Anket

Uzun ve birden çok konuyu/süreci barındıran yazıları herbir konuyu/süreci ayrı bir yazı olarak paylaşılsın mı?

Hayır, konular bütünlüğü açısından uzun bile olsa topluca içeren tek yazı olarak sunulsun.
Evet, konulara veya zaman dilimlerine (sürece) göre birden çok yazıya bölünsün ve ayrı ayrı paylaşılsın.

Gönderen Konu: ETKEN TOPLUM ve EDİLGEN TOPLUM ARASINDAKİ UÇURUM  (Okunma sayısı 530 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Kemal DENİZER

  • KURUCU
  • KATILIMCI
  • *****
  • İleti: 506
  • Puan: +8/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Toplumsal Bilinci Koruma ve Geliştirme Çatısı
ETKEN TOPLUM ve EDİLGEN TOPLUM ARASINDAKİ UÇURUM
« : Ocak 10, 2008, 02:31:30 ÖS »
ETKEN ve EDİLGEN TOPLUM nedir? İçinde yaşadığımız toplum HANGİSİDİR?


Bu yazımda, ETKEN TOPLUM ve EDİLGEN TOPLUM tanımlarını irdeleyeceğim. Bunu yaparken de, hangi özellikleriyle ayrıldığını ve edilgen değil etken olabilmek için neler yapmamız gerektiğini siz pek değerli paylaşım arkadaşlarımın keşfine sunmaya gayret edeceğim.
Öncelikle, Cumhuriyet Tarihi olarak nitelenen 1920 den günümüze kadar olan 87 yıllık süreç içerisinde TÜRK TOPLUMU’nun geçirdiği yapısal ve düşünsel doku değişimi sürecini diğer bağlı olaylarla birlikte maddeler halinde belirtelim:
   Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Türk Halkı, İstanbul hükümeti ve padişahın ülke üzerindeki tasarrufundan ve kaderini emanet ettiği merkezi otoritenin niyetinden habersiz bir halde, ardı ardına kaybedilen savaş cephelerinde ve fakat MİLLİ duygulardan uzak bir "TEBAA" durumundaydı.
   Mustafa Kemal Paşa, teslimiyetçi ve mandacı İstanbul Hükümeti ve Padişahın acizliğinden yararlanarak giderek yaygınlaşan İTİLAF DEVLETLERİ’nin  [Britanya Krallığı (İngiltere, Avustralya, Yeni Zelanda, Hindistan, Kanada), Fransa, İtalya, Çarlık Rusyası, Ermenistan] işgali karşısında artık kaybedilecek bir dakikanın bile kalmadığını fark ederek Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas zinciriyle Büyük Uyanış’ın ilk adımlarını atmıştır. Atatürk’ün yaktığı kurtuluş meşalesinin aydınlığında olanın bitenin farkına yeni yeni varmaya başlayan yoksul, bitkin, umutsuz ve en kötüsü kendisini sahipsiz hisseden bir Türk Halkı vardır.
   Padişah ve İstanbul hükümetinin işgal kuvvetleri karşısındaki teslimiyetçi tutumundan büyük ölçüde habersiz Anadolu halkı başlangıçta ikiye bölünmüş durumdaydı:
o   1)  Bir yanda; ayni zamanda Halife olan Padişah’a manevi (dinsel) bağlılığını her ne sebeple olursa olsun devam ettirmekten ve onun aldığı kararlar doğrultusunda Osmanlı Devleti'nin ortak kaderini kabullenmek gerektiğini savunan hilafetçi, saltanatçı, mukaddesatçı muhafazakâr kesim.
o   2) Diğer yanda; Anadolu’nun itilaf devletleri tarafından fiilen paylaşılmaya başlandığının ve devletin resmi temsilcisi konumundaki İstanbul Hükümeti’nin karşı durmak bir yana, ülke onurunu zedeleyici, teslimiyetçi ve mandacı tutumunun farkına varmış, bölgesel ya da ulusal direniş gösterilmesi için örgütlenmeye çabalayan vatanperverden oluşan "Türk Ulusal Hareketi'.

   Türk Ulusal Hareketini oluşturan iki ana unsur vardı; Kuvayi Milliye Cemiyeti ve  Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC). Kuvayi Milliye, silahlı direnişçi vatanseverleri barındırırken;  Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti de sonradan TBMM’nin büyük çoğunluğunu oluşturacak olan sivil aydınlar ve onların etrafında örgütlenen vatansever halktan oluşmaktaydı.

