Artık zalimlerin gittiği camiye gitmem bir daha…’’
Yaşlı adam “dini bütün” bir insandır, uzun süreden beri de tüccarlıkla uğraşmaktadır. Zamanı oldukça namazlarını camide kılmaya önem verir. Yine bir gün, 50 yılını aşan tüccarlara ödül verilen bir günden sonra öğlen namazını kaçırmamak için camiye gider ve namazını kılar. İmam namazı kıldırdıktan sonra Kuran okur.
Yaşlı adam ”Hoca Efendi, okuduklarınızın Türkçe mealini de söyleseniz cemaat aydınlansa!’’, diye talepte bulunur. Talep, beklenmedik tepkiyle sonuçlanır.. İmam kürsüden yaşlı adamı azarlar, hatta onu müslümanların arasına nifak sokmakla suçlar. Cemaatten bir grup ise hemen ‘zaten bu Halk Partililer hep böyle’ diye söylenir. Yaşlı adam kızgın bir şekilde eve gelir ve “artık zalimlerin gittiği camiye gitmem bir daha’’ der ve yemin eder. O günden sonra da camiye gitmez.
Bu yaşlı adam yazar Soner Yalçın’ın babasıdır. Soner Yalçın son çikardigi kitabın giriş yazısında olayı anlatır ve ekler: ” Babamın camiye gitmemesine neden olan bu ALLAHSIZ dincilerdir. Bunlar karşimıza yalnızca imam olarak çikmaz. Her kimlikte görebiliriz onları; politikacı, akademisyen, gazeteci, polis vs….
Bu hurafeci, feodal ümmetçi dinciler emperyalist Batının taşeronluğunu yapıyor. Her türlü gelişmenin, yenileşmenin toplumsal uzlaşmanın önünde dalgakıran rolünü başarıyla oynuyorlar. Bu sömürgeci güçlerin işbirlikçi dincileri, baş davası ‘ahlak’ olan bizim Müslümanlara hiç benzemiyor.
Bu kitap bu farkın anlaşılması için yazılmıştır.’’
Ülkemizde son yıllarda gelişen laik-antilaik tartışmalarına paralel olarak dinin siyasi bir rant alanı haline geldiği bu günlerde ”Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor’’ ismiyle yayınlanan kitabı ele aldık. Kitap geçmişin “o Müslümanları” ile “bu dincilerin” karşılaştırıldığı on bölümden oluşuyor. Yazar kitap boyunca, dünden ve bugünden somut örneklerle, bu iki tip insanı tartışıyor. Son dönemin gündemini oluşturan olaylar ve isimler gerçekte İslamiyet’i temsil ediyor mu; yazar bu soruyu sorarak bazı Müslümanları tanıtıyor.
Nurettin Topçu; Felsefeci. Fransa’da eğitim görmüş, Sorbonne Üniversitesinde doktora yapmış. Ahlak kuramcısı. Doktora tezi isyan ahlakıydı.
Nurettin Topçu’ya göre İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumun sebebi ne siyasi ne iktisadi ne de fikriydi ona göre asıl sebep Kuran özü olan asıl ahlakın kaybedilmesiydi. Soner Yalçın’a göre Nurettin Topçu “Anadolu Müslüman sosyalizmine inanmış entelektüel” Müslüman bir aydındı. Nurettin Topçu felsefenin varlığına inanmış, gelenekçi Müslümanların tersine felsefenin olmadığı yerde İslam’ın anlaşılamayacağını savunmuştur. Milliyetçiliğe ve muhafazakarlığa sert eleştireler yöneltmiş, Sosyalizmle/ İslami buluşturmaya önem göstermiştir. Din ya da türban meselesini üniversite- türban ikilemi dışında sınıfsal bir temelde değerlendirmiş. Sigortasız, on sekiz saate varan kötü çalisma koşullarında çalıştırılan başörtülü kızları emekçiden saymamazlık etmemiş. Nurettin Topçu Müslümanlığın emperyalizmin hizmetine koşturulmasına da tavrını almış: “Amerika komünizme düşman olduğu için Amerika’yı desteklemek her Müslüman için vaciptir. Pek güzel akıl doğrusu!!. Çalışmayı aşk ve ibadet sayan İslam ahlakı kolaylıkla Amerikan pragmatizminin tilki zihniyetine feda edildi.’’
Nurettin Topçu 1975 yılında vefat etti.
Başka bir samimi müslüman olarak Nezihe Araz örnek verilmiş. Nezihe Araz, Soner Yalçın’ın verdiği bilgilere göre, Ankara Kız Lisesinin ardından Dil Tarih- Coğrafya Fakültesi Psikoloji ve Felsefe bölümünü bitirdi. Ailesi dindardı, Mevleviliğe yakındılar. Babası CHP milletvekili idi.
Nezihe Araz mezun olduğu Ankara üniversitesinde kalmaya karar verince hocası Behice Boran ile yakından tanıştı. Ondan etkilendi, asistanı oldu. 1948 yılında Behice Boran üniversiteden atılınca Nezihe Araz da okuldan ayrıldı. Nezihe Araz’ı olaylar dışında tutmak için ailesi onu İstanbul’a gönderdi. İstanbul’a geldiğinde Nezihe Araz artık akademisyen olmak istememeye başladı. Çünkü aradığını bir dergahta bulmuştu. Nezihe Araz 1948 yılında Kenan Rıfai’nın dergahına bağlandı. Hayatı boyunca türban takmadı, namaz kılmadı, içki içti, kimsenin hayat felsefesine karışmadı. Onun düşüncesine göre Tarikat, İslam edebi ve İslam ahlakıydı; kısacası irfan ve insanlıktı. İslam dinine yönelik çesitli makaleler ve kitaplar yazdı. 2009 yılında ise bir huzurevinde vefat etti.
Yazar samimi müslümanları anlattığı bu bölümde bazı eleştirilerde de bulunuyor. Solun, toplumcu müslüman yazarları araştırmadığını hatta bu konuda geri durarak bu yazarların sağcı anlayışlara yakınlaşmalarına neden olduğunu vurguluyor.
Yazarın bu konuda altını çizdigi gerçekliğe dikkat etmek gerekiyor. Türkiye solu Marx’in “din halkın afyonudur” sözünü basitleştirip İslama uygulayarak, farkında olmaksızın halkın manevi dünyası ile kendi arasına mesafe koydu.. Böylece dine inanan insanlar dincilere terk edildi. Halkla beraber adım atmak için toplumun kültürünü anlamaya çalışmak yerine bir bakıma toplumun kendi kültüründen uzaklaşarak soyut bir sosyalizme yakınlaşması beklenmiş oldu.
Yazar Ece Ayhan, Cemal Süreyya, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, İlhan Berk gibi insanların farklı görüşlerde olmalarına rağmen aynı mahallenin yoksul ‘işaret çocukları’ olarak dostluk içinde yaşadıklarını iddia ediyor. Çünkü onların ortak paydaları vardı; inandıkları hedefler, değer verdikleri erdemleri vardı, zaman, dinci gericiliğin bayrak haline getirilmediği; ayıp etmekten, yanlış yapmaktan korkulan zamanlardı; ”Müslüman’dan kaçıp Müslümanlık’a sığınma’’ zamanıydı, diyor.
Kitapta sözde Müslümanlara birçok örnek veriliyor: 1980 darbesinden sonra birçok İslami dergi yayın hayatına başlamıştı. Onlardan biri de İslam dergisi idi. İslam dergisi; Gümüşhane dergahına bağlıymış. Genel Yayın Yönetmeni Hasan Hüseyin Ceylan ,Yazı İşleri Sorumlusu Zahid Akman, dış haber sorumlusu ise Fehmi Koru imiş. Dergahın şeyhi Zahid Koktu öldükten sonra eniştesi profesör M. Emin Coşan olmuş. .
Erbakanın radikal bulduğu hareketlerine sıcak bakmayan şeyh Zahid Kotku; Erbakan’ın partinin başindan çekilmesi yolunda her gün haber göndermiş. Erbakan dinlememiş. 1980 darbesi gerçekleşip Erbakan tutuklanınca sorun kısa süreli de olsa halledilmiş gibi görünmüş ancak devam etmiş. Erbakan; Şeyh Zahid Kotku’dan sonra gelen eniştesi M: Emin Çosan’a biat etmeyip ayrılmış ve Refah Partisini kurmuş. M. Emin Çosan ise üniversitede kendisine inandığı H. Hüseyin Ceylan, Zahid Akman gibi ögrencileyile birlikte davranmış. İslam dergisi ve RP arasında gerginlik gittikçe artmaya başlamış. 1990 yıllarda RP’nin yükselişe geçip bazı büyükşehirlerde seçimleri kazanması İslam dergisiyle aralarını düzeltmeye yetmememiş.
Ancak RP’nin yükselişi Coşan’ın çevresinden RP geçişlerle sonuçlanmış.. H. Hüseyin Ceylan milletvekili olmuş. Kanal 7’nin başına, sonradan Deniz Feneri davasından yargılanacak olan Zekeriya Karaman geçirilmiş. Giderek Zahid Akman ve Fehmi Koru da Erbakan ekibine dahil olmuş ve Milli Gazeteye geçmişler. Bu isimler Erbakan’ın yıldızı sönünce R. Tayyip Erdoğan’a geçmekte de vakit kaybetmemişler. İçlerinden, beş yıl yasaklı H. Hüseyin Ceylan bunu yapmakta gecikmiş. Sonradan AKP geçmek için çok çabalamış ama R.Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilmemiş. Sözde “manevi doygunluğu” esas alarak yola çıktıklarını söyleyen bu insanlar pratikte “maddi doygunluk” yolunda yürüyerek milyarlarca dolarlık servetlere ulaşmışlar.
Fehmi Koru’nun aylık geliri yazara göre 105 bin TL. İstanbul Boğazı’nın en güzel yerlerinden biri olan Beykoz’da yalısı mevcut. Hem de o bölgenin yıkım alanı olmasına rağmen tek çivi çakılamayacağı kanunla belirtilmesine rağmen Fehmi Koru’nun görkemli yalısı oldukça dikkat çekmektedir. Zahid Akman, H. Hüseyin Ceylan ve Zekeriya Karaman ise Ankara’da 350 milyon dolarlık Armada İş Merkezinin ortağı olmuşlar. Zamanın en hızlı muhalif muhazakar yazarı Sadık Albayrak ise şimdilerde “sakinleşmiş”. Sadık Albayrak oğlunu Tayip Erdoğan’ın kızıyla evlendirerek başbakana dünür oldu, büyük oğlu ise Çalik Grubunun CEO’su. Bir diğer “muhalif Müslüman” Hüseyin Üzmez’i ise en son ”tecavüz sanığı’’ olarak gazetelerde ve televizyonlarda görmüştük şimdi ise o davadan dolayı cezaevinde.