   Saltanatını korumak derdine düşen Padişah ve İstanbul hükümeti, Anadolu'da giderek benimsenen Türk Ulusal Hareketi'ne karşı Hilafet Ordusu (Kuvayi İnzibatiye)'nu oluşturdu. El altından, saltanat yanlısı muhafazakâr halkın bölgesel isyan girişimlerini destekleme ve yüreklendirme görevi verilen Kuvayi İnzibatiye, itilaf devletlerinin işgallerine karşı silahlı direniş hareketini üstlenen Kuvayi Milliye'nin karşısında yeni bir "düşman güç!" olarak çıkarılmıştır. Açık bir biçimde işgalci itilaf devleti tarafından silah ve teçhizat desteği görmüşlerdir.
   Bir Abhaza beyi olan Ahmet Anzavur güdümündeki Kuvayi İnzibatiye daha ilk karşılaşmasında (Adapazarı’nda) Kuvayi Milliye (Milli Kuvvetler) karşısında bozguna uğratılmıştır. Çerkez Ethem komutasındaki Milli Kuvvetlerle 23 Mayıs 1920 tarihinde Adapazarı ve dolaylarında ilk kez karşılaşıp bozguna uğrayan 4000 kişilik Hilafet Ordusu, 14 Haziran 1920 de karşı saldırıya geçmişse de yine yenilgiye uğratılmıştır.  Bu tarih itibariyle Ulusal Birliğin halkın genelini kapsamaya başladığını söylersek yanlış olmaz.

[Yarım asırlık bir süredir (1949 dan beri) Türkiye Cumhuriyeti’nin “Milli !! Eğitim Bakanlığı”nca bastırılan Tarih Kitaplarında pek de yer verilmeyen bu detayın tarihin akışına olan etkisini vurgulamamız lazım. O tarihe kadar tebaası olduğu saltanata ve halife sıfatını halen elinde bulunduran padişaha bağlılığını sürdürmek düşüncesinde olan halkın büyük kesimi, Milli Kuvvetlerin Hilafet Ordusu’na karşı ilk fiili başarısının ardından kurtuluşun gerçek adresini gördüğü ve milli mücadeleye katılımın bu tarihten sonra çok büyük bir hızla tüm Anadolu’ya yayıldığı gözden kaçırılmamalıdır.]


Sonraki zamanı 3 ana dönemde incelemek gerekir.
o        1919 – 1938 arasındaki ATATÜRK DEVRİMLERİ döneminde Türk Toplumda gelişen düşünsel doku ve yansımaları.
o        1939 – 1946 arasındaki Atatürksüz Tek Parti (milli şef) döneminde öncekine nazaran değişen düşünsel doku ve etkenleri.
o        1946  dan günümüze kadar olan dönemde toplumun düşünsel dokusundaki değişimler ve etkenleri

1919 – 1938 arasındaki ATATÜRK DEVRİMLERİ dönemi

   1919 yılında Anadolu, emperyalistlerin işgaline uğramış ve dayatılan birtakım anlaşmalarla halk tutsak edilmeye çalışılıyordu. Bir dönemin üç anakarası üzerinde toprakları bulunan İmparatorluk son nefesini vermek üzereydi. Osmanlı imparatorluğunun çöküşüyle ilgili pek çok neden sayılabilir; ama Atatürk onca nedeni teke indirerek:  “...uzun yüzyıllar ulusu aymazlık içinde bırakan çeşitli nedenler arasında gerçek noktayı, bir sözcükle belirtmiş olmak için diyebilirim ki tüm yoksulluklarımızın kesin nedeni zihniyet (düşünsel doku) meselesidir. İnsanlar ve insanlardan oluşan toplumlar her şeyden önce tüm bireyleriyle “tutarlı bir zihniyete” sahip olmalıdırlar. Zihniyeti zayıf, çürük, bozuk olan bir toplumsal kurumun bütün çalışma ve çabaları boşunadır. İtiraf etmek zorundayız ki, tüm İslâm dünyasının toplumsal kurumlarında hep yanlış zihniyetler egemen olduğu içindir ki doğudan batıya kadar İslâm ülkeleri düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların tutsaklık zinciri altına girmiştir” diye tanımlamıştır.

   Osmanlı imparatorluğu Batı’da “hasta adam” olarak anılmaktadır. Mustafa Kemal bu hastalığı ve sağlığına kavuşması için gerekenleri saptamıştır. Yaptığı tüm devrimlerde uyguladığı yöntemi şöyle açıklıyor: “İnsanları istediği gibi kullanan güç düşünceler ve düşünceleri teşhis ve tamim eden (yaygınlaştıran) kimselerdir. Düşüncenin özelliği de hiçbir karşı düşüncenin bozamayacağı bir kesin şekil ile kendi kendisini kabul ettirmesidir. Bu ise düşüncenin yavaş yavaş duyguya dönüşerek, inançlar biçimine dönüşmesiyle olasıdır...”

          Mustafa Kemal harp okulu ve akademideki öğrenciliği sırasında (13 Mart 1899 - 11 Ocak 1905), öğrenci arkadaşlarını bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti kurmaya hazırlamıştır. Okulun yatakhanesinde arkadaşlarına, ders verir gibi, gelecekte yapılacak işleri anlatmıştır. Buradaki konular arasında Osmanlı öncesi Türk tarihi olduğu kadar, toplum bilim, dünyadaki sosyokültürel değişim olayları da yer almaktaydı. Anadolu’nun herhangi bir yerinin işgaliyle ilgili savaş oyunları ve problemleri üzerinde de durulduğu arkadaşlarının yazdığı anılardan anlaşılmaktadır.

          “Bağımsız Türkiye” için Çanakkale’de Anafartalar savaşı bir başlangıç noktası oluşturmuştur (1916). Mustafa Kemal burada ve askerlik süresince kazandığı bütün madalya ve nişanlarını takındığı, üniformalı bir fotoğrafını Samsun’a çıkmadan altı ay önce, bütün imparatorluğa dağıttırmış, kendisini Anadolu halkına tanıtmıştır. Resmin altında “Anafartalar kahramanı Mirliva (tümgeneral) Mustafa Kemal” yazılıydı. (sözünü ettiğim resmi bu yazı ekindedir)

          Karadeniz’den başlayarak gittiği her yerde, halkla iletişim kurma olanağı yaratmıştır. Konuşmalarında üzerinde önemle durduğu konu, Türklük ve ulus bilincini oluşturmaktır. Türklerin tarihte özgür insanlar olarak büyük devletler kurduklarını, savaşlardaki kahramanlık dolu destansı başarılarını anlatarak aslında Toplumu bağımsız bir devlet kurmaya hazırlamıştır. Konuşmaları, yerel gazetelerde olduğu kadar, öğretmen kongrelerinden de topluma ulaşmaktadır. Şimdiki gibi değil ne radyo var ne televizyon vardır.
          10 Temmuz 1920 de Bursa’nın işgalinden sonra TBMM kürsüsü üzerine siyah bir örtü örtülmüştür. O siyah örtü, topluma ve onu temsilen TBMM de bulunan vekillere vatanın işgal altında olduğunu sürekli hatırlatmış ve kurtuluş azmini körüklemiştir. Psikolojik etki sembolü olarak çok önemli bir işlevi yerine getiren örtü 10 Eylül 1922 tarihinde TBMM de yapılan oylama ile kaldırılmış hemen 2 gün sonrasında da örtülmesine vesile olan Bursa’nın işgali sona erdirilmiştir.  Toplum mühendislerinin çokça başvurduğu “etkileme” araçlarından birisi olan “sembollerle psikolojik etki altına alma” yöntemi sayesinde tarihte eşine az rastlanır bir zaman diliminde dönemin en güçlü devletlerinin işgali altında olan Anadolu tüm imkânsızlıklara karşın “savaşarak” kurtarılmıştır.
          Bu savaşta, tüm dünyanın fikir birliği yaptığı üzere bir deha olan Atatürk’ün toplumun düşünsel dokusunu bir nakış gibi işleyerek olağanüstü başarıları elde ettiğine tanık olduk. Atatürk’ün “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” buyruğu örtülü bir mesaj içermektedir. İlk hedef olarak Dumlupınar sırtlarından eliyle yönünü işaret ettiği İzmir, Ege denizi kıyısındadır. Ege Denizi (Aegean Sea) ise yabancıların ve dahası Yunanlıların verdiği bir isimdir. Atatürk yabancıların iddiasının aksine Akdeniz’in bir bütün olarak görülmesi gerektiği ve Türk Ulusu’nun binlerce yıldır bu topraklar ve denizlerde hâkimiyetinin olduğunu “gizli” bir mesajla toplumun bilincine yerleştirmiştir.  Ayni günlerde verdiği bir başka komut ile keskin dehasını ayni yönde kullanmış ve ordularına şu emri vermiştir: “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” Gerçekten de bu büyük kurtuluş savaşında uygulanan yöntem bu iki buyruk yönünde olmuştur. Bati Anadolu bir “satıh” olarak ele alınarak Akdeniz’e (Ege Denizi’ne) ulaşılmıştır.

          Yukarıda birkaç örnekle açıklamaya çalıştığım “Toplum Mühendisliği” uygulamalarının her alanda kullanıldığı,  Atatürk’ün 10. yıl söylevinde dile getirdiği gibi “10 yılda büyük işler başardık. Çok daha büyük işler başaracağız.” , “Türk Milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır!” sözleri gibi sayısız beyan, yazı ve söylev sayesinde, dünyanın halen akıl sır erdiremediği ve “TÜRK MUCİZESİ” olarak isimlendirdiği Türkiye Cumhuriyet’nin 1938 e kadar süren kalkınma döneminin gizli anahtarlarıdır.  Olanaklarıyla kıyaslandığı zaman elde edilen başarının büyüklüğü karşısında hayretlerini gizleyemeyenlere tavsiyem odur ki; Atatürk’ün, Ulus üzerinde yüzyıllarca uygulanan emperyalizm eliyle oluşturulmuş “ezikliği" nasıl "özgüvene" dönüştürdüğünü iyi incelesinler.

 1939 – 1946 arasındaki Atatürksüz Tek Parti (milli şef) döneminde öncekine nazaran değişen düşünsel doku ve etkenleri.