Türkiye’de Gülen Cemaati Dünyada Opus Dei Cemaati
Cemaat meselesi sadece Türkiye’ye has bir olgu değil. Avrupa’da gelişen ”kutsal mafya’’ adıyla anılan OPUS DEİ cemaatini Soner Yalçın’ın tanıtımından özetliyoruz:
Beş kıtada 475 üniversite, 200 kolej, 604 gazete ve dergi, 52 radyo ve televizyon kanalı bulunmaktadır. Cemaatin lideri Josemaria Esrica Do Balaguer. Cemaatin amacı ise; Papaya Vatikan ve kiliseler dışında destek olacak iyi eğitim görmüş elit bir grup oluşturmak. Cemaatin müritleri arasında başarılı gazeteci, doktor, iş adamı, siyasetçiler mevcut. Eğitim yoluyla önder elemanlar yetiştirmeyi hedeflemişler. Opus Dei’nin kurucusunun en önemli özelligi antikomünist olması imiş. Opus Dei gittikçe güçleniyor ve Soğuk Savaş zamanında güçlü antikomünist örgütlerden biri oluyor. Arjantin, Paraguay ve Uruguay’da otoriter rejimleri destekliyor. Pous Dei’nin kurucusu Vatikan’a çağrılmış ve kendisine Vatikan tarafından yüksek ”hizmet’’ ünvani verilmiş. ABD ile Pous Dei içli-dışlı imiş.
Gülen Cemaatinin lideri Fettullah Gülen ile Opus Dei cemaati arasında ilginç benzerlikler var. Sayısızca okul, kolej, dershane, dergi, gazete vb. Fettullah Gülen de bir süre sonra Vatikan’a çağrılır ve Papa ile görüşmeler yapar. Cemaat görüşmeyi dinler arası ”diyalog’’, ” hoşgörü’’ temelinde yakınlaşma olarak lanse eder. Yazar Fetullah Gülen’in Greencard başvurusunda referans olarak gösterdiği ilginç isimlerden yola çıkarak sorar: gerçekten öyle mydi? Örneğin CIA’dan emekli olan Analiz Rektörü ve CIA ajanı Graham Fuller. Cemaatin ABD Turkuaz Kültür Merkezini ise tanıdık bir isim açtı ABD’nin eski bakanlarından Madeleine Albright.

Utah Üniversitesi ve Emniyet
ABD’nin başkenti Washington’da Türkish Institute For Security and Democracy ( Güvenlik ve Demokrasi için Türk Entitüsü.) adlı bir kuruluştan sözedilmiş. Enstitüyü kuran Türk Emniyet Teşkilatı, Enstitü yurtdışına eğitime gelen polislere yardım ediyormuş. Bu enstitünün kurulmasına önayak olan ise YÖK başkanı Yusuf Ziya Özcan imiş.
Orta Doğu Teknik üniversitesinde Uluslararası Güvenlik ve İnsan Hakları Araştırma Merkezi adında bir merkezin açılması için o dönemde ODTÜ Sosyoloji Bölüm Başkanı olan Yusuf Ziya Özcan’a Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından bir istek gelmiş. Merkez kurulduktan bir süre sonra ABD de benzer bir merkezin kurulması için tekrar Yusuf Ziya Özcan ile görüşülmüş. Kurulan enstitü NATO ile ortak projeler gerçekleştirmiş. CIA ve FBI yetkileleri bu enstitüde iki ülke arasında güvenlik stratejilerini geliştirmek amacıyla seminer ve dersler vermişler. Yazar bu kurumun Türkiye tarafından denetlenmediğini iddia ediyor. YÖK bağlı değilmiş ama devlet bütçesinden bu enstitüye ayrılan bir pay varmış.
Bu enstitüde yetişen bir isim ise Recep GÜLTEKİN. Recep Gültekin ODTÜ sosyalojide mastır yapmış ve tez hocası ise yine Yusuf Ziya Özcan idi. Şu an emniyet Genel Müdürlüğü Dış İlişkiler Daire başkanı imiş. ABD giden öğrenciler bu daire vasıtasıyla yönlendiriliyormuş. Daire başkanı kendi oğlunu da ABD’ye bu kurum vasıtasıyla göndermiş.
Yazar Cemaat’in merkezi Utah şehri ve UTAH üniversitesi üzerinde duruyor. Gülen cemaatinin orada yoğun bir şekilde çalisma yürütüyormuş. Utah ün,versitesi ayrıca Emniyet’in eğitim için en çok tercih ettiği üniversiteler arasındaymış. Fakültenin en tanınmışları ise Zaman gazetesinde makaleleri yayınlanan Hakan Yavuz ve Taraf’ta köşe yazarlığı yapan Emrullah (Emre) Uslu. Zaman gazetesinde yazı yazan Şaban Kardaş da Utah Ünv. Ögrencilerinden bir başka isim. Yazar bu ögrenciler eğitimleri sürecince Cemaat ile yakın ilişkilerde bulunduğunu, Cemaatin seminerlerini katıldığını ekliyor. Emrullah Uslu eğitim süresi 2 yıl olmasına rağmen ”Okyanus aşirı ülkelere seyahatı uygun değil’’ raporları alarak sekiz yıl boyunca Amerika’da kalmış. Yazar Ergenekon davası ile ilgili belgelerin UTAH uzantılı olduğunu ve Emrullah Uslu’nun ABD tarafından kollandığını ima ediyor.
Başka bir örnekle de “Bu dinci”lerin Emniyet teşkilatında nasıl uzun dönemli çalışma yürüttüklerine dikkat çekiyor.
Yıl 1979. Meclis Genel Kurulunda bugün de alışık olduğumuz bir tartışma başlamış. O dönemin Senatörü Hasan Fehmi Güneş’e kürsüden bir suçlama yöneltilir. Aranmakta olan bir solcuyu otomobiline alarak Harp akademileri toplantılarına götürüldüğü söylenir. Hasan Fehmi Güneş bunun asılsız bir iddia olduğunu söyleyip kendini savunur o sırada bir ses duyulur ”ya doğruysa’’. Kavga başlar Hasan Fehmi Güneş belinde taşıdığı tabancasını çıkarır AP’li Naci Bozkurt’un kafasına vurur. Naci Bozkurt ise elindeki çantasını Hasan Fehmi Güneş’in kafasına atınca etrafa bazı belgeler yayılır. Belgelerde o dönemin vali, polis, kaymakamların isimleri vardır isimlerin üzerinde de damgalar ”menfiler’’ ve ”müspetler”. Bazı örnekler:
Menfiler: Kazım Ulusoy POL-DER eski başkanı; çok tehlikeli, bölücü, Marksistlerin emniyetteki liderlerinden. Saffet Yüksel; CHP militanı, mezhepçi (Alevi olmasından dolayı mezhepçi olduğu yazılır) vs. liste uzar. Müspetler: Sadettin Tantan; Dürüst, atak, ehliyetli. Abdülkadir Aksu; Atak, cesur, ehil sahibi. Vali olabilir, önemli işler verilebilir.
Yazar kitabında “bu dinciler”in destekçisi iberal faşister” üzerinde özellikle duruyor. Başbakan Erdoğanın iki oğlunun ticarette bu denli hızlı yükselmesini, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün oğlunun hisse sahibi olmasını gündeme getiriyor ve onlarla Altan kardeşler arasında bağlantılar kuruyor. “Bu dinciler” ile “liberal faşistler” ittifakının önünün 1980 darbesiyle açıldığını iddia ediyor. Bu dincileri incelerken 12 Eylül 1980 darbesi öncesi Maraş, Sivas, Çorum gibi dinci saldırılarla Sivas Katliamı’na göndermeler yapıyor.
Yazarın bakış açısı Ulusal Sol. Ergenekon-AKP saflaşmasında açıkça birincilere yakın konum almış. İt dalaşında bir tarafı suçlarken diğer tarafı aklar duruma düşmüş. Bununla birlikte “bu dinciler”in hakkında başarılı bir resmini çizebilmiş. Daha önemlisi ise solun “o Müslümanlar”a sekterce yaklaşmaya son vermesi, yani samimi inançlı insanlara sırt çevirmemesi konusunda etkide bulunabilmiş.
odak-direnis.com

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
David Cameron’ın Türkiye Ziyaretinden Notlar
« Yanıtla #9 : Bugün, 03:41:52 ÖS »
David Cameron’ın Türkiye Ziyaretinden Notlar: Gerçek Bir Destek mi Ticari Ortak Arayışı mı?

Avrupa Birliği/27 Temmuz 2010 
Sibel KALEMDAROĞLU
 
 İngiltere Başbakanı David Cameron’ın, iktidara gelişinin ardından iki gün sürecek olan ilk Türkiye ziyareti 26 Temmuz 2010 tarihinde başlamıştır. Cameron’a ziyaretinde İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague de eşlik etmektedir. 26 Temmuz tarihinde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kendisine ve heyetine verdiği akşam yemeğinin ardından 27 Temmuz tarihinde resmi ziyaretlerine başlayan Cameron, Türkiye ziyaretinin ardından Hindistan’a geçecektir.
 
Türkiye’nin AB üyeliği konusunda olumlu tavrı ile tanınan İngiltere Başbakanı David Cameron’ın iktidara gelmesinin üzerinden ancak üç ay kadar geçmişken Türkiye’yi ziyareti yeni İngiliz Hükümeti’nin Türkiye’ye verdiği önemi göstermektedir. David Cameron Ankara’da yaptığı konuşmada Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğiyle ilgili tarihi mesajlar vermiştir. Cameron konuşmasında Türkiye’nin AB üyeliğine verdiği desteğin altını çizerek, Türkiye’nin Avrupa’nın güvenliğindeki rolünü, Afganistan’daki desteğini ve NATO müttefikliğini hatırlatarak ve Türkiye’nin AB üyeliğinin önüne engel çıkarılmasına tepkisini göstermiş ve "Ankara'dan Brüksel'e yolun döşenmesini, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini istiyoruz" şeklinde ifadeler kullanmıştır.[1]
 
[resim1sag]Cameron konuşmasında özellikle Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tutumları ile öne çıkan Almanya ve Fransa’yı hedef almıştır. Fransa ve Almanya’ya, General De Gaulle’ün 1963 ve 1967'de İngiltere'nin Ortak Pazar üyeliğini veto etmesi örneğinden yola çıkarak yanıt veren Cameron,  Paris tarafından engellenmenin ne anlama geldiğini bildiklerini dile getirmiştir.
 
Cameron, konuşmasında Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkanları "Türkiye'nin büyüyen ekonomik gücünden korkan muhafazakârlar; Batı-Doğu kutbundakiler ve İslam'a karşı hep önyargılı olanlar'' olarak üçe gruba ayırmaktadır. Bu üç düşüncenin de tamamen yanlış olduğunu dile getirerek, İngiltere'nin yeni hükümetinin bu iddiaları çürütmek istediğini söylemiştir.
 
Ziyaret sırasında ayrıca, Erdoğan’ın 2007 yılındaki İngiltere ziyaretinde iki yıllık süre için imzalanan “Türkiye-Birleşik Krallık Stratejik Ortaklık Belgesi”nin güncellenerek, yeniden imzalanması planlanmaktadır. Bu anlaşmanın imzalanması ile iki ülke arasındaki ticaret, savunma ve kültürel ilişkiler daha da artarak derinleşecektir.
 
Görüşmelerde Gazze yardım gemisi saldırısından sonra gerilen Türkiye-İsrail ilişkileri de gündeme gelmiştir. Cameron Türkiye ile İsrail arasındaki dostluktan vazgeçilmemesi yönündeki fikrini dile getirmiş ayrıca Türkiye’nin İran’a karşı daha sert bir tutum izlemesi ve reform sürecine hız kazandırması yönünde tavsiyelerde bulunmuştur
 
Cameron Ziyaretinden Ne Gibi Sonuçlar Çıkarılabilir?
 
Cameron ve Hague’in Türkiye ziyaretleri yeni hükümetin Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen İngiltere’nin geleneksel çizgisinden ayrılmadıklarını göstermektedir. Öyle ki, Tony Blair ve Gordon Brown hükümetlerinin de Türkiye’nin AB üyeliğine verdikleri destek bilinmektedir. Ancak Türkiye’nin özellikle komşuları ile ilişkilerini geliştirmesi ve İsrail ile bozulan ilişkileri çerçevesinde ABD ile ilişkilerinin de bozulduğu iddialarının öne çıktığı bu günlerde İngiltere Başbakanı’nın Türkiye ziyaretinde Türkiye’nin müttefikliğine atfettiği önemin altını özenle çizmesi önemlidir. Zira İngiltere dış politikasında ABD ile paralel hareket eden bir ülke olagelmiştir. Bu bağlamda, özellikle geçtiğimiz aylarda Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İngiltere’ye yaptığı ziyarette Hague’in “Türkiye Doğu ile Batı arasında bir tercihle karşı karşıya değil. Türkiye hem Doğuda, hem de Batıda”[2] şeklindeki sözleri önemlidir. İngiltere Türkiye’nin AB sürecine güçlü bir destek vermekte ve Türkiye’yi, Avrupa’nın en büyük gelişmekte olan ekonomisine sahip ülke olarak kabul etmekle beraber kendisi için de hem stratejik hem de ekonomik ve ticari bir ortak olarak görmektedir.
 