          Atatürk’ün ölümünden sonra silah arkadaşı olan ve milli mücadele yıllarında her zaman yanında yer alan İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olur. Türk Ulusu, 19 yıl süren Atatürk liderliğindeki dönemin ardından onu kaybetmesi ile büyük bir moral çöküntüsüne düşmüştür. Her ne kadar, silah arkadaşı olan İsmet İnönü’nün liderliği söz konusu olsa bile hiç kimsenin Atatürk’ün yerini tutamayacağını bilmekteydi.  9 Eylül 1922 de Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) içerisinde yer alan ve Cumhuriyetin ilk yıllarında muhafazakâr mukaddesatçılar cephesini temsilen “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (Partisi)” kuruldu. Bu girişimin öncülüğünde, Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Kazım Paşa (Karabekir), Rauf Paşa (Orbay), Ali Fuat Paşa (Cebesoy) gibi İttihatçıların bulunduğu 28 CHP’li yer alıyordu.  Çok erken olan bu çok partili hayata giriş teşebbüsü, devrimlerin henüz gerçekleştirilmemiş olması nedeniyle toplum birliğini kolayca bozacağı sinyallerini vermeye başlayınca, Şeyh Said ayaklanmasına destek vermiş olmalarından hareketle ilk muhalefet partisi TBMM kararıyla kapatılmış ve 1946 yılına kadar da CHP’li tek parti dönemi devam etmiştir. 1927 seçimlerine CHP tek parti olarak girmiş ve hızla devrimlerin gerçekleştirilmesine başlanmıştı. Fakat Atatürk’ün ölümü üzerine sıradaki pek çok devrim hayata geçirilememiş, aksine, o güne kadar alınmış olan mesafenin bir adım ötesine geçilecek uygulamalar yapılamamıştır.  Kişisel görüşüm odur ki; Atatürk 10 yıl daha yaşamış olsaydı, hayati bir öneme sahip TOPRAK REFORMU da dâhil olmak üzere pek çok yarım kalan devrim mahiyetindeki yenileşme ve modernleşmeyi gerçekleştirmiş olurdu. Ne yazık ki, Türk Ulusu böyle bir tarihi şanstan mahrum kaldı. Onun ölümü üzerine, sağlığında kabuklarına çekilmiş olan tüm aykırı ve ihanetçi unsurlar palazlanmaya ve boy atmaya başladılar. Onlar yetmezmiş gibi, 1920 de denize dökülen tüm sömürgeci medeni! batı devletleri gizliden gizliye yaptıkları toplumu bölücü, ayrıştırıcı faaliyetlerini alenen ve dahası yeni lider’i ikna ve alet ederek hızlandırdılar.

          İsmet İnönü’nün o zamana kadar Atatürk’ün arkasında 2. adam kalmasının kendisinde yarattığı içsel bir etkileşim ile midir? Yoksa bolca telkinlerle kendisini etki altına alan batılıların etkisiyle midir bilinmez fakat posta pullarında ve dahası paranın üzerindeki Atatürk resmi yerine kendi resmini bastırmaya kalkmasının yanında, İtalya ve Almanya’daki faşist (baskıcı) ideolojiyi benimseyerek MİLLİ ŞEF hevesine düşmesi, hem CHP içerisindeki muhalifleri haklı konuma taşımış hem de halkın o tarihlere kadar kayıtsız şartsız gönül verdiği Cumhuriyet Halk Partisi’nden yüz çevirmesine sebep olmuştur. Kendisini el üstünde tutan, yücelten bir liderin (Atatürk) ardından maruz kaldığı “umursanmama” hissiyle halk yeniden duygusal sömürüye ve kışkırtmalara açık hale gelmiştir.

          11 Haziran 1945'te kabul edilen “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”, CHP içindeki muhalefetin güçlenmesine yol açtı (CHP milletvekillerinden belirli bir kısmı “toprak ağası ve/veya aşiret reisi” idi). Bu yasanın görüşüldüğü sırada Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, parti Meclis Grubu'na Dörtlü Takrir olarak bilinen bir önerge verdiler. Ülke ve parti yönetiminde liberal düzenlemeler yapılmasını isteyen bu önerge, 12 Haziran'da reddedildi. Bu gelişmelerden sonra Menderes, Köprülü ve Koraltan partiden çıkarıldı. Bayar ise önce vekillikten sonra partiden istifa ederek birlikte 7 Aralık 1945 te Demokrat Parti’yi kurdular.


   Bu kısa dönemde, Türk Ulusu şunlara tanık olmuştur:
o          Milli kalkınma hamlesi sona ermiş, “bireysel” kalkınma çabaları ön plana çıkmıştır.
o          Atatürk’ün yerine geçen İsmet İnönü, bağımsız Türkiye ülküsünü yeterince sürdürememektedir.
o          Halkın Egemenliği’ne dayalı Cumhuriyet rejimine rağmen halen toprak ağaları yönetimde hem söz sahibidirler hem de sosyal eşitliğin önünü daha güçlü biçimde                tıkamaktadırlar.



          Göz ardı edilmemesi gereken bir diğer gerçek de 1941–1945 arasında cereyan eden II. Dünya savaşı’nın, her ne kadar fiilen içerisinde ülke olarak yer almamış görünsek de, ülkedeki yaşam koşullarını derinden etkilemesi ve toplum birliğinin giderek zayıflamasının sebeplerinden birisi olduğudur. Bu ekonomik buhran yılları, cumhuriyetin ölçüsüz bir biçimde dış yardım (Marshall) kabul etmesi sonucunu doğurmakla kalmamış, dışa bağımlılığın ilk adımlarına da sebep olmuştur. Tarihin hiçbir döneminde sömürgeci devletlerin hiçbir şart altında “KARŞILIKSIZ” ne yardım ne de borç vermediği, vermeyeceği gerçeği hiçbir zaman akıldan çıkarılmaması gereken bir diğer gerçektir.
1946  dan günümüze kadar olan dönemde toplumun düşünsel dokusundaki değişimler ve etkenleri.