Cameron hükümetinin Türkiye, Brezilya, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelere verdiği önem dikkat çekicidir. Türkiye ziyareti de bu çerçevede değerlendirilmelidir.  Tony Blair ve Gordon Brown döneminde de İngiliz hükümetleri Türkiye’ye stratejik önem vermiş ve Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemişlerdir. Yeni hükümetin de bu politikayı sürdüreceği hatta Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi için çaba sarf edeceği beklenebilir. Ancak İngiltere’nin garantör ülke olduğu Kıbrıs ile Türkiye arasındaki sorunların çözülmeden İngiltere’den gerçek bir destek beklememek gerekmektedir.
 
Cameron’ın ziyareti özellikle iki ülke arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilere olumlu katkılar sağlayacaktır. Zira Türkiye ve İngiltere arasındaki ticaret hacmi zaten artmaktadır. Türkiye’nin bu yılın ilk beş ayında İngiltere’ye ihracatı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 40,5 oranında artarak 2,62 milyar dolara yükselmiştir. İngiltere’den ithalat da söz konusu dönemde, geçen yılın ilk beş ayına kıyasla yüzde 45,7 artarak 1,76 milyar dolara ulaşmıştır.[3] İngiltere’nin Türkiye ile olan ticari iş birliğini daha da ileriye taşımak istediği açıktır. Peki, gelişen bu ilişkiler çerçevesinde İngiltere Türkiye’nin AB üyeliğine olan desteğini duygusal konuşmaların ötesine taşıyarak gerçek bir siyasi desteğe dönüştürebilecek midir? Türkiye’nin müzakere sürecinde önünü tıkayan Kıbrıs konusunda çözüm sürecinde Türkiye’ye destek sağlayacak mıdır? Yoksa İngiltere kendisine çoğu zaman yöneltilen AB’nin daha fazla genişleyerek derinleşmesini engelleme politikası izlediği yönündeki eleştiriler çerçevesinde mi Türkiye’ye destek vermektedir? Bugün Türkiye’nin AB ile müzakere süreci tıkanmıştır. Öyle ki, Türkiye ile aynı tarihlerde müzakereleri başlayan Hırvatistan’ın tam üyeliğinin 2011 yılında gerçekleşmesi beklenirken Türkiye için 2023 yılı bile olası bir hedef olmaktan uzaklaşmaktadır. Bu bağlamda İngiltere’nin Türkiye’ye desteği de bir önceki dönem başkanı İspanya gibi sözde kalmaması önem taşımaktadır.
 
Değerlendirme
 
Bugün Türkiye AB’ye ortak üyelik başvurusunda bulunan Türkiye’den farklıdır. Bunun AB ülkeleri tarafından da kabul edildiği İngiltere örneğinde de görülmektedir. Ekonomik ve mali sorunlarla mücadele etmeye devam eden Avrupa da değişmiştir. Dünyanın on altıncı ekonomisi olan Türkiye AB için büyük bir potansiyel taşımaktadır. Türkiye bugün bu potansiyelin farkına varmak ve İngiltere gibi AB tam üyeliğini desteklediğini dile getiren ülkelerin sözde kalan desteklerini gerçek bir siyasi desteğe dönüştürme imkânına sahiptir. Kararlı duruşlar ve politikaların benimsenmemesi halinde Türkiye AB’nin önemli bir ticari ortağı olarak kalmaya devam edebilir. Bunun önüne geçmek için fırsatlar iyi değerlendirilmeli, geçmişteki önyargıların değiştirilmesi için kararlı politikalar uygulanmalı, titiz çalışmalar yürütülmelidir. Aksi halde Türkiye eline geçen fırsatları kaçırma tehlikesi ile karşı karşıya gelecektir.


--------------------------------------------------------------------------------

[1]http://www.bbc.co.uk/news/uk-politics-10767768, Erişim Tarihi, 27 Temmuz 2010
[2]http://www.middleeastmonitor.org.uk/articles/europe/1273-william-hague-welcomes-qnew-strategic-partnershipq-with-turkey, Erişim Tarihi, 27 Temmuz 2010
[3]http://haberturk.com.tr/dunya/haber/535733-cameron-turkiyeye-geliyor, Erişim Tarihi, 27 Temmuz 2010


http://www.turksam.org/tr/a2147.html

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
İNGİLTERE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ İÇİNDEKİ ROLÜ-1
« Yanıtla #10 : Bugün, 04:23:35 ÖS »
İNGİLTERE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ İÇİNDEKİ ROLÜ

ÖZLEM GÜLSOY

GİRİŞ
AB Senfonisi içinde İngiltere’nin her konu farklı ve ayrı olduğu tartışmasız herkes tarafından bilinmektedir. Bu projenin içeriğinde de bu süreci adım adım ele almaktayım.
İlk olarak İngiltere ve AB konusuna geçmeden önce AB’nin Tarihsel Oluşum Sürecini inceledim. Burada AB fikrinin ne zaman ve kim tarafından ortaya atıldığını, günümüze kadar
gelen AB’nin örgüt yapısının nasıl oluştuğunu tarihsel sıralamalar ile kısaca açıklamaya çalıştım. Ardından ana konumuz olan AB ve İngiltere’yi ikinci bölümde ele aldım. Burada ilk önce İngiltere’nin AB’nin kuruluş aşamasında uzak ve ilgisiz kalmasının nedenlerini kısaca açıklamaya çalıştım. Bu ilgisizliğin neden 60’lara kadar devam ettiği, İngiltere’nin Avrupa’ya, Avrupa’nın İngiltere’ye olan bakış açılarındaki farklılıkları inceledim. Akabinde 60’lardan sonraki tutumun neden değiştiğini ve nasıl AET’ye başvuru yaptıklarını, ilk iki başvurunun neden ve kim tarafından veto edildiğini ve üçüncü başvuruda üyeliğe kabulün nasıl başarıya ulaştığını anlattıktan sonra 1975 Referandumundan kısaca bahsettim. Bundan sonraki süreçte tutumlarında değişmesi nedeniyle ayrı bir başlık olarak 70’li yıllarda AB ve İngiltere tutumlarını anlattım. 1979’dan sonra Margaret Thatcher’in 1990’a kadar yürüttüğü politikaları ise üçüncü bölümde daha bir detaylı olarak Avrupa Konsey’lerinden alıntılar yaparak açıklamaya çalıştım. Konsey alıntılarından sonra 90’lı yıllarda mevcut olan ilişkileri kısaca bahsettikten sonra en son bölümde bu zamana kadar ki süreçte etkili olan İngiltere’deki siyasi partilerden ve bu partilerin AB hakkındaki politikalarından bahsederek projemi sonlandırdım.

I-AVRUPA BİRLİĞİ’NİN TARİHSEL OLUŞUM SÜRECİ
AB fikri herkesin tahmin ettiği gibi 19.yy’da ortaya atılmış bir fikir değildir.

Günümüzde tüm devletlerin üzerinde durduğu “supranasyonel” olarak nitelendirilen AB’nin kökleri aslında 18.yy’da hatta daha öncesi de Abbé de Saint Dierre ve Jeremy Bentham’ın gibi düşünürlere kadar uzamaktadır.1 18.yy’da tam olarak adı kesinleşmese de genel hatlarıyla Avrupa Yasama Meclisi oluşturulması fikri gündeme gelmişti. 19 yy’da tam olarak adı konulmaya çalışılan bir durum gün ışığına çıkmaya başlıyordu. Öncülüğünü Avusturyalı Devlet Adamı Coudenhave-Kalergi ve Fransız Siyasetçi Aristide Biriand’ın önerisi üzerine “Avrupa Birleşik Devletleri” tasarısı tam olarak tüm devletleri de ilgilendirecek olarak ortaya konuldu.2 Fakat ortaya konulan bu önerinin hayata geçirilmesi için 1945’e kadar yeterli bir çaba gösterilmedi. Bunun da altında yatan sebep aslında Avrupa’nın 3’te 2‘sinde militarizm ve diktatörlüğün sahnede olması, ayrıca 1930’larla birlikte yükselen aşırı milliyetçilik de diğer etken olarak yer almaktaydı.

II.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Avrupa’da alışkanlık haline gelen çatışma ve savaş konusunda da aslında bir uyanma yaşandı. Özellikle de Almanya’da Nazi Hareketi ve milliyetçiliğin olumsuz ve yıkıcı yönleri su yüne çıkmaya başlamıştı ve çok da şaşırtıcıdır ki milliyetçiliğin yıkıcılığını Avrupa kıtasını gösteren Almanya siyasi ve iktisadi bir entegrasyonunda savunuculuğunu ve öncülüğünü yapmaya başlayacaktır. Gelecek dönemler için 1940’da Ventotene’de Ernesto Rossi ve Altiero Spinelli ile planı çizilen Manifestolarda “Avrupa’nın ulusal egemen devletlere bölünüşüne tam anlamıyla son vermek” olarak açıklanabilmektedir. Bu düşüncenin tam olarak elle tutulur somut bir hale gelmesi için de,Avrupa Federalist Hareketi 1943 yılında oluşturuldu akabinde ise Fransız Yazar Camus’un “Avrupalı direniş Avrupa’yı yeniden yaratacak” adlı bir dizi konferanslarla devam etti.3 Bu durum karşısında “ Adenauer de Gasperi, Spaak, Monnet, Schuman” gibi siyasetçiler ve iktisatçılarda etkilemeyi başarmıştı. Bu gidişat devletleri de çok etkilemişti bu nedenle bazı devletlerde “ Avrupa Bütünleşmesi” büyük bir fikir haline dönüşmüştü.

18 yy’da tohumu atılan kuramın pratiğe geçişindeki temel 3 kurum büyük önem arz etmektedir. Bunlardan birincisi Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü ( Organisationn of European Economic Cooperation OEEC) idi. 1947 yılında bu kurum 1948 Marshall Planı ile Amerika
yardımının dağıtılmasında büyük rol oynadı. Bu kurum daha sonra Gümrük Birliği şekline dönüşecekti. Fakat İngiltere bu kurumun içinde değil, karşısında yer alacaktır. Bu kurumun arkasında 1948’de imzalanan Brüksel Antlaşması yer aldı. Britanya, Fransız, Hollanda ,Lüksemburg arasında imzalanan antlaşma askeri, ittifak oluşturmak içindi. Daha sonra bu kurum genişleyip Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) Kanada ve Birleşik Devletleri de içerisine aldı. Bu genişleme ile Avrupa’ya ait olma özelliğini de kaybetmeye başladı, daha geniş olarak kurum ortak güvenlik prensibini benimsemeye başlamıştı. 1949 yılında oluşturulan bir diğer kurum ise Avrupa Konseyi oldu. Konsey değişik konularda hükümetlerarası görüşmeleri koordine etmek, planlamak amacını taşıyordu ve danışmanlık görevini de taşımaktaydı. Fakat tüm bu organizasyonlar aslında ne Avrupa’daki düşünülen fikri ne uluslarüstü fikrini ne de entegrasyon için iyi ve doğru bir koridor özelliği taşımamaktaydı.

Tüm başarısızlığa rağmen aslında olumlu sonuçlar ortaya çıkmıştı. İki fikir çatışması doğmuş oldu. Bunlardan biri bazı devletlerin savunmuş olduğu “ Birleşik Devletler çizgisindeki federal model tarzı” diğeri ise “ BM’nin gevşek yapısına benzeyen konfederal model tarzı” idi. Peki bu iki farklı düşünceyi kim, nasıl savunmaktaydı?

Benelüks devletleri her ne kadar Fransa- Almanya saldırılarını yaşamış olsa da federal model tarzı benimsemekteydi. Fransa ise, ileriki zamanlarda Almanya’yı kontrol edebilmek için en iyi yolun federalizm olduğunu düşünüyordu. Konfederal model tarzının ise, Batı Avrupa’da özellikle Britanya ve İskandinav ülkeleri savunmaktaydı. Özellikle Britanya’nın Avrupa’dan ayrı duruşunu Churchill şu şekilde dile getirmişti; “ Avrupa ileyiz ama onun parçası değiliz.”

Bu düşünceler sonucuna böyle bir bütünleşmeyi savunanlar ve savunmayanlar ya da isteyen ve istemeyenler şeklinde iki grup karşımıza çıkmış oldu. İstemeyenler uzun bir süre karşı duruşlarını korurken isteyenler yavaş yavaş çalışmalara nereden, nasıl başlayacaklarını konuşmaya başlamış oldular.

Destekleyen ve isteyenler kısa bir süre sonra çözüm önerileri gelmeye başladı.
Öncelikle Fransa’da yeniden yapılanma programının yöneticisi ve Avrupa Bütünleşmesi’nin savunucusu Jean Monnet’ten gelmişti. 1950’de Monnet, hazırladığı memorandumda Fransız Dışişleri Bakanı Schuman’a vermişti. Memorandum, birçok yolun çıkmaza girdiğini bunu
ancak ekonomik bir bütünleşme ile açık olacağını söylemişti. Schuman Deklarasyonuda diğer zamanlarda bu görüşü savunmaya başladı; “ Avrupa Federasyonu barışın sürekliliği için zorunludur.” Böylece Avrupa ilk defa tam bir bütünlük olmasa da ortak somut adımlar atılmaya başlandı.1

Öncelikle Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu 1951 yılında Fransa, Batı Almanya,İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ile Paris Antlaşması imzalanarak kurulmuş oldu. Tüzel kişilik sahip olması tasarlanan ilk gerçek uluslarüstü kurum niteliği kazanmış oldu. Akabinde 6 ülke ile 1957 yılında Roma Antlaşması imzalanarak EURATOM ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) içeriğine dönüştü. 20 yıllık bir süreç içinde üyeler arasında ekonomik birlik için geçiş süreci başlamıştı. Ekonomik birlikten sonra devletlerin istediği diğer süreç ise “siyasi birlik”ti.

AET, üye devletlerin temsilcileri tarafından kararların alındığı Bakanlar Konseyi ve üyelerin ulusal yasama organları tarafından belirlenen Parlamento ve Adalet Mahkemesi’nden oluşmaktaydı. Ortak amaçlardan bazıları ise, sanayi, tarım, taşımacılık, sermaye ve hizmetler üzerindeydi. 1965 yılına geldiğimizde ise AKÇT,AET ve EURATOM birleşerek Avrupa Topluluğu (AT) oluşturdular. Bu kurum ekonomik açısından gerçekten başarı sağlarken 1960-70’li yıllara kadar siyasi olarak bir ilerleme söz konusu olmamıştı. 60’lı yıllara kadar Britanya ve İskandinav ülkeleri AKÇT ve AET üyeliklerine başvuru yapmadı. 1952 yılında İskandinav ülkeleri kendi düzenlemiş oldukları “Kuzey Konseyi”ni benimsemişlerdi. Britanya ise bir kuruma bağlı olmaktan kaçınmaktaydı bu nedenle 1951 ve 1956’da gönderilen iki daveti de reddetmeyi tercih etmişlerdi.1951 yılındaki ilk reddetme İşçi Partisi hükümeti döneminde yaşandı. Yeni kamulaşan AKÇT sanayileri dışarıdan gelen bir korumayı Britanya hiç de kabullenmiş değildi. Bunu da İşçi Partisi hükümeti şöyle dile getirmişti. “ Hiçbir Sosyalist Parti ulusal çıkarlarının önemli olanlarının Avrupa’yı temsil eden bir otoriteye teslim edilmesini kabul edemez.” İkinci reddetme ise 1956 yılında kıtasal iktisadi durum açısından endişeli olan Muhafazakar Parti tarafından karar verildi. Aslında Britanya serbest ticaretin avantajlarının farkındaydı. Diğer bölümde daha detaylı ele alacağımız gibi Britanya,Avrupa’da ki ekonomik durumunun geleceğini tehdit ettiğinin farkındaydı. Eden hükümeti döneminde Britanya ve 6 ülke ile 1950’nin ortalarında bir bağlantı (Free Trade Area Serbest Ticaret Alanı) kurmaya çalışıldı. Fakat 1957 yılında Avrupa Serbest Ticaret Birliği (EFTA)
Avusturya, Danimarka, Norveç, İsveç,İsviçre, Portekiz ve İngiltere tarafında oluşmaya başlayınca AET ve EURATOM’a karşı duruşunu tekrar göstermiş oldu ve böylece de FTA başarısızlıkla sonuçlandı.1

EFTA’nın da kurulmasıyla birlikte Avrupa’da Komünizme karşı iki farklı duruş sergilenmeye başladı. Ekonomi dışında bu dönemde gündemde olan bir başka konu ise Avrupa’da siyasal ve askeri bir birlik veya sistem kurmaktı. 1950 yılında Fransa Başbakanı Pleven bir önerisi vardı; “Avrupa Savunma Topluluğu” oluşturmaktı. Pleven’in amacı aslında Avrupa gözetiminde Almanya’nın yeniden silahlanması için izin vermekti. Sistemde Alman Birlikleri, Savunma Bakanlığı, Başbakanla Konseyi ve bir Meclis iznine tabi tutularak Almanya- Avrupa savunma gücüyle ilişkilendirilebilirdi. Böylece de 3 avantaj gündeme gelecekti.

Bunlar;
 “ Almanya2nın gücünü Avrupa’daki Birleşik Devletler nüfuzunun yerine koymak için kullanmak
 Saldırgan Alman milliyetçiliğinin yeniden ortaya çıkması önlemek
 Giderek tehdit olan Sovyet Bloğunun önünde durabilmek için ihtiyaç duyulan kaynağın olması” Fakat burada bir sorun vardı. Fransa bu düşüncesinin başarılı olabilmesi için Britanya’nın desteğine ihtiyaç vardı. Çünkü ancak Fransa- Britanya birlikte olursa Almanya’nın kontrol altında silahlanması mümkün olabilirdi. Fakat Britanya hükümeti bu durumu önemsemedi ve AST yerine NATO’yu tercih etti. 1954 yılında ise öneriyi ortaya koyan Fransa tarafında Hindiçin olayından sonra tasarıyı reddetti ve gündemden kalktı. Bundan sonra 1950 de oluşturulan “Ekonomik Birliğin” 60’lardan sonraki süreçte başarılı olup olamayacağı tartışılmaktaydı.

18.yy’da temeli atılan 50’den sonra gittikçe kurumsallaşan AET artık meyvelerini toplamaya başlıyordu. Bu dönemin başarısının Charles De Gaulle “ 6 ülkenin hepsinin zenginleşmesi ve dünyanın en büyük yekpare serbest ticaret bloğunun yaratılmasını iktisadi bir mucize” şeklinde tanımlamıştır. Ekonomik durumu genel olarak değerlendirecek olursak,1958-67 arasında AET ihracatı 3 kat artarken, dünyadaki genel ihracat ise sadece 2 kat artmıştı. Bunu daha somut olarak anlatmak gerekirse GSMH endekslerinde 1953 indeksi 100 olarak kabul edildiğinde, 1965 itibariyle EFTA GSMH 154, ABD GSMH 149 artarken
AET’nin GSMH 188 artmıştı.1 Ayrıca 1968 yılında sanayi malları, kömür, demir ve tarımsal ürünlerde iç engellemeler kaldırıldı. Böylece “Ortak Tarım ” ve “ Tek Vergi” sistemleri uygulanmaya başlandı. Böylece üyeler arasında ortak ticaret söz konusu iken, üye olmayan ülkeler içinde farklı tarifeler belirlendi.
Tüm bu ekonomik gelişmelere karşılık siyasi bir birlik oluşturulamamıştı ve bu nedenle en başta öne sürülen federalizmde de bir gelişme söz konusu olmamıştı.

1960’lı dönemlerde Başbakan olan daha sonra 5. Cumhuriyet’in Cumhurbaşkanı olan De Gaulle, kendisine bir hedef , amaç belirlemişti. Amacı, Fransa’nın Avrupa üzerindeki etkisini arttırmak ve Fransa kimliğini daha fazla pekiştirmekti. Bu amaç içinde 3 yol izledi.

Bunlara kısaca değinecek olursak, öncelikle Fransa ile ABD ilişkisini kesti ve NATO’dan ayrıldı ardından kendi nükleer gücünü tek başına oluşturmaya çalıştı ve Sovyetlerle ilişki kurmanın yollarını aradı. İkincisi, 4. Cumhuriyet döneminde Alman-Fransız ilişkisini değişiklik yaparak Almanya ile iki yanlı anlaşma girişimlerinin yollarını aradı. Son olarak ise,AET’nin içinde Fransız milli çıkarlarını yükseltme amaçlı kararı idi. 1966 Lüksemburg Antlaşma’sına kadar Fransa’nın AET içindeki diğer üyelerden fazla hak talep etmesi ile kargaşa ve uzlaşmazlık boy gösterdi. Lüksemburg Antlaşması ile sonunda bir uzlaşmaya varıldı. Antlaşmaya göre üyelerden birine “ortak anlaşma üzerinde ısrar etme hakkı” tanınmış oldu. Bu durum karşısında üye hükümetler Bakanlar Konsey’inin sayısını arttırmaya başlamıştı.

Fransa’da durumlar böyle iken Almanya’da da 1960’ların sonu 70’lerin başı ile bazı değişmeler gözlenmekteydi. Almanya kendine özgü bir dış politika yürütmeye başlamıştı.

1948’lerden 1960’ların sonuna kadar iktidarda bulunan Hıristiyan Demokratlar yerine artık AET’ye karşı olan Sosyal Demokrat Parti yer almıştı. Bu dönemde AET’den uzaklaşma De Gaulle’nin 3 yoluna benzer yollar geliştirilmesi, Rus-Alman Antlaşmasının ardından Polonya ile yapılan anlaşma, komünist rejimlerle iki taraflı anlayış içerisine girişilmeye başlanması vs.gözükmekteydi. Batı Avrupa’da ki ekonomik bütünleşme yerine Doğu Avrupa’yı tercih eden ve bu nedenle de Batı Avrupa’sında eleştiriye maruz kalan bir Almanya gözükmekteydi.2

20 yıllık geçiş sürecinin dolmasıyla beraber herhangi bir siyasi birlik gündeme gelmiş değildi. Üye ülkeler arasında oluşan bu sorunlar ve gerginlikler bir tarafa bırakıldığında önem arz eden ve diğer bölümlerde de daha fazla ayrıntılı inceleyeceğimiz İngiltere ele alınmaktaydı.

II-AVRUPA BİRLİĞİ VE İNGİLTERE
A. İNGİLTERE’NİN 1945-1960 ARASI AVRUPA’YA KARŞI
İLGİSİZ TUTUMU
Uzun zaman boyunca dünya ticaret ilişkilerinde kıtalardan denizlerarası işbirliği kuran İngiltere, II. Dünya Savaşı’ndan sonra da kendini 3 müttefik güçten biri olarak görmekteydi.