          Çok partili “DEMOKRASİ!” dönemi denilen bu dönem, Türk Ulusuna özgü pek çok değerinin aşındırıldığı, toplumsal ayrışımın giderek artan boyutlarda kontrol edilemez ve öngörülemez bir hal aldığı, MİLLİ denilebilecek hiçbir kalkınma hamlesinin başarıyla uygulanamamasının yanında Atatürk döneminde temelleri atılan pek çok kalkınma hamlesinin askıya alındığı kargaşa ve çatışma dönemi olarak tanımlarsak kimseye haksızlık etmiş olmayacağımdan eminim.
   Teoride HALK REJİMİ diye nitelenen DEMOKRASİ’nin en kısa tanımı; Halkın kendi kendini yönetmesidir. Demokrasinin vazgeçilemez 3 unsurunun üzerinde durmakta yarar var:
•     Halkın özgür iradeye sahip olması
•     Birden fazla seçeneğin (siyasi görüşü temsil eden parti ya da kişinin) seçmenin tercihine sunulmuş olması.
•      Kuvvetler Ayrılığı ilkesinin tam anlamıyla uygulanıyor olması [her birim (yasama –Yürütme- yargı) büyük oranda (tamamıyla olmasa da) bağımsızdır. Bağımsızlıktan kasıt her birimin diğer birimlerden bağımsız olarak seçilmesi ya da en azından varlığının diğer birimlere bağlı olmamasıdır. Bunun yanında, yine her birim bir diğerini denetleme ve kontrol yetki ve sorumluluğuna sahip olmasıdır.]

          Yukarıda belirttiğim olmazsa-olmaz kapsamındaki 3 maddenin sözü edilen dönemde varlığını koruyabildiğini öne sürmek imkânsızdır. Özellikle birinci madde (özgür irade) her geçen gün daha da yitirilmekte ve en kötüsü de, irade özgürlüğünü yitirmiş olduğunun bile farkında olmayan bireyler yığını haline getirildiğimizdir.
          Bu çatı altında ( www.toplumsalbilinc.org ) pek çok yazılan ya da alıntılanan yazıda ne şekilde irademizin (algımızın) esir edildiğinden ve hangi koşullarda bunun başarılamayacağından sıklıkla bahsedilmektedir. Bir kez daha burada kısaca vurgulamak isterim. Eğitim, kültür ve sosyal etkenler sayesinde gelişen birey bilinci, iradenin (algının) en büyük koruyucusu ve destekleyicisidir. Bilinci yerinde olan bireyleri psikolojik baskı altına almak ve tercihlerini bilinçsiz bir biçimde yaptırmak neredeyse imkânsızdır.  Bu yazdığımı okuyan değerli arkadaşlarımın sorusunu duyar gibi oluyorum; “Türk halkı %80 e varan bir okuryazar nüfusa, derin bir kültürel birikime sahiptir. Buna rağmen bilinçsiz olarak nitelenemez.”  Ne yazık ki 1949 yılından beridir “MİLLİ” diye isimlendirilen eğitim sistemimiz Amerikalı eğitim danışmanlarının önerileri doğrultusunda gerçekleştirilmektedir ve bu işi de uzaktan değil bizzat Milli Eğitim Bakanlığı müsteşarlık kadroları içerisindeki Amerikalı danışmanlar eliyle yapmaktadırlar. Sizlere küçük bir ipucu vereyim:  Birkaç saatte derlediğim bu yazımda bile eminim pek çoğunuzun ilk kez okuduğu tarihi gerçekliklere rastlamışsınızdır. Bu bile “eğitim ve öğretim” sistemimizden ne kadar çok bilginin ayıklandığını ve yetişen nesillerden uzaklaştırıldığının kanıtı değil mi?
          Gelelim kültürel mirasımıza. Kültür, tarih boyu süzülerek gelen ve toplumun genel karakteristiği halini almış yaşam ve düşünce şeklidir. Şöyle bir küçük değerlendirme yapmak bu konudaki geriye gidişimizi de çırıl çıplak gözler önüne sermeye yetecektir. Ben 43 yaşındayım, oğlum 16. Aramızda nesil farkı sayılamayacak kadar bir zaman dilimi olmasına rağmen hayata ve olaylara bakış açımızdan tutun da yapmaktan, yemekten, dinlemekten kısacası yaşamaktan haz aldığımız hemen hemen her şey farklı. Oysaki babamla aramda daha fazla yaş farkı olmasına rağmen neredeyse tüm sosyal ve düşünsel yanlarımız ortak denecek kadar yakındır.
          Sebebi gayet açıktır benim gözümde:  Belki benim yetişme çağımda da emperyalist gizli sömürü vardı ve toplumun düşünsel dokusu tecavüze uğruyordu fakat, özellikle 1980 yılındaki düzmece askeri darbe ve ardından ülke yönetimine emperyalistlerce “ATANMIŞ” !!!  İktidarlar döneminde bu emperyalist gizli sömürü yöntemlerinin dozu hat safhaya ulaşmıştır. Burada en etkili olarak kullanılan yöntem;  medyanın dış egemen güçler tarafından baskı ve denetim veya doğrudan yönetimi ile gerçekleri değil bilmemiz gerekenleri büyük bir bilgi kirliliği halinde dayatma yoluyla zihinlerimizin ele geçirilmesidir.