İngiltere “Sömürge İmparatorluğu” olarak görülmekteydi. Dünyanın birçok zayıf yerleri ile ciddi şekilde koloni bağları oluşturmaktaydı. Bu onun kendine has yeteneği idi. Birçok siyasi başarısını ise Avrupa kıta devletleri olmadan başarmaktaydı. Uluslar arası ve yerel gelişmeler sayesinde Güneşi Batmayan İmparator kendini Avrupa’dan tamamen başka olarak görmekteydi. Bu nedenle de AB oluşumunun başında yer almadı.
Soğuk Savaş’la birlikte İngiltere’nin parlayan yıldızına gölge düşmeye başladı.

Özellikle ABD-SSCB ikili tartışmaları bu durumu iyice somutlaştırmıştır. Bu yapı İngiltere için çok farklıydı, sistemdeki güçler ile İngiltere’nin tarihsel süreçleri farklı olduğundan yeni sisteme yabancıydı. Bununla birlikte yavaşca ekonomik sorunlar gün yüzüne çıkmaya başladı,işsizlik arttı, ödeme dengesi bozuldu, endüstriyel işler kötüye gitmeye başladı ve en önemlisi de enflasyon boy göstermeye başladı. Artık bu şartlarda İngiltere gelecek için yeni alternatifler bulmalıydı. Bunun için 3 yol vardı;

 İmparatorluk, İngiliz Uluslar Topluluğu
 ABD
 Avrupa
Son sırada olan Avrupa asla olamazdı. Çünkü Avrupa’da önemli güç sadece o olmalıydı.
İmparatorluk 1945 öncesinde kalmıştı, onun yerine sadece ABD kalmıştı. Daha sonra ABD’nin etkisiyle hem ekonomik hem de sistem dışı kalmamak için AET başvuru yapacak ama veto krizi ile karşı karşıya kalacaktı. zaten Amerika müttefikliği ve NATO’ya üye olması gibi nedenler vetonun sadece birkaç nedeni arasındaydı. Bu dönemde İngiltere’de yeterli
düzeyde bağımsız nükleer gücü de elinde bulunmaktaydı.1

1945 savaşından sonra İngiltere düşüncesi anakara üzerindeki devletlerle arasında bireysel olarak yahut bu devletler ve İngiltere arasında Avrupa İşbirliği düşüncesi vardı.

Dışişleri Sekreteri Bevin, “Batı Birliği” ve “Üçüncü Güç” olarak süper güçlerin korunması için inanmaktaydı. Fakat bu ekonomik ve savunma üzerindeki politika AET üzerinden değil NATO üzerinden yapılmalıydı. Bevin, ilk önce dünya güçlerinde İngiltere’nin çıkarlarını korumalıydı. Ona göre İngiliz Uluslar Topluluğu ve denizaşırı ülkelerle işbirliği yapmak konusundaki yaklaşımlarını göz önünde canlandırmaktaydı. Bu konsept çerçevesinde Batı Birliği’nden söz etmek mümkün olabilirdi. Fakat bunun için sadece Dışişleri Bakanı değil,Bakanlar Konseyi ve Maliye Bakanı da bu düşüncenin arkasında olması gerekirdi. Avrupa entegrasyonun büyük genişleme durumunda İngiltere’nin önderliği olması ya da ilk adım imkansız olarak gözükmekteydi.

Önümüzdeki zamanda ortaya çıkacak olan Avrupa Bütünleşmesi işbirliği modeli Fransa’ya aitti ve gelecekte olabilecek Dünya Savaşını önlemek için öne sürülen siyasi entegrasyon fikriydi. Ayrıca bu entegrasyon yukarıda da bahsettiğim gibi Almanya’nın kontrollünü sağlamak içindi. İngiltere hükümeti aslında Almanya tehditti gibi Sovyet tehdidinden korkmak gerektiği gündeme gelmişti. İngiltere hükümeti bu nedenle bu entegrasyonu onaylamadı. İngiltere’nin çok taraflı görüşmelerde adım adım gelişmeler olurken, İngiltere supranasyonellik yerine uluslarararası temeli tercih etti ve yeni antlaşmalarını ve kuruluşlarını bu entegrasyon modelinden uzaklaşarak oluşturdu.

İlk önce İngiltere ve Fransa ile Dunkirk Antlaşması 1947 yılında imzalandı. Burada amaç iki ülkeden herhangi birine gelecek olan saldırıda tarafların her türlü yardımı birbirine sağlaması öngörülüyordu. Açık olarak Almanya tehdidinden korunmak için olduğu söylense de tehdit artık Sovyetlerdi. Ardından 1948’de Benelüks ülkeleri ile Brüksel Antlaşması imzalandı. Ayrıca bu dönemde Batı Avrupa için Marshall Yardımları da yapılmaya başlanmıştı. OEEC çerçevesinde yapılan yardım gerçekten başarılıydı. Bu dönemde Avrupa ile diyalog kurmayı İngiltere NATO’ya üye oldu. Bu dönemden sonra uzun bir süre AKÇT’yi
İngiltere çalışma gündemine almadı.

1951 yılında Paris Antlaşması ile kurulan AKÇT ya da AB düşüncesini savunan ve öven Churchill’in düşüncesi 1950’den sonra değişti. Öncelikleri İngiliz Uluslar Topluluğunu birleştirmek ve güçlendirmekti ardından amaçları İngiltere İmparatorluğundan ayrılan ülkelerle ve İngilizce konuşan ülkelerle kardeşlik sağlamaktı ve en sonda Avrupa Birleşik Devletlerini ayrılıklarını, yakınlıklarını ve özelliklerini herkese anlatmaktı.

9 Mayıs’ta Jean Monnet tarafından hazırlanan Robert Schuman tarafından deklare eden Schuman Planı’nı İngiltere reddetti çünkü Rusya’nın işgaline karşı koyabilme etkilerini ve Avrupa ülkelerinin yeteneklerini olduğuna güvenmiyordu. Roma Antlaşmasının taslağının oluşturulduğu İtalya Messina’da olan konferansa Eden hükümetine rağmen Messina Konferansına bir temsilci gönderildi. Bu durum gelecekte oluşabilecek müzakereler adına bir adım atılabilmesi için açık kapı bırakılabilirdi böylece fakat bu durum İngiltere içinde yapılmış olan en büyük hata olarak nitelendirilmişti.

İngiltere bir alternatif araştırmaya başladı. Hükümetin bu stratejisinde yanlış anlama temeline dayanan uzlaşmaya şaşırmışlardı. İngiltere hala dünya güçleri arasındaydı ve yine de az da olsa Avrupa ile bağlantı kurma ihtiyacı vardı. Bu yüzdende Topluluk karşısındaki karşı duruşuna tutarsız bir politika uygulamaktaydı. Burada aslında İngiltere kendi gücünün kaybettiğini anlamaya başlıyor ve yalnız kalmaktan korkuyordu. Başka alternatiflerde aramaya devam etti. İngiltere açıkça tercihini gümrük birliği politikasında Serbest Ticaret Antlaşması (FTA) yapmıştı. Onların kendi içindeki ekonomik sorunlarda takip edilen yöntemlerin daha sonradan İngiltere’de uygulanması için izin verildi. Daha sonra ise tam olmasa da karşı duruşu simgeleyen bir örgüt ortaya çıkacaktı. Yukarıda da belirttiğim gibi bunun adı Avrupa Serbest Ticaret Antlaşması (EFTA) örgütüydü. Bu örgütün amacı aslında AET’yi başarısızlığa uğratmaktı fakat kendisi başarısız olmuştu. 1959’da Stockholm ile EFTA’nın kurulduğu ilan edildi. Böylece 7’ler grubu ve 6’lar grubuna karşı oluşmuştur.

Almanya’nın Fransa’nın İtalya’nın kabul ettiği bu entegrasyona neden İngiltere isteksizdi? Aslında bunu birazda psikolojik etki diyebiliriz. 1939-1945 arasındaki deneyimlere, haklara aynı derecede sahip olmak istiyor. İngiltere içeride birliği sağlayan dışarıdaki savaş deneyimi gibi durumlarla karşı karşıya kalan bir devletti. İngiltere ulusçu yapıya sahip değildi. Onların 1940 sonlarında sonra dünyadaki rollerinde değişikliklerin
olması, Avrupa boyutlarına uyma ihtiyacı aslında şaşırtıcı bir durum değildi. Aynı zamanda İngiltere ekonomik olarak tanımlamak lazımdı. 1950’lerin başlarına kadar gerçekten güçlü bir yapısı vardı. GSMH’si Batı Almanya’nın 2 katı kadardı, OEEC tabi olan tüm ülkelerin üretiminde daha fazla üretimi vardı. İmparatorluk düşüncesi 1940’ların sonunda ve 50’lerin başında hala mevcuttu. 1956’da resmi yetkililerin tavsiyesi ile Avrupa ile ticaret daha azdı ve ortak pazara girilirse eğer İngiliz Uluslar Topluluğu açısından zarar ve yükümlülük daha fazla artabilirdi.

Fakat İngiltere’nin kararlara her zaman değiştirilemezde değildi. Bekle gör politikası uyguladığı bir dönem içindeydi 60’larla birlikte bakış açısındaki değişiklikler oluyor ve bulunduğu durumunda farkına varıyordu. 1960’ların sonu ile artık İngiltere hükümeti de AET’ye olan tutum ve bakış açısını yeniden değerlendirmeye olmaya başlamıştı. Liberal Parti her zaman AET’den yana tutum izlemesine rağmen Başbakan olan Muhafazakar Macmillan ikna etme süreci zordu. Macmillan 20 Eylül 1962 ‘de AT konusunu şöyle dile getirmişti; “Tüm tarihimiz boyunca olduğu gibi (…) şimdi de Avrupa meselelerinin içindeyiz. Bundan kaçamayız. Kimi zamanlar denedik ama yapamadık. Dahası bunu yapabilmişiz gibi davranmak hiç de iyi fikir değildi.” 1Macmillan her ne kadar AT konusunda yumuşak girişimlerin olacağını ima etse de 1963’e kadar İşçi Partisi’nden olan Başkan Gaitskell’in tutumu daha sert ve kesindi. 1966 yılına geldiğinde Wilson, İşçi Partisi’nin AT hakkındaki düşüncesinde devrim gerçekleşti ve bu konuda AET’den “Hayır” cevabı almayacağı konusundan emindi.

İşçi Partisi bu liderlerin tutumunda eleştiriyor ve muhalefet oluyorlardı. Ortak Pazara tamamen karşıydılar. Harold Wilson ise daha çok başarılıydı. İki parti arasındaki amaçlar açısından düşünceler hemen hemen aynıydı. İngiltere açısından bu değişim ekonomik-siyasi politikalarla açıklanabilirdi. Engellerin ortadan kaldırmak için yeniden gözden geçirildi.

İngiltere’nin gerçeği ekonomi ile görmesi aslında AET ile rekabet altına girmek anlamına gelmiyordu. Çünkü şöyle bir gerçek vardı. İhracatta mesela 1950-60 arasında İngiltere %40 büyüme gösterirken AET üyeleri %140 büyüme göstermişlerdi. Elbette ki savaştan sonra ki yıkım düzeltmek için böyle bir iyileştirme olması söz konusuydu zaten böylece İngiltere’nin kötüye gidişi kararlaştırıldığında eşsiz gibi görünmekteydi. Bunun
nedeni ise aşağıdaki gibi açıklanabilirdi;

Galibiyetin maliyeti; İngiltere denizaşırı ülkelere satışa rağmen indirimlerin söz konusu olmasına savaş zamanı ilişkiler için yatırım yapması, para ödemesiydi. Ödeme fazlası ile bütçe açığının artması söz konusuydu ve bu durumu Amerika’dan alınan borçlarla gizlemeye çalışıyordu. Bu dönemde Almanya hızlıca yok olan endüstrisini yeniden canlandırmak için çaba harcarken İngiltere eskimiş ihtiyaç gideremeyen fabrikaları kullanmaya devam etti. İngiltere’nin denizaşırı yatırımına yapmasından Almanya’nın tamir etmesi gereken miktar daha azdı.