          Pek merak ederdim; nasıl oluyor da 400-500 sayfalık kitapları yazabiliyor bu yazarlar diye. Şimdilerde anlıyor gibiyim; insan gerçekten tüm benliğini bir işe adadığı zaman yapabiliyormuş. Demek ki daha önceleri “mış-gibi” yapıyordum. Yazıyor-muş gibi, okuyor-muş gibi.

          Okuyucuyu da düşünmenin zamanı geldi mi dersiniz? O zaman kafa karıştırmaktan başka bir yararı olmayan yukarıdaki yazı kalabalığını birkaç cümle ile toparlayıp sizi sebep olduğum baş ağrınızla baş başa bırakayım.

          “...uzun yüzyıllar ulusu aymazlık içinde bırakan çeşitli nedenler arasında gerçek noktayı, bir sözcükle belirtmiş olmak için diyebilirim ki tüm yoksulluklarımızın kesin nedeni zihniyet (düşünsel doku) meselesidir. İnsanlar ve insanlardan oluşan toplumlar her şeyden önce tüm bireyleriyle “tutarlı bir zihniyete” sahip olmalıdırlar. Zihniyeti zayıf, çürük, bozuk olan bir toplumsal kurumun bütün çalışma ve çabaları boşunadır. İtiraf etmek zorundayız ki, tüm İslâm dünyasının toplumsal kurumlarında hep yanlış zihniyetler egemen olduğu içindir ki doğudan batıya kadar İslâm ülkeleri düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların tutsaklık zinciri altına girmiştir.”

          Bu yazı öbeğini bir yerden hatırladınız sanırım. Evet, yazının başlarında Atatürk’ün dile getirdiği ve kanımca her şeyi açıklamaya yeter açıklıktaki temel düşüncedir.
          O’nun vurguladığı gibi; her türlü başarı ve mutluluk ile her çeşit başarısızlık ve mutsuzluğun temelinde yatan en önemli sebep “zihniyet (düşünsel doku)’tir”.  Düşünsel dokusu bozulmuş, tutarsızlaşmış, çeşitlenmiş kişilerden oluşan hiçbir topluluk, temelde ayni amaca yürüdüklerini iddia etmiş olsalar bile başarılı olma şansları yoktur.     
   Düşünsel dokuyu hedef alan sömürgeci batı devletlerinin çağımızda kullandıkları en büyük ve etkili silahı da “bilinçsizleştirme”, “iradeyi esir alma” ve “ULUS BİLİNCİNİ YOK ETMEK” tir. Ulus bilinci yok edilmiş bütün halklar diledikleri kadar maddi zenginliğe ve savunma gücüne sahip olsunlar çok kısa zamanda emperyalizmin kölesi olurlar. Üstelik köle olduklarını fark edemeyecek kadar da ”BİLİNÇSİZ” bir köle. Şimdi sanırım kısa ismi “TOGEÇ” olan ve “Toplusal Bilinci Koruma ve Geliştirme Çatısı” ( http://www.toplumsalbilinc.org ) size biraz daha anlamlı geliyordur.
   Türk Ulusu'nun her bireyini; düşünmeye, araştırmaya, öğrenmeye ve sorgulamaya yöneltecek çalışmalarımızı zaman kaybetmeden öne alalım.

Sonuna kadar okuma sabrını gösterdiğiniz için yürekten teşekkür eder, ATAMIZA layık olmak için hep birlikte hiç durup dinlenmeden çalışmaya davet ediyorum.

Sevgi ve saygılarımla,

Kemal DENİZER

TOGEÇ

İzmir, 11 Ocak 2008 Perşembe
"Dahi odur ki, bugün herkes tarafından genel kabul gören doğruları söylediği zamanlar herkes onlara deli saçması der"  M. K. Atatürk (1926)

ERMAN ÖCAL

  • Ziyaretçi
Yanıt: ETKEN TOPLUM ve EDİLGEN TOPLUM ARASINDAKİ UÇURUM
« Yanıtla #1 : Ocak 12, 2008, 06:58:09 ÖÖ »
Ülkemiz insanına, milli birlik ve beraberlik ve dayanışma ruhunu tekrar aşılayamaz, günlük yaşamın, birileri tarafından yaratılan televole kültürünün dışına çıkararak ileriyi görme kabiliyetini kazandıramazsak, ülkemizi dört taraftan sarmış bulunan emperyalizme mağlup olmamız kaçınılmazdır. Yüce Atatürk işe başlarken milletimize ilk başta milli egemenlik ruhunu aşılamıştır. Onun ilkelerine bağlı olduğumuzu söylüyoruz her zaman ama hangi ilkesini tam olarak biliyor ve o ilkeler ışığında hareket ediyoruz? Neden halkımızı o ilkelerle aydınlatmıyoruz? Milli birlik ve dayanışma ruhunu halkımıza tekrar kazandırdığımız anda biz bu savaşı kazanırız..
Kronolojik açıklamaları ile bu sonuca ulaşan Kemal Denizer ile aynı görüşü paylaşıyorum.
Eline, kalemine yüreğine sağlık.
Daha nice aydınlatıcı yazıları için de şimdiden teşekkürler..