İngiltere artık kendi ticaret merkezi olarak görmüyordu aksine AET üyelerinin ellerinde bulunan alternatifleri sağlamak istiyordu. İmparatorluğun zayıfladığının farkına varması aynı zamanda İngiliz Uluslar Topluluğu’nun ABD ve Japonya ile ticaret bağlarının güçlenmesiyle Kanada ve Avusturya gibi gelişmeler söz konusuydu. Daha sonrada İngiltere Commonwealth’ın (İngiliz Uluslar Topluluğu) kendisine dezavantaj sağladığının farkına varacaktı.

İngiltere’nin çabası İngiliz Uluslar Topluluğuyla özel ilişkilerini kaybetmeksizin Avrupa’da ticaret ayrıcalıklarına güvenli bir giriş sağlamaktı. EFTA alternatif olarak AET ile kurum için yerine geçmenin başlangıcı olarak nitelendirilebilirdi. Diğer üyelerin ve İngiltere’nin ekonomisi ölçüsü arasında doğal bir dengesizlik söz konusuydu. Macmillan AET karşılığındaki EFTA’nın dezavantajının farkına vardı. İngiltere’nin ticareti 7’lerden tavizsiz olarak 6’lar ile çok hızlı büyüyordu. 1960’lardan sonra İngiltere’de EFTA açıkça onun çıkarlarına hitap etmiyordu. AET ise hepsinden daha çok İngiltere kendini mal etmek istiyordu. İngiltere ekonomik büyümesinde hızlandırmayı serbest ticaretin büyük bir genişlemesiyle oluyordu, tembelliği vurgulayaraktan yalnızlık politikasına devam edecekti.
Diğer bir neden ise, İngiltere kendini hala “Güneşi Batmayan İmparatorluk” olarak görmeye devam etti. İngiltere kendinin taşıyamayacağı “ büyük güç” olarak siyasi rolü oynamaya devam etti. Bunun örneklendirecek olursak II Dünya Savaşı sonrasında İngiltere hala hükümetlerin sterlinin geçerliliğini savunması gerektiğini söylemesiydi.

En son olarak ise, İngiltere düze çıkma sürecinde Almanya- Fransa ve Benelüks devletleri gibi yekpare bir durum söz konusu olmadı. 1960’lara 70’lere kadar siyasi entegrasyon nedeni iki büyük gücün elinde şekillenmekteydi. Onların sahip olduğu çıkarları doğrultusunda şekilleniyorlarmış. Fransa bu dönemde De Gaulle önderliğinde Avrupa’da Fransa etkisini canlandırmaktadır. Tamamen ulusal bir politika izlenmektedir. Savunma açısından bağımsız hareketlerde bulunmakta NATO kanadından ayrılarak bunu görmekteyiz.
ABD ile ilişkilerde soğuma olurken Sovyetlerde ilişkilerde yumuşama başlamıştı.1

Bu dönemde sadece ekonomik yıkım yoktu, siyasi bir yıkımda söz konusuydu.
Özellikle 1956’da Süveyş Felaketi İngiltere’nin artık bir dünya gücü olmadığını gösteren bir olaydı. Bu olay ardından ABD ile İngiltere’nin özel ilişkileri de zedelendi. Bunun neden ise ABD’nin BM Güvenlik Konseyinde İngiliz-Fransız hareketlerini kınayan tutumlarıydı.
1960’lardan sonra sömürgelerinde bağımsızlık kazanması ile ABD Devlet Bakanı
Dean Acheson’da dediği gibi “Britanya bir İmparatorluğu kaybetmiş ve henüz kendisine yeni bir rol bulamamıştı.” 1960’ların ortasına gelindiğinden ise Hindistan-Pakistan savaşı ve Rodezya’nın tek taraflı bağımsızlık ilanı, İngiliz Milletler Topluluğu tamamen tehlikeye girmişti. Bu ve benzeri nedenlerde eklendikçe AET tamamen cazibeli bir hale gelmişti. Eğer buraya üyelik gerçekleşmezse tamamen dışlanma, önemsizleşme söz konusu mümkündü.2

Çevrimdışı ahmetdursun

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *
  • İleti: 9.786
  • Puan: +22/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasakta.
İNGİLTERE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ İÇİNDEKİ ROLÜ-2
« Yanıtla #11 : Bugün, 04:25:53 ÖS »
B. İNGİLTERE’NİN İLK İKİ BAŞVURUSU VE DE GAULLE
VETOSU
1961 yılında Harold Macmillan İngiltere’nin şansı için Ortak Pazar ile ilişkilerini iyileştirilmesini düşünmeye başladı. Daha önce imparator olan İngiltere’nin imparatorluk gücünün dağılmasıyla böyle bir sistemle herkesle aynı orana sahip olmakta temsil etmek gerekmekteydi ve Macmillan İngiltere’nin artık dünya gücünü olmadığını anlamıştı. Kendi yönetimi sırasında Muhafazakarların kuşkucu, şüpheci yaklaşımlarını ikna edip başvurusunu yaptı. EFTA’dan 2 yıl sonra AET’ye başvuru yapan İngiltere’nin neden başvuru yaptığı ve
neden kabul etmediğini sıralamak gerekirsek;1

Başvuru nedenleri,
 AET’ye üye olan 6 ülkenin ( II. Dünya Savaşı’ndan sonra) İngiltere’ye kıyasla daha hızlı büyüme göstermekteydiler. Bu durum İngiltere’yi rahatsız etmeye başlamıştı.
 İngiliz Hükümeti’nin büyüme hızından başka diğer bir korkusu da Fransa idi.
Fransa Cumhurbaşkanı’nın AET’yi Fransa başkanlığında bir siyasi sisteme dönüşmesinden korkuyorlardı.2

Kabul edilmemesinin nedenleri ise;
 De Gaulle şiddetli bir şekilde milliyetçi olduğu için karalarını da bu doğrultuda almaktaydı ve İngiltere’nin AET içinde demokrat güç olmasından endişe ediyordu, İngiltere’nin hala İngiliz Uluslar Topluluğunu korumayı da tercih etmesiyle mevcut olduğu üyeliği hakkında avantaj sağlamaktaydı,
 İngiltere’nin 1962’de Macmillan’ın Amerika ile yaptığı antlaşma sonucu NATO’ya üye olmasıyla Amerika müttefikliğini savunmasına rağmen nükleer silah bulundurması,Fransa İngiltere’nin ABD ile ilişkilerine şüphe ile yaklaşmaktaydı ve ilişkileri çok karmaşık bir yapıya sahipti. Fransa için eğer İngiltere üye olursa Fransa’nın etkisi çok azalacaktı ayrıca İngiltere “ABD’nin Truva Atı” görevini üstlenmekteydi.

 Bu nedenlerin arasında bir de psikolojik bir neden daha vardı ki II. Dünya Savaşı sırasında İngilizler De Gaulle’nin yapmış olduğu donanmayı batırdıkları için Fransızlar İngiltere’ye karşı bakış açısı olumsuzdu.3 Fransa Bakanlar Konseyi’nin oy birliği ile almış olduğu karar neticesiyle 9 Ağustos 1961 AET’ye başvuru yapan İngiltere’nin üyeliğini 14 Ocak 1963 De Gaulle veto etti. İngilizlerin ve Fransızların arasındaki ilişkinin düzelmesi uzun bir zaman alacaktı.
10 Mayıs 1967’de İngiltere Wilson ile ikinci kez başvurusunu yaptı fakat bu da veto engeli ile karşı karşıya kaldı. Wilson’un başvuru yapmasının bazı nedenleri vardı. Bunlardan ilki, İşçi Partisinin çoğu AET’ye karşı tutum sergilemekteydi. Eğer üye olursa sol kanattan uzaklaşabileceklerin hatırlatıyordu. AET’nin içinde gerçekten “Kapitalist Kulüp”vardı ve bu grup çok büyüktü. Fakat Wilson dikkatleri işçilerin ücretleri ve haklarının artmasına, iş kazancının ve faydasının artmasına yöneltti, bu ancak serbest ticaretle olabileceğini gösterdi.

İkincisi, Fransa’nın vetosuna karşı Wilson hem çok şaşırmış hem de çok kırılmıştı. De Gaulle’nin İngiltere hakkında olumsuz fikirleri üzerinde karar alması ve gücünü böyle kullanması gerçekten üzücüydü. En son olarak ise, İngiltere ekonomik kriz içine girmişti. Özellikle ticaret dengelerine bakılınca çok fakir bir ülke olarak da görülebilmekteydi. Birçok şirket batmıştı ve İngiltere IMF ile müzakerelere başladı sonunda sterlinde %15 oranında devalüasyon yaptı.

Wilson’un umudu uzun dönem için ekonomik krizinin tamamen atlatılması AET’ye üyelikle söz konusu olabilecekti. Karşılaştırmak gerekirse de Topluluk üyeleri de İngiltere’ye oranla daha hızlı bir büyüme söz konusu olmuştu, özellikle işsizlikte ve ticaret dalgalanmasında karşılaştırınca aradaki farkı daha net görebiliyordu. De Gaulle’nin ikinci vetosuyla da karşı karşıya kalan İngiltere ekonomik sorunları çözmek için yalnız kalmıştı. 1

C. İNGİLTERE’NİN ÜYELİĞİ
Fransa’nın vetosu ancak Başkan De Gaulle’nin değişip yerine George Pompidou’nun gelmesiyle AET’nin kapılarını İngiltere’ye aralanmış oldu. Diğer ülkelerinde De Gaulle’nin politikalarından hoşlanmadıklarından ve İngiltere’nin Fransa’yı dengeleyeceğini düşündükleri için bu üyeliğin gerçekleşmesini desteklemekteydiler. Zaten yapılan vetolar 1970’li yıllara kadar siyasi entegrasyonunda gecikmesine neden oldu. Her ne kadar 6’lıların gözünde “Kötü Avrupalı” olarak gözükse de genişleme sürecinde İngiltere’nin de olması gerekmekteydi.

1960’lardan sonra ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya kaldı. Bu sorunlara bir de İşçi Partisi’ni desteklediği özelleştirme de katalizör rolü oynadı. Bu süreçte elbette ki birçok reformlar öne sürüldü ve hazırlandı.2
1970 yılında Muhafazakarların lideri Edward Heath beklenilmeyen bir şekilde kazanmasıyla İngiltere’nin de müzakereleri için yeşil ışık yanmış oluyordu. Churchill’den sonra yani 55 yıldan sonra Avrupa konusundaki fikirlerde bazı olumlu değişiklikler oldu.
Heath uluslar arası alanda yapacakları için o kadar çok istekliydi ki bunu herkes görebiliyordu. Aynı zamanda De Gaulle’nin de gitmesi özellikle 1968-69’daki siyasi kargaşa ve şiddetin olduğu bir dönemde olması İngiltere için avantaj sağladı.

Heath, Avrupa’nın etkisinin 71 yılında görmüştü ve üye olmak için kararlarını değiştirmedi fakat bir sorun vardı içeride İşçi Partisi ve Muhafazakarlar bu duruma şüpheli yaklaşmaktaydılar. Onlara göre bu topluluk ekonomik kurtarıcısı olamazdı. Üstelik bu üyelik kararının çok acale verildiğini düşünüyorlardı ve bunu da Geoffrey Rippo ile geçen kötü anlaşmaya dayandırıyorlardı. Fakat hala önemli olan bir durum vardı. İngiltere, İngiliz Uluslar Topluluğuna katkısı olması gerekende çoktu ama kendiside zaten kötü durumdaydı. Ortak Tarım Politikası da kötüye fakirliğe doğru gitmekteydi çünkü İngiltere fazla tarımla uğraşmazlardı.1 Bunların dışında ayrıca bu hükümetin zaten amacı gümrük birliğinin hukuksal yapısı üzerinde endüstriyel ticaret alanında reformlar yapman olarak görülüyordu.
1971 yılında Endüstriyel İlişkiler Antlaşması imzalanarak kesin olarak yasal üye ülkelerin bazı konulardaki davranışları kısıtlandı ve istikrarlı olacak şekilde değişim oranı belirlendi.2

Ayrıca 1972’de İngiltere ile müzakerelere başlanmıştı. Bunların yanı sırada bir taraftan kamu harcamaları ve gelirleri üzerindeki kontrolünü elinde tutmaya çalışmaktaydı. Bu dönemde oranlara bakılacak olursak enflasyon 1970’de % 6.4’den %9.4’e yükselmişti.3 Bu durum karşısında Heath
U dönüşü yapmak zorunda kalmıştı ve fiyat-gelir politikasında değişiklikler yaptığını oluyordu. Bu problemlerin ortadan kalkması için İngiltere’ninüye olmasıyla yeni pazarlar ortaya çıkacak böylece yeni baskı ve rekabet unsuları da bertaraf edilmiş olacaktı. Heath bu ortamı düzeltmek için parlamentoya ve halka sürekli söz
vermekteydi fakat bu süreç içinde beklenen referandumda tam belli olmayan sebeplerle gerçekleştirilememişti.

1 Ocak 1973’de İngiltere’nin üyeliği onaylanmıştı. O zamandan beride İngiltere’nin politikası üzerinde AB’nin etkisini görmek her daim mümkün olmuştur. Bu zamanlarda Ortak Tarım Politika’sında da yetersiz yapı ve savurganlığın etkileri daha da fazla hissedilir olmuştu. 1970’lerden sonraki süreçte dünya piyasasında belli bir fiyattan ürünlerini satan Avrupa çiftçileri yeteneksizliği yahut yetersizliğinden sonucu tarımda mal çokluğu fazlası ortay çıkmıştı. Böylece AB’de bu fazla mal aldı ve gelecek için saklamaya başladı. Böylece
de ortaya müdahalecilik ve koruyuculuk boy gösterdi.

1974’de seçimlerde de İşçi Partisi’ninde Muhafazakarlar gibi müdahaleciliği devam ettirdiğini görebilmekteyiz. Üstelik bunu da gümrük birliği için anlaşma ortamının sağlanması çalışılırken yapılıyordu. İşçi Partisi döneminde ayrıca Endüstriyel İlişkiler Antlaşması da yürürlükten kaldırılmıştı. Devletlerin, şirketlerin sahip oldukları pay sonucu cesaretli yatırımlar ve verimlilik geliştirmesini şirket ve devlet arasında yeni bir sistem oluşmasını sağladı bu beklenen başarıyı sağlamadı. Çünkü 1974’teki enflasyon oranı %16.1 iken 1975’te %24.2’ye yükselmişti.

Ayrıca İngiltere’de 1975’te yapılan referandumda İngiltere’nin AT içinde kalması hakkında ne düşünüyorsun sorusuna %67.5 olumlu oy kullanıldı. 1974 yılı özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından kötü bir yılda böylece AT ile ortak payda da buluşuyorlardı bu payda 70’lerdeki “ Petrol Krizi” idi. Bu dönemde aslında problemler ortak çözüm sunulması yerine ulusal çözümlerin ortay konulduğu bir dönem olmuştu. Kısaca şunu diyebiliriz ki, korumacılık ulusal hükümetlerin doğmasında da etken rol oynadı.
İngiltere’nin korumacılık politikasıyla ortak pazara katılması ile şirketlerin rekabetliliğin devamı azalmıştı. Buna rağmen diğer ülkelere göre enflasyon oranlarındaki
duruma rağmen İngiltere ücret oranını yakalamıştı ve diğerlerinden daha çok başarılı gözükmekteydi.1

D- 1975 REFERANDUMU
Şubat 1974’te genel seçim kampanyası vardı. Burada Heath olması gerekenden çok fazla ödün verdiği eğer Wilson seçilirse ilk iş olarak Topluluktan ayrılacağını üzerine söz verdi.1974 seçimlerinin kazanılmasıyla birlikte Wilson söyledikleri hakkında doğru olduğu düşüncesi de yaygınlaşmıştı. Ama şartlar göz önüne alınıp değerlendirildiğinde Wilson’un ayrılmak için yapmış olduğu hazırlığının içinde bulundukları durumdan daha da kötü olmasını sağlayacaktı. Bunun için yeniden görüşmelere karar verildi. Değişen politikanın haklılığını kanıtlamak için ise İngiltere vatandaşını ikna etmek gerekmekteydi.
Değişen politika Wilson için çok büyük bir sorun oldu, güvenirliliğini etkiledi. İşçi Partisi kendi içinde bu durum karşısında bölünmüştü. Referandum kararı çok hassas bir durumda ortaya çıkaracaktı. Eğer oylar üyelikte kalmak yönünde olursa muhalefet Wilson’u fena halde kuşatacaktı.
Yeni dönem politikası için Jim Callaghan ile görüşmeler yapıldı. Tarım alanında katkının yavaşta olsa artacağı gözükmekteydi. Wilson’un referandum kampanyasında birçok sesin daha iyi şeyleri kapsadığını düşünülebilirdi.

1975 referandumu halk içinde sıra dışı bir zamanda yapılmasının bazı nedenleri vardı.
İlk önce tamamen ulusal referandum olan durum politika konuları üzerindeydi. Kabinede İngiltere’nin üyeliği hakkında bazı şikayetler vardı. Kabinede herkesin bu konu hakkında özgürce konuşmasını önlemek için böyle bir yola başvurmuştu. Zaten “ Hayır” çıkacağından emindi. Kendinden emin bir şekilde halkın kararının kabul edilebileceğini söyledi. Bunun için harcanan bir miktar bütçeye izin verildi.1
1975 referandumunda gözüktüğü gibi ekonomik ve siyasi olaylar İngiltere vatmdaşını hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü halk AT hakkında ve İngiltere’nin AT içindeki rolü hakkındaki herhangi bir bilgiye sahip değildi. Bu dönemle birlikte de “ Euroscepticism” “Avrupa sömürgeciliği” ortaya çıktı.
Sonuç olarak “ Evet” oyu daha fazla çıktı. Bundan böyle daha yumuşayan karar alınacaktı ve tartışılacaktı bir durumda ortada kalmamıştı. Hükümetin U dönüşü kararı ve bir miktar da olsa içteki bölünmeyle varlığını korumaya başladı. Ama iki durumda da onun varlığı için artık tehdit oluşturmaktaydı.
İngiltere için 30 yıl sonrası hakkında yapılan öneriler çerçevesinde söylenmesi gerekirse, İngiltere politikasının AT politikası ile yakınlaşması imkansız bir hikaye olarak gözükmekteydi. Ama bir gerçek var ki İngiltere Tek Pazar alanındaki gelişmelerde olumlu düşüncelere sahipti. İngiltere sadece devlet politikasını tercihinden birkaç alanda ortak bağlantı ya da Avrupa Entegrasyonundan bahsetmişti. Onlar, pazarın liberal alanda olması,anahtar olan bazı olayların olasılıklarının artması ,güçlü ve devlet çıkarları birlikte düşünmekteydiler.

İngiltere zaten üye olmasından bu zamana kadar AB içinde Avrupa için hep farklı ve isteksiz düşüncelere sahip olmuştu. İngiltere için bu yapı siyasi değil ekonomikti. Buradan bakıldığında siyasi düşünceler hakkında potansiyel çatışma noktası belliydi fakat sistem bunu 80’lerden sonra net bir şekilde görmeye başlayacaktı.1

E-70’Lİ YILLARDA AT VE İNGİLTERE İLİŞKİLERİ
Aslında üyelikten sonra AT’nin için problemleri çözmekten çok uzaklaşmaktan başka bir işlem yapılmadı. Farklı metodların çeşitliliğine rağmen fırsatlardan daha çok her bir başbakan zorluklar ve farklılar üzerine odaklanmıştı.
Heath (1970-74) yıllarında zorluklar AT üyeliklerin güvenliğine yönelik içerideki sorunları çözmek niyetini taşımaktaydı. Öncelikle ve sonrada daha detaylı olarak ele alacağım gibi İngiltere’nin önünde bütçe sorunu, bütçeye sağladığı katkı ve miktar gündemde uzun süre kalacaktı. bu katkının diğer ülkelerden daha çok olması ayrıca bu durumunda ekonomik krizin ortamında yer almaktaydı. Böylece Heath’nın izlediği bir yol vardı her ne kadar oluşturulamasa da başarısız olsa da, Avrupa Bölgesel Gelişme Fonu (ERDF) önerisiyle,aracılığıyla keyifsiz alanda bir çok, topluluk tarafından yardım amacını denemek stratejisini geliştirdi. Tüm bu çabaları kesen ise, ticari tartışmalar ve 1974’te yapılan genel seçimle kesime uğradı.

Bu metodları Wilson (1974-76) daha farklı bir boyutta devam etti. Hükümet toplulukla girişle ilgili yeniden görüşmelere başladılar. Wilson’un ana hedefi ise merkez bütçeye yapılan katkı miktarı, para birliğindeki esnek tutum, İngiliz Uluslar Topluluğunda ticaretin daha iyi düzeyde ve bölgesel düzeyde gelişmesi üzerine vurgu yapılması. Wilson 1975 yılında referandumla halka AT’ye üyeliğe konusunu gözler önüne serdi ve iki kişiden biri evet oyu kullandı.
1976-79 yıllarında ise Wilson’dan sonra Callaghan ortamı yatıştırma politikası izlemeye çalışmasına rağmen İşçi Partisinin çoğunun muhalefetiyle karşılaştı. İngiltere çıkarları doğrultusunda bunları vurgulayarak şartları karşı tarafada kabul ettirmeye çalışmaktaydı. Üç konu vardı. Bunlar;1- Ulusal egemenliklerine sahip olmayı devam ettirmek ve Avrupa Parlamentosundaki
gücün önüne geçmek.
2- Sahip olduğu ekonomik politikaları uygulayarak bunu hükümetin kabul etmesi için ısrar etmesi.
3- Topluluk bütçesine katkı.1
Yapılan referandum sonucuyla diğer üye devletlerle olan farklılıklar düzelmedi. Hatta bu süreç içerisinde hızlı bir şekilde AET’nin “ geçinilmesi güç ortağı” unvanını elde etmiş oldu.
1976’da İşçi Partisi’nin Başbakanı Harold Wilson yerine James Callaghan geçmişti.
Callaghan, 1979’da sterlinin Avrupa Para Sistemi’nin ( APS ) döviz kuru mekanizmasına katılmasını reddetti. AET’ye geçiş dönemi bitmek üzereydi fakat Callaghan bir şikayeti vardı. Bu şikayeti aslında 1974-1975 yıllarında yeniden müzakere edilmiş olmasına rağmen tekrar ifade etmişti. Bu şikayetin konusu ise, İngiltere’nin AET bütçesine yaptığı katkıların miktarıyla ilgiliydi.