Özkan Özgür

  • Ziyaretçi
Yanıt: ETKEN TOPLUM ve EDİLGEN TOPLUM ARASINDAKİ UÇURUM
« Yanıtla #2 : Ocak 12, 2008, 06:40:02 ÖS »
Yazınız için elinize sağlık..

Ulus ve yurrtaş olabilmek bilinci bir bütündür...Bir başka kavram bunu tamamlar; Bağımsız olabilmek. Ulus olabilir, seçme ve seçilme hakkınız olabilir ama bağımlıda olabilirsiniz... Ekonominiz size yapılan yardımlar, size verilen krediler ile ayakta duruyor ise sizin ulus olmanız ancak söz ile sınırlanmış olur..  Cumhuriyetin kuruluşundan ve onun kısa bir tarihinden sonra Türkiye söz de bağımsız olmuş, gerçek yaşam da ise kendi geleceğine kendisi karar veremememiştir. ABD nin yardım planları ile başlayan bu süreç, Nato üyeliği ile birlikte ulusal ekonominin üretken olabilecek kaynaklarınıda ortadan kaldırmış,  dışa bağımlı yarı köylü yarı Burjuva  bir sınıf yaratılmıştır.

45 li yıllardan itibaren ülkemizdeki sermaye ulusal olamamış emperyalizmin ülke içerisindeki uzantısına dönüşüşmüştür. Ulusal Kurtuluş savaşı ile birlikte yaratılan yaratılmak istenen ulusal sermaye işbirlikçi komprodor sermayeye dönüşerek kapitalizmin kendi gelişimi dışa bağımlı olarak oluşturulmuştur.

O dönemler de ortaya çıkan bu işbirlikçi sermaye tarihsel gelişimi içerisin de ideğişik biçimler alsada yapısal olarak bağımlılık ortadan kalkmamıştır. Ulus, üretken bir sermayeye dayanmağı için ülkedeki feodal yapıyı ortadan kaldıramamış, tarım da kapilatist ilişkiler egemen kılınamıştır.

Kapitalizmin Batıda kendine özgü olan tarihsel gelişimi Türkiyede Yukarıdan aşağıya bağımlı bir süreç içerisinde oluşmuştur. Bu sürecin günümüze yansıması bir çok ekonomik ve siyasal sonuçlar ortaya çıkarırken, AKP, Siyasal ݝslam ve Kürt Milliyetçiliği de bu sürecin  sonuçlarıdır.


Cumhuriyetin kuruluşunda  etken olan Aydınlanma hareketi tarihsel olarak güçlü bir burjuva sınıfına dayanmadan elde edilmişti. Böyle bir sınıf Türkiye de yoktu. Aydınlanmanın, Cumhuriyetin ve bağımsızlığın yarım kalması ülkemizdeki sermayenin işbirlikçi olmasının bir sonucudur. Tarihsel olarak kimi dönemler Türk aydınlanma hareketi ile işbirlikçi sermayenin karşı karşıya gelmesinin nedenleri de budur..Demokrat Parti dönemi, daha sonra kendini AP ifadesini bulan İ–zal ve AKP ile devam eden bu süreç gerici ve işbirlikçi egemen sınıfların kendi tarihsel geleneğidir.

Bu sınıfların dönem dönem demokrasinin savunucusu olarak ortaya çıkmlaları ise bize özgü tarinsel ve güncel bir çelişkidir.

Cumhuriyet ve aydınlanma geleneği ise 45 lerde sona ermişti. Bu gelenek ulusal ve bağımsız bir politika oluşturamamış  kavramlar ile sınırlı ve yalnızca geçmişe olan özlemi ile kalmış ya da öyle gözükmüş burokratik bir çizgiyi aşamamıştır.

Türk sol hareketi ve işçi sınıfı ise TݝP örneğinin dışın da, soğuk savaş döneminin getirdiği bölünme ve yalnış bir çizgi ile bu gelişmeyi etkileyebilecek bir ağırlığa sahip olamamış. Türk aydınları ise kendilerin yalnızca batıya özlem duyan bir anlayış ile yetinmişlerdir. 12 Eylül Amerikancı darbesi ile Türk solu ağır bir darbe almıştır.

Atatürkçüler açısından ise soru şudur. Kim Atatürkçü? ݝlginç olanı bu ülkede her kes Atatürkçüm demektedir. Bir çok kesimin bu kavramı kullanıyor olmasından çıkabilmek bugün gerçek anlamı ile Bağımsız ve ulusal bir programı gerektiriyor. Bırakınız muhafakazar ve gerici kesimleri onların bu kavramı kullandıkları biliniyor. Ancak kemalist, Atatürkçü ve sosyal demokrat kesimler açısından bu sorunun yanıtı gerçek yaşamda ortaya konulamadı.

Kendilerine vatansever, milliyetçi diyen kimi kesimlerdeki bir yalnış çizgi ise bagımsızlığı yalnızca yabancı düşmanlğı ile sınırlıyor olmalarıdır. Ulus bilincine onun tarihsel gelenek ve kültür özelliklerine sahip çıkıyor olmak ile onu bir üstünlük unsuru görmek birbirinden ayrılan ince bir çizgidir. Emperyalizme artan bağımlılık, yükselen Kürt milliyetçiliği ve bitimeyen terör ortamı Türk milliyetçiliğinin de yalnış bir yere doğru savrulmasının nedenleri oluyor.

Oysa Anti Emperyalizmin ülke içeisindeki işbirlikçileri görülmelidir. Açık işgalin yerini alan gizli işgal sömürgeciliğin yeni evresinden küresel sermaye denilen bir aşamasını yaşıyor. Yeni liberalizmin ülke içerisinde yarattığı eşitsizliğe, aşırı kar hırsına karşı durulmadan doğru bir ulusal duruş da sağlananamıyor.

Ulusal bağımsızlığın elde edildiği koşullardan günümüze kadar gelen ekonomik, sonuçlar değerlendirilmelidir. Görülecektirki bu ülkede gerçek anlamda savunulması gereken değerler kullanılan değerler olmuştur. Bilgi kirliliği, çıkar ilişkileri, yolsuzluk ve iktidarlar iç içe birlikte ulus ve milliyet gibi kavramları kullanarak egemen oldular. ݝktidar olanın kendisini ülkenin efendisi sayarak böyle davranarak yarattığı çözülme ortadadır.

ݞimdi de tüm Cumhuriyet kuruculuğu aşamasından günümüze kadar güç biriktiren gericilik;  dini ulus kavramı ile birlikte kullanarak egemen olmaktadır.
 

Atatürkçülüğü, yalnızca bir miras olarak yorumlayanlar bugün israr ile bu yalnışlarına devam ediyorlar. M.Kemal Atürkü anlamak onu yalnızca simgeler, görüntüler, törenler, kutlamalar olarak mı anlamaktır. Cumhuriyetten, aydınlanma dan, laiklikten, bağımsızlıktan bu ülkeye geri kalan nedir?

Kimse yalnış anlamamalıdır sevmek ve saygı duymak ayrı bir duygudur. Onu yalnızca kutsal bir çerçeve içerisine sokup duvara asanlar açısından söylenebilelecek tek şey. Etrafımızı ören duvarların yıkılması gerçeğidir.

M.Kemal Atatürkün, Anadolu Aydınlanma hareketinin önderi ve Cumhuriyetin kurucusu olması yanında onun en büyük başarısı bir ݝslam ülkesinde kurulan Laikliktir. Anadoluya M.Kemal ve arkadaşları öncülüğünde getirilen Aydınlanma yarım kalmış ve tamamlanmamıştır...Bugun yeniden ulusal bağımsızlık ve yeniden aydınlanma ancak somut bir program etrafın da bir araya gelebilmenin bir sonucu olarak başlayabilir.

Tarihsel olarak Aydın kesimlere, burokrat ve Askerlere dayanan Türk aydınlanma hareketi...Bu yapısından çıkıp yalnızca ulusal değil, yalnızca kavramlar ile değil, ulusal, sosyal ve demokrat bir hareket olabilmelidir...Göbeğini kaşıyan adam bizi dinlemelidir.

Her iki kişiden biri AKP li olmuş ise bu durumu bizim yarattığımız anlaşılmalıdır.

20 ler Türkiyesinde hilafeti ortadan kaldıran, Cumhuriyeti kuran bir ülke de bugün çoğunluk kendini muhafakazar görüyorsa, ülke tarikat kuşatması altında ise ve biz ABD nin sömürgesi gibi olduysak bundan önce  kendi açımızdan ders çıkartmamız gerekmiyormu?

                                                                                                                                                                           saygılar



Çevrimdışı simsekr

  • DENETMEN
  • KATILIMCI
  • ****
  • İleti: 79
  • Puan: +6/-0
Yanıt: ETKEN TOPLUM ve EDİLGEN TOPLUM ARASINDAKİ UÇURUM
« Yanıtla #3 : Ocak 13, 2008, 01:16:19 ÖÖ »
Gerçekten konulları güzel özetlemişsiniz... Elinize düşüncenize sağlık..

Tümünün tek bir özeti var;

Eğitim sistemimizin başkalarının elinde şekillenmesi halinde toplumumuz geleceğe bakış açısından neler olabileceğinini görmekteyiz... Zaten geldiğimiz noktanın da pek ötesinin olmadığını da görmekteyiz...

Nereden başlayacağımızı; hangi elemanları kullanacağımızı net bir şekilde belirlemiş olmaktayız...
Öğrenmeden, çalışmadan, Yorulmadan yaşamayı ihtiyat haline getiren toplumlar; önce özgürlüklerini sonra haysiyetlerini ve en sonunda da İSTİKLALERİNİ kaybederler... M.K.Atatürk...