Bundan sonrada önümüze çok çıkacak olan sorun kısaca “ Bütçe Sorunu” idi.
1979 yılının Mayıs ayında Callaghan’ın yerine Margaret Thatcher geçmişti. Thatcher göreve geldikten birkaç hafta sonra, İngiltere’nin AET ile olan “ Bütçe Sorunu” ile karşılaşmıştı. Bu sorunun nedeni ise, İngiltere kendisinin AET’nin bütçesine aşırı katkılarının olduğunu iddia ediyordu ve bunu kanıtlamak için deliller sunmaya başlayacaktı. İngiltere’ye göre tek sebep sadece AET’nin bütçesine yapılan aşırı katkılarda değildi, Avrupa’nın geleceği ile ilgili konularda fikir ayrılıklarına da sahiptiler. Thatcher, bu durumu Avrupa Parlamentosu ilk doğrudan seçimler yapıldığında şu şekilde belirtmişti;2
“(…)Birliği bir özgürlük gücü olarak hayal ediyorum. Bizler standardize bir Avrupa değil, özgür bir Avrupa’ya inanıyoruz. Üye ülkeler arasındaki farklılıkları azaltırsanız tüm birliği yoksullaştırmış olursunuz.
Avrupa Topluluğu kurumlarının kıtanın her tarafında bireysel özgürlüğü artırmak için kullanılması gerektiğine ısrar ediyoruz. Bu kurumlar bürokraside boğulmaya bırakılmamalıdır.Özgürlüğü destelemedikleri yerlerde eleştirilmeli ve denge yeniden kurulmalıdır.(…)”3

İngiltere’nin AT’ye katılımıyla birlikte topluluk içinde iki görüş arasında her zaman tezatlar mevcut olacak ve bu durum günümüze kadar devam edecektir. İngiltere aslında AT içinde daima müdahaleci, korumacı ve federalist eğilimler içinde olmuştu.1
AT içinde başka bir durumdan daha bahsedebiliriz yani İngiltere dışındaki diğer görüşü neydi? Bunun cevabı kısaca Fransa- Almanya yakınlaşmasıydı. Bu yaklaşma AT’nin gelişmesini,biçimlenmesini de etkilemekteydi. Bu durumun altında yatan sebep tabi ki de, tarihsel ve uzun dönemli çıkarlardı.2
Fransa çok uzun süre Almanya’dan çekinmiş ve korkmuştu. Bu yakınlaşma ile kendisine ait olan üstün haber alma güçlerini Fransız çıkarları açısından daha olumlu işleyeceğini düşünmüştü.
Almanya perspektifinden Fransa’ya bakıldığında ise, AT içinde ekonomik ve mali yönlerde en büyük katkı yapan ve büyük bir güç ve saygınlık kazanmış olan bir ülkeydi.3
Bundan sonraki süreci ise (1979-1990) Margaret Thatcher ve Avrupa Konseyleri çerçevesinde devam edeceğim.

III-İNGİLTERE’NİN KATILIMLARIYLA
AVRUPA KONSEY’LERİ
A. STRASBOURG AVRUPA KONSEYİ 21-22 Haziran 1979
Thatcher’in göreve gelmesinden kısa süre sonra Strasbourg’da Avrupa Konseyi toplandı.
Ev sahipliği Fransa’ya aitti. Thatcher’in Avrupa Konseyi’nden önce Almanya Şansölyesi’ne İngiltere’nin “ Bütçe Sorunu” nu dile getirmişti. Bu durumun Almanya Şansölyesinin, Fransa Başkanı ilettiği düşünülüyordu.4
İngiltere’nin “ Bütçe Sorunun” geçmişi aslında ortadaydı. İngiltere’nin diğer üye ülkelerine benzemeyen bir ticaret düzeni vardı. Bu düzen hiç kuşkusuz AT bütçesine çok büyük katkı sağlamaktaydı. İngiltere’ye göre bu katkı o kadar büyük ki, bu durum inkar edilemezdi. Ayrıca İngiltere diğer üye ülkelere göre, AT dışı ülkelerden daha fazla dışalım yapmaktaydı, üstelik diğer üye ülkelere oranla gümrük vergilerinde daha fazla ödeme yapmaktaydı. İşte bu durumlar AT ile
İngiltere arasında “ Bütçe Sorunu”na neden olmuştur.1 İngiltere’nin bütçesi ile ilgili durumlar böyleyken, AT bütçesinin %70’den fazlasını Ortak Tarım Politikası’nı ayırmaktaydı. Üstelik AT’nin bu bütçesi de yararlı bir şekilde kullanılmıyordu.2
Bu duruma örnek verilmesi gerekilirse, AT’nin gıda fazlalarını AT dışına çıkarılması gıda piyasasını bozmakta ve ekonomiler arasında serbest ticareti bozmaktaydı. Bu durum karşısında İngiltere’ye bakacak olursak eğer, İngiltere AT üye ülkelerine oranla daha az tarımla ilgileniyordu.
Daha az ilgilenmesinin nedeni İngiltere topraklarının verimsiz olması anlamına gelmiyordu. Çünkü İngiltere toprakları, çiftlikleri, Fransa ve Almanya çiftliklerinden hem daha büyük hem de daha verimlidir. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: İngiltere tarım dışı politika pastasından payına düşen dilimi aldı ama bu tür programların gelişmesi Avrupa’daki çiftçi lobisinin gücü ve uluslar arası ekonomik bunalım tarafından da kısıtlanmıştır.3
Diğer bir gelişmeden bahsedecek olursak ; İngiltere’nin genel durumu, refah düzeyi,Avrupa komşularına göre sürekli kötüye gitmekteydi. 1979 yılında Kuzey Denizi petrollerine rağmen fakir ülke konumuna düşmekteydi. Bu nedenden dolayı Thatcher’in izlemek için planladığı politikada , Ortak Tarım Politikası’nın neden olduğu zararlar ve kargaşalıklar vardı.
Thatcher’in politikası, bu zararları ve kargaşalıkları sınırlandırmak ve en aza indirmekti. Ayrıca diğer politikası da AT’nin harcamaların mali gerçeklerin sınırlamasını getirmekti. Bunlar aslında uzun vadeli hedeflerdi. Thatcher’in iki tane de kısa vadeli hedefleri vardı. 4 Öncelikle “ Bütçe Sorunu”nun ortaya atılmasını ve ayrıntıya girmese de harekete geçmeye sesini duyurmaya başlaması vardı. Diğeri ise, Strasbourg Konsey toplantısından sonra diğer hükümet başkanlarının Dublin’de yapılacak olan bir sonraki Konsey toplantısında, Komisyonun “Bütçe Sorunu” için bazı öneriler getireceği sözünü almayı hedefliyordu.5

Tekrar Strasbourg Konseyine dönecek olursak, İngiltere perspektifinden Konseyine bakacak olursak, ilk gün “ Bütçe Sorunu” ortaya atılmalıydı. Fransa Başkanı Giscard’la Thatcher bu durumun başlarda ortaya getirilmesi için görüşmüş ve olumlu izlenim elde etmişti. Fakat toplantı başladığında hiçbir şey tahmin edildiği gibi olmadı. Konu; “Bütçe Sorunu” değildi, “Enerji ile Dünya Ekonomisi” hakkındaki tartışama mevcuttu. Thatcher, bu durum karşısında şöyle bir açıklama yaptı:
“ İngiltere’nin bu güçlüklerin üstesinde gelmek için gerekli olan güç kararlarından yılmadı ve kamu harcamalarında büyük kesintilere gitti.” dedi. Ayrıca nükleer enerjinin önemi konusunda vurgulama yapılmasında concensüse varıldı.
İngiltere’ye göre “ Bütçe Sorunu” dışında tüm sorunlar neredeyse konuşulmuştu yada bir nebze olsa da değinilmişti. Thatcher bu durum karşısında takındığı tutumla toplantıyı uzatmayı başarmıştı. Aslında geç olması İngiltere’nin lehine oldu. Böylece diğer üye ülkelerin acele karar vermesi sağlandı. Bir sonraki Konsey’de bu durumun ele alınması için Komisyon önerileri hazırlanması talimatı da bildiriye eklenmiş oldu.1
Strasbourg’da sonuç olarak somut bir şey elde edilmişti. Bu, İngiltere’nin AT bütçesine yapmış olduğu orantısız ve anlamsız katkı gündeme eklenmişti.2 Fakat Thatcher’ın yapmış olduğu program artık işlemeye başlamıştı. Aslında zaman ve mekanı doğru olarak kullanabilmeyi başarmıştı.

B. 1980 AT BÜTÇE ANTLAŞMASI
1980 yılında “ Bütçe Sorunu” ile ilgili anlaşmazlık yavaş yavaş açıklığa kavuşmaktaydı.
Artık AT’ye yapılan katkının boyutlarını açıklayan rakamlar belli olmuştu ve kimse bu sorunu ve durumu görmezlikten gelme durumu kalmamıştı. Ayrıca Avrupa Konseyi, Avrupa Topluluğu kurallarına uyan bir rapor yayınlanmıştı. Raporda, İngiltere’nin vermiş oldukları ve almış oldukları konusunda bir denge kurulabileceği gösterilmekteydi.Thatcher, her ne kadar olumlu bir gidişatı gösterse de , çok kolay bir anlaşma olacağını düşünmüyordu.3

Ama İngiltere’nin emin olduğu bir durum daha vardı, İngiltere diğer AT üye ülkelerine ne kadar ciddi olduklarını göstermişti artık diğer üyeler İngiltere’nin ciddiyetinin farkına varmışlardı.
Zaten Thatcher bu durumu her fırsatta dile getirmekten kaçınmıyordu. Bu fırsatlardan biri de 18 Ekim 1980’dde Lüksemburg’da, 1979 Winston Churchill’i Anma Konuşması’nda dile getiriyordu:
“ (…) Bunu son derce açıklıkla belirtmeliyim. İngiltere bütçe konusunda var olan durumu kabul edemez. Bu son derece haksızdır. Politik olarak da savunulmamaktadır. Kendi seçmenlerimden sağlık, eğitim, sosyal yardım ve diğer konularda özveride bulunmaları istenirken, AT’nin “ Cömert Ablası” rolünü oynayamam. (…)”1
Artık Almanlar-Fransızlar da durumun ciddiyetinin farkındaydılar. İngiltere,Strasbourg’daki Konseyin ardından Dublin’de olacak konsey için hazırlıklar yapmaktaydı.
Topluluğa ne tür baskılar yapılabileceği ve elde ne tür kozlar olduğu masaya yatırılıyordu.2 İngiltere’nin sonuç olarak AT hakkındaki ilk genel bilgi “ topluluğun hiçbir zaman tatsız kararları uzun mücadeleler olmadan almadığı” idi.3
İngiltere elinde bulunan bilgilerle elde ettiği şartlarla eğer isterse AT’nin bulunduğu konumunu bozabileceğini düşünüyordu. Thatcher, bu durumu daha az düşünerek, İngiltere’nin AT’ye yaptığı ödemeleri durdurma olasılığını inceliyordu. Thatcher, bu durumun Komisyon’da kaygı uyandırmaya yeteceğini düşünüyordu. Ayrıca uygun bir anlaşmaya varabilmek için komisyonun yapacağı baskı da çok önemliydi.4
İngiltere’nin elinde bulunan bir diğer koz ise, önünde seçimleri olan Fransız-Alman Hükümetlerinin, görmek istedikleri tarımsal fiyat artışlarıydı. Üstelik, Fransızların İngiltere’den kuzu dışalımını durdurmaları, ahlaksal açıdan Fransız aleyhine olmuştu. ( Avrupa Adalet Divanı 25 Eylül) Fakat ahlak sanıldığı kadar da, AT açısından çok da önemli arz etmiyordu.5 AT başkanlığı Kasım ayında İrlanda’ya gelmişti. İngiltere açısından, İrlanda olumlu gözüküyordu. Dublin’de toplanacak Konsey’de de zaten en önemli konu İngiltere’nin bütçeye yaptığı katkılar olacaktı.6

Tamamı ve yazıda verilen kaynaklar için bakınız...
http://kousam.ysmyazilim.com/uploaded/file/dergihaziran.pdf